Son olarak, Hükümet, AİHM’ye, bir ilk derece mahkemesi olmadığını, kanıt değerlendirip
ilk derece mahkemesi gibi hareket etmenin AİHM’ye düşmediğini hatırlatmıştır.
Başvuran şikayetlerini sürdürmüştür. Hukuki temsilcisinin hastanede tedavi gördüğünü
gösteren resmi tıbbi kayıtlar bulunduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, Hükümet’in hem
başvuranın hukuki temsilcisine hem resmi tıp kurumlarına duyduğu itimatsızlığın haksız
olduğunu ifade etmiştir.
Hükümet’in, başvuranın hukuki temsilcisinin, kendisini başvuranı temsile yetkilendiren
vekaletnameyi, güya hasta olduğu bir tarihte kabul ettiği savlarına ilişkin olarak, başvuran,
avukatların müvekkillerinin noterlikte vekaletname imzaladıkları sırada hazır bulunmalarına
gerek bulunmadığını belirten geçerli mevzuata atıfta bulunmuştur. Ayrıca, başvuran,
vekaletname verdiği sırada avukatının hasta olduğunu bilmediğini belirtmiştir.
Son olarak, başvuran, davaya ilişkin esas meselenin, Yargıtay’ın yaptığı maddi hata
olduğunu ve bu maddi hatanın mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini savunmuştur.
Hükümet, Yargıtay’ın maddi bir hata yaptığını kabul etmiştir. Ayrıca, Hükümet,
başvuranın, Yargıtay tarafından, sorumlusu olmadığı bir hata için cezalandırıldığına itiraz
etmemiştir (bkz. mutatis mutandis, Platakou - Yunanistan, 38460/97). Hükümet’in itiraz ettiği
nokta, başvuranın, hukuki temsilcisinin hasta olduğu iddiasının doğruluğudur.
AİHM, ulusal takibatlarda uygunsuzluk olduğu hiç ima edilmediğinden, başvuranın,
hukuki temsilcisinin hasta olduğu iddiası ile - bir devlet kurumu olan - Adli Tıp Enstitüsü’ne
ait tıp raporlarının doğruluğunun, hiçbir zaman ulusal mahkemelerce sorgulanmadığını
kaydeder. Esasında, Hükümet’in, başvuranın hukuki temsilcisinin sağlığıyla ilgili suçlamaları
hiçbir kanıtla desteklenmemekte, bu itibarla, AİHM buna hiçbir önem addedememektedir.
Benzer biçimde, AİHM, Hükümet’in, hukuki temsilcinin hastayken vekaletnameyi kabul
etmekte haklı olup olmadığına ve kendi adına başvuranın dava dosyasını sunması için başka
bir avukata yetki vermesinin gerekip gerekmediğine ilişkin savlarının incelenmesinin gerekli
olmadığı kanısındadır. Bunlar, ulusal mahkemelerin inceleyeceği meselelerdir; Hükümet’in
işaret ettiği üzere, AİHM ilk derece mahkemesi değildir. Bununla beraber, bu meselelerin
ulusal mahkemelerce gündeme getirilmediğini ve Yargıtay’ın başvuranın yasal süreye
uymadığına ilişkin kararının da bu meselelere dayanmadığını kaydetmek önemlidir.
Yargıtay’ın kararı, yalnızca hasta olan kişi olarak hukuki temsilcisinin yerine başvuranın
adının hatalı biçimde zikredilmesine dayanmıştır. Buna göre, arazisi kamulaştırıldığı için
başvurana ödenmesine hükmedilen ek tazminat kararını bozmuştur. Bu hata düzeltme
aşamasında dikkatine sunulduğunda, Yargıtay, hatalarını düzeltmenin davanın sonucunu
etkilemeyeceği sonucuna varmıştır.
AİHM, AİHS’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi sözkonusu
olmadığı sürece ulusal mahkemelerce yapıldığı iddia edilen maddi veya hukuki hataları ele
almanın AİHM’nin vazifesi olmadığını yineler (bkz. P.G. ve J.H. - İngiltere, 44787/98).
Ayrıca, iç hukuku yorumlamak, her şeyden önce, ulusal makamlar ve özellikle de
mahkemelerin işidir ve AİHM, keyfi uygulama olmadığı sürece kendi yorumunu ulusal
mahkemelerinkinin önüne koymayacaktır (bkz. Tejedor García - İspanya).
3