C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
TANRIKULU VE DENĐZ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:60011/00)  
KARARININ ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
18 NĐSAN 2006  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde  
kesinleecek olup ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 60011/00 bavuru no’lu davanın nedeni,  
Türk vatandaı Tamer Tanrıkulu ve Mehmet Zeki Deniz’in (Bavuranlar) Avrupa Đnsan  
Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 5 Haziran 2000 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları ve Temel  
Özgürlükleri Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuranlar, Đzmir Barosu avukatlarından T. Fırat tarafından temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
Bavuranlar sırasıyla 1972 ve 1965 doğumludurlar.  
Bavuranlar, 10 ubat 1994 tarihinde Đzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele  
ubesi polisleri tarafından yapılan operasyonun ardından yakalanarak gözaltına alınmılardır.  
Bavuranlar, 23 ubat 1994 tarihinde Đzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)  
Cumhuriyet Basavcısı tarafından dinlenmiler ve daha sonra sorgu hakimi önüne  
çıkarıllardır. Sorgu hakimi bavuranların tutuklu yargılanmasına karar vermitir.  
Cumhuriyet Basavcısı 10 Haziran 1994 tarihli iddianameyle, Türk Ceza Kanunu’nun  
(TCK) 125. maddesinde öngörülen Devlet’in toprak bütünlüğüne zarar verme suçuyla itham  
etmitir.  
Bavuranlar ve diğer yirmi besanık aleyhindeki cezai usul ilemleri Đzmir DGM  
önünde balatılmıtır.  
Tanrıkulu, 11 Ekim 1994 tarihinde DGM’ye sunduğu savunmasında PKK adına  
faaliyetlerde bulunduğunu kabul etmitir.  
Bavuranlar, 31 Ağustos 1995 tarihinde esas hakkındaki savunmalarını sunmulardır.  
DGM, 10 Haziran 1994 ile 18 Ekim 1995 tarihleri arasında on bir duruma yapmıve  
bu durumalarda sanıkların ifadelerini almıtır. DGM tanıkları da dinleyerek dosyayı  
tamamlamıtır. Bavuranlar, 2 Temmuz, 11 Ekim ve 10 Kasım 1994 ile 7 ubat, 25 Mart, 2  
Mayıs, 15 Haziran ve 31 Ağustos 1995 tarihlerindeki durumalara katılmamılardır. Aynı  
zamanda DGM, bavuranların avukatının talebi üzerine savunmanın hazırlanması amacıyla  
süre tanımıtır.  
Đki sivil ve bir askeri hakimden oluan DGM, 18 Ekim 1995 tarihinde Tanrıkulu’yu  
TCK’nın 125. maddesi uyarınca ömür boyu ve Deniz’i ise silahlı çete mensubu olma suçunu  
öngören TCK’nın 168§2 maddesi uyarınca on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıtır.  
DGM, verilen cezaları gözönüne alarak sanıkların tutukluk halinin devamına karar vermitir.  
Yargıtay, Tanrıkulu’nun katılmadığı durumadan sonra, 16 Haziran 1998 tarihinde  
iddianamenin sanıklara okunmadan karar alındığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin  
kararını bozmutur. Yargıtay ayrıca Deniz konusunda, mahkumiyet kararının savunmasını  
hazırlamak için ek süre tanınmaksızın alındığına kanaat getirmitir. Oysa yargılama sırasında  
aleyhindeki kanıtlar değimitir.  
DGM, daha sonraki dönemde dokuz duruma gerçekletirmive bu durumalar  
sırasında sanıkların ifadelerini almıtır. Böylece DGM dosyayı tamamlamıtır.  
2
Đki sivil ve bir askeri hakimden oluan DGM, 24 Mart 1999 tarihinde, her iki  
bavuranı da TCK’nın 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırmıtır. DGM,  
gerekçelerinde, yargılamanın değiik aamalarında alınan ifadeler, yakalama ve tutuklama  
tutanakları, olay yeri tespit tutanakları ve diğer kiilerden alınan ifadeler gibi bir dizi uygun  
delillere dayanmıtır. Aynı ekilde bu kanıtlar arasında, yargılamanın farklı aamalarında  
alınan Tanrıkulu’nun ifadeleri de yer almaktadır. Bu ifadeler hazırlık soruturması sırasında  
alınan ifadeleri kısmen onaylamaktadır.  
