Bu bağlamda AĐHM, baꢀvuranların tutumlarının, 6§1 maddesinde belirtilen makul sürenin
geçilip geçilmediği sorusuna cevap vermek için gözönüne alınması gereken ve Devlet’in
sorumlu tutulamayacağı nesnel bir olgu oluꢀturduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. 23 Eylül 1998
tarihli I.A.-Fransa kararı ve 15 Temmuz 1982 tarihli Eckle-Almanya kararı).
Ancak, baꢀvuranlar ilk derece mahkemesi önündeki yargılamada olacak bazı
gecikmelerden kısmen sorumlu tutulsa da, bu durum özellikle Yargıtay önündeki dava konusu
yargılamanın süresini haklı kılmamaktadır. Sonuç olarak, 18 Ekim 1995 tarihli DGM
kararından sonra Yargıtay kararını verene kadar yaklaꢀık iki yıl sekiz ay geçmiꢀtir. Bu süre
zarfında da adli muamele yapılmamıꢀtır. AĐHM, Hükümet’in bu süre hakkında ikna edici
hiçbir açıklama getirmediğini not etmektedir. Oysa AĐHM, 6§1 maddesinin, mahkemelerin
özellikle makul süreye iliꢀkin yükümlülük gibi bütün yükümlülüklerini yerine getirmelerini
sağlayacak ꢀekilde Sözleꢀmeci Devletlerin adli sistemlerinde düzenlemeler yapmalarını
gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle Djaid-Fransa, no: 38687/97). Bu ivedilik
zorunluluğu baꢀvuranlar için büyük önem taꢀımaktaydı. Zira baꢀvuranlar iç hukuk
bakımından tutuklu idiler.
AĐHM, davanın karmaꢀıklığı ve baꢀvuranların tutumu tek baꢀına temyizdeki yargılama
süresini haklı göstermek için yeterli olmadığı sonucuna varmıꢀtır. Dolayısıyla AĐHS’nin 6§1
maddesi ihlal edilmiꢀtir.
II. AĐHS’NĐN 14 VE 34. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 14. maddesini ileri sürerek, ulusal mevzuatın DGM’ler
önündeki yargılamayı normal ceza mahkemeleri önündeki yargılamadan farklı bir ꢀekilde
düzenlediğini iddia etmektedirler. Ayrıca baꢀvuranlar, AĐHM’ye baꢀvurmalarının
engellendiğine kanaat getirmektedirler. Zira Yargıtay tarafından verilen 26 Ocak 2000 tarihli
karar kendilerine hiçbir zaman tebliğ edilmemiꢀtir. Bu bakımdan baꢀvuranlar AĐHS’nin 34.
maddesini ileri sürmektedirler.
AĐHM, 14. maddeye dayanılarak yapılan ꢀikayet konusunda, ülke bütünlüğüne zarar
verici faaliyetlerin yürütülmesinin Türk yasa koyucusu tarafından “terör” eylemi olarak
nitelendirilen ciddi bir suç olarak değerlendirildiğini tespit etmektedir. AĐHM, DGM’lerin
yapısı ve usul iꢀlemlerine iliꢀkin 2845 sayılı Kanun’un “terör” suçuyla itham edilen her
kiꢀinin, özellikle cezaların infazı ve gözaltı rejimi konusunda müꢀterek hukuka göre daha az
elveriꢀli bir muameleye tabi olmasını öngördüğünü belirtmektedir. Dava konusu ayrımcılık
farklı gruplar arasında değil, yasa koyucunun verdiği öneme göre farklı suç çeꢀitleri arasında
mevcuttur. Dolayısıyla bu davada AĐHS’ye aykırı olacak bir “ayrımcılık” olduğu sonucuna
varmak için hiçbir unsur bulunmamaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Gerger-Türkiye, no:
24919/94).
Yargıtay kararının tebliğ edilmemesi nedeniyle 34. maddeye dayanılarak yapılan
ꢀikayet konusunda ise AĐHM, bu mahkemenin verdiği kararların tebliğ edilmesinin Türk
hukukunda öngörülmediğini hatırlatmaktadır. Bir baꢀvuran Yargıtay kararından ancak bu
kararın dava dosyasına konularak davaya bakan ilk derece mahkemesine geri
gönderilmesinden sonra haberdar olmaktadır. Böylece karar, verilen cezanın infazı
konusundaki belgenin tebliğ edilmesinden sonra tarafların bilgisine sunulur (Bkz. Seher
Karataꢀ-Türkiye, no: 33179/96). Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMUK) 324. maddesi
gereğince Yargıtay kararının ilke olarak duruꢀma sonunda veya bu duruꢀmayı takip eden hafta
içinde açıklandığını hatırlatmak uygun olacaktır.
5