*
ღꢀ  
C O U N C I L  
O F E U R O PE  
^
ı
AVRUPA  
KONSEYİ  
^
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
DÖRDÜNCÜ DAİRE  
MEHMET YAVUZ/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 47043/99)  
KARAR  
STRAZBURG  
24 Temmuz 2007  
Sözkonusu karar AÎHS'nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak,şekle ilişkin  
değişiklikyapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULİ İŞLEMLER  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Mehmet Yavuz’un (“başvuran”), 1 Şubat 1999  
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)  
3 4 , m a d d e s i u y a r ı n c a , T ü r k i y e a l e y h i n e A v r u p a İ n s a n H a k l a n M a h k e m e s i ’n e y a p t ı ğ ı  
başvurudur (başvuru no. 47043/99).  
OLAYLAR  
I. D A V A O L A Y L A R I  
Başvuran, 1965 doğumludur ve AİHM’ye başvuruda bulunduğu sırada Diyarbakır  
Cezaevi’nde gözaltında tutulmaktadır,  
8
Kasım 1993 tarihinde başvuran, yasadışı bir terör örgütü olan PKK’ya (Kürt İşçi  
Partisi) üye olmasından şüphe edilmesi nedeniyle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis  
memurlarınca gözaltına alınmıştır.  
26  
Kasım 1993 tarihinde tutuklu yargılanmasına karar veren bir hakim önüne  
çıkarılmıştır,  
29 K a s ım 1993 t a r ih i n d e , 26 K as ım 1993 ta rih li k a r a r a i t i r a z e t m iş ti r .  
7
Aralık 1993 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın itirazını  
reddetmiştir.  
2 3 A ralık 1 9 9 3 tarih in d e D iy arb ak ır D ev let G ü v en lik M ah k em esi C u m h u riy et S av cısı,  
başvuran ve diğer on kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Başvuran, Ceza Kanunu’nun  
1 2 5 . m a d d e s i u y a rın c a ü lk e to p ra k la rım b ö lm e k a m a c ı ile e y le m le rd e b u lu n m a k la  
suçlanmıştır.  
2 8  
Aralık 1993 ve 16 Ocak 1996 tarihlerinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi  
yaklaşık iki ayda bir dava esasları hususunda on dört duruşma düzenlemiştir. Bu süre  
boyunca, herbir duruşmada sanıkların bir kısmını dinlemiş ve dava dosyasını tamamlamak  
amacı ile çeşitli yetkililerden belgeler talep etmiştir.  
4
Ekim 1994 tarihinde ilk derece mahkemesi 1993/663 nolu dava ile 1993/821 nolu  
davayı birleştirmeye karar vermiştir.  
2 6  
Mart 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı dava esaslarına ilişkin görüşlerini  
sunmuştur. İlk derece mahkemesi başvurandan ve diğer sanıklardan savunma yapmalarını  
istemiştir.  
26  
Mart 1996 ve 16 Eylül 1997 tarihleri arasında sanıklardan bir kısmının  
savunmalarını sunmamaları nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi duruşmaları  
ertelemiştir.  
3 Temmuz 1996 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 1993/633 nolu  
dava ile 1994/433 nolu davayı birleştirmeye karar vermiştir,  
21 Ekim 1997 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 1993/633 nolu dava  
ile üçüncü olarak î 996/512 nolu davayı birleştirmeye karar vermiştir.  
2 1 E k im 1 9 9 7 v e 3 M art 1 9 9 8 tarih leri arasın d a ilk d erece m ah k em esi, b irleştirilen  
davaların sanıklarını dinlemiş ve bu hususta delil toplamıştır.  
3 Mart 1998 tarihinde mahkeme, Cumhuriyet Savcısı’ndan dava esaslarına ilişkin  
görüşlerini sunmasını istemiştir.  
22 Temmuz 1998 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvuran hususundaki iddianamede  
değişiklik yapmıştır ve Ceza Kanunu’nun 168 § 2. maddesi uyarınca başvuranı yasadışı bir  
terör örgütüne üye olmakla suçlamıştır.  