Yargıtay, 26 Ocak 2000 tarihinde, bavuranların avukatının hiçbir gerekçe  
göstermeksizin durumaya katılmadığını tespit etmitir. Yargıtay daha sonra dosya hakkında  
karar vermive ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onamıtır. Aynı gün Yargıtay kararı  
açıklanmıtır.  
Bavuranlar yargılamanın bütün aamalarında avukat tarafından temsil edilmilerdir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, kendilerini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin, bünyesinde askeri bir  
hakimin bulunması nedeniyle “tarafsız ve bağımsız” bir mahkeme olamayacağını iddia  
etmektedirler.Ayrıca bavuranlar sorgu sırasında avukat yardımından faydalanamadıklarından  
ikayetçi olmaktadırlar. Son olarak bavuranlar, ulusal mahkemeler önündeki yargılama  
süresinin uzun olduğunu ileri sürmektedirler. AĐHM, bu ikayetleri AĐHS’nin 6§1 ve 3 –c  
maddesi çerçevesinde inceleyecektir.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
AĐHM, bu ikayetlerin AĐHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun  
olmadıkları sonucuna varmaktadır. Ayrıca AĐHM, bu ikayetlerin hiçbir kabuledilemezlik  
gerekçesine ters dümediğini belirtmektedir. Dolayısıyla ikayetleri kabuledilebilir ilan etmek  
uygun olacaktır.  
B. Esasa Dair  
1. DGM’nin tarafsız ve bağımsız olması hakkında  
AĐHM, bu durumda ortaya çıkan sorunlara benzer sorunları (DGM’nin tarafsızlığı)  
birçok kez irdelemive AĐHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmitir (Bkz. Özel-  
Türkiye kararı, no: 42739/98 ve Özdemir-Türkiye kararı, no: 59659/00).  
AĐHM, mevcut davayı incelemive Hükümet’in sözkonusu durumu farklı bir sonuca  
ulatırabilecek ne bir olay ne de bir delil sunduğuna kanaat getirmektedir. AĐHM, “milli  
güvenliğe” ilikin suçlardan DGM önüne çıkarılan bavuranların, aralarında askeri hakimin de  
bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmelerinin anlayıla karılanacağını  
saptamaktadır. Bu nedenden dolayı bavuranlar, DGM’nin bu türden davalara ters düen  
değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmelerine izin vermesinden haklı olarak  
çekinmektedirler. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında bavuranlar  
3
tarafından duyulan üphelerin objektif olarak kanıtlandığı düünülebilir (Incal-Türkiye, 9  
Haziran 1998 tarihli karar).  
AĐHM, bavuranları yargılayıp mahkum ettiği sırada DGM’nin 6§1 maddesi uyarınca  
tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla bu hüküm  
ihlal edilmitir.  
2. Sorgu Sırasında Avukatın Bulunmayıı  
Hükümet ihlalin bulunmadığını ileri sürmektedir.  
AĐHM, benzer davalarda tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğu ortaya  
konulan bir mahkemenin, her olasılıkta, kendi yargısına tabi kiilere hakkaniyetli bir yargı  
sağlayamayacağı hükmüne varıldığını hatırlatmıtır.  
AĐHM, bavuranların tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından dinlenme  
haklarının ihlal edilmesi sonucu gözönünde bulundurulursa, AĐHS’nin 6. maddesine göre  
yapılan diğer ikayeti incelemeye gerek olmadığına kanaat getirmektedir (Bkz. son olarak  
Yılmaz ve Durç-Türkiye, no: 57172/00).  
