C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
TALAT TUNÇ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:32432/96)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
27 MART 2007  
Đşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 32432/96 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk  
vatandaşı Talat Tunç’un (Başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 4 Aralık 1995  
tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AĐHS) eski 25. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, adli yardımdan faydalanarak, AĐHM huzurunda  
Manisa Barosu avukatlarından T. Ergül tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1958 doğumlu başvuran Talat Tunç Türk vatandaşı olup, olayların meydana geldiği  
dönemde Uşak Đline bağlı Yeleğen Đlçesi’nde ikamet etmekte ve çiftçilik yapmaktadır.  
Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.  
A. Başvuranın Annesinin Ölümüne Đlişkin Yürütülen Soruşturma  
Eşme (Uşak) Cumhuriyet Başsavcılığı 21 Eylül 1994 tarihinde, jandarmalar tarafından  
bir kadının Yeleğen’deki evinde ölü olarak bulunduğu bildirilmiştir. Sözkonusu kadın  
başvuranın annesi Fatma Tunç’tur.  
Başvuranın ve T. Đnce adlı bir kişinin de aralarında bulunduğu birçok kişi jandarmalar  
tarafından yakalanıp Eşme Köyü Jandarma Komutanlığı’nda gözaltına alınmışlardır. Bu kişiler,  
Yeleğen’de bir çocuğun sünnet düğününün yapıldığı 18 Eylül 1994 gecesi ile ertesi gün içinde  
işlendiği iddia edilen sözkonusu cinayetin failleri olarak suçlanmışlardır.  
Yine 21 Eylül günü saat 14:20’de, Eşme Cumhuriyet Başsavcısı eşliğinde ölen kişinin  
cesedinde otopsi yapılmıştır. Yapılan otopside, sert bir cisimle yapılan darp sonucunda  
kafatasında çok sayıda çatlak oluşmasıyla ölümün meydana geldiği, bunun öncesinde de  
maktulün bir sopa ile dövüldüğü tespit edilmiştir. Adli tabip, cesetten kan, saç, kıl ve tırnak  
örnekleri almış, maktulün elinde de bir tutam saç bulunduğunu tespit etmiştir. Alınan bu örnekler  
ve olay yerinde bulunan tahta parçaları ve kanlı taşlarla birlikte iki bıçak Ankara Đl Jandarma  
Genel Komutanlığı Kriminal Laboratuarı’na gönderilmiştir.  
Başvuran ve T. Đnce, saat 17:15’de, Eşme Devlet Hastanesi doktorları tarafından  
muayene edilmiştir. Muayene sonucunda hazırlanan raporda, iki üç gün önce meydana gelmiş  
olduğu tespit edilen başvuranın sol kaval kemiğinde dört santimetre uzunluğunda iki yüzeysel ve  
doğrusal lezyona yer verilmiştir. Doktor başvuranın hayati bir tehlikesinin bulunmadığını  
belirtmiştir. T. Đnce’nin vücudunda ise çok sayıda hiperemi ve ekimoz izleri tespit etmiştir.  
Bu arada, Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın eşi H. Tunç’un ifadesini almıştır. H. Tunç,  
eşinin maktul ile hiçbir husumetinin bulunmadığını, eşiyle birlikte sünnet düğününe gittiklerini  
ve birlikte eve geri döndüklerini belirtmiştir.  
23 Eylül günü başvuranın verandasının önünde lekeli metal bir obje bulunmuştur. Bunun  
üzerine H. Tunç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yeniden çağrılmıştır. H. Tunç olaylara  
ilişkin ifadesini tamamen değiştirmiştir. Đlk ifadesini verirken korktuğunu belirterek, gerçekte 18  
Eylül gecesi sünnet düğününe yalnız gittiğini, eşinin ise T. Đnce ile birlikte içmeye gittiğini  
açıklaştır. Eşi ve T. Đnce sünnet düğününe daha sonra birlikte gelmişlerdir. H. Tunç evine saat  
23 sularında gitmiş, başvuran ise sabaha karşı saat 3’te evine dönmüştür. Sonraki iki gün içinde  
eşinin evinden çıkmadığını, halbuki normalde her gün içmek ve kumar oynamak için ilçe  
merkezine gittiğini belirtmiştir. Zaten H. Tunç sünnet düğününden bir hafta önce eşinin içki ve  
kumar masalarında harcadığı paralar hakkında annesiyle şiddetli bir şekilde tartışğını  
duyduğunu belirtmiştir.  
Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu metal objeyi ve başvuran ile T. Đnce’den alınan kan  
örneklerini laboratuara göndermiştir.  
Laboratuar, 28 Eylül tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na bilirkişi raporunu iletmiştir.  
Hazırlanan raporda, üzerlerinde yeterince kan örneğinin bulunmamasından dolayı her iki bıçakta  
inceleme yapılamadığı belirtilmiştir. Ancak incelenen metal obje üzerindeki izler maktulün  
kanına ait olmayıp, taş ve sopalarla ilgili herhangi bir sonuç raporda yer almamıştır. Sonuç  
olarak, maktulün kan grubunun iki şüphelinin kan grubundan olmaması ve elinde bulunan saç  
tellerinin kendisine ait olması dışında kayda değer başka hiçbir unsur da bulunamamıştır.  
Aynı gün Jandarma Astsubayı H. Tunç’un ifadesini yeniden almıştır. H. Tunç daha sonra  
verdiği ifadesini doğrulamıştır. Jandarma Astsubayı, daha sonra başvuranı sorgulamış ve  
başvuran da, sünnet düğününden sonra, sarhoş bir haldeyken sinir krizi sonucu annesini  
öldürğünü itiraf etmiştir.  
Đfade tutanağına göre başvuran, avukat istememiştir.  
Başvuran sorgulandıktan sonra H. Tunç ile birlikte Cumhuriyet Başsavcılığı’na  
gönderilmiştir. Başvuran burada da itiraflarını yinelemiştir. H. Tunç da 23 Eylül günü verdiği  
ifadesini doğrulamıştır.  
Başvuran 29 Eylül tarihinde Eşme Sulh Mahkemesi hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Sulh  
Mahkemesi hakimi başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Đlgili tutanağa göre,  
başvuran Jandarmaya ve Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesini onaylamıştır.  
Başvuran 3 Ekim 1994 tarihli bir yazıyla hakkında verilen tutuklu yargılanma kararına  
itiraz etmiştir. başvuran aleyhinde yapılan suçlamalara itiraz ederek, gözaltında itiraf ettirmek  
için sekiz gün boyunca kendisine işkence uygulandığını belirtmiştir.  
B. Anne Katili Başvuran Aleyhinde Açılan Kamu Davası  
Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 10 Ekim 1994 tarihinde başvuranı  
annesini kasten öldürmekle suçlamış ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 51§1 maddesi ile birlikte  
450§1 maddesi uyarınca mahkum edilmesini istemiştir. Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın  
birçok kez yinelediği ifadelerine dayanarak, alkolün etkisiyle öfke anında annesini kasten  
öldürğü sonucuna varmıştır.  
Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan 8 Kasım 1994 tarihli ilk duruşmada,  
savunmasını kendi yapmak istemiş ve daha önce aleyhinde kullanılan bütün ifadelerini inkar  
ederek suçsuz olduğunu savunmuştur. Başvuran, Jandarmaya verdiği ifadelerinin işkence altında  
alındığını ve sivil kıyafetli bir grup işkencecinin tehditleri nedeniyle Cumhuriyet Başsavcısı ve  
Sulh Mahkemesi hakimi huzurunda sözkonusu beyanları yinelemek zorunda kaldığını  
tekrarlamıştır. Başvuran kendisini tehdit eden kişilerin Jandarma ya da polis görevlisi olup  
olmadığını bilmediğini ancak, ifadesini alan üniformalı jandarmaların kendisine iyi davrandığını  
açıklaştır.  
Başvuran TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na gönderdiği 11 Kasım 1994 tarihli  
mektupla dokuz gün süren gözaltı sırasında iki kişi tarafından kendisine işkence yapıldığını  
belirtmiştir. Bu mektubun ardından başlatılan usul işlemleri Salihli Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24  
Mart 1995 tarihli kararıyla sona ermiştir. Salihli Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın dava konusu  
iki sivil görevli aleyhinde 5 Ocak 1995 tarihinde Eşme Cumhuriyet Başsavcığı tarafından  
verilen takipsizlik kararına yaptığı itirazı reddetmiştir.  
