2. Yasa ile öngörülme
AİHM, “yasa ile öngörülme” ifadesine dair yerleşik içtihadının yalnızca karşı çıkılan
tedbirin iç hukukta bir dayanağı olması yükümlülüğü getirmediğini, aynı zamanda sözkonusu
yasanın niteliğine ilişkin de bir görev yüklediğini; “yasa”nın, yargılanabilir bakımından,
erişilebilir ve öngörülebilir olması gerektiğini belirtmektedir. (Sunday Times- Birleşik Krallık
(no:1), 26 Nisan 1979 ve Rotaru-Romanya, başvuru no: 28341/95).
AİHS’nin 10/2 maddesi uyarınca, ancak vatandaşa davranışını düzenleme imkanı tanımak
amacıyla yeterli açıklıkla düzenlenmiş bir kural kanun olarak kabuledilebilir; vatandaş
gerektiğinde uzman görüşü alarak, dava koşullarında belirli bir eylemin yol açabileceği
sonuçları makul bir ölçüde öngörebilmelidir. Sonuçların nihai bir kesinlikle öngörülmesi
gerekmez. Kesinlik, istenen bir durum olsa da, bazen aşırı katıcılığı da beraberinde
getirebilir; oysa hukuğun durumdaki değişikliklere uyum sağlayabilmesi gerekmektedir. Bu
nedenle çok sayıda yasa, eşyanın tabiatı gereği, günün şartlarına göre yorumlanabilmelerine
ve uygulanmalarına imkan tanımak üzere az çok muğlak hükümler içermektedir (bkz,
örneğin, Editions Plon-Fransa, başvuru no: 58148/00).
Meşruiyet ilkesi değerlendirilirken, ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun yorumlanma ve
uygulanma şeklinin AİHS ilkelerine uygun sonuçlar doğurup doğurmadığının tespit edilmesi
gerekmektedir (Apostolidi ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 45628/99, 27 Mart 2007 ve
Kandemirci ve diğerleri-Türkiye, başvuru numaraları: 37096/97 ve 37101/97).
Mevcut davada, başvuranın eski Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum
edilmesi nedeniyle müdahalenin iç hukukta bir dayanağı bulunmaktaydı. Sözkonusu yasanın
da Resmi Gazete’de yayımlanması nedeniyle yasanın erişebilirlik gereğine riayet edilmiştir.
Öngörülebilirliğe ilişkin olarak ise, AİHM, Muş Sulh Ceza Mahkemesi’nin başvuranı eski
Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum ettiğini belirtmektedir. Sözkonusu
hüküm uyarınca, yetkili bir merci tarafından alınan karara ya engelleyici tedbire uymama,
hapis ve para cezası ile cezalandırılır. Adli bir kararla yasaklanmış yayın bulundurması
nedeniyle, ulusal mahkemeler başvuranın sözkonusu hükmü ihlal ettiği kanaatine varmıştır.
Mevcut davada, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin ihtilaf konusu yayınların
yayımlandığı tarihten sonra sırasıyla 16 ve 29 Eylül 2001 tarihli iki tane toplatma kararı
sözkonusudur. AİHM, sözkonusu kararların başvuran hakkında alınmadığını ayrıca bu
kararlardan başvuranın bilgisi olduğu hususunun ne ortaya konduğunu ne de iddia edildiğini
kaydetmektedir. Bu bağlamda AİHM, ancak sözkonusu karar ilgilinin bilgisine sunulduğu
takdirde hukuki bir karara uymamanın ceza gerektirebileceği kanaatindedir. Ayrıca AİHM,
ulusal mahkemelerin, bu konuda başvuranın yapmış olduğu itirazları da dikkate almadığını
gözlemlemektedir.
AİHM, Yargıtay 9. Dairesinin 18 Mart 2003 tarihli kararında, yasak yayınların savunması ya
da propagandası amaçlanmadıkça salt bu yayınları bulundurmakla suç teşkil eden unsurların
bir araya gelmediği kanaatine vardığını not etmektedir.
AİHM’ye göre, mevcut dava koşullarında, başvuran, eski Türk Ceza Kanunu’nun 526.
maddesi uyarınca ihtilaflı yayınları bulundurmanın cezaya yol açabileceğini “makul bir
ölçüde” öngörememiştir. Bu koşullarda, AİHM, öngörülebilirlik gereğine riayet edilmediği ve
sonuç olarak, müdahalenin yasa ile öngörülmediği sonucuna ulaşmaktadır. Bu durumda
AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
4