CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
SÜREK VE ÖZDEMİR-Türkiye Davası  
(23927/94 ve 24277/94)  
Strazburg  
8 Temmuz 1999  
USULİ İŞLEMLER  
1. Dava, Sözleşme’nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık  
süre içinde, 27 Nisan 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”)  
tarafından Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk  
vatandaşları olan Sn. Kamil Tekin Sürek ve Sn. Yücel Özdemir tarafından sırasıyla  
25 Şubat 1994 ve 4 Mayıs 1994 tarihlerinde eski Madde 25 kapsamında Türkiye  
Cumhuriyeti aleyhine Komisyon’a sunulmuş olan başvuruya (No. 23462/94) day-  
anmaktadır.  
Komisyonun talebi Sözleşme’nin eski 44. ve 48. Maddelerine ve Türkiye  
tarafından mahkemenin zorunlu yetkisinin tanındığı bildirgeye (Eski 46. Madde)  
dayanmaktadır. Talebin amacı, dava esaslarının, davalı Devlet tarafından Sözleşme’nin  
6. Maddesinin 1. Fıkrası, 10. Maddesi ve 18. Maddesi kapsamındaki yükümlülük-  
lerin ihlalini ortaya koyup koymadığına ilişkin bir kararın verilmesidir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler  
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının  
tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri  
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle  
ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
 
2. Mahkeme’nin Eski A İçtüzüğünün 33. Maddesinin 3. Fıkrasının (d) bendi  
uyarınca yapılmış olan soruşturmaya cevaben başvuranlar, adli takibata katılmak  
istediklerini belirtmiş ve kendilerini temsil etmek üzere bir avukat tayin  
etmişlerdir (İçtüzük 30. madde). Ardından o zamanki Mahkeme başkanı Sn. R.  
Bernhardt tarafından anılan avukata yazılı prosedürde Türkçe dilini kullanma izni  
verilmiştir. (İçtüzük 27. madde 3. fıkra). Daha sonra ise yeni Mahkeme Başkanı  
Sn. L. Wildhaber tarafından anılan avukata sözlü prosedürde Türkçe dilini  
kullanma izni verilmiştir (İçtüzük 36. madde 5. fıkra).  
3. 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek usul  
hususlarına ilişkin işlemleri yürütmek üzere kurulmuş olan (Sözleşme’nin 43. Mad-  
desi ve eski İçtüzük 21. madde) Dairenin Başkanı Sn. Bernhardt, Sekreter aracılığıyla  
hareket ederek, Türkiye Cumhuriyeti (“Hükümet”) Temsilcisibaşvuranların avukatı  
ve Komisyon Delegesinden yazılı prosedürün organizasyonu hakkındaki görüşlerini  
bildirmelerini istemiştir. Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter,  
Hükümetin görüşlerini 16 Eylül ve başvuranların görüşlerini başvuranlar adil tazmin  
taleplerine ilişkin görüşlerini sunmuşlardır. 13 Ekim 1998 tarihlerinde almıştır. 29  
Eylül 1998 tarihinde Hükümet, Sekreterya’ya görüşlerini destelemek amacıyla ek  
bilgi göndermiştir ve 14 Ekim 1998 tarihinde 26 Şubat 1999 tarihinde ilk başvuran,  
Sn. Sürek, adil tazmin talebine ilişkin detayları sunmuştur. 1 Mart 1999 tarihinde ise  
Hükümet, her iki başvuranın adil tazmin taleplerine ilişkin görüşlerini sunmuştur.  
4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra ve  
anılan Protokolün 5. Maddesinin 5. Fıkrası uyarınca dava Büyük Daireye sunulmuştur. 22  
Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber adaletin doğru şekilde tecelli edebilmesi için, mevcut  
dava ile Türkiye aleyhinde diğer on iki dava olan Karataş - Türkiye (Başvuru no.  
23168/94); Arslan - Türkiye (no. 23462/94); Polat - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan  
- Türkiye (no. 23556/94); Okçuoğlu - Türkiye (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no.  
24919/94); Erdoğdu ve İnce - Türkiye (no. 25067/94 ve 25068/94); Sürek -  
Türkiye No. 1 (no. 26682/95); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94 ve  
24408/94); Sürek - Türkiye No. 2 (no. 24122/94); Sürek - Türkiye No. 3 (no.  
24735/94) ve Sürek - Türkiye No. 4 (no. 24762/94) davalarının birleştirilmesine  
karar vermiştir.  
5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye adına re’sen seçilen Sn.  
R. Türmen’i (Sözleşmenin 27. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğünün 24.  
Maddesinin 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan  
Yardımcısı Sn. E. Palm ve Bölümlerin Başkan Yardımcıları Sn. J.-P. Costa ve Sn.  
M. Fischbach (Sözleşmenin 27. Maddesinin 3. Fıkrası ve İçtüzüğün 24. Maddesinin  
3 ve 5 (a) Fıkrası) katılımı ile oluşmuştur. Heyetin tamamlanması için atanan diğer  
üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo, Sn. G. Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn.  
F. Tulkens, Sn. V. Straznicka, Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H.S. Greve,  
Sn. A. B. Baka, Sn. R. Maruste ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzüğün 24. Maddesinin  
3. Fıkrası ve 100. Maddesinin 4. fıkrası).  
19 Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzüğün 28. Maddesinin 4. Fıkrası  
uyarınca Heyet tarafından verilen Oğur - Türkiye kararı ile ilgili olarak davadan  
çekilen Sn. Türmen’i duruşmaya katılmaktan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  
tarihinde Hükümet ad hoc hakim olarak Sn. F. Gölcüklü’nün atandığını  
Sekreterya’ya bildirmiştir (29. Maddenin 1. Fıkrası).  
Ardından davanın ileri aşamalarına katılamayacak olan Sn. Bootucharova’nın  
yerine Sn. K. Traja atanmıştır (İçtüzüğün 24. Maddesinin 5. Fıkrasının (b) bendi).  
6. Mahkeme’nin daveti üzerine (İçtüzük 99. madde) Komisyon, heyet  
nezdindeki takibata katılmak üzere üyelerinden biri olan Sn. D. Svaby’yi atamıştır.  
Ardından Komisyon Sekreterya’ya sözlü prosedürde temsil edilmeyeceğini  
bildirmiştir. 16 Şubat 1999 tarihinde Delege Sekreterya’ya davaya ilişkin yazılı  
savunmasını sunmuştur.  
7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma 3 Mart 1999 tarihinde Sürek -  
Türkiye No. 2 davası ile birlikte Strazburg İnsan Hakları Mahkemesinde  
gerçekleştirilmiştir. Mahkeme duruşma öncesinde bir hazırlık toplantısı yapmıştır.  
Mahkeme huzurunda bulunanlar:  
(a) Hükümet adına  
Sn. D. TEZCAN,  
Sn. D. AKÇAY,  
Ajan,  
Ajan yardımcıları,  
Sn. B. ÇALIŞKAN,  
Sn. G. AKYÜZ,  
Sn. A. GÜNYAKTI,  
Sn. F. POLAT,  
Sn. A. EMÜLER,  
Sn. I. BATMAZ KEREMOĞLU,  
Sn. B. YILDIZ,  
Sn. Y. ÖZBEK,  
Danışmanlar;  
Avukat.  
(b) başvuranlar adına  
Sn. S. MUTLU, İstanbul Barosundan,  
Mahkeme, Sn. Mutlu’nun ve Sn. Tezcan’ın beyanlarını dinlemiştir  
DAVA ESASLARI  
I. DAVA İLE İLGİLİ OLAYLAR  
A. Başvuranlar  
8. İlgili tarihte birinci başvuran, Sn. Kamil Tekin Sürek, İstanbul’da Haberde  
Yorumda Gerçek isimli haftalık bir dergiyi yayınlayan, Türk kökenli sınırlı sorumlu  
bir şirket olan Deniz Basın Yayın Sanayi ve Ticaret Organizasyon’un başlıca hisse  
sahiplerinden biridir. Diğer başvuran, Sn. Yücel Özdemir, derginin yazı işleri  
müdürüdür.  
B. Dava Konusu Makaleler  
9. Derginin 31 Mayıs 1992 ve 7 Haziran 1992 tarihli sayılarında, yasadışı bir  
örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi’nin (“PKK”) bir lideri ile yapılan bir röportaj, iki  
bölüm halinde yayınlanmıştır. 31 Mayıs 1993 baskısında dört sosyalist teşkilatın  
şterek bildirgesi yayınlanmıştır.  
10. Bu yayınların ilgili bölümleri aşağıda verilmiştir (tercüme):  
1. PKK’nın ikinci başkanı Sn. C.B. ile yapılan ropörtaj (1. Bölüm)  
“Soru: [Seçimler] tehlike arzediyordan kastınız nedir?  
Cevap: ABD: “Kürtlere baskı uygulanıyor. Saddam onları öldürüyor.  
Biz Kürleri Saddam’ın katliamlarına karşı koruyoruz. Onların hayatta kalması  
bizim güvencemiz altındadır” diyor. Ancak bunun büyük bir sahtekarlık olduğu  
barizdir. İddia ettikleri şekilde Kürtleri katliama karşı koruyor olsalardı, onları Türk  
Devletine karşı da korurlardı. Çünkü, Kuzeyde bizim halkımıza karşı Türk Devleti  
tarafından yapılan katliamlar, Saddamınkiler kadar korkunç. Aslında  
Saddam’ınkilerden daha kötü uygulamalar bile var. Bu nedenle, ABD aynı şeyi  
Türkiye’ye karşı da yapmalıdır. Çifte standart herkes tarafından görülecek kadar  
ıktır. ABD Saddam’a karşı harekete geçiyor, ancak Türkiye’nin Kuzey ve  
Güneydeki Kürt halklarına karşı yaptığı katliamları destekliyor. Buna ilişkin birçok  
emare mevcuttur ve halkımız da bunun bilincindedir. Seçimlerdeki hedefi, hem  
desteklemek istedikleri teşkilatlar üzerinden Güneydeki olumlu gelişmeleri  
sınırlandırmak, hem de genel olarak Kürdistan’da gelişmekte olan bağımsızlık ve  
özgürlük mücadelesinin önünü tıkamaktır. Tüm Kürt hareketlerini, halen  
kendilerinin [ABD] kontrolünde bulunan o iki teşkilatın kontrolü altına almak  
istiyorlar. Bu nedenle de Kürt halkı için tehlike arz ediyorlar.  
Soru: Güney Kürdistan’da bir parlamento kurulur kurulmaz kanunlar  
yürürlüğe girecektir. Bir yandan Türkiye ve Irak gibi komşular ile ve diğer yandan  
ABD ile anlaşmalar imzalanacaktır. Türkiye’nin bu ülkelerden tek bir talebi olabilir,  
o da PKK’nın hariç tutulması. Kürt partileri anılan bir ortam içinde yer alırlarsa,  
PKK’nın tutumu ne olur?  
Cevap: Türkiye ve/veya emperyalizmin, halkımızı ulusal kimlik ve  
mücadelesinden caydırmak niyetinde olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bir ulus  
olarak kimliğimizi elde etmek istiyoruz ve bizim baba topraklarımız var. Savaşımız  
bunun içindir. Bizleri topraklarımızdan söküp atmak istiyorlar; bizleri yok etmek  
veya bizleri değişmeye zorlamak istiyorlar. Ama biz kendi topraklarımızda barış  
içinde yaşamak için savaşıyoruz. ABD veya Türkiye veya Kürt kimliği adına  
hareket etmekte olduğunu söyleyen herhangi bir başka güç, ülkemizin herhangi bir  
bölümünden bizi zorla çıkarmaya çalışırsa, bulunduğumuz yerde kalmak için  
mücadele ederiz. Şu anda da mücadelemizin amacı budur. Türk Devleti bizleri  
topraklarımızdan atmak istiyor. İnsanları köylerinden sürüyor. Kürdistan’ın  
tamamen boşaltılmasını istiyor. Ama biz direniyoruz. Kimse bize çıkmamızı  
söyleyemez veya isteyemez. Biz başkalarının topraklarında değiliz; kendi  
topraklarımızdayız. Kimse bizden topraklarımızdan ayrılmamızı isteyemez. Kuzey  
ve Güney diye bir ayrım yapmıyoruz; bizler Kürdistan’dayız. Bizler halkımızın  
arasındayız. Topraklarımızdan ayrılmamızı istiyorlarsa, bunu asla kabul  
etmeyeceğimizi bilmeliler. Bizler her şeyini kaybetmiş bir halkız ve  
kaybettiklerimizi geri kazanmak için çarpışıyoruz. Bizim hareketimizin amacı bu.  
Kaybedecek bir şeyimiz yok. Kimsenin karşısında ezilmeyiz ve kimseden  
korkmuyoruz. Kaybedebileceğimiz tek şey köleliğimizdir. Bu nedenle korkusuzca  
hareket ediyoruz.  
Soru: Türk Devlet televizyonlarında Kürtçe programların  
yayınlanmasının PKK’ya ödün verme şeklinde yorumlanacağı söylenmektedir. Bu  
doğru olabilir mi? Ayrıca PKK’nın bir TV kanalı kuracağı söylenmektedir. Bu  
doğru mudur?  
Cevap: PKK’nın televizyon yayınına başlayacağı doğru değildir. Bu  
tür tesislerimiz yok. Uydu veya başka bir kanal üzerinden televizyon yayıncılığı  
PKK’nın işi değildir. Türkiye’de Kürt televizyonu konusunu Turgut Özal ABD  
ziyaretinde gündeme getirmiştir. Tartışılan husus budur. Halkın küçük bir  
çoğunluğu Özal’ın haklı olduğunu söylüyor, ancak büyük bir kısmı ise buna  
karşıdır. Kürt TV’nunu önerenler bunu kasıtlı olarak yapıyor. Hedef, sözde kitlelerin  
etkilenmesi ve kazanılması ve böylece PKK’nın dışlanmasıdır. Fikir budur. Ama,  
Kürt TV, gerçekleşse dahi, bu onların işine yaramayacaktır. Bu yüzden buna  
karşılar. Kürt TV’unu kurmak isteyenlerin amacı PKK’yı dışlamaktır. Çünkü,  
“Kendi dillerine sahip olan bir halk mevcuttur ve onların dilinde yayın yapmalıyız.  