3. Yargılamanın Süresi Hakkında  
Hükümet, ilgili kiilerin sayısı ve soruturmanın zorlukları nedeniyle davanın  
karmaıklık arz ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet, bavuranların ulusal mahkemeler  
önündeki birçok durumaya katılmayarak yargılamanın uzamasına neden olduklarını  
savunmaktadır. Ayrıca bavuranların avukatı DGM önünde birçok kez sürenin uzatılması  
talebinde bulunmutur. Hükümet, yetkili adli makamların tutumu konusunda ise, çok sayıda  
sorgulama yapıldığı dikkate alındığında soruturmada faaliyetsiz geçirilen hiçbir dönemin  
bulunmadığını vurgulamaktadır. Yargıtay’daki yargılama da itinayla yürütülmütür.  
Bavuranlar, Hükümet’in savlarına itiraz etmektedirler.  
Gözönüne alınması gereken dönem, 10 ubat 1994 tarihinde bavuranların  
yakalanmasıyla balamıve Yargıtay’ın mahkumiyet kararını onadığı 26 Ocak 2000 tarihinde  
sona ermitir. Böylece, sırasıyla iki kez bavurulan iki dereceli yargılama yaklaık beyıl on  
bir ay sürmütür.  
AĐHM, yargılama süresinin makul olma niteliğinin dava koullarından yola çıkılarak  
ve içtihadının yer verdiği davanın karmaıklığı, bavuranın ve yetkili makamların tutumunun  
yanısıra ilgililer için davanın taıdığı önem gibi kriterler gözönüne alınarak değerlendirildiğini  
hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Frydlender-Fransa, no: 30979/96).  
Hükümet’le beraber AĐHM de, toprak bütünlüğüne zarar verildiği konusunda davanın  
kesin bir karmaıklık arz ettiği kanaatindedir. Aynı ekilde, soruturmanın ve DGM önündeki  
yargılamanın itina gösterilmeden yürütüldüğünü düündürecek hiçbir unsur bulunmamaktadır.  
Buna karın AĐHM, Yargıtay önündeki ilk yargılama konusunda aynı düüncede değildir. Zira  
bu yargılama yaklaık olarak iki yıl sekiz ay sürmütür.  
AĐHM, bavuranların tutumu konusunda ise, uzun süre durumalara katılmamalarının  
ilk derece mahkemesi önündeki yargılamanın yavalamasına neden olduğunu not etmektedir.  
4
Bu bağlamda AĐHM, bavuranların tutumlarının, 6§1 maddesinde belirtilen makul sürenin  
geçilip geçilmediği sorusuna cevap vermek için gözönüne alınması gereken ve Devlet’in  
sorumlu tutulamayacağı nesnel bir olgu oluturduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. 23 Eylül 1998  
tarihli I.A.-Fransa kararı ve 15 Temmuz 1982 tarihli Eckle-Almanya kararı).  
Ancak, bavuranlar ilk derece mahkemesi önündeki yargılamada olacak bazı  
gecikmelerden kısmen sorumlu tutulsa da, bu durum özellikle Yargıtay önündeki dava konusu  
yargılamanın süresini haklı kılmamaktadır. Sonuç olarak, 18 Ekim 1995 tarihli DGM  
kararından sonra Yargıtay kararını verene kadar yaklaık iki yıl sekiz ay geçmitir. Bu süre  
zarfında da adli muamele yapılmamıtır. AĐHM, Hükümet’in bu süre hakkında ikna edici  
hiçbir açıklama getirmediğini not etmektedir. Oysa AĐHM, 6§1 maddesinin, mahkemelerin  
özellikle makul süreye ilikin yükümlülük gibi bütün yükümlülüklerini yerine getirmelerini  
sağlayacak ekilde Sözlemeci Devletlerin adli sistemlerinde düzenlemeler yapmalarını  
gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. özellikle Djaid-Fransa, no: 38687/97). Bu ivedilik  
zorunluluğu bavuranlar için büyük önem taımaktaydı. Zira bavuranlar iç hukuk  
bakımından tutuklu idiler.  