Başvuranın kardeşi Đ. Tunç, 29 Kasım 1994 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenmiştir. Đ.  
Tunç üç hafta önce başvuranın annesinden para istediğini duyduğunu belirtmiştir. Mahkemede  
dinlenen başvuranın eşi de, olay gecesi kocasının eve sabaha karşı saat üçte eve döndüğünü  
doğrulamıştır.  
Ağır Ceza Mahkemesi 27 Aralık 1994 tarihinde başvuranın tanık olarak mahkemeye  
sunduğu Ö.Y., U.C. ve H.A. adlı üç çobanı dinlemiştir.  
Esasa bakan hakimlerin isteği üzerine hazırlanan psikiyatrik rapor 9 Şubat 1995 tarihinde  
dava dosyasına konulmuştur. Bu raporda, başvuranın cezai sorumluluğunu ortadan kaldıracak  
psişik ya da diğer hiçbir koşul bulunmamaktadır.  
Ağır Ceza Mahkemesi 18 Nisan 1995 tarihinde, başvuranı annesini kasten öldürmekten  
suçlu bulmuş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ancak başvuranın TCK’nın 51§1 maddesi uyarınca  
“mağdurun hafif tahriki”ne maruz kaldığına ve “soruşturma sırasında itirafta bulunduğu”na  
kanaat getirerek, Ağır Ceza Mahkemesi ölüm cezasını otuz yıl hapis cezasına çevirmiştir. Ayrıca  
başvuran kamu görevi yapmaktan kesin bir şekilde men edilmiştir.  
Bu sonuca varmak için esasa bakan hakimler, H. Tunç ve T. Đnce de dahil olmak üzere on  
bir tanık dinlemiş ve özellikle otopsi raporunu, cinayet mahalline ilişkin tespit tutanağını, 9  
Şubat 1995 tarihli sağlık raporunu, başvuranın adli sicil kaydını ve son olarak daha sonra  
yalanlanmış ancak başka bir kanıtla çürütülmemiş olan soruşturma sırasında başvuranın yaptığı  
itirafları dikkate almıştır. Ağır Ceza Mahkemesi uzun zamandan beri başvuran ile annesi  
arasında ihtilaf bulunduğunun ortaya konulduğunu gözönünde bulundurmuştur.  
Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın adli makamlar önündeki itirafları, maktulün  
otopsi raporundan, tanıklardan ve cinayet mahallinde bulunan kanlı parçalardan elde edilen  
verilerle desteklendiğine kanaat getirmiştir.  
Başvuran 24 Nisan 1995 tarihinde Yargıtay huzurunda, verilen bu kararın temyizine  
gitmiş ve giriş layıhasında, babasının T. Đnce’nin olay günü evden kaçtığını söylediğine dikkat  
çekerek, T. Đnce’nin annesinin gerçek katili olduğunu belirtmiştir.  
Başvuran 13 Eylül 1995 tarihinde Ankara Barosu’ndan avukat talebinde bulunmuştur.  
Başvuran, kendisine daha avukat verilmeden, 24 Nisan 1995 tarihli giriş layıhasını, başka  
açıklayıcı layıhalarla ve son olarak 18 eylül 1995 tarihli temyiz layıhasıyla desteklemiştir.  
Başvuran aleni duruşma yapılmasını talep ederek, olayları ve itirafta bulunması için kendisine  
yapılan kötü muamelelerle hakim ve savcılar önünde susması için kendisine yapılan tehditleri  
ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.  
Ankara Barosu 13 Ekim 1995 tarihinde kendisi için bir avukatın re’sen tayin edildiğinden  
başvuranı haberdar etmiştir.  
Ancak dosyadan, avukatın Yargıtay huzurunda yapılan duruşmaya etkin bir şekilde  
katılmağı ortaya çıkmaktadır. Yargıtay 30 Ekim 1995 tarihli kararla, temyizine gidilen kararı  
onamış ve başvuranın sunduğu temyiz gerekçelerini genel bir ifadeyle reddetmiştir.  
Bu karar 2 Kasım 1995 tarihinde, başvuran ve kendisi için re’sen tayin edilen avukatı  
olmadan bildirilmiştir.  