O halka saygı duymalıyız. İnsanların dillerinin yasaklanması yanlıştır, bu aynı  
zamanda Türk halkına da zarar verir.” şeklinde bir düşünce yoktur. Durum bunun  
aksinedir. Tartışmalar gerçek amaçlarını ortaya koymuştur: “PKK’nın etkisini nasıl  
silebiliriz? PKK’yı nasıl yalnız bıraktırabiliriz? Kürt halkının gözlerini nasıl  
bağlayabiliriz?”. Bu taktiksel bir yaklaşımdır. Bu bir oyundur. Ancak ne adım  
atarlarsa atsınlar, PKK’nın lehine çalışacaklardır. Türk Devleti şimdi Kürdistan’ı  
kaybetmiştir. Bu bir gerçektir. Bundan sonra Devletin Kürdistan’da yapacağı  
herhangi bir hareket, PKK’nın lehine ve Türk Devletinin aleyhine çevrilecektir ... .  
Türk basınının ilkeleri yoktur. Bu ahlaksız basın ile iletişimde bulunmakta  
herhangi bir fayda olmadığını düşünüyoruz. Basın ile herhangi bir temasta  
bulunmamaktan kaçınmakla kalmayacağız; basının Kürdistan’a girişini engellemek  
için çaba harcayacağız.  
Soru: Uludere saldırısında farklı bir taktik uygulanmıştı. Önceleri,  
saldırılar geceleri düzenleniyordu. Ama bu kez, saldırı gündüz gerçekleştirildi ve  
çarpışma gün boyunca sürdü. Bunun gerillalar için daha fazla risk taşıdığı  
söylenmektedir. Bunun nedeni neydi?  
Cevap: Dedikleri doğrudur. Mücadelemiz belli bir düzeye ulaşmıştır.  
Bu düzeye uygun taktiklerin geliştirilmesi gereklidir çünkü daha düşük taktiklerle  
savaşmak bir hatadır. Savaşta ilerleme, halen ulaşılmış olan harp düzeyinde  
taktiklerin kullanımı ile elde edilebilir. Hareketin planlanma nedeni budur. Fikir,  
sabah saldırmak ve yerimizi korumak ve gün boyunca çarpışmayı sürdürmekti - ve  
sonunda başarılı da oldu. Bu bir deneydi. Bizim görüş ımızdan, bundan  
çıkarılması gereken sonuçlar mevcuttur. Durumu inceliyoruz. Gelecekte  
yapacağımız eylemlerde bundan faydalanacağız.”  
2. PKK’nın ikinci başkanı Sn. C.B. ile yapılan ropörtaj (2. Bölüm)  
“Soru: Faili meçhul kişilerce Kürdistan’da düzenlenen suikastlar ve  
Hizbullah’ın üzerine aldığı eylemler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?  
Cevap: Hizbullah olarak bilinen bir örgütün olduğu doğru. Fakat güçsüz bir  
örgüt. Söylenildiği gibi, katliamlar düzenleyen örgüt Hizbullah değil. Örgüt güçsüz  
olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti örgüt mensuplarını çoğu yerde yakaladı. Bir çok  
katliam bu örgütün adı altında yürütülüyor ancak aslında bu cinayetlerin hepsi  
Türkiye Devleti tarafından işleniyor. Bunu Hizbullah üyelerine anlatıyoruz: ‘Eğer  
gerçekten Müslümansanız, şunu bilmelisiniz ki, İslam dini baskının ve adaletsizliğin  
karşısındadır, doğru ve adil olanın yanındadır. ‘Türkiye Devletinin baskıcı olduğu ve  
çok sayıda katliam ve insanlık dışı eylem gerçekleştirdiği herkes tarafından  
bilinmektedir. Hizbullah bu eylemlere karşı çıkanlara saygı göstermelidir. Bu  
eylemlere karşı savaşmak istiyorlarsa diğer örgütlerle güçlerini birleştirmelidirler.  
Onlardan istediğimiz sadece budur. Birlikleri arasına sızan kontr-gerillaları  
püskürtmeleri gerektiği konusunda onları dostça uyarıyoruz. Bunu yapmazlarsa çok  
fazla üzülecekler. Şu ana kadar ciddi olarak bir tepki vermedik, sadece onları  
uyardık. Bu olayların Türkiye Devletine hizmet ettiğini söyledik onlara ve belirli  
kesimlerden olumlu yanıtlar aldık. Hizbullahçıların veya Müslümanların bu tür  
eylemlere katılmadıklarını ve bu eylemlerin Hizbullahçılar tarafından  
gerçekleştirilmediğini söylediler. Bu olumlu bir gelişme. Ancak, Türkiye Devleti,  
Hizbullah adı altında çeşitli yerlerde katliamlarına hala devam ediyor......  
Soru: Bundan sonra mücadeleniz hangi sınırlar içerisinde devam edecek?  
Cevap: Etkileri kesin olarak belirlenmiş olmasa da, iklim koşulları savaşı  
etkiler. 1991-92 kışı oldukça sertti; bu da bizim hareketlerimizi ve mücadele  
kapasitemizi etkiledi, hem bizim açımızdan hem de Türkiye Devleti ısından ciddi  
problemler yarattı. Ancak onların teknoloji avantajları var ve bunu sonuna kadar  
kullandılar. Tabii, bir işlerine yaramadı bu. Geçen kış bizi öldürücü darbelere maruz  
bırakmaya çalıştılar. Bizi yıkacaklarını ve ilkbahara kadar püskürtmeyi  
başaracaklarını düşündüler. Ancak istediklerini elde edemediler. Sert kış  
koşullarından dolayı hareket kapasitemiz azaldı ve bunun bir sonucu olarak da geçen  
yıllarla kıyaslandığında adımlarımızı daha geç atabildik. Fakat yavaş yavaş mevsim  
normale dönüyor. Çoğu yerde, hala yerde kar var. Ancak bu bizim için fazla engel  
oluşturmuyor. 1992 yılı diğer yıllarla karşılaştırıldığında daha farklı bir yıl olacak,  
ama hiç bir zaman şunu söylemiyoruz: ‘Silahlı mücadelemizi artıralım ve daha geniş  
alanlara yayalım’. Eğer savaşa devam ediyorsak, bunu yapmamız gerektiği içindir.  
Farklı bir yaşam ve gelişme için yapabileceğimiz başka bir şey yok. Bizim için tüm  
yollar kapandı. Savaşı sürdürüyoruz, çünkü bunu yapmaya zorlandık. Savaşın  
büyüyüp büyümemesi Türkiye Devleti’nin tavrına bağlı. Devlet savaşı daha da  
körüklüyor. Bu yüzden de savaşı bu noktaya kadar getirdik. Savaş daha da  
büyüyecek. PKK’dan önce, Kürdistan’a karşı tek taraflı bir savaş vardı. Son birkaç  
yıldır bu savaş iki taraflı oldu. Eskiden, Türkiye sürdürdüğü savaşın sonunda istediği  
her şeyi elde ediyordu ve bunun sonucunda da Kürdistan halkı hızla ortadan  
kalkıyordu. Ancak artık Kürt halkı ‘Dur!’ demeye başladı. Yok olmamak için  
direnmeye başladılar. Savaşı başlatan devletti, savaşın sona ermesi de devlete bağlı  
olacak. Savaşı biz başlatmadık. Biz sadece bize karşı sürdürülen bir yok etme  
savaşında savunmaya geçtik. Türkiye, Kürdistan halkının isteklerini kabul  
etmedikçe bu savaş devam edecek: geriye tek bir adım bile atılmayacak. Bizim  
tarafımızda tek bir kişi kalana kadar bu savaş sürecek ...  
Bazı bölgelerde Devletin sömürgeci otoritesi tamamen yok oldu ... Savaşı idare  
edenler olarak, halkımızın herkes tarafından bilinen isteklerinin resmi olarak dile  
getirilmesini bekliyoruz. Bütün amacımız bu. Bu hedefe, Devletin egemenliğini  
çeşitli şekillerde ve yollarda zayıflatarak, çeşitli yerlerde popüler bir rejim kurarak  
ya da diğer bölgelerde ikinci bir rejim oluşturarak ulaşabiliriz. İşte bu halkımızın ve  
bizim gücümüz. …  
PKK her türlü problemle karşılaşabilir, tüm bu sorunları çözer. Türkiye’ye hiç  
bir soru sormuyoruz. Onlarla konuşmuyoruz. Herkes ERNK Komitesiyle ya da bu  
komitenin yerel görevlileriyle konuşuyor. ERNK’nın yetkili olduğu düşünülüyor. Şu  
an için bizler halk temsilcilerimizi seçiyoruz.”  
3. “Güçleri birleştirme” çağrısı – TDKP, TKEP, TKKKÖ ve TKP-ML  
Hareketi’nin Ortak Bildirisi  
“Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP), Türkiye Komünist Emek Partisi  
(TKEP), Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ) ve Türkiye Komünist  
Partisi/ Marksist-Leninist Hareketi (TKP/ML Hareketi) Merkez Komiteleri, tüm  
devrimcileri ve demokratları güçlerini birleştirmeye çağırmaktadır.  
‘Devlet terörüne karşı, Kürt halkına yapılan baskı ve zulme karşı, katliamlara,  
sokak ortasında işlenen cinayetlere, işten çıkarılmalara ve işsizliğe karşı birleşelim;  
birleşelim ve adımlarımızı özgürlük, demokrasi ve sosyalizm için atalım.’ Devleti  
idare edenlerin güce ve şiddete başvurduğu belirtilen çağrı işte bu şekilde  
başlamaktadır. Ve DYP ve SHP hükümetlerinin ‘demokratikleşme’ atılımları  
saldırılarını saklamak amacıyla kullandıkları bir manevra olarak tanımlanmıştır bu  
çağrıda.”  
Bu bildiride şu görüşlere yer verilmektedir:  
“Kürt ve Türk ulusunun işçileri, emekçileri ve gençleri!  
Emperyalizmin ve işbirliği halinde olan yöneticilerin bize karşı yürüttüğü  
saldırılara karşı gelebiliriz. Bunu başarmak için, ortak isteklerimiz çerçevesinde  
güçlerimizi birleştirip savaşa katılmalıyız. Tarihteki devrimci rolünün bilincinde  
olarak, işçi sınıfı harekete geçmeli, eylemleri yönlendirmeli, sendika başkanlarına  
çağrıda bulunup, eylemlerimize müdahale etmek adına oluşturdukları engelleri  
ortadan kaldırmalı ve savaşı ve eylemleri yaygınlaştırmalıdır.  
- Türk ordusu Kürdistan’dan çekilmelidir. Yargı sistemindeki çifte  
standarda bir son verilmeli ve tüm Kürt mahkumlar serbest bırakılmalıdır.  
- Türk parlamentosu, Kürdistan üzerinde kurduğu otoriteden  
vazgeçmelidir. Kürt halkı kendi kaderini belirlemede özgür bırakılmalıdır, buna ayrı  
bir Devlet kurulması da dahildir.  
- MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ajanları, kontr-gerillalar ve özel  
birlikler tarafından gerçekleştirilen sokak infazlarına ve Devlet terörizmine bir son  
verilmelidir ve bu kişiler katliamların ve cinayetlerin hesabını vermelidirler.  
- Dış borçların emperyalistlere hizmet etmesine bir son verilmeli ve bu  
kaynaklar işçi sınıfının çıkarları için kullanılmalıdır.  
- İşten çıkarmalar durdurulmalı ve işten çıkarılan işçilere işleri geri  
verilmelidir. Sendikaların önüne koyulan tüm engeller kaldırılmalı ve kısıtlama  
olmaksızın örgütlenme hakkı kabul edilmelidir.  
- Ülkenin ve halkın kaynağı olan KİT’lerin emperyalistlere satılmasını  
engellemek için çeşitli tedbirler alınmalıdır. Sendikaları ortadan kaldırmanın  
yollarından biri olan işçi taşeronluk sözleşmeleri derhal durdurulmalıdır.  
- Grev yasakları kaldırılmalı ve lokavt yasaklanmalıdır. Genel grev,  
siyasi grev, hak elde etmek adına yapılan grev ve sempati grevi hakları tanınmalıdır.  
Toplanma özgürlüğü, gösteri özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü  
üzerindeki tüm yasaklar sona ermelidir.  
- Devlet memurlarına ilişkin 657 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmalı  
ve tüm işçi sınıfına grev ve toplu sözleşme haklarıyla birlikte bir sendikaya üye  
olma hakkı da verilmelidir.  
- Tüm işçiler sigortalı olmalıdır; tüm işçilere işsizlik sigortası  
yapılmalıdır ve herkese ücretsiz sağlık hizmetleri verilmelidir.  
- Çalışma hayatında ve toplumsal hayatta hüküm süren cinsiyete  
dayalı ayrımcılığa ve çalışan kadınlara yapılan tüm baskılara bir son verilmelidir.  
- YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) kaldırılmalı ve yüksek öğrenim  
gören genç insanlara üniversite yönetiminin karar alma aşamasında söz hakkı  
verilmelidir. Gençlerin kurdukları örgütlere karşı yürütülen tüm engellemelere son  
verilmeli ve eğitim ve öğretim her düzeyde ücretsiz yapılmalıdır.  