15 Eylül 1998 tarihinde başvuranın avukatı, suçun işlendiği iddia edilen tarihte  
başvuranın Alanya’da iş bulduğunu ileri sürmüş ve ilk derece mahkemesinden, iddiasının  
2
doğruluğunu onaylamak üzere bir soruşturma daha açmasını talep etmiştir. Mahkeme,  
başvuranın talebini kabul etmiş ve Alanya jandarmasının, bu hususta delil toplamasını  
öngörmüştür.  
29  
bilgiyi alamadığı için duruşmaları ertelemiştir.  
Şubat 1999 tarihinde ilk derece mahkemesi, 15 Eylül 1998 tarihli emrini iptal  
Aralık 1998 tarihinde mahkeme, Alanya Jandarma Komutanlığı’ndan talep ettiği  
2
etmiştir.  
2
Maıt 1999 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, sanıklardan  
savunmalarını sunmalarım talep etmiştir. Belirsiz bir günde başvuran görüşlerini sunmuştur.  
2 3 Mart 1999 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın da dahil  
olduğu yirmi sanık aleyhindeki cezai takibatı sona erdirmiştir. Başvuranı Ceza Kanunu’nun  
1 6 8 § 2 . m ad d esi v e 3 7 1 3 n o lu K an u n ’u n 5 . m ad d esi u y arın ca P K K ’y a ü y e o lm ak la  
suçlamıştır. İlk derece mahkemesi başvuranı on iki yıl altı ay hapse mahkum etmiştir ve  
sürekli olarak devlet memuriyetinde çalışmaktan alıkoymuştur.  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, toplam olarak kırk bir duruşma  
düzenlemiştir. Herbir duruşma sonunda başvuranın ve diğer sanıkların gözaltı durumlarının  
devamına karar vermiştir.  
17 Şubat 2000 tarihinde Y argıtay, D iyarbakır D evlet G üvenlik M ahkem esinin  
başvuran ve sanıkların bir kısmı hususundaki kararını onamıştır.  
HUKUK  
I .  
A İ H S ’N İ N 5 § 3 . M A D D E S İ N İ N İ H L A L E D İ L D İ Ğ İ İ D D İ A S I  
Başvuran, tutuklu yargılanma süresinin, AİHSnin ilgili kısımları aşağıda kaydedilen 5  
§ 3. maddesinde öngörülen “makul süreyi” aştığı hususunda şikayette bulunmuştur:  
“Bu maddenin l.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan  
herkes[in] ... makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya  
hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”  
A. K a b ı ı l e d i l e b i i i r l i k  
Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Ancak,  
başvuranın AİHS’nin 5 § 3. maddesi bağlamındaki şikayetine açık olarak değinmemiştir.  
Dolayısıyla Hükümet’in ilk itirazım reddetmektedir.  
AİHM ayrıca sözkonusu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça  
temelden yoksun olmadığım belirtmektedir. Bununla birlikte, kabuledilebilir olmadığı  
sonucuna varmak için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle kabuledilebilir olduğu sonucuna  
varılmalıdır.  
B. Esaslar  
Hükümet mahkemenin, başvuranın yargılanmasını veya tutuklu yargılanmasını aşırı  
derecede uzatmadığını belirtmiştir. Başvuranın itham edildiği suç ciddi niteliktedir ve tutuklu  
yargılanması, kaçmasını engellemek için gereklidir. Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın  
yüksek boyuttaki kaçma riskini gözönüne almaktadır. Hükümet, üyesi olduğu yasadışı  
örgütün şiddet içeren eylemlerde bulunması nedeniyle başvuranın gözaltında tutulmasının  
devam etmesinin, kamu yararına olduğunu belirtmiştir.  
Başvuran, haddinden fazla bir süre tutuklu yargılandığını yinelemiştir.  