AĐHM, davanın karmaıklığı ve bavuranların tutumu tek baına temyizdeki yargılama  
süresini haklı göstermek için yeterli olmadığı sonucuna varmıtır. Dolayısıyla AĐHS’nin 6§1  
maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 14 VE 34. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, AĐHS’nin 14. maddesini ileri sürerek, ulusal mevzuatın DGM’ler  
önündeki yargılamayı normal ceza mahkemeleri önündeki yargılamadan farklı bir ekilde  
düzenlediğini iddia etmektedirler. Ayrıca bavuranlar, AĐHM’ye bavurmalarının  
engellendiğine kanaat getirmektedirler. Zira Yargıtay tarafından verilen 26 Ocak 2000 tarihli  
karar kendilerine hiçbir zaman tebliğ edilmemitir. Bu bakımdan bavuranlar AĐHS’nin 34.  
maddesini ileri sürmektedirler.  
AĐHM, 14. maddeye dayanılarak yapılan ikayet konusunda, ülke bütünlüğüne zarar  
verici faaliyetlerin yürütülmesinin Türk yasa koyucusu tarafından “terör” eylemi olarak  
nitelendirilen ciddi bir suç olarak değerlendirildiğini tespit etmektedir. AĐHM, DGM’lerin  
yapısı ve usul ilemlerine ilikin 2845 sayılı Kanun’un “terör” suçuyla itham edilen her  
kiinin, özellikle cezaların infazı ve gözaltı rejimi konusunda müterek hukuka göre daha az  
elverili bir muameleye tabi olmasını öngördüğünü belirtmektedir. Dava konusu ayrımcılık  
farklı gruplar arasında değil, yasa koyucunun verdiği öneme göre farklı suç çeitleri arasında  
mevcuttur. Dolayısıyla bu davada AĐHS’ye aykırı olacak bir “ayrımcılık” olduğu sonucuna  
varmak için hiçbir unsur bulunmamaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Gerger-Türkiye, no:  
24919/94).  
Yargıtay kararının tebliğ edilmemesi nedeniyle 34. maddeye dayanılarak yapılan  
ikayet konusunda ise AĐHM, bu mahkemenin verdiği kararların tebliğ edilmesinin Türk  
hukukunda öngörülmediğini hatırlatmaktadır. Bir bavuran Yargıtay kararından ancak bu  
kararın dava dosyasına konularak davaya bakan ilk derece mahkemesine geri  
gönderilmesinden sonra haberdar olmaktadır. Böylece karar, verilen cezanın infazı  
konusundaki belgenin tebliğ edilmesinden sonra tarafların bilgisine sunulur (Bkz. Seher  
Karata-Türkiye, no: 33179/96). Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMUK) 324. maddesi  
gereğince Yargıtay kararının ilke olarak duruma sonunda veya bu durumayı takip eden hafta  
içinde açıklandığını hatırlatmak uygun olacaktır.  
5
AĐHM bu davada, bavuranların ve avukatlarının Yargıtay kararının açıklandığı  
durumaya katılmadıklarını belirtmektedir. Bavuranlar ulusal mahkemeler önündeki  
yargılama sırasında avukatları tarafından temsil edilmive AĐHM önündeki yargılamada da  
temsil edilmektedirler. Oysa avukatlarının, Yargıtay kararlarının tebliğ edilmemesi gibi ulusal  
mahkemelerdeki uygulamaları ve CMUK’un 324. maddesinin içeriğini bildikleri varsayılır  
(Bkz. Kutal ve Uğra-Türkiye, no: 61648/00 ve Güler-Türkiye, no: 49391/99).  
Buradan bu ikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucu çıkmaktadır.  
Dolayısıyla bu ikayetler AĐHS’nin 35§3 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidirler.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA,  
Bavuranlar, kendilerine tanınan süre zarfında hiçbir adil tazmin talebinde  
bulunmamılardır. Dolayısıyla AĐHM bu açıdan bavuranlara herhangi bir ödeme yapılmasına  
gerek olmadığına kanaat getirmitir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE;  
1. AĐHS’nin 6. maddesine dayanılarak yapılan ikayetler konusunda bavurunun  
kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. Đzmir DGM’nin tarafsız ve bağımsız olması nedeniyle AĐHS’nin 6§1 maddesinin ihlal  
edildiğine;  
3. Yargılama süresi nedeniyle AĐHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 6. maddesine dayanılarak yapılan diğer ikayetlerin incelenmesine gerek  
olmadığına;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve 18 Nisan 2006 tarihinde, Đçtüzüğün 77.  
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
6