- Eğitim kurullarına tam özerlik verilmelidir; ders kitapları çağdaş  
ihtiyaçlara cevap vermeli ve demokratik içeriklerle yeniden yazılmalıdırlar.  
- Köylü sınıfının Devlete olan tüm borçları silinmeli ve ürünlerini  
asgari düzeyde fiyatlandırmalarına izin verilmelidir.”  
C.Yetkililer tarafından alınan önlemler  
1.Derginin toplatılması  
11. 1 Haziran 1992 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, derginin  
31 Mayıs 1992 tarihli tüm sayılarının toplatılma emrini vermiştir, çünkü bu dergi  
terörist örgütler tarafından sunulan bir bildiriye yer vermektedir ve bölücü  
propaganda yapmaktadır.  
2. Başvuranlar aleyhindeki suçlamalar  
12. 16 Haziran 1992 tarihli iddianamesinde İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Savcısı, başvuranları, PKK lideri ile yapılan bir ropörtajı ve dört terörist  
örgütün sunduğu bildiriyi yayınlayarak Devletin bölünmezliğine karşı propaganda  
yapmakla suçlamıştır. Suçlamalar, 1991 tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun  
(bundan böyle “1991 tarihli kanun” olarak anılacaktır: bkz. aşağıdaki 23. paragraf)  
6. ve 8. Maddeleri kapsamında yapılmıştır.  
13. 30 Haziran 1992 tarihli bir diğer iddianamede, başvuranlar Devletin  
bölünmezliğine karşı propaganda yaparak 7 Haziran 1992 tarihli sayıda yer alan  
ropörtajın ikinci bölümünü yayınlamakla suçlanmışlardır. Suçlamalar 1991 tarihli  
kanunun 8. Maddesi kapsamında yapılmıştır.  
14. 4 Şubat 1993 tarihinde suç teşkil eden makalelerin iki bölüm olarak  
yayınlanan tek bir ropörtaj olarak değerlendirilmesiyle cezai takibatlar  
birleştirilmiştir.  
3. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda yapılan takibatlar  
15. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda yapılan takibatta,  
başvuranlar suçlamaları reddetmiştir. Ropörtajı, gazetecilik ve basın özgürlüğü  
çerçevesinde, halka bilgi sunmak amacıyla yayınladıklarını iddia etmişlerdir.  
şünce özgürlüğüne ilişkin olarak, ilk başvuran Sözleşme’ye ve Komisyon ile  
Mahkemenin emsal davalarına değinmiştir. Demokratik bir toplumda rahatsız edici  
görüşleri de içeren bir çoğulculuğun olması gerektiğini ifade etmiştir. 1991 tarihli  
kanunun 6. ve 8. Maddelerindeki hükümlerin Türk Anayasası’nı ve Komisyon ve  
Mahkeme’nin emsal davalarında altı çizilen kriterleri ihlal eden hükümler içerdiğini  
belirtmiştir.  
4. Başvuranların mahkumiyeti  
16. 27 Mayıs 1993 tarihli kararında, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
başvuranları 1991 Tarihli Kanunun 6. ve 8. Maddeleri uyarınca suçlu bulmuştur. İlk  
başvuran önce 6. Madde uyarınca 100.000.000 Türk Lirası para cezasına, daha sonra  
da 8. Madde uyarınca 200.000.000 Türk Lirası para cezasına çarptırılmıştır. İkinci  
başvuran, önce 6. Madde uyarınca 50.000.000 Türk Lirası para cezasına, daha sonra  
ise 8. Madde uyarınca altı ay hapis cezasına ve 100.000.000 Türk Lirası para  
cezasına çarptırılmıştır.  
17. Mahkeme, kararında PKK lideri ile yapılan ropörtajın bir gazete yorumu  
şeklinde yayınlandığını belirtmiştir. Ayrıca ropörtaj yapılan kişi, Türkiye Devleti  
topraklarında yer alan bir bölge için “Kürdistan” ifadesini kullanmış, Kürt kökenli  
Türk vatandaşlarının ayrı bir toplum olduklarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt  
halkını köylerinden uzaklaştırdığını ve onları katlettiğini ifade etmiştir. Mahkeme  
ropörtaj yapılan kişinin Kürt terörist eylemlerini yücelttiğini ve Kürtlerin ayrı bir  
Devlet kurmaları gerektiğini iddia ettiğini belirtmiştir. Tüm bu hususlar  
çerçevesinde, Mahkeme ropörtajın, bir bütün olarak, Devletin bölünmezliğine karşı  
propaganda yaptığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, ayrıca, derginin diğer bir  
sayfasında Terörist örgütlere ait bir bildirinin yer aldığını ve bu bildirinin  
yayınlanmasının da 1991 tarihli kanunun 6. maddesi uyarınca ayrı bir suç teşkil  
ettiğini ifade etmiştir.  
5. Başvuranların mahkumiyeti temyiz etmesi  
18. Başvuranlar mahkumiyet kararını temyiz etmişlerdir. İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi huzurunda yaptıkları savunmalara ek olarak, başvuranların kanuni temsilisi,  
demokratik bir toplumda fikirlerin özgürce ifade edilmesi ve tartışılması gerektiğini  
vurgulamıştır. PKK liderleriyle yapılan ropörtajların diğer gazete ve dergilerde  
yayınlanmasına ilişkin olarak herhangi bir takibatın başlatılmadığına dikkat çekerek,  
başvuranların temsilcisi, başvuranların suç teşkil eden ropörtajı yayınlamalarından ötürü  
değil, Marksist bir dergi yayınlamalarından ötürü suçlu bulunduklarını iddia etmiştir.  
19. 4 Kasım 1993 tarihinde, Yargıtay başvuruyu reddetmiştir. İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin kararını ve delil tespitini onamıştır.  
6. Müteakip takibat  
20. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı Kanun ile 1991 Kanununda yapılan  
değişiklikler (bkz. aşağıdaki 24. paragraf) sonrasında, İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi başvuranların davalarını re’sen yeniden incelemeye almıştır. Mahkeme,  
önceden verilen hapis cezasını onaylamıştır.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK  
A. Ceza Kanunu  
21. Ceza Kanununun ilgili maddeleri şu şekildedir:  
1. Ceza Kanunu (765 Sayılı Kanun)  
2. Madde, 2. Fıkra  
“Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir  
olunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve  
infaz olunur.”  
Madde 19  
“Ağır para cezası, hakim tarafından karar verilmek üzere yirmi bin  
liradan yüz milyon liraya kadar tayin olunacak bir paranın Devlet hazinesine  
ödenmesinden ibarettir...”  
36. Madde, 1. Fıkra  
“Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya  
kullanılmak üzere hazırlanan eşya mahkemece zabıt ve müsadere olunur …”  
Madde 142  
(12 Nisan 1991 tarih ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile yürürlükten  
kaldırılmıştır)  
“Yıkıcı propaganda  
1. Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis  
etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde müesses  
iktisadi veya sosyal temel nizamlardan her hangi birini devirmek veya devlet siyasi  
ve hukuki nizamlarını topyekün yok etmek için her ne suretle olursa olsun  
propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.  
2. Cumhuriyetçiliğe aykırı veya demokrasi prensiplerine aykırı olarak  
Devletin tek bir fert veyahut bir zümre tarafından idare edilmesi için her ne suretle  
olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile  
cezalandırılır.  
3. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasıyla kısmen veya  
tamamen kaldırmayı hedef tutan veya milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak  
için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar  
hapis cezası ile cezalandırılır.  
…”  
311. Madde, 2. Fıkra  
“Bir suçun işlenmesini aleni olarak tahrik  
Tahrik, her türlü kitle haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak, film,  
gazete, mecmua ile veya sair basın aletleriyle veya elle yazılıp çoğaltılarak  
yayınlanan veya dağıtılan yazılar ile ya da umumi yerlerde levha ve ilan asmak  
 
suretiyle olursa, yukarıdaki bentler uyarınca suçlu hakkında tayin olunacak ağır  
hapis ve hapis cezaları bir misli artırılır…”  
312. Madde  
“Kanunun cürüm saydığı bir fiili açıkça öven veya iyi gördüğünü  
söyleyen veya halkı kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar  
hapis ve iki bin liradan on bin liraya kadar ağır para cezasına mahkum olur.  
Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve  
düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin liradan  
on iki bin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti  
için tehlikeli olabilecek bir şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden  
yarıya kadar artırılır.  
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları 311'inci maddenin ikinci fıkrasında  
sayılan vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli artırılır”  
2. Basın Kanunu ( 15 Temmuz 1950 Tarih ve 5680 Sayılı Kanun)  
22. 1950 Tarihli Basın Kanunu’nun ilgili hükümleri şöyledir:  
3. Madde  
“Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla  
yayınlanan diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.  
Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği  
yerlerde gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması  
veya satışa arzı ‘neşir’ sayılır.  
Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu  
neşir ile vücut bulur.”  
Ek Madde 4(1)  
“Ek birinci madde gereğince dağıtımın tedbir yoluyla mahkeme  
kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcılığının  
verdiği karar … suretiyle önlendiği … hallerde, kanunun asıl suçlar için öngördüğü  
cezaların üçte biri hükmolunur.”  
3. Terörle Mücadele Kanunu (12 Nisan 1991 Tarih ve 3713 Sayılı Kanun)  
23. 1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili hükümleri şu şekildedir:  
 
6. Madde  
İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun  
anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç  
işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini  
ıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler beş milyon  
liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.  
Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beş  
milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası verilir.  
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3’üncü  
maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de;  
mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık  
veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, mevkute niteliğinde  
bulunmayan basılı eserler ile yeni yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek  
tirajlı günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar  
ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu  
mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.”  
8. Madde  
(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)  
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez  
bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve  
yürüyüş kullanılan yöntem veya amaca bakılmaksızın, yapılamaz. Yapanlar  
hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya  
kadar ağır para cezası hükmolunur.  
Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın  
Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,  
ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış  
miktarının veya suçun mevkuteler haricinde basılı malzemeleri içermesi veya  
mevkutenin yeni açılmış olması durumunda en büyük tiraja sahip olan günlük  
gazetenin bir önceki ay ortalama satış miktarının yüzde doksanı kadar ağır para  
cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz milyon liradan az olamaz. Bu  
mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek para cezasının yarısı  
uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur.”  
8. Madde  
(27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)  
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez  
bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve  
yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon  
liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun  
mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.  
Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın  
Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,  
ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış  
miktarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz  
milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine  
verilecek para cezasının yarısı uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası  
hükmolunur.  
Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı  
mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde,  
sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla  
kadar hapis, yüz milyon liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası  
hükmolunur…  
…”  
13. Madde  
(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)  
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  
veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”  
13. Madde  
(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)  
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para  
cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.  
Ancak bu madde hükmü, 8’inci madde uyarınca verilen mahkumiyet  
kararları için uygulanmaz.”  
17. Madde  
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlardan, şahsi  
hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar hükümlülük süresinin 3/4'ünü  
çekmiş olup da iyi halli hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde talepleri  
 
olmaksızın şartla salıverilirler.  
Bu hükümlüler hakkında, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında  
Kanunun 19 uncu maddesinin bir ve ikinci fıkraları … hükümleri uygulanmaz.”  
4. 3713 Sayılı Kanun’un 8. ve 13. Maddelerini değiştiren 27 Ekim 1995 tarih ve  
4126 Sayılı Kanun  
24. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra  
1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nda aşağıdaki değişiklikler yapılmıştır:  
2. Maddeye ilişkin geçici hükümler  
“Mevcut Kanunun yürürlüğe girmesi üzerine, kararı veren mahkeme Terörle  
Mücadele Kanununun (3713 Sayılı Kanun) 8. Maddesi uyarınca mahkum edilmiş  
olan şahsın davasını yeniden inceleyecek ve … 3713 Sayılı Kanunun 8. Maddesinde  
yapılan değişikliğe uygun olarak anılan şahsa verilmiş olan hapis cezasını yeniden  
değerlendirecek ve 13 Temmuz 1965 tarih ve 647 Sayılı kanunun 4 ve 6.  
maddelerinden faydalanması gerekip gerekmediği konusunda karar verecektir.”  
5. 12.7.1997 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlenen suçlara ilişkin dava  
ve cezaların ertelenmesine dair 14 Ağustos 1997 tarih ve 4304 sayılı kanun  
25. Aşağıdaki hükümler Basın Kanunu kapsamındaki suçlar ile ilgilidir:  
1. Madde  
“12.7.1997 tarihine kadar işlenmiş suçlar nedeniyle 5680 sayılı Basın  
Kanunu veya sair kanunlar hükümlerine göre sorumlu müdür sıfatıyla mahkum  
edilmiş bulunan kimselerin cezaların infazı ertelenmiştir.  
Halen cezalarını çekmekte bulunan sorumlu müdürler hakkında da  
birinci fıkra hükmü uygulanır.  
İşlenen suçlardan dolayı sorumlu müdür hakkında henüz takibata  
geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış  
veya son soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz hüküm kurulmamış  
veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme  
bağlanması ertelenir.”  
2. Madde  
“Haklarında 1. inci madde hükümleri uygulanmış bulunan sorumlu  
müdürler, ertelenme tarihinden itibaren üç yıl içerisinde işlenen kasıtlı bir cürümden  
dolayı sorumlu müdür sıfatıyla mahkum edildiklerinde ertelenen cezalar aynen  
 
çektirilir.  
