Sonuç olarak dikkate alınması gereken son tarih Yargıtay’ın kararını aldığı 18 Kasım
2002’dir. Yargı süreci iki dereceli mahkemede on üç kez ele alınarak yaklaꢀık on beꢀ yıl
dokuz ay sürmüꢀtür.
2. Yargı sürecinin uzunluğunun makul yapısı
Hükümet yargı sürecinin uzunluğunun aꢀırı olmadığını gözlemlemekte ve AĐHM’den ꢀikayeti
dayanaktan yoksun bularak kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir. Hükümet öncelikli
olarak ilk derece mahkemesinde verilen yedi hüküm, Yargıtay’da, düzeltme kararları dahil
alınan on beꢀ karar (mirasçı veya mirasçıların tespiti, ilk derece mahkemesinde dava
konusunun yeniden vasıflandırılması, dava konusu arazilerin çokluğu, bilirkiꢀi
incelemelerinin çokluğu, taꢀınmazların değerini saptamak için karꢀı bilirkiꢀi incelemeleri,
mirasçıların hisselerinin tespiti amacıyla bilirkiꢀilerin arazide inceleme yapmaları)
çerçevesinde sözkonusu davanın karmaꢀık bir yapısının olduğunun altını çizmektedir.
Hükümet ayrıca iç hukukta alınan karar sayısının çokluğunun esasen kendi tasarruflarındaki
her baꢀvuru yolunu kullanan baꢀvuranların tutumundan ileri geldiğini gözlemlemektedir.
Temyiz mahkemesi olarak hareket eden Yargıtay önündeki dava süresi, özellikle tarafların
sistemli bir ꢀekilde ilk derece mahkemesinde itirazda bulunmaları ve düzenlenen bilirkiꢀi
raporlarına sürekli itiraz etmelerinden kaynaklanmıꢀtır. Ayrıca çağrıldıkları halde kimi
duruꢀmalara katılmayan baꢀvuranın ve avukatlarının tutumu da yargıyı geciktirmiꢀtir.
Baꢀvuran Hükümetin görüꢀüne karꢀı çıkmaktadır. Baꢀvurana göre yargı sürecinin
uzunluğunun temel nedeni iç hukuktaki mahkemelerin dava konusunun vasıflandırılmasındaki
ve usul hukuku uygulamaları ile sözkonusu taꢀınmazların değerlerinin hesaplanmasında
yapılan maddi hatalardır. Baꢀvuran bilhassa yargılamanın baꢀında tenkis definin yalnızca ilk
derece mahkemesi iki hüküm, Yargıtay da iki karar verdikten sonra hesaplanmaya
baꢀlandığının altını çizmektedir. Dahası hesaplamanın yanlıꢀ yapılması yeni bilirkiꢀi
incelemelerini gerektirmiꢀ ve gecikmelere yol açmıꢀtır.
Baꢀvuran iç hukuktaki mahkemeler önündeki tutumuna iliꢀkin, iç hukukta kendini tatmin
etmeyen kararlara itirazda bulunmak için kendi tasarrufunda bulunan baꢀvuru yollarını
kullandığını belirtmekte, bazı duruꢀmalara katılmamasının yargı sürecini etkilemediğini ileri
sürmektedir. Baꢀvuran özellikle 1997 ve 1998 yıllarında yapılan duruꢀmalara katılmadığını,
mahkemenin kararında ısrar etmesi ve davanın bilirkiꢀi yoluyla inceleniyor olması
doğrultusunda bu duruꢀmalara katılmayı gerekli görmediğini ifade etmektedir.
AĐHM yargılama süresinin uygunluğunun davanın ꢀartları ıꢀığında ve davanın karmaꢀıklığı,
baꢀvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve baꢀvuran için neyin tehlikede olduğu gibi, içtihadında
yerleꢀmiꢀ ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında
Pélissier ve Sassi – Fransa [BD], 30979/96).
AĐHM davanın özellikle ilgili arazilerin sayısının yüksekliği (toplam yirmi beꢀ), sözkonusu
miras hisselerinin belirlenmesinin gerekmesi, mirasçıların hisselerinin hesaplanması, hak
sahiplerinin saptanması ve kimliklerinin belirlenmesi ve bunlara dair birçok bilirkiꢀi
incelemelerinin yapılması ölçüsünde belirli bir karmaꢀık yapısının olduğunu tespit etmektedir.
Bununla birlikte davanın karmaꢀık yapısı yargı sürecinin uzunluğunu haklı göstermez.
5