COUNCIL  
A V R U P A  
OF E U R O P E  
KONSEYİ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
AHĐN KARAKOÇ – TÜRKĐYE  
(Bavuru no. 19462/04)  
KARAR  
STRAZBURG  
29 Nisan 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 19462/04 bavuru numaralı davanın nedeni T.C.  
vatandaı ahin Karakoç’un (“bavuran”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 16 Nisan  
2004 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesinin (“Sözleme”) 34. maddesi uyarınca  
yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Đstanbul Barosu avukatlarından M.A. Kırdök, M. Kırdök ve M. Hanbayat  
tarafından temsil edilmitir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1957 doğumludur ve Đstanbul’da ikamet etmektedir.  
Bavuranın sunduğu ekliyle dava olayları aağıda olduğu gibi özetlenebilir:  
5 Temmuz 1993 tarihinde, Erzincan’ın Babağlar köyüne teröristler tarafından baskın  
yapıltır. Teröristler çok sayıda evi yakmıve 33 köylüyü öldürmülerdir. Komu köyde  
yaayan bavuranın, “Babağlar Katliamı” olarak anılan olaya karığından üphelenilmitir.  
Bavuran ve yirmi diğer kii, Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca  
suçlanlardır.  
24 Ocak 1996 tarihinde bavuran yakalanmıve tutuklanmıtır. 18 ubat 1997  
tarihinde, Đzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bavuranın tutuksuz yargılanmasına karar  
vermitir.  
23 Ekim 1997 tarihinde, bavuran beraat etmitir.  
12 ubat 1999 tarihinde, bavuran, 466 sayılı Kanun uyarınca Bakırköy Ağır Ceza  
Mahkemesi’nde Hazine hakkında dava açmıve 1.000.000.0001 Türk Lirası maddi tazminat  
ve 24 Ocak 1996 ve 18 ubat 1997 tarihleri arasındaki haksız tutukluluğuna karılık  
4.000.000.0002 Türk Lirası manevi tazminat talebinde bulunmutur.  
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, üyelerinden birini davanın soruturmasını yapmak ve  
rapor düzenlemek üzere naip hakim olarak atamıtır. 8 haziran ve 12 Ekim 2000 tarihlerinde  
bavuranın tanıklığı naip hakim tarafından dinlenmitir. Bavuran, söz konusu dönemde  
düzenli bir ii olmadığını; ancak, gayri resmi olarak yılın altı ayı yerel çiftçilerden peynir  
toplayarak bir mandıracı adına çalığını ve karılığında kendisine aylık 100.000.0003 Türk  
Lirası ödendiğini ifade etmitir.  
6 Kasım 2001 tarihinde, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, bavuranın 384 günlük  
haksız tutuklu yargılama süresinin tazminata hak kazandırdığı kararını vermitir. Mahkeme,  
1 Yaklaık 2.602 Euro  
2 Yaklaık 10.410 Euro  
3 Yaklaık 1.358 Amerikan Doları  
1
kararında, bavuranın avukatı tarafından ortaya konan tüm ikayetleri, naip hakimin  
raporunun içeriğini ve Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görülerini dikkate almıtır. Mahkeme,  
ayrıca, dönemin asgari ücretine ve bavuranın gelir kaybını 168.114.0004 TL olarak tespit  
eden bilirkii raporuna atıfta bulunmutur. Mahkeme bilirkii raporuyla aynı doğrultuda karar  
vermive bavurana 168.114.000 TL maddi tazminat ödenmesine karar vermitir. Mahkeme,  
bavuranın ekonomik ve sosyal durumunu, hakkındaki suçlamaların ciddiyetini, tutuklu  
olarak geçirdiği süreyi ve gördüğü manevi zararın yoğunluğunu dikkate alarak bavurana ek  
olarak 1.000.000.0005 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermitir.  
Bavuranın avukatı kararı temyiz etmive manevi tazminat miktarının bavuranın  
haksız tutukluluğu ve sonrasında gördüğü zararı telafi etmeye yeterli olmadığını iddia  
etmitir. Bavuranın avukatı, ayrıca, yargılamanın süresini göz önünde bulundurarak  
mahkeme tarafından ödenmesine karar verilen maddi tazminatın da yeterli olmadığını ileri  
sürmütür. Ayrıca, Hükmedilen tazminat için faiz uygulanmamasından da ikayetçi olmutur.  