Davanın açılması veya hükme bağlanmasının ertelenmiş bulunduğu  
hallerde ertelenme tarihinden itibaren üç yıllık süre içerisinde işlenen kasıtlı bir suç  
nedeni ile sorumlu müdür sıfatıyla mahkum olunduğunda, ertelenen suçtan dolayı  
dava açılır veya ertelenmiş olan davaya devam edilerek hüküm kurulur  
Sorumlu müdürün infazı ertelenen mahkumiyetinden bu Kanunun  
yürürlüğe girdiği tarihe kadar çektiği kısmı, birinci fıkrada belirtilen halde çekilecek  
cezaya mahsup edilir. Şartla salıverilmeye ilişkin hükümler saklıdır.  
Üç yıllık süre, sorumlu müdür sıfatıyla yeniden kasıtlı bir cürümden  
mahkum edilmeksizin geçirildiğinde, sorumlu müdür hakkındaki 12 Temmuz 1997  
öncesine ilişkin mahkumiyet vaki olmamış sayılır veya bu suçtan dolayı kamu  
davası ılmaz. Açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir.”  
6. Cezaların İnfazı Hakkında Kanun (13 Temmuz 1965 tarih ve 647 Sayılı  
Kanun)  
26. 1965 Tarihli Cezaların İnfaz Kanunu aşağıdaki hükümleri içermektedir:  
5. Madde  
“Para cezası kanunda yazılı hadler arasında tayin olunacak bir miktar  
paranın Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir..  
Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içerisinde para  
cezasını ödemezse, Cumhuriyet Savcısının kararıyla bir gün on bin lira sayılmak  
üzere hapsedilir.  
Para cezası yerine çektirilen hapis cezası 3 yılı geçemez …”  
19(1). Madde  
“…şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar  
hükümlülük süresinin yarısını çekmiş olup da … iyi halli hükümlü niteliğinde  
bulundukları takdirde, talepleri olmasa dahi şahsi şartla salıverilirler...”  
7. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu (1412 Sayılı Kanun)  
27. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu aşağıdaki hükümleri içerir:  
307. Madde  
“Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.  
Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi  
kanuna muhalefettir.”  
308. Madde  
“Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır.  
1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması;  
2- Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin  
hükme iştirak etmesi;  
…”  
B. Hükümet Tarafından Sunulan İçtihatlar  
28. Hükümet, özellikle dini hususlar (Ceza Kanunu’nun 312. Maddesi) olmak  
üzere, halkı husumet ve düşmanlığa teşvik etmek veya Devletin bölünmez  
bütünlüğüne karşı propaganda yapmaktan (3713 Sayılı Kanun’un 8. Maddesi, bkz.  
yukarıdaki 23. paragraf) suçlanan şahıslara karşı yapılan suçlamaların geri alınması  
yönündeki İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısının bazı kararlarının  
suretlerini sunmuştur. Suçların yayınlar vasıtasıyla işlendiği davaların çoğunda,  
Savcının kararına gerekçe olarak gösterilen nedenler, davaların zaman aşımına tabi  
olduğu, suçun bileşen unsurlarından bazılarının tespit edilememesi veya yetersiz  
kanıt gibi bulguları içermiştir. Diğer gerekçeler ise, söz konusu yayının dağıtılmamış  
olması, kanun dışı bir amacının olmaması, bir suçun işlenmemiş olması veya  
sorumluların tanımlanamaması olmuştur.  
29. Ayrıca Hükümet, yukarıda anılan suçlardan yargılanan davalıların suçlu  
bulunmadıkları davalara ilişkin çeşitli Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarını  
sunmuştur. Bunlar aşağıda belirtilen kararlardır: 19 Kasım (no. 1996/428) ve 27  
Aralık 1996 (no. 1996/519); 6 Mart (1997/33), 3 Haziran (no. 1997/102), 17 Ekim  
(no. 1997/527), 24 Ekim (no. 1997/ 541) ve 23 Aralık 1997 (no. 1997/606); 21 Ocak  
(no. 1998/ 8), 3 Şubat (no. 1998/ 14), 19 Mart (no. 1998/56), 21 Nisan (no. 1998/  
87) ve 17 Haziran 1998 (no. 1998/133).  
30. Kürt sorunu ile ilgili yazarlar aleyhindeki davalar ile ilgili olarak, bu  
davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kararları ‘yapılmamış olduğu, suç  
unsurlarının birinin bulunmadığı veya suç teşkil eden bölümlerin nesnelliği gibi  
gerekçelere dayalı olmuştur.  
C. Devlet Güvenlik Mahkemeleri  
1. Anayasa  
 
31. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin adli organizasyonuna ilişkin anayasa  
hükümleri şöyledir:  
138. Madde, 1. ve 2. Fıkraları  
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka  
uygun olarak vicdani kanaatlarına göre hüküm verirler.  
Hiçbir organ, …, … ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında  
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye  
ve telkinde bulunamaz.”  
139. Madde, 1. Fıkrası  
“Hakimler ve savcılar azlolunamazlar, kendileri istemedikçe  
Anayasada gösterilen yastan önce emekliye ayrılamaz …”  
143. Madde, 1 - 5. Fıkraları  
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik  
düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan  
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlara bakmak üzere Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri kurulacaktır.  
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir başkan, iki asil ve iki yedek üye  
ile savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.  
Başkan, bir asil ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim  
ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asil ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri  
hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hakimler  
arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, üye ve yedek üyeleriyle savcı ve  
savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.  
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.  
...”  
145. Madde, 4. Fıkra  
“Askeri yargı  
Askeri hakimlerin özlük isleri ve yükümlülükleri … mahkemelerin  
bağımsızlığı, hakimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla  
düzenlenir. Kanun, ayrıca askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri hizmetler  
yönünden askeri hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları  
komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir...”  
2. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri  
Hakkındaki 2845 Sayılı Kanun  
32. Anayasa’nın 143. Maddesi’ne dayalı olarak, 2845 Sayılı Kanunun Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili hükümleri şu şekildedir:  
1. Madde  
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik  
düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan  
doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak  
üzere … il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik mahkemeleri  
kurulmuştur.”  
3. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan ile iki üyeden oluşur ve  
ayrıca iki yedek üye bulunur.”  
5. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemesinin başkanı ve bir asıl bir yedek üyesi …  
adli yargı hakimler arasından; bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış askeri  
hakimler arasından … atanır …”  
6. Madde, (2) ve (6) Fıkraları  
“Askeri hakimler arasından üye,yedek üye ve Cumhuriyet savcı  
yardımcılarının atanmaları, Askeri Hakimler Kanununda gösterilen usule göre  
yapılır.  
Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklı olmak üzere Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri … muvafakatları alınmadıkça  
dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar …  
Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye,  
Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına  
göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili  
kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hakimin … görev yeri veya  
 
görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir.”  
9. Madde, (1). Fıkrası, (a) Bendi  
“Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara  
bakmakla görevlidir  
(a) Türk Ceza Kanununun 312. Maddesinin 2. fıkrasında … yazılı suçlar,  
(d) Anayasanın 120'nci maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen  
Bölgelerde, Olağanüstü Halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar,  
(e) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik  
düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan  
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlar.  
…”  
27. Madde, 1. Fıkra  
“Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.”  
34. Madde, 1. ve 2. Fıkra  
“Devlet güvenlik mahkemelerinde göreve atanan askeri hakimlerin …  
özlük işlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruşturması ılması ve disiplin  
cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve  
kovuşturulmasında bu … kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri  
uygulanır…  
Askeri yargıya mensup hakimler hakkında verilecek Yargıtay notları  
ve adalet müfettişlerince … yapılacak soruşturmalara ilişkin evrak Adalet  
Bakanlığına gönderilir.”  
38. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresinin tamamını veya bir  
kısmını kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde  
birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi olmak kaydıyla, Devlet güvenlik  
mahkemesi aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine  
dönüştürülebilir…”  
3. Askeri Hakimler Kanunu (357 Sayılı Kanun)  
33. Askeri Hakimler Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:  
Ek Madde 7  
“Devlet güvenlik mahkemesi üyeliği veya yedek üyeliği … görevlerine  
atanan askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi  
yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, bu Kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı  
Kuvvetleri Personel Kanununun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda belirtilen  
şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.  
(a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimlere subay  
sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil amiri Milli Savunma  
Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.  
…”  
Ek Madde 8  
“Devlet güvenlik mahkemelerinin askeri yargıya mensup; mahkeme  
üyeleri …, Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup  
olduğu Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli Savunma  
Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan Kurul tarafından seçilir ve  
usulüne uygun olarak atanırlar…”  
16. Madde, 1. ve 3. Fıkra  
“Askeri hakimlerin … atanmaları bu kanun hükümleri saklı kalmak  
şartıyla Silahlı Kuvvetler mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki hükümler esas  
alınarak Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile  
Cumhurbaşkanın onayına sunulur ve Resmi Gazete ile yayınlanır…  
Askeri hakimlik kadrolarına yapılacak atamalarda … Askeri Yargıtay  
notları, müfettiş raporları ve idari üstlerce düzenlenen siciller göz önünde tutularak  
işlem yapılır …”  
18. Madde, 1. Fıkra  
“Askeri hakimler … maaş dereceleri, maaş yükselmeleri ve diğer özlük  
hakları subaylar hakkındaki kanun hükümlerine tabidir.”  
29. Madde  
“Askeri Hakim subaylar hakkında Milli Savunma Bakanı tarafından,  
savunmaları aldırılarak, aşağıda açıklanan disiplin cezaları verilebilir:  
A. Uyarma: Görevde daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile  
bildirilmesidir.  
B. Kınama: Belli bir eylem veya davranışın kusurlu sayıldığının yazı ile  
bildirilmesidir.  
Bu cezalar kesin olup, ilgilinin kuvvet komutanlığındaki dosyası ile  
kıta şahsi dosyasına konur, siciline işlenir …”  
38. Madde  
“Askeri hakimler … görevlerini yaparlarken eşiti adliye hakimlerinin  
ve savcılarının özel kıyafetini taşırlar …”  
4. Askeri Ceza Kanunu’nun 112. Maddesi (22 Mayıs 1930)  
34. 22 Mayıs 1930 tarihli Askeri Ceza Kanunu’nun 112. Maddesi aşağıdaki  
hükümleri öngörmektedir:  
“Memuriyetinin nüfuzunu suiistimal ile askeri mahkemeler üzerinde  
tesir yapanlar beş seneye kadar hapsolunur.”  
5. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 Sayılı Yüksek Askeri İdari Mahkemesi  
Kanunu  
35. 22. Madde kapsamında Askeri Yargıtay’ın Birinci Dairesi adli kararlara  
ilişkin başvurular ve başta mesleki terfi olmak üzere, subayların kişisel durumu ile  
ilgili ihtilaflara dayalı zarar taleplerini inceleme yetkisine sahiptir.  
KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT  
36. İlk başvuran Sn. Kamil Tekin Sürek, ve ikinci başvuran, Sn. Yücel  
Özdemir, Komisyon’a sırsıyla 25 Şubat ve 4 Mayıs 1994 tarihlerinde  
başvurmuşlardır. İlk başvuran, Sözleşme’nin 10. Maddesi ve 6. Maddesi’nin 1.  
Fıkrası’na dayanarak dergisinde suç unsuru şeyleri yayınlamasından dolayı mahkum  
edilmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin meşru olmayan bir müdahale teşkil ettiği ve  
davasına bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından bakılmadığı yönünde  
şikayetçi olmuştur. Ayrıca, kendisi aleyhinde yürütülen cezai takibatın makul bir  
sürede sonuçlandırılmadığından da şikayetçi olmuştur. İkinci başvuran da aynı  
şikayetlerde bulunarak bu şikayetleri Sözleşme’nin 10. Maddesi ve 6. Maddesi’nin  
1. Fıkrası’na dayandırmıştır. Ayrıca, Sözleşme’nin 18. Maddesi’ne aykırı olarak,  
ifade özgürlüğü hakkına getirilen kısıtlamaların 10. Madde’nin 2. Fıkrası’nda altı  
çizilen meşru amaçlara uygun olmadığını iddia etmiştir.  
37. Komisyon, 6. Maddenin 1. Fıkrası kapsamında başvuranlar tarafından iddia  
edilen Ceza Mahkemesinin süresine ilişkin şikayet hariç olmak üzere, başvuruların  
(no. 23927/94 ve 24277/94) kabul edildiğini 2 Eylül 1996 tarihinde beyan etmiştir.  
Aynı gün, Komisyon başvuruların birleştirilmesi kararını almıştır. 13 Ocak 1998  
tarihli raporunda (eski 31. Madde) Komisyon, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal  
edildiğine (15’e karşı 17 oy), ikinci başvuranın Sözleşme’nin 18. Maddesi  
kapsamında belirttiği şikayetlere ilişkin olarak farklı bir durumun söz konusu  
olmadığına (oybirliğiyle) ve Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal  
edildiğine (1’e karşı 31 oy) ilişkin görüş belirtmiştir. Komisyon’un görüşü ile  
birlikte rapor içinde bulunan diğer görüşlerin tam metni bu kararın ekinde  
sunulmuştur.  
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR  
38. Başvuranlar, Mahkeme’den muhatap Devletin Sözleşme’nin 6. Maddesinin  
1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğinin tespit  
edilmesini ve kendilerine 41. Madde kapsamında adil tazminat verilmesini talep  
etmişlerdir.  
39. Hükümet kendi adına Mahkeme’den başvuranların şikayetlerini  
reddetmesini istemiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
40. Başvuranlar Sözleşme’nin 10. Maddesi ile güvence altına alınmış olan  
ifade özgürlüklerine haklı sebep olmaksızın merciler tarafından müdahale edildiğini  
iddia etmişlerdir. İlgili madde şu şekildedir:  
“1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü,  
kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya  
fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin televizyon ve  
sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler,  
demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin,  
toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  
işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  
korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı  
gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  
formalitelere, şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”  
41. Hükümet, başvuranların ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin 10.  
Madde’nin ikinci paragrafı hükümleri uyarınca haklı sebebe dayandırıldığını  
savunmuştur. Ancak, Komisyon başvuranların şikayetlerini kabul etmiştir.  