3
AÎHM içtihatına göre bir gözaltı süresinin makul olup olmadığı in abstracto (soyut  
olarak) değerlendirilemez. Bir sanık için gözaltında kalmanın makul olup olmadığı herbir  
davada, davanın hususi özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam etmekte olan gözaltı,  
bir davada yalnızca kamu yararım gözetmenin gerçekten gerekli olduğu hususunda,  
masumiyet karinesine bakılmaksızın, kişisel özgürlüğe saygı kuralına önem veren belirli  
göstergelerin mevcut olması durumunda haklı görülebilmektedir.  
Masumiyet karinesi kuralı, gözaltında tutulurken serbest bırakılmayı öngörmektedir.  
Neumeister/Avusturya kararında kabul edildiği gibi 5 § 3. maddenin ikinci kısmı, adli  
makamlara bir sanığı makul bir süre içerisinde yargılama veya dava devam ederken sanığı  
şartlı salıverme arasında seçim yapma hakkını vermemektedir. Mahkum edilene kadar sanığın  
masum olduğu kabul edilmelidir ve değerlendirmeye alınan hükmün amacı, esas olarak  
sanığın gözaltında tutulmasının makul olmaması halinde şartlı olarak salıverilmesini  
gerektirmelidir,  
Bir davada sanığın yargılanmadan önce gözaltına alınma süresinin makul süreyi  
aşmamasını temin etme görevi öncelikle yerel adli makamlara aittir. Bu amaçla masumiyet  
karinesi ilkesini gözönüne alarak kişisel özgürlüğe saygı kuralının teıkedilmesini haklı  
gösteren gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyeti yönünde ya da aleyhinde görünen tüm  
olayları incelemeli ve salıverilme başvurularını reddederek bunları verdikleri kararlarda  
belirtmelidirler. AÎHM’nin, AÎHS’nin 5 § 3, maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar  
vermeye çağrılması, sözkonusu kararlarda belirtilen nedenlere veya başvuran tarafından  
sunulan itirazda belirtilen olaylara dayanmalıdır.  
Yakalanan kişinin suçu işlediğine ilişkin makul şüphenin sürekliliği, devam etmekte  
olan gözaltı durumunun kanuna uygunluğu için bir sine qua non (olmazsa olmaz) şartıdır;  
ancak belirli bir süre soma artık yeterli olmamaktadır. Bu tür davalarda AİHM yetkili  
makamlarca öne sürülen gerekçelerin, özgürlükten mahrum bırakılmayı haklı çıkarmaya  
devam edip etmediğini tespit etmelidir.  
AİHM, sözkonusu davada, gözönüne alınması gereken sürenin, başvuranın polis  
tarafından gözaltına alındığı 8 Kasım 1993 tarihinde başladığını ve ilk derece mahkemesinin  
başvuranı mahkum ettiği 23 Mart 1999 tarihinde son bulduğunu belirtmektedir. Başvuranın  
tutuklu yargılanması, beş yıl dört aydan daha uzun sürmüştür.  
B u s ü r e b o y u n c a D i y a r b a k ı r D e v l e t G ü v e n l i k M a h k e m e s i , h e r d u r u ş m a s o n u n d a ,  
kendi iradesi ile veya başvuranın talebi üzerine başvuranın devam etmekte olan gözaltı  
durumunu değerlendirmiştir. Ancak, ilk derece mahkemesi her durumda, “delillerin durumu”,  
“suçun niteliği” ve “dava dosyasının içeriği” gibi benzer ifadeler kullanarak başvuranın  
gözaltı durumunun devam etmesini öngörmüştür.  
AİHM, genel olarak, “delillerin durumu” ifadesinin, ciddi suç göstergelerinin  
mevcudiyeti ve devamlılığı hususunda ilgili bir unsur olabileceği kanısındadır. AİHM ayrıca  
başvuramn itham edildiği suçun ciddiyetini ve suçlu bulunursa alacağı cezanın şiddetini kabul  
etmektedir. Bu hususta AİHM, alınacak cezanın şiddetinin kaçma riskinin  
değerlendirilmesinde ilgili bir unsur olduğu hususunda mutabıktır. Ancak, AÎHM’nin  
görüşüne göre delillerin durumu ya da suçlamaların ciddiyeti başlıbaşma yargılama devam  
ederken gerçekleştirilen uzun gözaltı dönemlerini haklı çıkarmaktadır.  
