AÎHM içtihatına göre bir gözaltı süresinin makul olup olmadığı in abstracto (soyut
olarak) değerlendirilemez. Bir sanık için gözaltında kalmanın makul olup olmadığı herbir
davada, davanın hususi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam etmekte olan gözaltı,
bir davada yalnızca kamu yararım gözetmenin gerçekten gerekli olduğu hususunda,
masumiyet karinesine bakılmaksızın, kişisel özgürlüğe saygı kuralına önem veren belirli
göstergelerin mevcut olması durumunda haklı görülebilmektedir.
Masumiyet karinesi kuralı, gözaltında tutulurken serbest bırakılmayı öngörmektedir.
Neumeister/Avusturya kararında kabul edildiği gibi 5 § 3. maddenin ikinci kısmı, adli
makamlara bir sanığı makul bir süre içerisinde yargılama veya dava devam ederken sanığı
şartlı salıverme arasında seçim yapma hakkını vermemektedir. Mahkum edilene kadar sanığın
masum olduğu kabul edilmelidir ve değerlendirmeye alınan hükmün amacı, esas olarak
sanığın gözaltında tutulmasının makul olmaması halinde şartlı olarak salıverilmesini
gerektirmelidir,
Bir davada sanığın yargılanmadan önce gözaltına alınma süresinin makul süreyi
aşmamasını temin etme görevi öncelikle yerel adli makamlara aittir. Bu amaçla masumiyet
karinesi ilkesini gözönüne alarak kişisel özgürlüğe saygı kuralının teıkedilmesini haklı
gösteren gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyeti yönünde ya da aleyhinde görünen tüm
olayları incelemeli ve salıverilme başvurularını reddederek bunları verdikleri kararlarda
belirtmelidirler. AÎHM’nin, AÎHS’nin 5 § 3, maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar
vermeye çağrılması, sözkonusu kararlarda belirtilen nedenlere veya başvuran tarafından
sunulan itirazda belirtilen olaylara dayanmalıdır.
Yakalanan kişinin suçu işlediğine ilişkin makul şüphenin sürekliliği, devam etmekte
olan gözaltı durumunun kanuna uygunluğu için bir sine qua non (olmazsa olmaz) şartıdır;
ancak belirli bir süre soma artık yeterli olmamaktadır. Bu tür davalarda AİHM yetkili
makamlarca öne sürülen gerekçelerin, özgürlükten mahrum bırakılmayı haklı çıkarmaya
devam edip etmediğini tespit etmelidir.
AİHM, sözkonusu davada, gözönüne alınması gereken sürenin, başvuranın polis
tarafından gözaltına alındığı 8 Kasım 1993 tarihinde başladığını ve ilk derece mahkemesinin
başvuranı mahkum ettiği 23 Mart 1999 tarihinde son bulduğunu belirtmektedir. Başvuranın
tutuklu yargılanması, beş yıl dört aydan daha uzun sürmüştür.
B u s ü r e b o y u n c a D i y a r b a k ı r D e v l e t G ü v e n l i k M a h k e m e s i , h e r d u r u ş m a s o n u n d a ,
kendi iradesi ile veya başvuranın talebi üzerine başvuranın devam etmekte olan gözaltı
durumunu değerlendirmiştir. Ancak, ilk derece mahkemesi her durumda, “delillerin durumu”,
“suçun niteliği” ve “dava dosyasının içeriği” gibi benzer ifadeler kullanarak başvuranın
gözaltı durumunun devam etmesini öngörmüştür.
AİHM, genel olarak, “delillerin durumu” ifadesinin, ciddi suç göstergelerinin
mevcudiyeti ve devamlılığı hususunda ilgili bir unsur olabileceği kanısındadır. AİHM ayrıca
başvuramn itham edildiği suçun ciddiyetini ve suçlu bulunursa alacağı cezanın şiddetini kabul
etmektedir. Bu hususta AİHM, alınacak cezanın şiddetinin kaçma riskinin
değerlendirilmesinde ilgili bir unsur olduğu hususunda mutabıktır. Ancak, AÎHM’nin
görüşüne göre delillerin durumu ya da suçlamaların ciddiyeti başlıbaşma yargılama devam
ederken gerçekleştirilen uzun gözaltı dönemlerini haklı çıkarmaktadır.
B u b a ğ l a m d a A İ H M , D i y a r b a k ı r D G M ’n i n b a ş v u r a n ı n s e r b e s t b ı r a k ı l m a s ı n ı n , z a m a n ı n
geçmesi ardından, özellikle de beş yıldan fazla süren bir tutuklu yargılamayı müteakip cezai
takibatın son aşamalarında hangi dereceye kadar bir risk teşkil etmiş olduğunu
göstermemiştir. Bununla birlikte, iîk derece mahkemesi hiçbir zaman ülkeyi terketme yasağı
ya da kefaletle serbest bırakma gibi önleyici tedbirlerin uygulanmasını dikkate almamıştır.
Yalnızca başvuranın gözaltı süresinin uzamasını gözönüne almıştır.
4