A. Müdahalenin Mevcudiyeti  
42. Mahkeme, başvuranların 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasası’nın (“1991  
Tarihli Yasa”) 6. ve 8. bölümleri uyarınca hüküm giymiş olmaları nedeniyle,  
başvuranların ifade özgürlüğü hakkına bir müdahalenin yapılmış olduğunun açık  
 
olduğunu ve bu konuda bir itirazın sunulmadığını kaydetmiştir.  
B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması  
43. Müdahale, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10. Maddenin 2.  
Fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya birkaçına dayandığı ve anılan hedef  
ve hedeflerin elde edilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” olanların  
haricinde, 10. Maddenin ihlalini teşkil etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla  
inceleyecektir.  
1. “Kanunlar Tarafından Öngörülme”  
44. Başvuranlar, bu ölçüte bağlı kalınıp kalınmadığı hususunda görüş  
bildirmemişlerdir.  
45. Hükümet, başvuranlar aleyhinde alınan tedbirlerin 1991 Tarihli  
Yasa’nın 6. ve 8. maddelerine dayandırıldığına dikkat çekmiştir.  
46. Komisyon Hükümet’in görüşünü kabul etmiştir ve müdahalelerin kanun  
tarafından öngörüldüğü sonucuna varmıştır.  
47. Mahkeme de Komisyon gibi, başvuranların mahkumiyeti 1991 Tarihli  
Yasa’nın 6. ve 8. maddelerine dayandırıldığı için ifade özgürlüğü haklarına yapılan  
müdahalelerin “kanun tarafından öngörüldüğü” sonucuna varılabileceğini,  
başvuranların da bu hususa ilişkin itirazda bulunmadıklarını ifade etmiştir.  
2. Meşru Amaç  
48. Başvuranlar, ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahalelerin yasallığına  
ilişkin itirazda bulunmak dışında bu husus hakkında görüş bildirmemişlerdir.  
49. Hükümet, başvuranlara karşı alınan önlemlerin 1991 Tarihli Yasa’nın 6. ve  
8. maddelerine dayandırıldığını tekrar ifade etmiştir. Bu hükümlerin amacı, toprak  
bütünlüğü, ulusal birlik ve güvenliğin korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi  
olarak belirtilmiştir. Başvuranlar bu meşru amaçlar doğrultusunda mahkum  
edilmişlerdir, çünkü bu kişiler meşru amaçları tehdit eden terörist örgüt PKK’nın  
eylemlerini haklı göstererek bölücü propaganda yapmışlardır.  
50. Komisyon, başvuranların mahkumiyetinin yetkililerin yasadışı terör  
faaliyetleri ile mücadele ve 10. Maddenin 2. Fıkrası kapsamında meşru amaçlar olan  
milli güvenlik ve kamu emniyetinin korunmasına yönelik faaliyetlerin bir parçasını  
teşkil ettiğini belirtmiştir.  
51. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini  
(bkz. 25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10.  
Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte olma  
gereğini de dikkate alarak, başvuranlar aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal  
güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi  
olmak üzere, Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu  
kanaatına varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına  
dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki  
Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.  
3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruret”  
(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları  
(i) Başvuranlar  
52. Başvuranlar ne kendilerinin ne de derginin PKK’yla herhangi bir  
bağlantısının olmadığını vurgulamıştır. Söz konusu ropörtajların örgütü  
yüceltmediğini ve örgüte dair olumlu yorum yapmadığını iddia etmişlerdir. Bu  
ropörtajlar objektif gazetecilik ilkelerine uygun olarak tam bir objektiflikle yazılmış  
ve yayınlanmıştır. Ropörtajlar güncel bir konu olan PKK’ya ilişkin olarak halkı  
bilgilendirmek amacıyla yayınlanmıştır, bu ropörtajlar ne terörizmi teşvik etmiştir ne  
de kamu düzenini tehdit etmiştir.  
53. İlk başvuran, Sn. Sürek, derginin sahibi olmasına rağmen, derginin  
içeriğine ilişkin olarak müdürlük sorumluluğu olmadığını, bu sebepten dolayı da  
mahkum edilmemesi ve ağır para cezasına çarptırılmaması gerektiğini iddia etmiştir.  
İkinci başvuran, Sn. Özdemir, derginin baş editörü olarak, altı ay hapis cezasına ve  
ropörtajların dergide yayınlanma kararını verdiği için ağır para cezasına çarptırılmış  
olmasından şikayetçi olmuştur. Her iki başvuran da kendileri aleyhinde alınan  
önlemlerin Madde 10 kapsamındaki haklarına müdahale ettiğini ileri sürmüştür.  
(ii) Hükümet  
54. Hükümet, cevaben, başvuranların bölücü propaganda yapmaktan suçlu  
bulunduklarını, çünkü söz konusu ropörtaj ve ortak bildirinin Devlete karşı şiddeti  
teşvik ettiğini ve açıkça terörist bir örgütü yücelttiğini ifade etmiştir. Hükümet  
görüşlerini desteklemek üzere PKK ikinci başkanıyla yapılan ve, onlara göre, açıkça  
şiddeti teşvik eden ve Türk toplumundaki çeşitli grupları kin ve düşmanlığı tahrik  
eden ropörtajdan çeşitli alıntılara dikkat çekmiştir. Ortak bildiriye ilişkin olarak,  
Hükümet, bu bildirinin derginin aynı sayısında yayınlanan PKK lideriyle yapılan  
ropörtajı destekleyici kelimeler içerdiğini gözlemlemiştir. Hükümete göre, PKK’nın  
basına duyduğu düşmanlık göz önüne alındığında, PKK liderinin başvuranların  
dergisine bir ropörtaj talebinde bulunduğu açıktır.  
55. PKK’nın terörizm geçmişini dikkate alarak, Hükümet başvuranların 1991  
Tarihli Yasa’nın 6. ve 8. bölümleri kapsamında mahkum edilmelerinin haklı  
olduğunu ve başvuranlara karşı alınan önlemlerin, bu alandaki  
otoritelerin inisiyatif marjına girdiğini ifade etmiştir. Böylece, müdahalelerin  
Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. Fıkrası kapsamında meşru kılındığını belirtmiştir.  
(iii) Komisyon  
56. Komisyon, başvuranların 10. Madde kapsamındaki haklarına yapılan  
müdahalelerin bu maddenin ikinci paragrafına değinilerek meşru  
gösterilemeyeceğini belirtmiştir. Bu sonuç dahilinde, Komisyon ropörtajda PKK  
lideri tarafından verilen yanıtların ve ortak bildiride kullanılan dilin ileri düzeyde  
şiddete teşvik olarak değerlendirilemeyeceği ve İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesi tarafından belirlenen ropörtajın diğer hususlarının başvuranların  
mahkum edilmesini haklı göstermediği (bkz. yukarıda 17. paragraf) kanaatindedir.  
Komisyon’un görüşlerine göre, başvuranlara karşı alınan önlemlerin etkisi önemli  
siyasi konularda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları caydırmak olmuştur. Bu  
nedenlerle Komisyon bu davada Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edilmiş olduğu  
kanaatine varmıştır.  
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi  
57. Mahkeme, örneğin Zana - Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s. 2547-  
48, 51. Madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa kararında (1999-...  
Raporları, s. ..., 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri  
vurgulamaktadır.  
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  
toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini  
teşkil etmektedir. 10. Maddenin 2. paragrafı uyarınca bu kabul gören veya zararsız  
veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı, şok  
edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik  
toplumun” olmazsa olmazları olan çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir.  
10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve  
ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.  
(ii) 10. Maddenin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir sosyal  
ihtiyaç” anlamındadır. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  
olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir  
mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları  
kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir  
“sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile  
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.  
(iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  
ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davayı bir bütün  
olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”  
ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen  
gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de  
Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun  
standartları uyguladığı ve ilgili bulgularıkabul edilebilir bir değerlendirmesine dayalı  
oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.  
58. Başvuranların sahibi ve yazı işleri müdürü oldukları dergi vasıtasıyla  
terörist örgütlerin bildirilerini yayınlamak ve bölücü propaganda yapmak  
suçlarından mahkum edilmiş olmaları nedeniyle (yukarıda paragraf 8), söz konusu  
müdahaleler ayrıca basının bir siyasi demokrasinin düzgün şekilde işlemesinin  
sağlanmasına ilişkin temel görevi bağlamında da dikkate alınmalıdır (birçok diğer  
otoritenin yanı sıra bkz. 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens - Avusturya kararı, A Serisi,  
no. 103, s. 26, Madde 41; ve yukarıda anılan Fressoz ve Roire kararı, s. ..., Madde  
45) Basının, şiddet tehdidi karşısında milli güvenlik veya ülke bütünlüğünün  
korunması veya asayişsizlik veya suçun engellenmesi amacıyla konmuş olan  
sınırlamaları aşmaması kaydıyla bölücü olanlar da dahil olmak üzere, siyasi  
hususlarda görüş ve bilgi vermesi bir zorunluluktur. Basının, anılan bilgileri ve  
fikirleri bildirme zorunluluğunun yanı sıra, halkın da bunları almaya hakkı vardır.  
Basın özgürlüğü, kamuoyuna siyasi liderlerin fikir ve tutumlarının keşfedilmesi ve  
bunlara ilişkin bir kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır  
(bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 26, Madde 41-42).  
59. Mahkeme, derginin PKK’nın ikinci adamlarından biriyle yapılan iki  
ropörtajla birlikte Muhatap Devletin yasaları kapsamında PKK gibi, yasadışı olarak  
değerlendirilen dört siyasi örgüt tarafından hazırlanan ortak bildiriyi de  
yayınladığına işaret etmektedir. Ropörtajlarda, PKK üyesi, Türkiye’nin  
güneydoğusunda yaşayan Kürt halkına ilişkin olarak Amerika Birleşik  
Devletleri’nin çıkarları doğrultusunda uygulanan çifte standardı eleştirmiş ve  
Muhatap Devletin o bölgesinde görev yapan yetkililerin politikalarını Kürt halkını  
topraklarından atmak ve direnişlerini kırmak doğrultusunda olduğu için kınamıştır.  
İkinci ropörtajda, Kürt halkı için yapılan savaşın “bizim tarafımızda tek bir kişi  
kalana kadar” (yukarıda paragraf 10) devam edeceğini iddia etmiştir. Ortak  
bildiride ise, yetkililer onlara karşı yapılan çok sayıda haksızlığın ışığında işçi  
sınıfının bir araya gelmesi için çağrıda bulunmuşlardır. Kürt halkının kendi  
geleceğini belirleme hakkının tanınmasını ve Türk ordusunun Kürdistan’dan  
çekilmesini talep etmişlerdir (bkz. yukarıda paragraf 10).  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1991 tarihli Yasa’nın 6. ve 8. Maddeleri  
kapsamındaki başvuranların aleyhine yapılan suçlamaların kanıtlanmış olduğuna  
karar vermiştir (bkz. yukarıda 16. ve 17. paragraflar). Mahkeme, PKK yetkilisinin,  
ropörtajlarda, yetkilileri katliamlardan ve “Kürdistan”da yaşayan Kürtlerin  
sürülmesinden sorumlu tuttuğu, Kürtler tarafından gerçekleştirilen terörist eylemleri  
yücelttiği ve Kürt halkı için ayrı bir Devlet kurulması gerektiğini ifade ettiği  
kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, ortak bildirinin yayınlanmasının 1991 tarihli  
Yasa’nın 6. Maddesi kapsamında ayrı bir suç teşkil ettiği kararına varmıştır.  
60. Yukarıda belirtilen müdahalenin gerekliliğinin değerlendirilmesi açısından,  
yukarıda tespit edilen ilkeler ışığında (bkz. paragraf 57 ve 58), Mahkeme  
Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. Fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin siyasi  
konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir  
kapsam olduğuna işaret etmektedir (bkz. 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove - Birleşik  
Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde). Ayrıca, izin verilebilir  
eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili hususlarda, özel vatandaşlar veya siyasetçiler  
ısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki hareketler veya hükümetin  
ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da  
yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen konum,  
özellikle haksız saldırılar ve düşmanların eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin  
başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere başvurulması konusunda bir  
sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin  
garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere,  
doğru tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet  
otoritelerinin yetkisine açıktır (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye kararı,  
1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir  
kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği  
durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin  
incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.  
61. Mahkeme, ropörtajlarda ve ortak bildiride kullanılan kelimeler ve bu  
kelimelerin yayınlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracaktır. Bağlam  
ısından, kendisine sunulan davaların tarihçelerini, özellikle terörizmin  
engellenmesine ilişkin sorunları dikkate alacaktır (bkz. yukarıda belirtilen İncal -  
Türkiye kararı, s. 1568, 58. Madde).  