B u b a ğ l a m d a A İ H M , D i y a r b a k ı r D G M ’n i n b a ş v u r a n ı n s e r b e s t b ı r a k ı l m a s ı n ı n , z a m a n ı n  
geçmesi ardından, özellikle de beş yıldan fazla süren bir tutuklu yargılamayı müteakip cezai  
takibatın son aşamalarında hangi dereceye kadar bir risk teşkil etmiş olduğunu  
göstermemiştir. Bununla birlikte, iîk derece mahkemesi hiçbir zaman ülkeyi terketme yasağı  
ya da kefaletle serbest bırakma gibi önleyici tedbirlerin uygulanmasını dikkate almamıştır.  
Yalnızca başvuranın gözaltı süresinin uzamasını gözönüne almıştır.  
4
Yukanda kaydedilen görüşler, AİHM’nin başvuranın beş yıl dört ayı aşkın bir süre  
devam eden gözaltı süresinin uzunluğunun ilgili ve yeterli nedenler gösterilerek haklı  
çıkarılmadığı sonucuna varmak için yeterlidir.  
Dolayısıyla AİHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
I I . A İ H S ’N İ N 6 § 1. M A D D E S İ N İ N İ H L A L E D İ L D İ Ğ İ İ D D İ A S I  
A . D e v l e t G ü v e n l i k M a h k e m e s i ’ n i n b a ğ ı m s ı z l ı ğ ı v e t a r a f s ı z l ı ğ ı  
Başvuran 15 Ağustos 2005 tarihli görüşlerinde, AİHSnin 6 § 1. maddesi uyarınca  
bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil şekilde yargılanmadığı hususunda şikayette  
bulunmuştur.  
AİHM bir başvuru ile yalnızca nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde  
ilgilenebileceğini yinelemektedir. Yetkili makamın fiilleri, etkin iç hukuk yollarına açık  
olmadığı takdirde altı aylık süre fiilin gerçekleştirildiği tarihten itibaren işlemeye  
başlamaktadır.  
AİHM, sözkonusu şikayet Mahkeme’ye 15 Ağustos 2005’te, yani yaklaşık altı ay  
sonra sunulduğu halde, başvuran aleyhindeki cezai takibatın 17 Şubat 2000’de sona erdiğini  
gözlemlemektedir,  
AİHM sözkonusu şikayetin zaman aşımına uğrayarak sunulduğuna ve AİHS’nin 35 §§  
1. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermektedir.  
B. Cezai takibatın uzunluğu  
Başvuran, cezai takibatın uzunluğunun AİHS’nin ilgili kısmı aşağıda kaydedilen 6 § 1.  
maddesinde öngörülen “makul süre” gereğine uygun olmadığı hususunda şikayette  
bulunmaktadır:  
“Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme  
tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini İstemek hakkına sahiptir.”  
Gözönüne alınması gereken süre, başvuranın yakalandığı ve polis tarafından gözaltına  
alındığı 8 Kasım 1993 tarihinde başlamış ve Yargıtay’ın, Diyarbakır DGM’nin başvuran  
hususundaki kararını onadığı 17 Şubat 2000 tarihinde sona ermiştir. Bu nedenle dava iki  
derecede altı yıl üç aydan fazla sürmüştür.  
Hükümet, AİHM’den AİHS’nin 35 § 1. maddesinde öngörüldüğü şekliyle iç hukuk  
yollarının tüketilmemesinden dolayı cezai takibatın uzunluğu ile ilgili şikayeti reddetmesini  
istemiştir. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın yerel mahkemeler önünde şikayetini  
sunmadığını ileri sürmüştür.  