4 Mart 2002 tarihinde, Yargıtay, bavuranın iddialarının, cevap vermesi için davalı  
tarafa tebliğ edilmediği gerekçesiyle kararı bozmutur.  
Dava Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden balamıtır. 18 Eylül 2002  
tarihinde, naip hakim, önceki ifadelerini yineleyen ve aylık 100.000.000 TL alan bavuranın  
tanıklığını dinlemitir. Yeni bir bilirkii raporu, söz konusu dönemde yürürlükte olan net  
asgari ücrete dayanarak, bavuranın gelir kaybını 113.266.9746 TL olarak tespit etmitir.  
21 Ekim 2002 tarihinde, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, bavurana 113.266.974 TL  
maddi tazminat ve 2.000.000.0007 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermitir.  
Mahkeme, bavuranın, 466 sayılı Kanun tarafından kapsam içine alınmayan faiz talebini  
kabul etmemitir.  
14 Ocak 2003 tarihinde, bavuran temyiz etmitir.  
Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görüü Yargıtay’a sunulmuve bavurana bildirilmitir.  
21 Ekim 2003 tarihinde, Yargıtay, yargılama giderlerine ilikin küçük bir değiiklikle  
birlikte Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıtır.  
5 Ekim 2004 tarihinde, bavurana, 2.113.266.9748 Türk Lirası artı 21 Ekim 2002  
tarihinden itibaren ileyen yasal faiz olarak 1.233.300.0009 Türk Lirası ödenmitir.  
HUKUK  
4 Yaklaık 121 Euro  
5 Yaklaık 723 Euro  
6
24 Ocak 1996 ve 31 Temmuz 1996 tarihleri arasında günlük net 193.422 Türk Lirası (ortalama 2.5 Amerikan  
Doları); 1 Ağustos 1996 ve 31 Aralık 1996 tarihleri arasında günlük net 377,994 Türk Lirası (ortalama 3.9  
Amerikan Doları); 1Ocak 1997 ve 18 ubat 1997 tarihleri arasında günlük net 389,244 Türk Lirası (ortalama 3.3  
Amerikan Doları). Ortalama olarak günlük 3.2 Amerikan Doları.  
7 Yaklaık 70 Euro  
8 Yaklaık 1.234 Euro  
9 Yaklaık 1.200 Euro  
2
I. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, yargılama süresinin, AĐHS’nin 6/1 maddesinde ortaya konan “makul süre”  
artıyla uyumlu olmadığı konusunda ikayetçi olmutur. Yine aynı hüküm uyarınca, davasının  
açık olarak görülmediğini ve Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görüünün kendisine  
bildirilmediğini ve bunların sonucunda davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi  
hakkından yoksun bırakıldığını iddia etmitir.  
6/1 maddenin ilgili kısmı öyledir:  
“Herkes, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar ... konusunda karar verecek olan ... bir  
mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir.”  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, bavuranın 23 Nisan 2004 tarihinde, yani Yargıtay’ın nihai kararından altı  
ay iki gün sonra, bavuru yaptığını iddia etmitir. Hükümet, bavurunun, AĐHS’nin 35/1  
maddesinde yer alan altı ay kuralına uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez bulunması  
gerektiğini belirtmitir.  
Ancak, AĐHM, Hükümet tarafından belirtilen tarihin esasında Mahkeme Katipliği  
tarafından bavurunun kaydedildiği tarih olduğunu; öte yandan, bavuru formlarını içeren  
zarfın üzerine damgalanan tarihin zarfın 16 Nisan 2004 tarihinde postalandığını gösterdiğini  
gözlemlemitir. Dolayısıyla, AĐHM, bavuranın bavurusunu altı ay süresi içinde yaptığı  
kararını vermitir (bkz., Yıldız ve Ta– Türkiye (no. 4), no. 3847/02, 19 Aralık 2006).  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu ikayetlerin dayanaktan yoksun  
olmadığını ekleyen AĐHM, ayrıca, ikayetlerin baka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru taımadığını tespit etmitir. Bu nedenle bavuru kabuledilebilir  
niteliktedir.  
B. Esas  
1. Yargılama süresine ilikin iddia  
Bavuran, hukuk davasının süresinin AĐHS’ye aykırı olarak aırı olduğu konusunda  
ikayetçi olmutur.  