Mahkeme ilk olarak, söz konusu ropörtajların yasa dışı bir örgütün bir üyesiyle  
yapılmış olması gerçeğinin başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan  
müdahaleyi haklı göstermeyeceğine dikkat çeker; ayrıca ropörtajların içerisinde  
resmi politikaya karşı getirilen ağır eleştiriler vardır ve Türkiye’nin güneydoğusunda  
yaşanan rahatsızlıkların kaynağı ve sorumluluğuna ilişkin olarak tek taraflı bir  
yaklaşım benimsenmektedir. Ropörtajlarda kullanılan kelimelerden mesajın  
uzlaşmazlık olduğu ve PKK’nın hedefleri garantiye alınmadıkça yetkililerle anlaşma  
olmayacağı ıkça anlaşılmaktadır. Ancak metinler bir bütün olarak ele alındığında  
kin ve düşmanlığa tahrik ettiği söylenemez. Mahkeme, ropörtajların bu şekilde  
yorumlanabilecek bölümleri üzerinde dikkatle durmuştur. Ancak Mahkemeye göre,  
“Bizden topraklarımızdan çıkmamız istenirse, bunu hiçbir zaman kabul  
etmeyeceğimiz bilinmelidir” veya “Bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş  
devam edecek” veya “Türkiye Devleti bizi topraklarımızdan atmak istiyor. İnsanları  
köylerinden çıkarıyor” veya “Bizi yok etmek istiyorlar” gibi ifadeler, karşı tarafın  
amaçlarına devam etmek için çözülmesinin ve bu açıdan liderlerinin gösterdiği  
tavırların bir yansımasıdır. Bu açıdan bakıldığında, ropörtajlar Türkiye’nin  
güneydoğusundaki resmi politikaya muhalefetin ardındaki itici güçlerin  
psikolojisine ilişkin olarak kamuoyunu aydınlatmak ve bu ihtilafta yer alan çıkarları  
değerlendirmek açısından haber niteliği taşımaktadır. Mahkeme, doğal olarak,  
yetkililerin bölgedeki güvenlik durumunu kötüleştirebilecek kelimeler ve eylemler  
üzerinde önemle duracağının farkındadır, çünkü bu bölge yaklaşık 1985 yılından  
beri çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesi ve bölgede olağanüstü halin  
kurulmasıyla sonuçlanan ve PKK üyeleriyle güvenlik güçleri arasında meydana  
gelen rahatsız edici durumlarla karşı karşıya kalmıştır (bkz. yukarıda bahsedilen  
Zana kararı, s. 2539, 10. Madde). Mahkemeye göre, anılan davada yerel yetkililerin  
Türkiye’nin güneydoğusunda süregelen durumla ilgili olarak halkı farklı bir  
perspektiften, bu perspektif her ne kadar hoş olmasa da, bilgilendirmeleri hususunda  
gereken dikkati göstermedikleri görüşündedir. Daha önce de belirtildiği üzere,  
ropörtajlarda ifade edilen görüşler, şiddete tahrik olarak değerlendirilemez; şiddete  
tahrik etmeye meyilli olarak da yorumlanamaz. Mahkemenin görüşüne göre,  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranları suçlamak ve  
cezalandırmak adına gösterilen sebepler, ilgili olsalar da, başvuranların ifade  
özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleleri haklı göstermek için yeterli olarak  
değerlendirilemez (bkz. yukarıda 17. paragraf). Bu karar, başvuranların 1991 tarihli  
Yasa’nın 6. Maddesi kapsamında, ortak bildirinin yayınlanmasına ilişkin olarak,  
mahkum edilmeleri için de geçerlidir çünkü Mahkemeye göre metnin içinde şiddete  
tahrik etme olarak yorumlanacak herhangi bir husus yoktur.  
62. Mahkeme, ayrıca, Sn. Sürek’in ağır para cezasına ve Sn. Özdemir’in ise  
hem para cezasına hem de altı ay hapis cezasına çarptırıldığını ifade etmiştir (bkz.  
yukarıda paragraf 16). Söz konusu yayınların yer aldığı derginin tüm kopyaları  
yetkililer tarafından toplatılmıştır (bkz. yukarıda paragraf 11). Bu bağlamda  
Mahkeme, verilen cezaların ağırlığının yapılan müdahalenin oranı değerlendirilirken  
göz önüne alınması gereken faktörler olduğuna dikkat çeker.  
63. Mahkeme, medya mensupları tarafından ifade özgürlüğü hakkının  
kullanılmasına eşlik eden “görev ve sorumlulukların” ihtilaflı ve gergin ortamlarda  
özel önem taşıdığını vurgular. Bu yüzden de Devlete karşı şiddet  
kullanma yoluna giden örgüt temsilcilerinin görüşleri yayınlanırken, medya şiddeti  
tahrik eden ve kin güden konuşmaların yapıldığı bir araç olarak görülmesin diye,  
daha fazla özen gösterilmelidir. Aynı zamanda, bu tür görüşler böyle  
sınıflandırılamayacağı için, Sözleşmeci Devletler, ceza hukukunun ağırlığını medya  
üzerine toplayarak, toprak bütünlüğü veya ulusal güvenliğin korunmasının veya suç  
ve asayişsizliğin önlenmesinin halkın bu hususlarda haber alma hakkını kısıtladığını  
ifade edemezler.  
64. Yukarıda bahsedilen görüşlerin ışığında Mahkeme, başvuranların  
suçlanmasının ve cezalandırılmasının izlenen amaçla orantılı olmadığı, bu yüzden de  
“demokratik bir toplumda” gerekli olmadığı kararına varmıştır. Bu sebepten dolayı  
da Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlali söz konusudur.  
II. SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
65. Mahkeme, Komisyon’un Madde 10 kapsamında yapılan şikayete ilişkin  
ayrı bir hususun söz konusu olmadığına karar vererek ikinci başvuran Sn.  
Özdemir’in Sözleşme’nin 18. Maddesi kapsamında yapmış olduğu şikayeti kabul  
etmediğine dikkat çekmektedir. Madde 18 şu şekildedir:  
“Bu Sözleşme’yle söz konusu hak ve özgürlüklere getirilmesine  
müsaade edilen kısıtlamalar, burada öngörülenlerin dışında herhangi bir amaç için  
uygulanamaz.”  
66. Mahkeme ikinci başvuranın bu şikayeti kendi huzurunda yapılan ne yazılı  
ne de sözlü duruşmalarda dile getirdiğine dikkat çekmektedir. Bu koşullar altında  
Mahkeme bu şikayetin incelemeye alınmasını gerekli görmemektedir.  
III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİASI  
67. Başvuranlar, kendilerini yargılayıp mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik  
Mahkemesinde bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşme’nin 6.  
Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi  
olmuştur. 6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:  
“Herkes, ... kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara  
bağlanması konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
tarafından davasının ... adil ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir…”  
68. Hükümet bu şikayete itiraz etmiş ve 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlalinin söz  
konusu olmadığını iddia etmiştir. Komisyon başvuranların şikayetlerini kabul  
etmiştir.  
A. Hükümetin ön itirazı - iç hukuk yollarının tüketilmemesi  
69. Hükümet, başvuranların takibatın hiçbir aşamasında takibatlara askeri bir  
hakimin katılmasından dolayı yargılanmalarının adil olmadığını iddia etmediklerine  
dikkat çekmiştir. Bu sebepten dolayı, başvuranların şikayetleri Sözleşme’nin 35.  
Maddesinin 1. Fıkrası çerçevesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemesinden  
dolayı reddedilmelidir. Bu görüşlerini, Mahkeme’nin 15 Kasım 1996 tarihli Sadık -  
Yunanistan kararına dayandırmışlardır (Raporlar 1996-V, s. 1638).  
70. Mahkeme, Hükümetin, başvuruların kabulü görüşülürken, bu itirazını dile  
getirmediğine işaret etmektedir. Bu husustaki görüşleri sadece başvuranların  
Yargıtay’ın bağımsızlığına ve tarafsızlığına karşı çıkmamalarıyla ilgilidir.  
Başvuranların şikayeti, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu özelliklerden  
yoksun olmasıdır. Bu sebepten dolayı Hükümet’in itirazlarını takibatın bu  
aşamasında dile getirmesi estoppel’e tabi tutulmuştur ( bkz. diğer otoriteler arasında,  
25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2546, 44. Madde;  
25 Mart 1999 tarihli Nikolova - Bulgaristan kararı, Raporlar 1999, s. ..., 44. Madde).  
B. Esaslar  
71. Başvuranlar dilekçelerinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi  
Devlet Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanı’nın  
onayına tabi olmak üzere, Milli Savunma Bakanı ve Başbakan’ın ortak kararı ile  
atanmış olduklarından, idareye bağlı olduklarını belirtmişlerdir. Mesleki sicilleri ve  
terfileri ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın amirinin ve dolayısıyla da  
ordunun kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimleri amirine ve orduya  
karşı bağlayan bağlar, askeri hakimlerin mahkemedeki işlevlerini bağımsız ve  
tarafsız olarak yerine getirmelerini engellediğini öne sürmüşlerdir. Başvuranlar  
ayrıca, amirlerinin görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin imkansız olduğu  
gerekçesi ile askeri hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları mahkemelerin  
bağımsızlık ve tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır.  
72. Başvuranlar, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin  
bağımsızlık ve tarafsızlığını engellediğini ve kendilerinin 6. Maddenin 1. Fıkrasına  
aykırı olarak adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldıklarını belirtmişlerdir.  
73. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına  
ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. Fıkrası anlamında  
bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli  
işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatlarını sunmuştur.  
Hükümet, askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki  
başvuranların iddialarına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri  
hakimin adli işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri  
Kanun’un 112. Maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bkz. yukarıda  
paragraf 34). İkinci olarak, başvuranlar tarafından belirtilen sicil raporlarının sadece  
askeri hakimlerin adli olmayan görevlerindeki tutumlarına ilişkin olduğunu  
belirtmiştir. Askeri hakimler sicil raporlarına erişim hakkına sahip olup, bunların  
içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari Mahkeme’de dava açma hakkı verilmiştir  
(bkz. yukarıda paragraf 35). Adli yetki ile hareket ederken, bir askeri hakimin tam  
olarak bir sivil hakim şeklinde değerlendirildiğini savunmuştur.  
74. Ayrıca Hükümet, mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle  
başvuranların yargılanmasının adil olma özelliğinin önyargıya tabi olmadığını öne  
sürmüştür. Askeri hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimi mahkemeye atayan  
kamu yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye sahip  
olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranların mahkumiyetleri, başvuranlar tarafından  
bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorgulanmayan Yargıtay tarafından incelenmiştir.  
75. Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Anayasa’nın 143.  
Maddesi uyarınca kurulmasını öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate  
alınması gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir. Silahlı Kuvvetlerin terörle mücadele  
kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve  
Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi amacıyla gerekli uzmanlık  
ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımıyla anılan mahkemelerin  
güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.  
76. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Sözleşme’nin 6.  
Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul  
edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat  
1997 tarihinde benimsenen İncal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve  
görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.  
77. Mahkeme 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye kararı (1998-IV Raporları,  
s. 1547) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998 Raporları, s. ...)  
mevcut dava için hükümet tarafından öne sürülen hususlara benzer hususların ele  
alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda Mahkeme, Devlet Güvenlik  
Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun bağımsızlık ve tarafsızlık  
ısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bkz. yukarıda anılan İncal kararı, s.  
1571, madde 65). Diğer yandan Mahkeme, bu hakimlerin statüsünün bazı  
hususlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararına  
varmıştır (aynı yerde, Madde 68): örneğin, orduya ait görevliler olduğundan ve  
dolayısıyla amirlerinden emirler aldığı; veya askeri disipline tabi kaldıkları; ve  
atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından  
alındığı gerçekleri (bkz. yukarıda paragraf 32-35).  
78. İncal Kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik  
Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı  
sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin işleyiş şeklinin başvuranların adil yargılanma haklarını  
ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendisini yargılayan  
mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir korkunun mevcut olup  
olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan İncal Kararı, s. 1572, Madde 70;  
ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. ..., Madde 38).  
Bu soruya ilişkin olarak Mahkeme, mevcut başvuranlar gibi sivil olan Sn. İncal  
ve Sn. Çıraklar’ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir neden  
görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye yönelik  
propaganda yapmak suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan  
başvuranlar, Askeri Hakimler üyesi olan, düzenli bir askeri görevlinin katılımını  
içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır bir  
husustur (bkz. yukarıda paragraf 33). Bu itibarla, yargılanmanın ikinci turunda  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi  
olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli  
sebepleri mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranların mahkemenin bağımsızlık ve  
tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir.  
Yargıtay’daki yargılamalar da, ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu  
korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır (bkz. yukarıda anılan İncal kararı, s.  
1573, Madde 72 sonu).  
79. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı Mahkeme, 6. Maddenin 1. Fıkrasının  
ihlal edildiği kararına varmıştır.  
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
80. Başvuranlar yerel ve Sözleşmeci mahkemelerinde ortaya çıkan gider ve  
masrafların geri ödenmesinin yanı sıra, maddi ve manevi zarara ilişkin tazminat  
talebinde bulunmuştur. Sözleşme’nin 41. Maddesi bu açıdan aşağıdakileri  
öngörmektedir:  
“Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerin ihlal edildiğinin  
tespit edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın iç hukukunun sadece kısmi bir  
tazminatı öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil  
şekilde tazmin edilmesini öngörebilir.”  
A. Maddi zarar  
81. Sn. Sürek ödemek zorunda kaldığı para cezasının tazmin edilmesi için  
200,000 Fransız Frangı tutarında tazminat talebinde bulunmuştur. Sn. Özdemir ise  
kendisine getirilen para cezasının tazmini için 100,000 Fransız Frangı tutarında  
tazminat talebinde bulunmuştur.  
Başvuranlar talep ettikleri Fransız Frangı tutarlarının bugünkü kurlar göz  
önünde tutulduğunda 1992 yılında kendilerine getirilen para cezasına eşit olduğunu  
ve o tarihten itibaren muhatap Devlette bulunan yüksek enflasyon oranını dikkate  
almış olduklarını belirtmişlerdir.  
82. Hükümet, söz konusu para cezalarının tutarları dikkate alındığında  
başvuranlar tarafından talep edilen tutarların fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Sn.  
Sürek’in para cezasını aylık taksitler halinde ödemesine izin verildiğini, Sn.  