Şikayetin esaslarına ilişkin olarak Hükümet sanık sayısı, davanın karmaşıklığı ve  
başvuranın itham edildiği suçun niteliği gözönüne alındığında, sözkonusu davada cezai  
takibatın uzunluğunun makul olmadığı sonucuna varılmaması gerektiğini ileri sürmüştür.  
Yerel mahkemenin, çeşitli makamlardan talep ettiği bilgileri beklemek üzere duruşmaları  
ertelemek durumunda kaldığını belirtmiştir. Aynı zamanda davalıların bir kısmının mevcut  
olmamasının cezai takibatın gecikmesine neden olduğunu iddia etmiştir.  
Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin ilk itirazı hususunda AÎHM,  
önceki davalarda da Htikümet’in benzer itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu  
belirtmektedir (Mete/Türkiye, no. 39327/02, §§ 18-19, 25 Ekim 2005). AİHM sözkonusu  
davada yukarıda kaydedilen başvuruda varmış olduğu sonuçtan farklı bir sonuca varmasını  
gerektirecek özel koşullar görmemektedir.  
5
Ancak AİHM sözkonusu şikayetin aşağıda kaydedilen nedenlerden ötürü açıkça  
temelden yoksun olduğu kanısındadır,  
AİHM öncelikle cezai takibatın uzunluğunun makul olup olmadığının, dava koşulları  
ışığında ve içtihatında yerleşik ölçütler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili  
makamların tutumu gözönüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir.  
AİHM, Diyarbakır DGM önünde gerçekleşen dava konusunun, inter alici (diğerlerine  
ilaveten) birbirlerine bağlı soruşturmaların ve davalıların sayısı ve davalıların itham edildiği  
suçların niteliği açısından karmaşık olduğu kanısındadır. Bu bağlamda cezai takibatın başında  
başvuranın diğer on kişiyle birlikte yargılandığını belirtmektedir. Diğer iki davanın  
başvuranın davası ile birleştirilmesi ardından cezai takibat toplam yirmi sanık ile devam  
etmiştir. Bununla birlikte, davalılar yasadışı bir örgüte üye olmakla ve terörist aktiviteler  
gerçekleştirmekle suçlanmaktadır.  
Başvuranın tutumu hususunda AİHM, başvuranın cezai takibatın uzamasına katkıda  
bulunmadığını gözlemlemektedir. Hükümet de aksini iddia etmemiştir.  
Yerel makamların tutumları hususunda AİHM cezai işlemler süresince yerel  
mahkemelere atfedilebilecek bir eylemsizlik dönemi gözlemlememektedir. Sanıkların  
bazılarının mevcut olmaması nedeniyle duruşmaların bir kısmının 26 Mart 1996 ve 16 Eylül  
1 9 9 7 ta r ih le r i a r a s ın d a e r te le n d iğ i d o ğ r u d u r . D a v a d o s y a s ın d a , e r te le m e le r in ilk d e r e c e  
mahkemesinin cezai takibatı etkin şekilde yürütmemesi nedeniyle ortaya çıktığım gösteren bir  
bilgi bulunmamaktadır. Diyarbakır DGM, tüm davalıların ifadelerini dinlemeden karar  
vermemesi gerektiği ve veremeyeceği için adaletin yerine getirilmesi amacıyla duruşmaları  
ertelemiştir.  
Ayrıca duruşmalar yaklaşık bir buçuk aylık düzenli aralıklarla programlanmıştır.  
İtirazın kabulünü müteakiben Yargıtay davayı bir seneden az sürede sonuçlandırmıştır.  
Davanın özel koşullan ve özellikle cezai takibatın süresi gözönüne alındığında AİHM,  
AÎHSnin 6 § 1. maddesinde ortaya konan “makul süre” gereğine uyulduğu sonucuna  
varmaktadır.  
Bu nedenle şikayetin, AİHSnin 35 § 3. maddesi bağlamında açıkça temelden yoksun  
ve kabuledilmez olduğu sonuca varılması gerektiğine karar vermektedir.  