Hükümet bu iddiayı reddetmitir.  
Dikkate alınması gereken süreç 12 ubat 1999 tarihinde balamıve 21 Ekim 2003  
tarihinde sona ermitir. Dolayısıyla, sonucunda dört karar verilen iki aamalı bir yargıda  
yaklaık dört yıl sekiz ay sürmütür.  
AĐHM, söz konusu sürenin makullüğünü davanın artları ıığında, AĐHM içtihadında  
yer alan ölçütleri ve özellikle de davanın karmaıklığını, bavuran ve ilgili mercilerin  
tutumunu ve bavuran için davada neyin tehlikede olduğunu dikkate alarak inceleyecektir.  
(bkz. diğer birçok içtihat arasında, Frydlender – Fransa [BD], no. 30979/96 ve Humen –  
Polonya [BD], no. 26614/95, 15 Ekim 1999).  
3
AĐHM, talebin tespitinin bilirkii incelemesi gerektirdiğini göz önünde bulundurarak  
davanın yapısının karmaık olduğunu gözlemlemitir.  
AĐHM, yargı mercilerinin tutumu hususunda, dikkate alınan süreç zarfında, davanın  
iki aamalı bir yargıda görüldüğünü ve toplam dört karar verildiğini gözlemlemitir. Đlk  
derece mahkemesi, kararını, iki bilirkii raporuna ve üç kere tanıklığı dinlenen bavuranın  
ifadelerine dayandırmıtır. Mahkeme, dava dosyasını düzenli olarak incelemive yargılamada  
aırı bir gecikme yaanmamıtır. Dolayısıyla, AĐHM, yetkililerin, bavuranın davasının  
görülmesinde gerekli özeni gösterdiklerini değerlendirmitir.  
AĐHM, yukarıda belirtilenler karısında ve yargılamanın toplam süresini dikkate  
alarak, yargılama süresine ilikin ikayet hususunda AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal  
edilmediği kararını vermitir.  
2. Duruma düzenlenmemesine ilikin iddia  
Bavurana göre, çekimeli yargı kapsamında, davası zorunlu sözlü duruma  
gerektirmektedir. Naip hakim tarafından tanıklığının dinlendiği üç seferin de bilgi toplamak  
amaçlı olduğunu eklemitir. Bu sırada Cumhuriyet Savcısı ve davalının hazır olmaması,  
bavuranı, 6/1 maddeye aykırı olarak, onların görülerine itiraz etme imkanından yoksun  
bıraktır.  
Hükümet, 466 sayılı Kanun’un tazminat talepleriyle ilgilenmek için hızlı bir yol  
sunmayı amaçladığını ifade etmitir. Bu tip davalarda kural olarak duruma düzenlenmese de,  
8 Haziran 2000, 12 Ekim 2000 ve 10 Eylül 2002 tarihlerinde mahkeme tarafından tanıklığı  
dinlenen ve görülerini açıklama imkanını tanınan bavuranın durumunda olduğu gibi istisna  
durumlar söz konusudur.  
AĐHM durumaların kamuya açık olarak yapılması gerektiğinin, 6/1 maddede ortaya  
konan temel bir ilke olduğunu yineler. 6/1 maddede atıfta bulunulan yargı organları önünde  
yargının kamuya açık olma durumu, adaletin kamu denetimi olmaksızın yerine getirilmesine  
karı davacıları korumaktadır. Bu, ayrıca insanların birinci derece veya üst mahkemelerine  
duydukları güvenin korunmasının bir yoludur. Adaletin yerine getirilmesinde saydamlığı  
sağlayan kamuya açık olma durumu, 6/1. maddenin adil yargılanma amacının yerine  
getirilmesine katkıda bulunmaktadır. Adil yargılanma, AĐHS çerçevesinde demokratik toplum  
ilkelerinden biridir (bkz., Pretto ve Diğerleri – Đtalya, 8 Aralık 1983 tarihli karar).  