Özdemir’in ise para cezasının onaylanmadığını da eklemişlerdir. 4304 sayılı Kanuna  
göre Sn. Özdemir’e getirilen ceza ertelenmiştir (bkz. yukarıda paragraf 25).  
83. Mahkeme, kendisine verilen para cezasını ödeyen ilk başvuran Sn. Sürek’in  
bu konuda tazmin edilmesi gerektiği kanaatindedir. Bu sebepten dolayı, kendisine  
8.000 Fransız Frangı verilmesine karar verir.  
B. Manevi zarar  
84. Başvuranlar herhangi bir açıklama yapmaksızın 80,000 Fransız Frangı  
tazminat talep etmişlerdir.  
85. Hükümet talebin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Mahkeme  
tarafından bu davada bir ihlalin tespit edilmesi durumunda bu tespitin kendi başına  
adil tazmin teşkil edeceğini belirtmiştir.  
86. Mahkeme başvuranların bu dava süresince çok büyük sıkıntı çekmiş  
olabileceği kanaatindedir. Eşit bir değerlendirme yaparak, Sözleşme’nin 41.  
Maddesi’nde de öngörüldüğü üzere, Mahkeme başvuranların her birine tazminat  
tutarı olarak 30.000 Fransız Frangı verilmesine karar verir.  
C. Masraf ve giderler  
87. Başvuranlar yasal gider ve ücretler için her biri adına 50,000 Fransız Frangı  
olmak üzere toplam 100,000 Fransız Frangı olan tutarın geri ödenmesini talep  
etmişlerdir. Sn. Sürek Mahkemeye talebini desteklemek amacıyla Sözleşmeci  
kurumlara açtığı diğer davalarla birlikte bu davaya ilişkin olarak yasal ücretlerin  
ödenmesi için avukatıyla yapmış olduğu sözleşmeyi sunmuştur.  
88. Hükümet, talep edilen meblağların yerel mahkemelerde Türk avukatları  
tarafından kazanılan ücretlere kıyasla abartılı olduğunu ve usulüne uygun olarak  
doğrulanmadığını bildirmiştir. Davanın basit bir dava olduğunu ve mahkemede  
kendi dilini kullanma hakkına sahip olan başvuranların avukatının fazla bir emek  
harcamadığını belirtmiştir. Muhatap Devletteki sosyo-ekonomik durum dikkate  
alınarak, haksız bir zenginlik kaynağı teşkil edebilecek bir kararın verilmemesi  
yönünde uyarıda bulunmuştur.  
89. Mahkeme, başvuranların avukatının benzeri olaylara dayalı olarak  
Sözleşme’nin 6. ve 10. Maddesi kapsamındaki şikayetlerin Mahkeme huzuruna  
getirilmesine ilişkin hazırlıkları yürütmüş olduğunu dikkate almaktadır. Adil bazda  
karara vararak ve emsal kararda öngörülen kriterlere göre (bkz. diğer otoriteler  
arasında, yukarıda anılan Nikolova - Bulgaristan kararı, s. ..., 79. Madde), Mahkeme  
başvuranların her birine 15,000 Fransız Frangı ödenmesine karar vermiştir.  
D. Temerrüt faizi  
90. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre  
tespit edilmiş olan yıllık % 3,47 oranına tekabül eden Fransa’da uygulanan yasal  
faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.  
YUKARIDA  
MAHKEME  
BELİRTİLEN  
GEREKÇELERE  
DAYANARAK  
1.  
Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğinin altı oya karşı on  
bir oy ile kabulüne;  
2.  
İkinci başvuranın Sözleşme’nin 18. Maddesi kapsamındaki  
şikayetinin değerlendirilmesinin gerekmediğinin oybirliğiyle kabulüne;  
3.  
Hükümet’in Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. Fıkrası kapsamında  
yaptığı ön itirazın oybirliğiyle reddine;  
4.  
Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiğinin bire  
karşı on altı oyla ile kabulüne;  
5.  
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinden geçerli olan kur üzerinden  
Türk lirasına çevrilmek üzere davalı devletin başvuranlara aşağıdaki tutarları  
ödemesinin kabulüne:  
(i) ilk başvuran Sn. Sürek’e maddi zarara ilişkin olarak 8,000 (sekiz bin)  
Fransız Frangı;  
(ii) manevi zarara ilişkin olarak başvuranların her birine 30,000 (otuz bin)  
Fransız Frangı;  
(iii) masraf ve giderlere ilişkin olarak başvuranların her birine 15,000 (on beş  
bin) Fransız Frangı;  
(b)  
Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine  
dek bu tutarlar için yıllık %3,47 faiz oranı uygulanmasının bire karşı on altı oy ile  
kabulüne;  
6.  
Başvuranların adil tazminata ilişkin diğer taleplerinin  
oybirliğiyle reddine.  
ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999  
tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binasındaki açık oturumda tefhim  
edilmiştir.  
İmza: Luzius WILDHABER  
Başkan  
İmza:  
PAUL MAHONEY  
Sekreter Yardımcısı  
Sn. Wildhaber’in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşme’nin 45. Maddesinin 2.  
Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca bu karara  
aşağıdaki şerhler eklenmiştir:  
(a) Sn. Palm. Sn. Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn.  
Greve’nin müşterek mutabakat şerhi;  
(b) Sn. Bonello’un mutabakat şerhi;  
(c) Sn. Wildhaber, Sn. Kuris, Sn. Straznicka, Sn. Baka ve Sn. Traja’nın  
şterek, kısmi muhalefet şerhi;  
(d) Sn. Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.  
Paraf: L. W.  
Paraf: P.J. M.  
HAKİM WILDHABER’İN BİLDİRGESİ  
9 Haziran 1998 tarihli İncal-Türkiye kararında (1998 Raporları, s. 1547)  
Sözleşme’nin 6. Maddesi’nin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy  
kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme’nin çoğunluğu tarafından  
ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.  
HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL VE  
GREVE’NİN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ  
Sürek - Türkiye (no. 1) davasında Hakim Palm’ın kısmi muhalefet şerhinde  
öngörülen daha kapsamlı yaklaşımı kullanarak aynı sonuca varsak da, mevcut  
davada Mahkeme’nin 10. Maddenin ihlal edildiğine ilişkin kararını paylaşıyoruz.  
Bizim görüşümüze göre, muhatap Devlete açılan bu tarz davalarda 10. Madde  
hususunun değerlendirilmesi sırasında yayında kullanılan kelimeler üzerinde çok  
fazla durulmakta ancak bu kelimelerin kullanıldığı genel bağlam ve bunların olası  
etkilerine yeterli dikkat verilmemektedir. Şüphesiz ki söz konusu dil çok sert hatta  
şiddetli olabilir. Ancak demokrasilerde, Mahkemenin de vurguladığı üzere,  
“savaşçı” kelimeler bile 10. Madde ile koruma altına alınabilir.  
Mahkemenin emsal davalarında ortaya çıkan siyasi konuşmalara daha geniş  
koruma uygulanmasıyla aynı doğrultuda bir diğer yaklaşım ise kullanılan  
kelimelerin kışkırtıcı yapısına daha az önem verip bu konuşmanın yapıldığı  
bağlamsal durumun unsurlarına daha fazla önem vermektir. Kullanılan dil şiddeti  
kışkırtmak ya da tahrik etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu duruma yol açabilecek  
gerçek ve hakiki bir risk var mıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar her davanın  
koşullarında genel bağlamı oluşturan çok sayıda farklı aşamanın ölçülü bir şekilde  
değerlendirilmesini gerektirmektedir. Başka sorular da sorulmalıdır. Suç teşkil eden  
metnin yazarı toplum içerisinde kendi kullandığı kelimelerin etkisini artırabilecek ve  
toplumu etkileyebilecek bir kişi midir? Yayına, söz konusu konuşmanın etkisini  
artırabilecek önemli bir gazetede ya da başka bir ortamda ün sağlayacak şekilde yer  
verilmiş midir? Kelimeler şiddetin tam ortasında mıdır yoksa şiddete yakın mıdır?  
Şok eden ve hakarette bulunan - 10. Maddeyle korunan - dil ile demokratik bir  
toplumda hoşgörü hakkını azaltan dil arasında ayrım yapabilmek sadece suç teşkil  
eden kelimelerin ortaya çıktığı bağlamın dikkatli bir incelemesiyle olabilir.  
HAKİM BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ  
Çoğunluk ile birlikte 10. Maddenin ihlal edildiği yönünde oy kullandım, ancak  
Mahkemenin, yerel yetkililerin başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yaptıkları  
müdahalenin demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceğini  
belirlemek için uyguladığı ilk ölçütü onaylamıyorum.  
Bu dava ve şiddete tahrikin söz konusu olduğu daha önceki Türkiye’de ifade  
özgürlüğü davaları boyunca, Mahkeme tarafından belirlenen en yaygın ölçüt şudur:  
başvuranlar tarafından yayınlanan yazılar şiddet kullanımını destekliyorsa ya da  
teşvik ediyorsa başvuranların ulusal mahkemelerce mahkum edilmeleri demokratik  
bir toplumda haklı sebebe dayanmaktadır.  
Ben bu ölçütü yetersiz olarak değerlendiriyorum. Şiddeti tahrik eden kişilerin  
ulusal yetkililerce cezalandırılmalarının sadece eğer bu tahrik “açık ve mevcut bir  
tehlike” yaratıyorsa, demokratik bir toplumda haklı sebebe dayandırılabileceği  
kanaatindeyim. Güç kullanımı soyutsa ve zamanla gerçek veya olası şiddetin  
merkezinden kalkıyorsa, ifade özgürlüğü hakkı geçerli olmalıdır  
Bu noktada gelmiş geçmiş en önemli anayasa hukukçusunun kanunu ve düzeni  
bozabilecek kelimeler hakkında söylediklerini hatırlatmak istiyorum: “Ülkenin  
kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren kanunun meşru ve  
zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece beğenmediğimiz ve  
ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol etmekten kendimizi  
daima alıkoymalıyız.”  
İfade özgürlüğünün garanti altına alınması bir devlete güç kullanımını  
savunmayı yasaklama hakkı vermez; ancak böyle bir savunma olası bir kanunsuzluk  
yaratıyorsa ya da bunu tahrik ediyorsa ve böyle bir hareketi teşvik ediyorsa durum  
faklı olacaktır. Bu bir olasılık ve derece sorunudur.  
İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlike  
bulunduğu görüşünü desteklemek için, ciddi bir tehlikenin beklenildiği ya da  
savunulduğu ya da başvuranın geçmişteki hareketlerinin kendisinin şiddet taraftarı  
olmasının acil ve ağır hareketler doğuracağına inanılması için haklı sebep  
sağlayacağı gösterilmelidir.  
Bazıları tarafından ölüme gebe oldukları düşünülse de, başvuranların  
suçlandıkları kelimeler bana göre, kamu düzenini tehdit eden korkunç etkilere sahip  
değildir. Türkiye’nin kurtulması için bu ifadelerin derhal bastırılmasının kaçınılmaz  
olduğu görüşü de benim için bir şey ifade etmemektedir. Bu ifadeler ne açık ne de  
mevcut herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır.  
Özet olarak, “konuşmalardan doğan hiç bir tehlike açık ve mevcut sayılamaz,  
korkulan tehlike tam bir değerlendirme yapılmadan ortaya çıkabilecek kadar yakın  
olmadıkça. Değerlendirme yapılarak yalanlar ve yanlışlıklar ile mücadele için  
 
zaman olduğunda, tehlikeyi eğitim yoluyla engellemek için yapılacak şey daha fazla  
konuşmaktır, zorla susmak değil”.  
HAKİMLER WILDHABER, KURIS,  
STRAZNICKA, BAKA VE TRAJA’NIN  
ŞTEREK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
İfade özgürlüğü davalarında Mahkemeden iddia edilen müdahalenin iç hukukta  
yeterli bir sebebi olup olmadığı, meşru bir amaca yönelik olup olmadığı ve  
demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceği hususunda karar vermesi  
beklenmektedir. Bu husus, 10. Maddenin ikinci paragrafındaki açık ifadelere olduğu  
kadar, bu hükme ilişkin çok sayıda emsal davaya da dayanmaktadır. Sözleşme  
kapsamındaki ifade özgürlüğü kayıtsız şartsız değildir. 10. Maddede korunma altına  
alınan hususlar “Devleti veya Toplumun herhangi bir kesimini şok edici, rahatsız  
edici ve hakaret edici” bilgi ve görüşleri içerse de (bkz. Handyside - Birleşik  
Kraliyet, 7.12.1976, A Serisi no. 24, 49. Madde; Castells - İspanya, 23.4.1992, A  
Serisi no. 236, 42. Madde; Jersild - Danimarka, 23.9.1994, A Serisi no. 298, 37.  
Madde; Fressoz ve Roire - Fransa, 21.1. 1999, 45. Madde) bu durum her zaman için  
2. paragrafa tabidir. 10. Maddenin uygulanmasını isteyenler belirli sınırları  
aşmamalıdırlar.  
Demokratik bir toplumda sınırlayıcı tedbirlerin gerekli olup olmadığını  
değerlendirirken, Devlet’in takdir marjına hak ettiği saygı verilerek; demokratik  
olarak seçilmiş Hükümetler tarafından alınan tedbirlerin demokratik meşruluğu  
kendi kendini zapt etmeyi öngörmektedir. Takdir marjı değişiklik gösterebilir:  
örneğin, bu marj, müdahale edilen konuşma siyasi bir konuşma ise, dar olacaktır,  
çünkü bu çeşit bir ifade demokrasinin özüdür ve bu konuşmaya yapılan müdahale  
demokrasiyi baltalamaktadır. Diğer taraftan, eğer konuşmanın kendisi demokrasiyi  
baltalayıcı bir tehlike yaratıyorsa, takdir marjı buna bağlı olarak daha geniş  
olacaktır.  