C. Başvuranın Davanın Temyiz Edilmesi Talebi  
Başvuran Yargıtay Başkanı’na gönderdiği 19 Aralık 1997 tarihli mektupla dava  
dosyasının yeniden açılmasını istemiştir. Başvuran, itiraf etmesi için kendisine yapılan kötü  
muameleleri dile getirerek, özellikle lehte tanıkları dinletme olanağının olmadığını belirtip,  
şimdiye kadar savunma gerekçelerinin bu kadar hızlı bir şekilde reddedilmesinden ve Eşme  
Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı çok sayıdaki başvurusunun delil yetersizliğinden  
şmesinden şikayetçi olmuştur.  
Yargıtay Başkanı, bu mektubu dava dosyası ile birlikte Alaşehir Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne göndermiştir. Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 5 Ocak  
1998 tarihinde bu talebi yeterince ciddi gerekçelerin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesini  
istemiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi 8 Ocak 1998 tarihli kararla başvuranın talebini, bu davada ileri  
sürülen temyiz gerekçelerinin daha önce temyiz aşamasında incelendiği gerekçesiyle  
reddetmiştir.  
D. Fatma Tunç’un Öldürülmesine Đlişkin Soruşturmanın Yeniden Açılması  
Alaşehir Cumhuriyet Başsavcığı 16 Mart 1999 tarihinde, -Hükümet’e göre- başvuranın  
masum olduğu konusunda ısrarcı olmasını gözönüne alarak, Eşme Cumhuriyet Savcılığı’ndan  
Fatma Tunç’un öldürülmesine ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasını istemiştir.  
Eşme Cumhuriyet Savcılığı 22 Kasım 1999 tarihli bir yazıyla soruşturma sonuçlarını olay  
yeri tutanağı ve tanık ifadeleri ile birlikte göndermiştir.  
Eşme Cumhuriyet Savcılığı yazısında, başvuranın yargılanması sırasında F. Tunç’un  
öldürülmesine ilişkin ortaya konulan unsurların dışında yeni bir unsurun tespit edilmediği  
belirtilmiştir. Ayrıca sorgulanan kişilerin olay hakkında ayrıntıları hatırlamadıkları  
belirtilmektedir. Davanın soruşturulmasında görev alan Devlet görevlileri arasından sadece  
başvuranın ifadesini kaleme alan H. Diker mahkemeye çağrılabilmiş ve başvuran Sulh  
Mahkemesi hakimi tarafından dinlenirken hazır bulunan A. Tekin ise tayin nedeniyle  
dinlenememiştir.  
Alaşehir Cumhuriyet Başsavcığı’na iletilen unsurlardan, ek soruşturmanın 19 Kasım  
1999 tarihinde gerçekleştirildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet Başsavcığı tanıkları da  
dinlemiştir.  
AĐHM’nin bu ek soruşturmanın sonucu hakkında hiçbir bilgisi bulunmamaktadır.  
Ancak Mahkeme kaleminin isteği üzerine Manisa Barosu tarafından re’sen tayin edilen  
avukat, 21 Aralık 2000 tarihli ve 4616 sayılı Af Kanunu’ndan faydalanan başvuranın 20 Mayıs  
2002 tarihinde serbest bırakıldığı bilgisini AĐHM’ye iletmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AĐHS’NĐN 6§3 MADDESĐ ĐLE BĐRLĐKTE 6§1 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ  
ĐDDĐASI HAKKINDA  
Başvuran, genel olarak ulusal mahkemeler önünde hakkaniyete uygun yargılanmadan  
faydalanamadığını iddia etmektedir. Başvuran özellikle ulusal makamlar önündeki usul  
işlemlerinde davasını savunmak için avukatın bulunmamasından şikayetçi olmakta ve AĐHS’nin  
6§1 ve 3 maddesini ileri sürmektedir.  
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 138. maddesinin her sanığın re’sen  
tayin edilen avukatın danışmanlığından faydalanma olanağını öngördüğünü ileri sürmektedir.  
Ancak adli yardımın gerekli olduğu durumlar dışında, yargılanan kişiler, bir avukatın  
mahkemeye çağrılması taleplerini dile getirebilirler. Oysa Hükümet’e göre, başvuran hiçbir  
zaman re’sen avukat tayin edilmesi yönünde bir istekte bulunmamıştır. Hükümet, avukat isteme  
hakkının yargılamanın her aşamasında başvurana hatırlatıldığını belirtmektedir.  