Duruma düzenleme yükümlülüğü kesin değildir (Håkansson ve Sturesson – Đsveç, 21  
ubat 1990 tarihli karar). Örneğin, durumayı gerekli kılan güvenilirliğe ilikin meseleler ve  
çekimeli durumlar olmaması ve mahkemelerin tarafların görülerine ve diğer yazılı belgelere  
dayanarak dava hakkında adil ve makul bir ekilde karar verebilmeleri durumunda olduğu  
gibi sözlü durumanın gerekli olmadığı bir yargılama söz konusu olabilir (bkz., örneğin, Döry  
Đsveç, no. 28394/95, 12 Kasım 2002; Pursiheimo – Finlandiya, no. 57795/00, 25 Kasım  
2003; Lundevall – Đsveç, no. 38629/97, 12 Kasım 2002; Salomonsson – Đsveç, no. 38978/97,  
12 Kasım 2002). Ayrıca, durumada halktan kimsenin bulunmaması otomatik olarak  
durumanın açık olarak görülmediği anlamına gelmez (bkz., Galstyan – Ermenistan, no.  
26986/03, 15 Kasım 2007).  
AĐHM, Göç – Türkiye kararında bu dava ile benzer bir durumun incelendiğini  
yinelemitir (bkz. Göç – Türkiye [BD], no. 36590/97). Bavuranın tazminat davasında sözlü  
4
duruma düzenlenmemesini haklı kılan istisnai artlar olup olmadığının değerlendirilmesinde,  
AĐHM, bavurana, tutukluluğunun neden olduğu sıkıntı ve endie yönündeki manevi zararı ilk  
derece mahkemesine sözlü olarak açıklama imkanı tanınmıolması gerektiği kararını  
vermitir. AĐHM’ye göre, bavurana yerel mahkeme önünde açık bir durumada kiisel  
durumunu açıklama hakkı tanınmıolsaydı Devlet’in adaleti ve güvenilirliği daha iyi yerine  
getirilmiolurdu. AĐHM, yukarıda belirtilen faktörün, Hükümet’e göre 466 sayılı Kanun’un  
dayanğı hız ve etkinlik kavramlarından daha ağır bastığı kararına varmıtır.  
Söz konusu davada, bavurana sözlü olarak kiisel durumunu açıklama hakkı tanındığı  
taraflar arasında ihtilaflı değildir. AĐHM, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin, kararında,  
Yargıtay’ın 13 Mayıs 1999 tarihli kararı kapsamında (bu kararda haksız tutukluluk karılığı  
tazminat davalarındaki davacıların olayların olduğu dönemdeki kiisel ve sosyal durumlarının  
daha iyi değerlendirilmesi için bizzat tanıklıklarının dinlenmesi gerektiği kararı verilmitir)  
bavuranın tanıklığının naip hakim tarafından dinlendiğini belirttiğini gözlemlemitir. AĐHM,  
bavuranın tanıklığının naip hakim tarafından, ikisi Yargıtay’ın kararı bozmasından önce ve  
birisi Yargıtay’ın kararı bozmasından sonra olmak üzere üç kere dinlendiğini kaydetmitir.  
Ancak, AĐHM, her seferinde, bavuranın, diğer iki hakim, Cumhuriyet Savcısı ve  
davalı taraf olmadan sadece naip hakim tarafından dinlendiğini gözlemlemitir.  
AĐHM, dolayısıyla, bu davada bavuranın tanıklığının dinlendiği artların ona,  
yukarıda anılan Göç – Türkiye davasında ifade edildiği gibi “yerel mahkeme önünde açık bir  
durumada kiisel durumunu açıklama” hakkı tanımadığı kararına varmıtır.  
AĐHM, buna göre, bavuranın duruma düzenlenmemesine ilikin ikayeti açısından  
AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği kararını vermitir.  
3. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görüünün bildirilmemesine ilikin iddia  
Bavuran, Cumhuriyet Savcısı’nın Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk kararına  
ilikin yazılı görüünün kendisine bildirilmediğini ve bunun kendisini karılık verme  
imkanından yoksun bıraktığını ve dolayısıyla davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi  
hakkını ihlal ettiğini ileri sürmütür.  
Hükümet Yargıtay’ın Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk kararını bozmasının  
ardından davanın yeniden incelendiğini belirterek bu iddiaya itiraz etmitir. Daha sonra,  
Cumhuriyet Savcısı’nın yeni karara ilikin yazılı görüü bavurana bildirilmitir. Hükümet,  
böylece bavurana karılık verme imkanı tanındığını ileri sürmütür.  