Birbirleriyle yarış halinde olan Sözleşme çıkarları söz konusu olduğunda  
Mahkeme ağırlığını koyarak bir çıkara öncelik vermek için duruma müdahale etmek  
zorunda kalacaktır. Birbiriyle çatışan çıkarlar yaşam hakkı veya fiziksel bütünlük ise  
söz konusu ölçütler ifade özgürlüğü için kullanılmayacaktır (bkz. 25 Kasım 1997  
tarihli Zana - Türkiye kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2533, 51., 55. ve 61. Maddeler).  
 
Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda demokratik bir toplumda şiddete  
tahrik içeren konuşmaların sınırlandırılması gerektiği gerçeğine ulaşmak daha kolay  
olacaktır. Demokrasinin antitezi olan şiddet siyasi görüşleri ifade etmenin bir yolu  
olarak, sonuçlara bakılmaksızın, tahrik edilirse, bu durum demokrasiyi  
baltalayacaktır. Türkiye Birleşik Komünist Partisi - Türkiye davasında (30.1.1998,  
Raporlar 1998-I, s. 1, 57. Madde) Mahkeme, demokrasiyi Sözleşme tarafından  
öngörülen tek siyasi model olarak görmektedir ve “demokrasinin temel ilkelerinden  
birinin bir ülkenin karşılaştığı sorunları, şiddete başvurmaksızın diyalog yoluyla  
çözme fırsatı yaratması” olduğuna dikkat çekmektedir. Aslında şiddet Sözleşmeye  
kesinlikle uymamaktadır. Fikirlerin özgürce ifade edilmesini savunmaktan farklı  
olarak, şiddete tahrik diyalogunun reddedilmesi, güçlerin çatışması adına değişik  
görüşlerin ve teorilerin test edilmesine karşı çıkılmasıdır. Bu sebepten dolayı da 10.  
Maddenin kapsamına girmemelidir.  
Mevcut davada, söz konusu dört sol örgütün Türk yasaları kapsamında yasa dışı  
olarak değerlendirildiğini kabul ediyoruz. Ancak, bu örgütler tarafından yayınlanan  
ortak bildiride kullanılan ifadelerin ılımlı olduğu kanaatindeyiz. Bu görüşler,  
başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleleri haklı göstermez.  
PKK’nın ikinci başkanıyla yapılan ropörtaja ilişkin olarak, ilk olarak, yasadışı  
bir örgütün liderinin belirli bir siyasi durum hakkında görüşlerini ifade  
edebilmesinin mümkün olması gerektiğine inandığımızı vurgulama istiyoruz. Böyle  
bir örgütün lideriyle ropörtaj yapmak da meşru kabul edilebilir. Ancak bu, demek  
değildir ki bu liderin bütün görüşlerinin, özellikle de Türkiye’nin güneydoğusundaki  
siyasi ve güvenlik durumundaki hassasiyetine ilişkin olanların, yayınlanması  
meşrudur.  
Yayınlanan ropörtaj, “bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş devam  
edecek”, “geriye adım atmayacağız”, “savaş daha da artacak”, “savaşımız belirli bir  
seviyeye ulaştı. Bu seviyeye uygun taktikler geliştirmeliyiz” gibi ifadeler ve  
kelimeler içermektedir. Ropörtajda ayrıca PKK’nın Devletle savaşırken kullanacağı  
taktiklerden de bahsedilmektedir. Bu cümleleri ileri şiddete yönelik teşvik olarak  
değerlendirmemek çok zordur. Yazarın dili direkt ve açıktır ve anlamı – savaş artsa  
da uzlaşmanın olmayacağı – kamu oyunda büyük ölçüde anlaşılabilir niteliktedir. Bu  
ıdan bakıldığında, kullanılan ifadelerin bazıları, Mahkemenin 10. Maddenin  
ihlalinin söz konusu olmadığı kararına vardığı Sürek - Türkiye (no. 1) davasındaki  
makalelerde kullanılan ifadelerle benzerlik göstermektedir  
Davanın esaslarını bu şekilde değerlendirdikten sonra, Mahkemenin  
çoğunluğunun kararın 60. Maddesini izlemesi gerektiği kanaatındayız; bu maddede  
şu hususlar açıklığa kavuşmaktadır: “sözlerin şiddete tahrik etmesi durumunda ...,  
Devlet yetkilileri ifade özgürlüğüne müdahale etmenin gerekli olup olmadığını  
incelerken daha geniş bir takdir marjı kullanabilirler”. Fakat, Mahkeme’nin kararı  
büyük ölçüde 60. Maddedeki açık beyanı kabul etmemektedir. Bu hususta  
çoğunluğun fikrine  
katılmıyoruz. Bu yüzden de, başvuranların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin,  
dava koşullarında, Mahkeme tarafından kabul edilen ve Hükümet tarafından  
dayanak gösterilen meşru amaçlarla tutarlı olduğu kanaatindeyiz.  
Yukarıda açıkladığımız gerekçelere dayanarak, mevcut davada çoğunluğun  
görüşü olan Sözleşme’nin 10. Maddesi’nin ihlal edildiği görüşüne katılmıyoruz.  
HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ  
(Geçici çeviri)  
Üzülerek belirtiyorum ki, çoğunluğun Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal  
edildiğine ilişkin görüşüne katılmıyorum. Benim görüşüme göre, bu davada yapılan  
müdahalelerin demokratik bir toplumda gereksiz olduğu ve özellikle de kamu düzeni  
ve ulusal güvenliği koruma amacıyla tutarlı olmadığı kararına varmak için geçerli  
sebep bulunmamaktadır.  
Çoğunluğun 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği görüşüne de katılmıyorum  
çünkü bu hüküm çerçevesinde davada askeri bir hakimin yer almasından dolayı  
Devlet Güvenlik Mahkemeleri “bağımsız ve tarafsız mahkemeler” değillerdir.  
25 Kasım 1995 tarihli Zana - Türkiye davası kararında öngörülen ve benim  
Gerger - Türkiye kararına (8 Temmuz 1999) ekli olan muhalefet şerhimde gündeme  
getirdiğim genel ilkeler mevcut dava ile de ilgilidir. Tekrardan kaçınmak için,  
okuyucular yukarıda anılan muhalefet şerhinin 1-9. paragraflarına bakabilirler.  
Sürek ve Özdemir - Türkiye davası, şekil olarak olmasa da, içerik olarak Zana  
ve Gerger davalarından ayırt edilemez. Aslında, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu  
da 10. Maddenin ihlal edildiği kararına çok küçük bir çoğunlukla (15’e karşı 17 oy)  
varmıştır. Bu hükmün ihlalinin söz konusu olmadığı kararına varan azınlığın (Sn. S.  
Trechsel, Sn. E. Busuttil, Sn. G. Jörundsson, Sn. A.S. Gözübüyük, Sn. A. Weitzel,  
Sn. J. Liddy, Sn. I. Cabral Barreto, Sn. N. Bratza, Sn. D. Svaby, Sn. G. Ress, Sn. A.  
Perenic, Sn. C. Birsan, Sn. K. Herndl, Sn. E. Bieliunas ve Sn. E.A. Alkema)  
görüşüne tamamen katılıyorum. Eğer izin verirseniz bu şerhi sanki benim kendi  
şerhimmiş gibi burada yayınlamak istiyorum.  
“Üzüntüyle belirtiyoruz ki mevcut davada Komisyon’un çoğunluğunun  
Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğine ilişkin görüşüne katılamıyoruz.  
Dört sosyalist örgüt tarafından yayınlanan bildirinin başvuranların  
ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı gösteremeyeceği görüşüne katılıyoruz;  
ancak başvuranların haftalık dergisinde 31 Mayıs ve 7 Haziran 1992 tarihlerinde iki  
bölüm olarak yayınlanan C. B. ile yapılan ropörtaja ilişkin olarak daha farklı bir  
görüş benimsiyoruz.  
Ropörtajın yapıldığı tarihte C. B’nin şiddetli terörist eylemler  
düzenlemiş ve hala da düzenlemekte olan silahlı bir terörist örgüt olan PKK’nın  
ikinci lideri olması bizim için özel önem arz etmektedir. Komisyon’un çoğunluğu  
gibi, PKK’nın önemli üyelerinden biriyle yapılan ropörtajın yayınlanması gerçeğinin  
ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olacağı  
kanaatinde değiliz. Böylece, örneğin, çatışmanın gelişiminin gerçeklere dayalı  
analizini içeren veya barışçı çözüm için öneriler getiren Bir terörist liderle yapılan  
röportaj, bizim görüşümüze göre, yayıncıya karşı yapılan hareketi haklı gösteremez.  
Ancak, böyle röportajları yayınlayan kişiler bu ropörtajların şiddet  
eylemlerine tahrik olarak yorumlanabilecek hususları içermemesine dikkat etmek  
zorundadırlar.  
Komisyonun çoğunluğu, Türkiye Devleti ve PKK açısından devam  
eden silahlı eylemlere ilişkin açık tahminler içeren C.B.’nin yanıtlarının şiddete  
tahrik olarak yorumlanamayacağı sonucuna varmıştır. Bu görüşe katılamayız. Bize  
göre, ropörtajın içinde, terörist şiddeti teşvik eden çok sayıda bölüm bulunmaktadır.  
Özellikle şu yanıtlara dikkat çekiyoruz: “Savaşımız belirli bir seviyeye ulaştı. Bu  
seviyeye uygun taktikler geliştirilmelidir çünkü az gelişmiş taktiklerle savaşı  
sürdürmek hatadır. Şu anda ulaşılan savaş seviyesine ayak uydurabilecek taktiklerle  
bir ilerleme kaydedebiliriz. Böyle bir eylem planlamamızın nedeni budur. Sabah  
saldırı yapıldı ve topraklarımız bırakılmadı, gün boyunca çatışmalar sürdü ve  
sonunda başardık. Bu bir denemeydi. Bize göre bundan çıkarılması gereken sonuçlar  
var. Durumu inceliyoruz. gelecekteki eylemlerimizde bundan yararlanacağız ...  
Türkiye Kürt halkının isteklerini kabul etmediği sürece savaş devam edecek. Geriye  
bir adım bile atmayacağız. Bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş  
sürecek."  
Komisyon daha önce, haber alma özgürlüğünü korumanın gerekleri ile  
Devleti ve halkı demokratik düzeni yıkmak isteyen silahlı komplolara karşı  
korumanın gerekleri arasında adil bir denge kurmanın güçlüklerine dikkat çekmiştir;  
böyle bir ortamda şiddet taraftarları kamuya yönelik amaçlarını gerçekleştirmek için  
medyayı kullanmak isteyeceklerdir (bkz. örneğin, No. 15404/89, Bildiri 16.4.91,  
D.R. 70, s. 262).  
Mevcut davada, yerel yetkililerin yayınlara karşı önlem alırken takdir  
marjlarını aşmadıkları ve böyle önlemlerin kamu düzeni ve ulusal güvenlik  
amaçlarına ulaşmak için demokratik bir toplumda gerekli olarak  
değerlendirilebileceği kanaatindeyiz.”  
Mahkeme’nin 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği kararına ilişkin olarak, 9  
Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye davasında seçkin hakimler Sn. Thor  
Vilhjalmsson, Sn. Matscher, Sn. Foighel, Sir John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn.  
Wildhaber ve Sn. Gotchev ile müşterek ifade ettiğim muhalefet şerhini ve 28 Ekim  
1998 tarihli Çıraklar - Türkiye davasında ifade ettiğim kendi muhalefet şerhimi  
dikkatinize sunuyorum. İkisi sivil hakim olan üç hakimden oluşan bir mahkemede  
bir askeri hakimin yer alması, kararları Yargıtay tarafından incelemeye tabi olan ve  
askeri olmayan adli düzene göre işleyen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin  
bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiç bir şekilde etkilemez.  
Şunları tekrar vurgulamak istiyorum: (1) çoğunluğun kararı dış görünüm  
teorisinin haksız olarak genişletilmesinden kaynaklanmaktadır; (2) kararın 79.  
paragrafında çoğunluğun yaptığı gibi, “başvuranların Askeri mahkemenin bir üyesi  
olan bir ordu yetkilisinin yer aldığı bir hakimler kurulu tarafından yargılanmaktan  
endişe duymaları gerektiğinin anlaşılabilir olduğunu” söylemek ve sonra da sadece  
İncal örneğini (Çıraklar kararı İncal kararında söylenenlerin tekrarından ibarettir)  
dayanak göstermek yeterli değildi;. ve (3) çoğunluğun şerhi soyuttur ve bu yüzden  
de hem hakikatlara dayanarak hem de yasal olarak desteklenmelidir.  
1-2. İtalik yazılı olan bölüm 31 Mart 1992 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı ile  
çıkarılmış ve 27 Temmuz 1993’te yürürlükten kaldırılmıştır.  
İşlendikleri anda özel yargılama ile birlikte hızlı ve uygun kararların  
verilmesini gerektiren, Devlet’in mevcudiyeti ve istikrarını etkileyen fiiller  
olabilecektir. Bu gibi davalar için Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulma  
zarureti hasıl olmuştur. Anayasamız dairesinde bulunan bir ilke uyarınca, işleniş  
tarihinden sonra belli bir fiil için özel bir mahkemenin açılması yasaktır. Bu  
nedenle, yukarıda anılan suçlara bakmak üzere Anayasamızda Devlet Güvenlik  
Mahkemeleri öngörülmüştür. Yetkilerini belirleyen özel hükümlerin önceden  
yürürlüğe girmiş olması ve mahkemelerin herhangi bir suçun işlenmesinden önce  
kurulmuş olması kaydıyla …, bunlar anılan suçun işlenmesinden sonra şu veya  
bu davaya bakmak üzere kurulmuş mahkemeler olarak kabul edilemeyecektir.