Başvuranın avukatı, başvuranın davasının avukat olmadan başlatılmış, yürütülmüş ve  
sonuçlandırılmış olduğunu belirtmektedir. Avukat, avukat tutmanın ailesine ağır mali  
yükümlülükler getireceğini düşündüğünden başvuranın avukat istemediğini belirtmektedir. Son  
olarak avukat, başvuranın ölüm cezası alma riski olan böylesi karmaşık bir davada tek başına  
kendisini savunması için gerekli bilgiye sahip olmadığını belirtmektedir.  
AĐHM, AĐHS sisteminde bir sanığın, re’sen avukat tayin edilmesinden ücretsiz olarak  
faydalanma hakkının, hakkaniyete uygun cezai yargılanma kavramına ilişkin unsurlardan birini  
oluşturduğunu hatırlatmaktadır (13 Mayıs 1980 tarihli Artico-Đtalya kararı). 6§3 –c maddesi bu  
hakkın kullanımına iki koşul getirmektedir. Birincisi “avukat tutma olanaklarının” olmamasına  
bağlıdır. Đkincisinde ise “hukuki menfaatlerin” ücretsiz adli yardımın sağlanmasını şart koşup  
koşmadığını araştırmak gerekir.  
Bu koşullardan ilki, tartışma götürmemektedir. Đkinci koşul ise, bu sorunu çözmek için  
AĐHM’nin, başvuranın alacağı cezanın ciddiyet seviyesini ve davanın karmaşıklığını gözönünde  
bulundurması gerekir. Bu noktada özgürlükten mahrum bırakılmanın sözkonusu olduğu  
durumlarda, hukuki menfaat ilke olarak avukat yardımının sağlanmasını gerektirdiğini  
hatırlatmak yerinde olacaktır (Quaranta-Đsviçre, 24 Mayıs 1991 tarihli karar ve Benham-Birleşik  
Krallık, 10 Haziran 1996 tarihli karar).  
Bu davada başvuran annesini öldürmekten ölüm cezası almıştır. Buna cezai yargılama  
sırasında suçsuz olduğunu dile getiren başvuranın soruşturma aşamasında yaptığı itiraflarını  
telafi etmek için karşılaşğı güçlükler eklenmiştir.  
Buradan 6§3 maddesinde öngörülen ikinci koşulun mevcut olduğu sonucu ortaya  
çıkmaktadır.  
Başvuranın avukat yardımı talep etmediğine dair Hükümet’in argümanı konusunda,  
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinin ne sözcük anlamında ne de muhakemesinde, bir kimsenin,  
re’sen tayin edilen bir avukat tarafından temsil edilmesi hakkını kendi isteğiyle açık ya da üstü  
kapalı bir şekilde reddetmesini engellemediğini hatırlatmaktadır (mutatis mutandis, Hakansson  
ve Sturesson-Đsveç, 21 Şubat 1990 tarihli karar ve Sejdovic-Đtalya, no: 56581/00). Ancak benzeri  
bir vazgeçme ikircil olmamalı ve önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemelidir. AĐHM,  
sanığın, AĐHS’nin 6. maddesinin güvence altına aldığı bir haktan vazgeçmesinin sonuçlarını  
makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerektiğine kanaat getirmektedir (mutatis  
mutandis Jones-Birleşik Krallık (karar), no: 30900/02 ve Pfeifer ve Plankl-Avusturya, 25 Şubat  
1992 tarihli karar).  
Oysa bu durumda AĐHM, başvuranın 26 Aralık 1994 tarihinde Alaşehir Cumhuriyet  
Başsavcılığı huzurunda, jandarmaların kendisine kötü muamele yapılacağı yönünde tehdit  
etmesinden dolayı, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve sorgu hakiminin yaptığı sorgulamalar  
sırasında kendi isteğiyle hareket edemediğini beyan ettiğini tespit etmektedir. Başvuranın  
mesleki eğitimi olmadan ve düşük gelirli bir ortamdan geldiğinden, ölüm cezası alma olasılığının  
olduğu cezai yargılama sırasında avukat yardımı talep etmemesinin sonuçlarını makul olarak  
değerlendirebileceği düşünülemez.  