AĐHM, geçmite benzer ikayetleri incelediğini ve AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlalini  
tespit ettiğini kaydetmitir (bkz., özellikle, yukarıda anılan Göç; Sağır – Türkiye, no.  
37562/02, 19 Ekim 2006; Ayçoban ve Diğerleri – Türkiye, no. 42208/02, no. 43491/02 ve no.  
43495/02, 22 Aralık 2005). Ancak, aağıda belirtilen nedenlerden ötürü söz konusu dava  
yukarıda belirtilen davalardan farklılık göstermektedir.  
AĐHM, Cumhuriyet Savcısı’nın Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk kararına  
ilikin yazılı görüünün bavurana bildirilmediğini; ancak, bu kararın müteakiben 4 Mart  
2002 tarihinde Yargıtay tarafından bozulduğunu kaydetmitir. Bunun ardından, bavuranın  
tanıklığı yeni naip hakim tarafından yeniden dinlenmive yeni bir uzman raporu sunulmutur.  
Bavuranın iddiaları, davaya ilikin yeniden değerlendirme yapan ve sonraki kararında farklı  
5
bir tazminat miktarının ödenmesine karar veren Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından  
yeniden incelenmitir. Cumhuriyet Savcısı tarafından yeni bir yazılı görühazırlanmıve  
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin yeni kararı bu tebliğnameye dayanmıtır.  
AĐHM, Göç kararındaki dava olaylarından farklı olarak, bavurana Cumhuriyet  
Savcısı’nın bu ikinci yazılı görüünün bildirildiğini ve bu görüe karılık verme imkanı  
tanındığını kaydetmitir. (bkz., üzerinde gerekli değiiklikler yapıldıktan sonra, Yaar –  
Türkiye, no. 46412/99, 31 Mart 2005; Tarlan – Türkiye, no. 31096/02, 30 Mart 2006; Pakkan  
– Türkiye, no. 13017/02, 31 Ekim 2006).  
AĐHM, yukarıda belirtilenler ıığında, bavuranın, Cumhuriyet Savcısı’nın Bakırköy  
Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk kararına ilikin yazılı görüünün bildirilmemesine ilikin  
ikayetinin AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlalini oluturmağı kararını vermitir.  
II. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, AĐHS’nin 13. maddesi uyarınca, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından  
ödenmesine karar verilen tazminat miktarının yetersiz olduğu ve dolayısıyla 466 sayılı  
Kanun’un haksız tutukluluğuna karılık etkili bir hukuk yolu sunmadığı konusunda ikayetçi  
olmutur.  
AĐHS’nin özel hükmü 5/5 maddesi uyarınca benzer ikayetleri incelemek AĐHM’nin  
genel uygulamasıdır (Whitfield ve Diğerleri – Đngiltere, no. 46387/99, no. 48906/99, no.  
57410/00 ve no. 57419/00, 12 Nisan 2005). Söz konusu madde öyledir:  
5/5 madde  
“Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmıbir yakalama veya tutulu kalma ileminin mağduru olan  
herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.”  
AĐHM, bu hüküm uyarınca, tutukluluk sonucu görülen her türlü maddi veya manevi  
zarara karılık tazminat hakkının yerel bir mahkeme veya AĐHS kurumları tarafından 5.  
madde paragraflarından birinin ihlalinin bulunmasına bağlı olduğunu hatırlatmıtır (bkz.,  
Wassink – Hollanda, 27 Eylül 1990 tarihli karar; üzerinde gerekli değiiklikler yapıldıktan  
sonra, Talat Tepe – Türkiye, no. 31247/96, 21 Aralık 2004).  
AĐHM, bu davada, Türk yetkililerin, bavuranın yargılama öncesi tutukluluğunu  
kanuna aykırı veya 5. maddenin ilk dört paragrafını ihlal eder nitelikte bulmadığını  
kaydetmitir. AĐHM, bavuranın davasında yerel yetkililer tarafından kabul edilen “haksız  
tutukluluk” kavramının esas bakımından 5/1, 5/2, 5/3 ve 5/4 maddesindeki “haksız yakalama  
veya tutukluluk” kavramından farklılık gösterdiğini gözlemlemitir (üzerinde gerekli  
değiiklikler yapıldıktan sonra, N.C. – Đtalya [BD], no. 24952/94).  
