CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
SAMATYA SURP KEVORK ERMENİ KİLİSESİ, MEKTEBİ VE MEZARLIĞI VAKFI  
YÖNETİM KURULU - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 1480/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
16 Aralık 2008  
İşbu karar Sözleşme’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1480/03 numaralı başvurunun nedeni Samatya Surp  
Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu’nun (başvuran) 17  
Ekim 2002 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan  
Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından  
S. Davuthan ve D. Bakar tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1832 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişah fermanıyla kurulmuş bir  
vakıftır. Vakfın statüsü Lozan Antlaşması’nın dini azınlık cemaatleri için kamu hizmeti veren  
eski vakıfların korunmasına ilişkin hükümlerine uygundur.  
Başvuran 11 Ekim 1955 tarihinde İstanbul Şişli’deki bitişik üç evden oluşan toplam 266 m2  
yüzölçümlü bir taşınmazı hibe yoluyla edinmiştir. Sözkonusu bu taşınmazlar tapu sicil  
kaydına başvuran adına tescil edilmiştir.  
İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Yargıtay Genel Kurulu’nun 8 Mayıs 1974 tarihli  
içtihadına atfen başvuran vakfın taşınmazlara ilişkin malik sıfatının iptal edilmesi ve  
mülkiyetin tapu siciline eski sahibi adına kaydedilmesi talebiyle 8 Ekim 1998 tarihinde Şişli  
Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Bu içtihat gereğince vakfın kuruluş senedi olarak  
kabul edilen 1936 tarihli beyannamesinde yer almadığından başvuranın taşınmaz malları  
edinme hakkı bulunmamaktaydı.  
Başvuran mahkeme önünde Hazine’nin 1936 tarihli beyannamesine atfettiği nitelendirmeye  
karşı çıkmıştır.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Kasım 2000 tarihli bir kararı ile Hazine’nin talebini yerinde  
bularak başvuranın tapu senedinin iptaline ve taşınmazın eski maliki adına tesciline karar  
vermiştir.  
Yargıtay 25 Eylül 2001 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.  
Yargıtay 29 Nisan 2002 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir.  
Hükümet Danıştay’ın 15 Kasım 2005 tarihli hükmünü sunmuştur. Buna göre Danıştay  
başvuran tarafından yapılan iptal başvurusunu reddetmiştir. Başvuranın bu başvurusu bir  
yanda bir yönetmelik hükmünün iptalini, öte yanda ise Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün  
başvuranın tasarrufundaki taşınmazların kendi adına yeniden kaydedilmesini reddeden  
kararının iptalini amaçlamaktadır. Danıştay 2002 ve 2003 yıllarında gerçekleştirilen yasa ve  
yönetmelik değişikliklerinin vakıfların yalnızca kendi tasarruflarında bulunan taşınmaz  
mallarla ilintili olduğunu, tapu sicilinde üçüncü şahıslar adına tescil edilmiş malların  
statüsünü yeniden düzenlemediğini değerlendirmiştir. Başvuran bu karara itiraz etmiştir. Bu  
süreç halen iç hukukta derdesttir.  
2
HUKUK  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
Hükümet AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafına uygun olarak başvuranın iç hukuk yollarını  
tüketmediğini savunmaktadır. Hükümet başvuranın Danıştay’a yaptığı iptal başvurusunun 15  
Kasım 2005 tarihinde reddedildiğini belirtmektedir. Hükümete göre iç hukuk yollarının  
tüketilmemesi nedeniyle başvuru kabuledilemez ilan edilmelidir.  
Hükümet öte yandan 15 Mayıs 2008 tarihli yazılı görüşlerinde 5737 sayılı Kanun’un 7.  
maddesine atıfta bulunarak yürürlükteki bu Kanun’un öngördüğü şekliyle başvuranın ilgili  
tapu kadastro dairesine giderek ihtilaf konusu taşınmazını tapu sicilinde kendi adına  
kaydettirme talebinde bulunabileceğini ifade etmektedir.  
Başvuran Hükümetin bu savına karşı çıkarak, 5737 sayılı Kanun’un vakıflara AİHS’nin Ek 1  
no’lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlaline ilişkin şikayetleri için iç hukukta etkili bir başvuru  
yolu sunduğunun kabul edilebileceğini, ancak 5737 sayılı Kanun’un uygulanmasında ciddi  
belirsizliklerin bulunduğunu belirtmektedir. Bilhassa yeni kanun hükümlerini uygulamakla  
yükümlü makamların uygulamalarına ilişkin şüphelerini dile getirmektedir. Başvuran ayrıca,  
Vakıflar Genel Meclisi’nin olumlu görüşüne bağlı olması dolayısıyla taşınmazının otomatik  
olarak kendisine iadesinin mümkün olmayacağının altını çizmektedir. Başvuran Vakıflar  
Genel Meclisi’nin olumlu görüş vermemesi durumunda uzun yıllar sürme riski olan idari  
dava açması gerekeceğini belirtmektedir.  
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesinin normal şartlarda başvurunun AİHM’ye yapıldığı  
tarih itibarıyla değerlendirildiğini hatırlatır. Bunun yanı sıra bu kuralın, her davanın özel  
koşullarınca meşru hale gelebilen istisnaları bulunmaktadır (Bkz. Baumann-Fransa kararı no:  
33592/96, 22 Mayıs 2001; Brusco-İtalya kararı, no: 69789).  
AİHM dosyadaki belgeler ışığında, başvuranın AİHM’ye başvurduktan sonra açtığı iptal  
davasının bir yandan bir yönetmelik hükmünün, diğer yandan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün  
başvuranın kimi taşınmaz mallarını kendi adına yeniden tescil ettirme girişimini reddeden  
kararının iptal edilmesi için açılmış genel nitelikli bir dava olduğunu tespit etmektedir.  
Hükümet tarafından sunulan unsurlar bu girişimin akıbetinin mevcut başvuruyu doğrudan  
etkileyip etkilemediği konusunda herhangi bir bilgiyi içermemektedir. Yapılan bu başvurunun  
2002 ve 2003 yıllarında gerçekleştirilen yasa ve yönetmelik değişikliklerinin yalnızca  
vakıfların kendi tasarruflarında bulunan taşınmaz mallar ile ilgili olduğuna ve tapu sicilinde  
üçüncü şahıslar adına tescil edilmiş malların statüsünü yeniden düzenlemediğine kanaat  
getiren Danıştay tarafından reddedildiğini de ifade etmek gerekir.  
AİHM, 5737 sayılı Kanun’un 7. (geçici) maddesine ilişkin başvuranın öngörülen bu başvuru  
yolunun taşınmaz mallarının iadesine mahal verecek başvuru yolunu açtığına karşı  
çıkmadığını, fakat bu yönde lehte bir kararın elde edilebilmesi için Vakıflar Genel Meclisi’nin  
olumlu görüşünün alınması gerekmesini sorguladığını gözlemlemektedir.  
Bu başvuruda dava dosyasından başvuranın taşınmaz mallarını kendi adına yeniden  
kaydedilmesi talebiyle Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne başvurmadığı anlaşılmaktadır. AİHM bu  
bağlamda 5737 sayılı Kanun’un, (geçici) 7. maddesinin alenen “hibe yoluyla edinilmiş  
taşınmaz mallara” atıfta bulunduğu cihetle, başvurana şikayetlerini makul bir çerçevede  
başarıyla sonuçlandırabileceği başvuru yolunu sunduğu hususunu kabul etmeye hazırdır.  
Sonuç itibariyle, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralından muaf olmak için istisnai bir durum  
3
tespit etmediği takdirde, AİHM AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca başvuran vakfın mezkur  
kanun gereğince prensipte yetkili tapu kadastro müdürlüğüne giderek taşınmaz mallarını  
kendi adına tescil ettirme başvurusunu yapma zorunluluğunun olduğuna itibar etmektedir.  
AİHM, genel ilkesine getirilecek bir istisnayı kabul etmek için, uygulamadaki başvuru  
yolunun başvurana iç hukukta şikayetlerine yönelik gerçekten telafi elde etme imkanı sunan  
bir yapıda olup olmadığının ve AİHM içtihadına uygun olarak «etkili» olma koşulunu  
karşılayıp karşılamadığının tespit edilmesi gerektiğini hatırlatır. AİHM bu bağlamda  
Hükümetin, mevcut dava koşullarına benzer koşullarda iç hukukta bu yolun başarıyla  
uygulandığını gösterir bir örnek sunmadığını belirlemektedir. Oysa, iç hukukta etkili ve  
yeterli başvuru yollarının bulunduğunu ispat etmek, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını  
yapan Hükümet’e düşen bir yükümlülüktür (Bkz. Soto Sanchez-İspanya kararı, no: 66990/01,  
25 Kasım 2003).  
AİHM sonuç olarak, bilhassa davanın eski oluşu göz önüne alındığında, iç hukuk yollarının  
tüketilmesi durumunun başvurunun yapıldığı tarih itibariyle değerlendirilmesine ilişkin genel  
ilkesinden sapmak için yeterli unsur bulunmadığına kanaat getirmektedir. Bu çerçevede,  
AİHM’ye başvurusunu yapmadan evvel çeşitli iç hukuk yollarına başvurmuş olan başvuran iç  
hukuk yollarını tüketmiş sayılmaktadır. Dolayısıyla bu itiraz reddedilmektedir.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
II. EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuran vakıflar hakkındaki yasal mevzuatın ve bu mevzuatın ulusal mahkemeler tarafından  
yorumlanmasının Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan mülkiyet hakkına yönelik bir  
ihlali oluşturduğunu ileri sürmektedir.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
Başvuranın mülkiyeti kazanmasından kırk yıl sonra tapu kaydının nihai surette tapu sicil  
kayıtlarından silinmesinin ilgilinin malından mahrum kalması sonucunu doğurduğu ve Ek 1  
no’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten  
«yoksun bırakma» olarak değerlendirileceği hususunda AİHM’nin bir şüphesi  
bulunmamaktadır.  
AİHM Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı kararında da dile getirdiği üzere dini azınlıklara ait  
vakıflar tarafından 1936 yılında verilen beyannamelerin bu vakıfların “vakıf senedi” yerine  
geçtiğine ilişkin 1974 tarihli içtihadın uygulanmasının “öngörülebilirlik” gereği ile  
bağdaşmadığı sonucuna vardığını hatırlatır. AİHM sonuç itibariyle, ediniminden on altı ve  
yirmi iki yıl geçtikten sonra kabul edilen bir içtihadın uygulanması nedeniyle mezkur  
taşınmazların tapu senetlerinin iptal edilmesinin meşruiyet ilkesi ile bağdaşmadığı ve  
başvuranın mülkiyet hakkına yönelik bir ihlal oluşturduğu neticesine varmaktadır.  
AİHM Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi ile ilgili olarak, ediniminden kırk yedi yıl sonra  
başvuranın tapusunun iptaline yol açacak aynı içtihadın uygulanmasının sözkonusu olması  
ölçüsünde mevcut kararda da benzer bir sonuca varmaktadır.  
4
AİHM sonuç olarak bu başvurunun incelenmesinden, Hükümetin AİHM’nin bu davada farklı  
bir sonuca varmasını sağlayacak hiçbir delil ve tespit sunmadığı kanısına varmaktadır. AİHM  
Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
III. AİHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİYLE BİRLİKTE 14.  
MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran aynı olaylara dayanarak Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14.  
maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran ayrıca, Yargıtay tarafından benimsenen 1974 içtihadının esasen hukuksal güvenlik  
ilkesi ile bağdaşmadığını öne sürmekte, bu yönde AİHS’nin 6. maddesine atıfta  
bulunmaktadır.  
Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bakımından yürüttüğü muhakemeyi göz önünde  
bulunduran AİHM, bu şikayeti ayrıca incelemeye gerek görmemektedir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran uğradığı zararın giderilmesi bakımından ihtilaf konusu taşınmazların tapu sicilinde  
kendi adına yeniden kaydedilmesini istemektedir. Bu tescilin yapılmaması durumunda,  
gecikme halinde faiz işletilmek üzere, 1.834.000 Euro tazminat ödenmesini talep etmektedir.  
Başvuran bu talebini destekler mahiyette mimar ve sigorta eksperi Y. Tezkan ve emlakçı Y.  
Yılmaz tarafından 28 Nisan 2007 tarihinde hazırlanan bilirkişi raporuna göndermede  
bulunmaktadır; bu rapora göre taşınmazların sayısı ve İstanbul’daki gayrimenkul fiyatlarının  
son yıllardaki artışı dikkate alındığında sözü edilen taşınmazların değeri 2007 yılında  
2.500.000 ABD Doları idi.  
Hükümet bu iddialara ve başvuranın talebiyle bilirkişiler tarafından gerçekleştirilen  
değerlendirmeye karşı çıkarak İstanbul Valiliği nezdinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde  
görevli üç memurdan oluşan komisyon tarafından yapılan kıymet takdir incelemesine göre  
taşınmazların ederinin 408.372,30 YTL (yaklaşık 204.186 Euro) olduğunu ifade etmektedir.  
Sözkonusu kıymet takdiri gayrimenkulün vergi değeri ile aynı semtte ve civarında son  
yıllardaki satış fiyatları karşılaştırılarak belirlenmiştir  
AİHM başvuranın tapusunun iptal edilmesiyle Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal  
edildiği sonucuna vardığını hatırlatır. Mevcut bu başvurunun koşulları ve 5737 sayılı Kanun  
dikkate alındığında AİHM ihtilaf konusu taşınmazların tapu sicilinde başvuran adına yeniden  
kaydedilmesinin başvuranı, Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği duruma  
eşdeğer bir pozisyona getireceğine itibar etmektedir. AİHM, Savunmacı Hükümetin işbu  
kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde bu tescili gerçekleştirmemesi durumunda  
başvurana sözkonusu taşınmazların güncel değerine karşılık gelecek bir maddi tazminatı  
ödemesi gerektiğine karar vermektedir.  
AİHM bu meblağın tespitinde taraflarca hazırlatılan iki bilirkişi incelemesinden ve özellikle  
başvurulan hesaplama yönteminden yararlandığını belirtir. Gayrimenkulün yerel satış  
değerlerine ilişkin sunulan bilgiler ve taraflarca sunulan deliller ışığında AİHM, yeniden  
tescilin yapılmaması halinde, Hükümetin başvurana tapusunun iptal edilmesiyle oluşan maddi  
zarar karşılığında 600.000 Euro ödemesini kararlaştırmıştır.  
5
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran avukatlık gideri olarak 10.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu talebini  
destekleyici kanıtlayıcı belge ya da not sunmamıştır.  
Hükümet herhangi bir kanıtlayıcı belge ile desteklenmemesi doğrultusunda bu miktara karşı  
çıkmaktadır.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM bu başvuruda başvuranın iddialarını  
destekleyici herhangi bir belgeyi sunmaması ve sözü edilen kıstaslar ışığında başvuranın  
yargılama giderleri hakkındaki talebini reddetmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14. ve 6. maddesine ilişkin  
şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
4. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesine uygun olarak mevcut kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay  
içinde, Savunmacı Devlet tarafından İstanbul Şişli’de bulunan üç evin başvuran adına yeniden  
tescil edilmesine;  
b) bu yönde bir tescilin yapılmaması halinde, aynı üç aylık süre içinde, miktara  
yansıtılabilecek her türlü vergiyle birlikte ve ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye  
çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet’in başvurana maddi tazminat olarak 600.000 (altı yüz bin)  
Euro ödemesine;  
c) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez  
Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faizin  
uygulanmasına;  
5. Adil tatmine dair diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 16 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
6