III. A İ H S N ÎN 41. M A D D E S İN İN UYGULANM ASI  
AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarmm İhlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Başvuran, hapsedilmesi sonucu ortaya çıkan gelir kaybı nedeniyle yaşadığı maddi  
zarar için 16,130 Euro talep etmiştir. Ayrıca manevi zarar için 35,000 Euro talep etmiştir,  
Hükümet cevaben manevi tazminat olarak talep edilen meblağın haddinden fazla  
olduğunu belirtmiştir. Başvuranın maddi tazminata ilişkin talepleri hususunda Hükümet,  
taleplerin gerekçesiz olduğunu öne sürmüştür.  
Maddi tazminat hususunda AİHM, başvuranın talebini destekleyecek belgeleri  
sunmadığım gözlemlemektedir. Dolayısıyla talebi reddetmektedir.  
İddia edilen manevi tazminat hususunda AİHM, başvuranın yalnızca ihlal bulgusu ile  
karşılanamayacak manevi zarara maruz kalmış olması gerektiğini kabul etmektedir. Dava  
koşullarını ve içtihatını gözönüne alan AİHM başvurana 3,400 Euro tazminat ödenmesine  
karar vermektedir.  
6
B . M a h k em e M a sra fla rı  
Başvuran ayrıca yerel mahkemeler ve AİHM önünde maruz kaldığı mahkeme  
masrafları için 7,571 Euro talep etmiştir. Bu meblağ yasal işlemleri ve telefon görüşmeleri,  
posta, kırtasiye ve çeviri masrafları gibi idari masrafları kapsamaktadır. İddialarını  
desteklemek için başvuran, temsilcisi tarafından hazırlanan detaylı bir masraf listesi  
sunmuştur.  
Hükümet sözkonusu iddialara itiraz etmiştir.  
AİHM içtihatlarına göre başvuranın, gerçekten gerekli oldukları ve meblağlarının  
makul olduğu gösterildiği müddetçe mahkeme masraflarının karşılanması hakkı vardır.  
Sözkonusu davada, sahip olduğu bilgiyi ve yukanda kaydedilen kriterleri gözönüne alan  
AİHM, yerel davalarda maruz kalındığı iddia edilen mahkeme masrafları talebini  
reddetmektedir ve AİHM Önündeki davalar için 1,000 Euro tazminat ödenmesini makul  
bulmaktadır.  
C , G e c ik m e F a iz i  
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasinın kısa vadeli kredilere uyguladığı  
marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vemıiştir.  
B U N E D E N L E R L E , A İH M O Y B İR L İĞ İY L E ,  
1. Başvuranın tutuklu yargılanma uzunluğuna ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir ve  
başvurunun kalan kısmının kabuledilmez olduğuna;  
2 . A İ H S ’ n in b a ş v u r a n ın tu tu k lu y a r g ıla n m a u z u n lu ğ u n a iliş k in 5 § 3 . m a d d e s in in ih la l e d ilm iş  
olduğuna;  
3 . ( a ) s o r u m lu D e v le tin b a ş v u r a n a , k a r a r ın A Î H S 'n in 4 4 § 2 . m a d d e s in e g ö r e k e s in le ş tiğ i  
tarihten itibaren üç ay içerisinde, kararın verildiği tarihte uygulanan oran üzerinden Türk  
Lirasina çevrilmek üzere, aşağıda kaydedilen miktarları ödemesi gerektiğine:  
( i ) M a n e v i t a z m i n a t i ç i n 3 , 4 0 0 E u r o ( ü ç b i n d ö r t y ü z E u r o ) ;  
(ii) Mahkeme masrafları için 1,000 Euro (bin Euro);  
(iii) Yukanda kaydedilen meblağlara uygulanabilecek her tür vergi;  
(b) Yukanda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar,  
Avrupa Merkez Bankasinın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle  
oluşacak faiz oranına göre yukanda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi Ödemekle  
yükümlü olduğuna karar vermiş,  
5. B aşvuranların adil tazm in taleplerinin kalan kısm ını reddetmiştir.  
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. Maddesinİn 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 24 T em m uz 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilm iştir.  
7