Söz konusu davada, bavuran kanunilik meselesi üzerinde hiçbir etkisi olmayan beraat  
kararına kadar kanuna uygun olarak tutuklu kalmıtır (bkz., diğerlerinin yanı sıra, Van der  
Leer – Hollanda, 21 ubat 1990 tarihli karar). Diğer bir deyile, ulusal mahkemelerin,  
bavuranın beraati nedeniyle tutukluluğunun haklı olmadığı yönündeki kararı – esas açısından  
dahi – 5/1-5/4 maddesinin ihlal edildiği anlamına gelmemektedir.  
AĐHM , yukarıda belirtilenler ıığında ve bavuranın AĐHM önündeki ikayetinin  
tutukluluğunun kanuna uygunluğuna değil sadece 466 sayılı Kanun uyarınca aldığı tazminatın  
6
yetersizliğine ilikin olduğunu dikkate alarak ( karıt olarak, yukarıda anılan N.C. – Đtalya),  
AĐHS’nin 5/5 maddesinin geçerli olmadığı kararını vermitir. Dolayısıyla, genel olarak  
bakıldığında bu ikayetin AĐHS’nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan  
yoksun olduğu ve reddedilmesi gerektiği kararını vermitir.  
III. 1 NO.’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuran, 1996 tarihindeki haksız tutukluluk nedeniyle çalıamadığını; öte yandan,  
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını 2002 yılında verdiğini ve 1996 yılından itibaren  
faiz uygulamayı reddettiğini ileri sürmütür. Bavuran, yetkililerin, Bakırköy Ağır Ceza  
Mahkemesi tarafından ödenmesine karar verilen tazminat miktarının ödemesini geciktirdiğini  
ve bunun da maddi kayıp yaamasına neden olduğunu eklemitir. Bu iddiasını, ilgili kısmı  
aağıda verilen 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesine dayandırmıtır:  
“Her gerçek ve tüzel kiinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.  
Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koullara ve uluslararası hukukun  
genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.”  
Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, ilk olarak, bavuranın artık mağdur olarak değerlendirilemeyeceğini zira  
ödenmesine karar verilen miktarın yasal faiziyle birlikte ödendiğini ileri sürmütür. Hükümet,  
bavuranın icra takibatı balatmayarak iç hukuk yollarını tüketmediğini eklemitir.  
AĐHM, bavuranın mağdur olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği veya iç  
hukuk yollarını tüketip tüketmediği konusunda karar vermenin gerekli olmadığı görüündedir;  
zira, bavuru aağıda belirtilen nedenlerden ötürü kabuledilemezdir.  
AĐHM, bavuranın, 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi açısından “mülk” sahibi  
sayılabilmesi için yargı kararının nihai ve icra edilebilir hale gelmesi gerektiğini yinelemitir  
(bkz. Angelov – Bulgaristan, no. 44076/98, 22 Nisan 2004). Bu davada, ilk derece  
mahkemesinin kararı 21 Ekim 2003 tarihinde kesinlemitir. AĐHM, bavuranın, bu tarihten  
önce yeterince geçerli ve icraen takibedilebilir bir talebi olduğunu gösteremediği  
görüündedir. Dolayısıyla, bavuran, 1 No.’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında “mülk”  
sahibi olduğunu iddia edemeyecektir.  
AĐHM, bavuranın AĐHS’ye ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde yaptığı  
1996’dan 2002’ye kadar olan süreye ilikin maddi tazminata faiz iletilmemesine ilikin  
ikayeti AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca ratione materiae Sözleme’nin  
kapsamı dıında kaldığı ve 35/4 madde uyarınca reddedilmesi gerektiği kararını vermitir.  
AĐHM, bavuranın, yetkili makamların, yargı tarafından ödenmesine karar verilen  
tazminatı ödemekte gecikmelerine ilikin ikayeti hususunda, tazminatın ödenmesinde  
yaanan anormal uzunluktaki gecikmelerin, bilhassa bazı Devletlerde paranın değer  
kaybetmesi göz önüne alındığında, ilgili kii için maddi kayıp artıına ve belirsizliğe neden  
olduğunu yinelemitir (bkz., Akku– Türkiye, 9 Temmuz 1997 tarihli karar).  
AĐHM, bu davada, hüküm verilen tazminatın büyük kısmının (21 Ekim 2002  
tarihinden itibaren yıllık %55, 1 Nisan 2003 tarihinden itibaren yıllık %30 ve 1 Ocak 2004  
tarihinden itibaren yıllık %15 oranında faizle birlikte) 5 Ekim 2004 tarihinde, yani Yargıtay  
kararından yaklaık bir yıl sonra, bavurana ödendiğini kaydetmitir.  
7
AĐHM, (yukarıda anılan) Akku– Türkiye kararında uygulanan hesaplama yöntemine  
göre, ilk derece mahkemesinin kararının kesinleme tarihinde veya kesinlemesinden itibaren  
makul bir süre içerisinde bavuranın 3.244.745.333 Türk Lirası almıolması gerektiğini  
gözlemlemitir. Ödeme tarihinde, tam tazminat miktarı 3.468.264.666 olmalıdır. Bavuran  
tam tazminatın % 97.93’ü olan 3.396.566.974 Türk Lirası almıtır.  
Arabacı – Türkiye davasındaki (no. 65714/01, 7 Mart 2002) kararı ıığında, AĐHM,  
yukarıda belirtilen miktarlar arasındaki böyle küçük bir farklılığın (%5’den az) AĐHM ve  
yerel yetkililer tarafından uygulanan hesaplama yönteminden kaynaklanabileceğini  
değerlendirmitir. Bu artlarda, AĐHM, bavurana ödenen toplam miktarın, açıkça tam  
tazminatı karılamasa dahi, yeterli olduğu görüündedir.  
Dolayısıyla, bavuran, uygulanan faiz oranları ve ödemedeki gecikme nedeniyle  
önemli bir kayıp yaamıolarak değerlendirilemez.  
AĐHM, bavurunun bu kısmının AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları  
uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve reddedilmesi gerektiği kararını vermitir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
Sözleme’nin 41. maddesine göre “Mahkeme ibu Sözleme ve protokollerinin ihlal  
edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözlemeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen  
telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören  
tarafın adil tatminine hükmeder.”  
A. Tazminat  
Bavuran, 5.788 Yeni Türk Lirası (YTL) (yaklaık 3.385 Euro) maddi tazminat ve  
30.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmutur.  
Hükümet, talep edilen miktarların aırı olduğunu ve haksız iktisaba yol açacağını ileri  
sürmütür.  
AĐHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı  
görmemive bu nedenle bu talebi reddetmitir. AĐHM, ayrıca, bu davada, bavuran tarafından  
görülen herhangi bir manevi zarara karılık ihlal tespitinin yeterli tazmin oluturduğunu  
değerlendirmitir (bkz., Mesut Yurtsever – Türkiye, no. 42086/02, 19 Temmuz 2007).  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranın temsilcisi, bavuran ile imzalanan bir sözlemeye dayanarak söz konusu  
davanın hazırlığında ve AĐHM önünde sunumunda harcanan 39 saatlik adli çalıma karılığı  
7.800 YTL (yaklaık 4.560 Euro) talep etmitir. Bavuran, ayrıca, AĐHM’de yapılan  
mahkeme masraflarına karılık 270 YTL (yaklaık 158 Euro) talep etmitir.  
Hükümet, bavuranın talebinin aırı ve asılsız olduğunu ileri sürmütür.  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, bavuran, ancak mahkeme  
masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı  
8
durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu  
bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, yargılama masraf ve  
giderlerine karılık 1.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermitir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. AĐHS’nin 6/1 maddesine ilikin ikayetlerin kabuledilebilir; bavurunun geri kalanının  
kabuledilemez olduğuna;  
2. Yargılama süresine ilikin ikayet açısından AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görüünün bildirilmemesine ilikin ikayet açısından  
AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine;  
4. Duruma düzenlenmemesine ilikin ikayet açısından AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal  
edildiğine;  
5. Bavuran tarafından görülen manevi zarara karılık ihlal tespitinin yeterli olduğuna;  
6. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere ve  
bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından  
bavurana yargılama masraf ve giderleri olarak 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;  
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa  
Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragrafları gereğince 29 Nisan 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Sally Dollé  
Zabıt Katibi  
Antonella Mularoni  
Bakan  
9