Kuşkusuz, başvuranın karşılaşğı güçlüklerin bilincinde olan ulusal makamlar,  
başvuranın re’sen tayin edilen avukattan ücretsiz olarak temsil edilmesini istemesinin mümkün  
olduğunu bilmesi için daha aktif bir tutum edinmiş olsalardı, savunma haklarının etkili bir  
şekilde kullanılmasındaki engeller aşılabilirdi. Ancak ulusal makamlar pasif kalmış ve böylece  
adil yargılamayı sağlama yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir (Padalov-Bulgaristan, no:  
54784/00 ve mutatis mutandis, Cuscani-Birleşik Krallık, no:32771/96).  
AĐHM bu unsurları gözönüne alarak, başvuranın re’sen tayin edilen avukatın kendisini  
temsil etme hakkını reddettiğinin ortaya konulmadığına kanaat getirmektedir. Oysa AĐHM,  
başvuranın aldığı cezanın ciddiyet seviyesini dikkate alarak, hukuki menfaatlerin, adil  
yargılanmadan faydalanması için başvuranın, aleyhindeki cezai yargılama çerçevesinde ücretsiz  
adli yardımdan faydalanmasını gerektirdiğine kanaat getirmektedir.  
Sonuç olarak AĐHS’nin 611 ve 3 –c maddesi ihlal edilmiştir.  
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesi uyarınca yargılamanın adil olmasına ilişkin şikayetlerin  
esasına daha önce cevap verdiğine kanaat getirerek aynı açıdan dile getirilen diğer şikayetleri  
incelemeye gerek olmadığını gözönünde tutmaktadır.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran, şayet 6. madde ihlal edilerek mahkum edilmeseydi, bahçıvan ve işçi olarak  
çalışmaya devam etmiş olacağını savunmaktadır. Başvuran maddi tazminat adı altında 25.000  
Euro ve manevi tazminat adı altında ise 100.000.000 Euro istemektedir.  
Hükümet başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun ve abartılı olduğunu belirtmektedir.  
AĐHM, adil tazmin ödenmesi için temel alınacak tek unsurun, başvuranın AĐHS’nin 6.  
maddesinde yer alan güvencelerden faydalanamamış olmasında yattığını belirtmektedir.  
Kuşkusuz AĐHM, aksi durumda davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda yorum yapamaz. Ancak  
AĐHM, başvuranın gerçekten şansını kaybettiğini düşünmenin makul dışı olmayacağına kanaat  
getirmektedir (Colozza-Đtalya, 12 Şubat 1985 tarihli karar ve Zielinski ve Pradal&Gonzalez ve  
diğerleri-Fransa, no: 24846/94 ve 34165/96’dan 34173/96’ya kadar). Buna, mevcut davada yer  
alan ihlal tespitlerinin telafi etmeye yeterli olmayacağı bir manevi zarar eklenmektedir. AĐHM,  
41. madde uyarınca hakkaniyete uygun olarak başvurana uğranılan bütün zararlar için 8.000  
Euro ödenmesine hükmetmektedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran, Strazburg organları huzurunda temsil edilmesine bağlı masraf ve harcamalar  
adı altında toplam 13.000 Euro ve avukatının 12.000 Euro tutarındaki avukatlık ücretinin  
ödenmesini istemektedir. Avukat ücret sözleşmesi dosyada yer almaktadır.  
Hükümet bu tutarın abartılı olduğunu bildirmektedir.  
AĐHM, başvuranın, avukatlık ücretine ilişkin avukatıyla imzaladığı sözleşmeyi  
sunduğunu gözlemlemektedir. AĐHM hakkaniyete uygun olarak masraf ve harcamalar için,  
3.000 Euro’dan Avrupa Konseyi’nden alınan adli yardım adı altındaki 660 Euro düşürülerek  
kalan miktarın başvurana ödenmesine hükmetmektedir. Dolayısıyla AĐHM, başvurana 2.340  
Euro’nun her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesini kararlaştırmıştır.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. AĐHS’nin 6§3 –c maddesi ile birlikte 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;  
2. AĐHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;  
3. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz  
kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:  
i. maddi ve manevi tazminat için 8.000 (sekiz bin) Euro;  
ii. masraf ve harcamalar için 2.340 (iki bin üç yüz kırk) Euro;  
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda  
faiz uygulanmasına;  
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine  
uygun olarak 27 Mart 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir