CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
SARI vd. -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 13767/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
29 Temmuz 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (13767/04) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaları) Đstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarı’nın (bavuranlar) Avrupa Đnsan  
Hakları Mahkemesi’ne 9 Mart 2004 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence  
altına alan Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu  
bavurudur.  
Bavuranlar, Đstanbul Barosu avukatlarından A. Sakmar tarafından temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Türk vatandaı olan bavuranlar, Đstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarı sırasıyla  
1925, 1944 ve 1942 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.  
Bozcaada’da (Çanakkale) bulunan bir arazinin bazı parselleri, 22 Aralık 1950 tarihinde  
tapu siciline 197 ve 198 kayıt numaralarıyla Türkiye Devlet Hazinesi («Hazine») adına  
kaydedilmitir. Đlgili belgelerede bu arazilerin Hazine adına metruken kaydedildiği  
belirtilmektedir. 11 Mayıs 1983 tarihinde, aynı araziler üzerindeki baka bir parsel de yine  
aynı sebepten dolayı Hazine adına kaydedilmitir.  
Bavuranların iddialarına göre, bu arazideki parseller balangıçta Nikola Sarımanol  
adındaki bir ahsa aitti ve bu ahıs belirlenemeyen bir tarihte vefat etmive mirasını oğlu  
Yorgi Sarımanol’a bırakmıtır. Bu ahıs da babası gibi bilinmeyen bir tarihte vefat etmive  
kızı Sultana Korkodilos tek varis olarak gösterilmitir.  
26 Ağustos 1938 tarihinde, Sultana Korkodilos da vefat etmive mirasını Nikola ve  
Parakevi Korkodilos’a bırakmıtır.  
1962’de, veraset ve mülkiyet hakları doğrultusunda Nikola ve Parakevi Korkodilos,  
sözkonusu gayrimenkullerin kendi adlarına tapu siciline kaydedilmesi için dava açmılardır..  
Nikola ve Parakevi Korkodilos’un davayı takip etmemesi nedeniyle sözkonusu dava, 24  
Ekim 1964 tarihinde dütür. .  
Parakevi Korkodilos, mülk sahibi olduğunu belirten ancak noter tasdiki olmayan 8  
Ağustos 1964 tarihli imzalı bir belge vasıtasıyla, bahis konusu arazi yüzölçümünün yarısına  
tekâbül eden miras payını Panayot ve Đstifaniya Sarris’e bırakmıtır. 15 Aralık 1966 tarihinde  
Nikola Korkodilos, kendi payına düen miras hakkı için aynı eyi yapmıtır.  
Belli olmayan bir tarihte, bu ihtilaflı araziler devlet tarafından akir Balcı isimli bir ahsa  
kiralanmıtır. Bu ahıs, adı geçen arazilerin üçüncü ahıslar tarafından kullanıldığını görerek,  
Mal Müdürlüğü’ne bavurmutur. Bunun üzerine Mal Müdürlüğü, 20 Aralık 1971 tarihinde  
Panayot Sarris’in araziye girmesini engellemek amacıyla Bozcaada Kaymakamlığı’na  
bavurmutur.  
27 Aralık 1971 tarihinde, kaymakamlık bu talebi haklı bularak, Panayot Sarris’in arazilere  
girmesini yasaklamıtır.  
2
Panayot ve Đstifaniya Sarris, ihtilaflı parsellerin sekiz senedir zilyetlerinde olduğu  
iddiasıyla hazırlanan 29 Mart 1972 tarihli dava dilekçesi vasıtasıyla, Bozcaada Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde (« Asliye Hukuk Mahkemesi ») Hazine’nin elatmasının önlenmesine yönelik  
bir dava (zilyetlik davası) açmılardır.  
22 Aralık 1973 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi kendilerini haklı bularak, Hazine’nin  
elatmasının önlenmesine hükmetmitir.  
4 Temmuz 1974 tarihli kararıyla Yargıtay, dosyanın yeteri kadar incelenmediği  
gerekçesiyle asliye hukuk mahkemesinin kararını bozmutur. Yargıtay, kararında, taraflardan  
biri olan Hazine’nin, iddialarını tapu kayıtlarına dayandırdığını, ancak asliye hukuk  
mahkemesinin dava dosyasına sunulan belgelerin dava konusuyla ilgisi olup olmadığını  
incelemediğini belirtmitir.  
Đtirazı görüen Asliye Hukuk Mahkemesi 16 Eylül 1980 tarihinde Đstifaniya Sarris’in  
davasını takip etmediğini vurgulayarak, adıgeçenin talebine ilikin kararın müracaaatta  
bırakılmasına hükmetmive Panayot Sarris’i kısmen haklı bulmutur. Söz konusu arazinin bir  
bölümünde, Hazine’nin elatmasının önlenmesine hükmetmitir.  
1 Mayıs 1981 tarihinde Yargıtay, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bir kez daha  
bozmutur. Sözkonusu arazilerin mülkiyetlerinin ihtilaflı olduğunu vurgulayarak, elatmanın  
önlenmesi yönünde karar vermeden önce mahkemenin, Panayot Sarris’e tescil davası açmak  
üzere mehil ve imkan vermesi gerektiğini belirtmitir.  
29 Aralık 1981 tarihinde Panayot Sarris, ihtilaflı mülklerin kendi adına kaydedilmesi  
amacıyla bir dava açmıtır.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Nisan 1982 tarihinde biri zilyetlikle iktisap ve diğeri  
mülklerin tapu siciline kayıtlarıyla ilgili iki davanın birletirilmesi yönünde karar almıtır.  
9 Temmuz 1992 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtilaflı arazilerin tapu kütüğünde  
üçüncü bir ahıs adına kayıtlı olduğunu ve zilyetliğe dayalı kazandırıcı zamanaımı ile mülk  
edinilemeyeceğini gerekçe göstererek, Panayot Sarris’in açtığı davayı reddetmitir.  
1992 yılında, bölgede yapılan kadastro çalımaları sonucunda ihtilaflı araziler birçok  
parsele bölünmüve bunların her birine yeniden numara verilmitir. Bununla birlikte, tapu  
kütüğündeki mülkiyet durumlarının yazılı olduğu bölümler, maliklerinin belirsiz olması  
nedeniyle bobırakıltır.  
15 ubat 1994 tarihinde Yargıtay, kadastro planlarının düzenlenmesi sonunda ortaya çıkan  
anlamazlığın çözümlenmesinde yetkili yargı organının, ilgili yasalardaki hükümler gereği  
bundan böyle kadastro mahkemeleri olduğunu vurgulayarak, kararı ratione materiae aykırılık  
gerekçesiyle bir kez daha bozmutur.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Aralık 1994 tarihinde ratione materiae görevsizlik kararı  
vererek davayı Bozcaada Kadastro Mahkemesi’ne göndermeye karar vermitir.  
3
1996 yılında, Panayot Sarris vefat etmive arkasında varis olarak Đstifaniya Sarı, Eleni  
Sarı (Zarbozan) ve Nikola Sarı’yı (bundan böyle « bavuranlar » olarak anılacaktır)  
bıraktır. Davayı bu kiiler takip etmektedirler.  
Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım 1997, 17 ve 24 Temmuz 1998, 6 Haziran 1999  
ve 14 Haziran 2002 tarihlerinde keif yapmıtır. Bozcaada Kadastro Mahkemesi tarafından  
ayrıca birçok defa bilirkii incelemesi emri verilmitir. Bilirkiiler, 28 Eylül 1998, 7 Temmuz  
1999, 20 Haziran 2002, 8 Temmuz 2002 ve 12 Ağustos 2002 tarihlerinde raporlarını  
sunmulardır.  
Keif sırasında düzenlenen tespit tutanaklarına, bilirkii raporlarına, o bölge yakınlarında  
oturanların anlattıklarına dayanarak ve bilhassa da nüfus kayıt örnekleri ile birlikte dosyada  
sunulan tüm belgelerin incelenmesinden sonra, Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım  
2002 tarihinde bavuranların taleplerini reddetmitir. Bozcaada Kadastro Mahkemesi  
gerekçesinde ilk olarak, tarafların ihtilaflı arazilerin metruken Hazine’ye intikal etmiolduğu  
konusunda itirazları olmadığını vurgulamıtır. Mahkeme daha sonra, bu nitelikteki arazilerin  
ilk bataki tapu senetleri hukuki değerini yitirmedikçe baka bir mülkiyete konu  
olamayacağını belirtmitir. Sonuç olarak, bu tapu senetleri hukuki niteliklerini kaybetmiꢀ  
olsalar dahi, yürürlükteki kanun hükümleri gereğince ve özellikle iki taraf arasında yıllardır  
çekimeli olması nedeniyle, dava konusu taınmazlar üzerinde, bavuranlar yararına  
kazandırıcı zamanaımı ile mülk edinme koullarının olumadığına hükmetmitir.  
Yargıtay, tarafların hazır bulunduğu duruma sonrasında aldığı 22 Nisan 2003 tarihli kararı  
ile Bozcaada Kadastro Mahkemesi’nin kararını onamıve bavuranların karar düzeltme  
talebini 29 Eylül 2003 tarihinde reddetmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐ ĐLE 1 NO’LU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN AYRI  
AYRI VE SÖZLEMENĐN 14. MADDESĐYLE BAĞLANTILI OLARAK ĐHLÂL  
EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Hükümet’in itirazları hakkında  
Hükümet, AĐHM’nin ratione temporis yetkisizliği, iç hukuktaki itiraz yollarının  
tüketilmediği ve bavuranların mağdur sıfatı olmadığı olmak üzere üç yönden  
kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır.  
AĐHM, Hükümet’in itirazları hakkında bir karar almasının gerekli olmadığı kanaatindedir.  
Bu itirazların reddedilmesi gerektiği kabul edilse dahi, mevcut ikâyetler, her halükarda,  
aağıda açıklanan gerekçeler nedeniyle kabul edilemez niteliktedirler (bakınız, mutatis  
mutandis, Đtalya aleyhine M.D.U.davası (karar), no 58540/00, 28 Ocak 2003).  
B. 6/1 maddesine riayet edilip edilmediği hakkında  
Bavuranlar, davalarının ulusal mahkemeler tarafından adil bir ekilde görülmediğini iddia  
etmektedirler. Bavuranların iddiasına göre, ulusal mahkemeler, arazileri metruken tapu  
siciline Hazine adına kaydedilen ve varisi oldukları kimseyi balangıçtaki malik olarak  
4
saydığı cihetle bu davada hatalı bir görüüzerinden hareket etmilerdir. Bavuranlara göre,  
anlamazlık konusu olan araziler, metruken tapu siciline kaydedilen araziler değil, tapu dıı  
belge ile satın aldıkları arazilerdir. Bu konuyla ilgili olarak bavuranlar AĐHS’nin 6/1  
maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Hükümet, ulusal yargı organlarının iç hukuku gereği gibi uyguladıklarını ve bavuranların  
bu araziler üzerinde herhangi bir tapu senedine sahip olmadıkları cihetle, ilgili iç hukuk  
hükümlerinin ihtilaflı mülklerin kazandırıcı zamanaımı yoluyla elde edilmesine imkân  
vermediğini ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, bavuranların ilk mülk sahibi ile Sultana  
Korkodilos arasında bir akrabalık bağının olduğunu ve varisler Nikola Korkodilos ve  
Paraskevi Kunduracı’nın bu mülkiyeti bavuranların murisine (Panayot Sarris) devrettiğini  
hiçbir zaman resmi belgelerle kanıtlayamadıklarını vurgulamaktadır.  
AĐHM, Sözlemenin 19. maddesi uyarınca, Sözlemeci Tarafların, AĐHS’den kaynaklanan  
taahhütlerini yerine getirmelerini sağlamakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Özellikle,  
Sözleme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği durumlar dıında,  
AĐHM, bir iç yargı organı tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları  
incelemekle yükümlü değildir. Diğer taraftan, Sözleme’nin 6. maddesindeki hükümlerle adil  
yargılanma hakkını garanti altına alıyor ise de, öncelikle iç hukukun ve ulusal yargı  
organlarının yetki alanına giren kanıtların kabul edilebilirlikleri veya bunların  
değerlendirilmesiyle ilgili konularda bir kural koymamaktadır. (Đspanya aleyhine García Ruiz  
davası [GC], no 30544/96, § 28, CEDH 1999-I).  
AĐHM, dava konusunun, iç hukuk sisteminin neden olduğu olayların değerlendirilmesi ile  
iç hukukun uygulama ve yorumlamalarına ilikin bir ikâyet olduğu kanaatindedir. AĐHM,  
ulusal yargı organlarının, keif yapılmasından, bilirkii raporlarının incelenmesinden ve yakın  
çevrede oturanların ifadelerinin dinlenmesinden sonra bavuranların talebini reddettiklerini  
gözlemlemektedir.  
AĐHM ayrıca, bavuranların çekimeli yargılanma hakkından  
yararlandıklarını ve bu yargılama sürecinin çeitli aamalarında iddialarını savunma adına  
önemli gördükleri tüm kanıtları sunabildiklerini gözlemlemektedir. Diğer taraftan, AĐHM, ilk  
derece mahkemesinin açılan davayı reddetme yönünde verdiği kararın olaylar ve hukuk  
yönünden yeterince gerekçelendirilmiolduğunu saptamaktadır.  
Yukarıda ifade olunanlara ve elindeki unsurlara dayanarak AĐHM, ihtilaflı davanın genel  
itibariyle, Sözlemenin 6/1 maddesi anlamında adil nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır.  
Sonuç olarak, bavuranların bu ikâyeti mesnetsiz olduğundan AĐHS’nin 35. maddesinin  
3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.  
C. 1 Nolu Protokolün 1. maddesine riayet edilip edilmediği hakkında  
Bavuranlar, ulusal mahkemelerin gayrımenkulleri tapu siciline kendi adlarına  
kaydetmemek suretiyle, mülkiyet haklarını ihlal ettiklerini öne sürmektedirler.  
Bavuranlar, ihtilaflı arazilerin çok uzun zamandan beri kendilerinde olduğunu ve  
kendilerinin bu arazileri tapu senetlerini elinde bulunduran ahıslardan satın aldıklarını,  
ancak ulusal mahkemelerin bunları tamamen inkâr ettiğini savunmaktadırlar. Bu  
çerçevede bavuranlar 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedirler.  
5
1. Tarafların savları  
a) Bavuranlar  
Bavuranlar, ihtilaflı arazilerin aslında Nikola ve Parakevi Kunduracı’ya miras kalan  
araziler olduğunu ve dedelerinin 1964 ve 1966 yıllarında bu arazileri tapu dıı belge ile satın  
aldıklarını iddia etmektedirler. Bavuranlara göre, satın alma tarihinden itibaren ve iç  
hukukun hükümleri çerçevesinde, kendilerinin söz konusu arazilerin yasal maliki olarak kabul  
edilmeleri ve bu durumun ulusal mahkemeler tarafından da kabul görmesi gerekmekteydi.  
Ayrıca, 1971 yılında kaymakamlık tarafından kendileri aleyhine alınan karara kadar, arazileri  
bir müdahaleyle karılamaksızın kullandıklarını ve ulusal mahkemelerin bu gerçeği tamamen  
inkâr ettiğini ileri sürmektedirler.  
b) Hükümet  
Hükümet, ihtilaflı arazilerin ilk maliki tarafından terk edilmiolduğunu ve herhangi bir  
mülkiyet devri yapılmadan önce 1950 yılında metruken Hazine adına kaydedildiğini  
vurgulamaktadır. Bu nedenle Hükümet, bavuranların, tapu sicilinde resmi olarak kayıtlı  
bulunan bu mülklere geçerli sayılabilecek hukuki bir temelde sahip olamayacakları sonucunu  
çıkarmaktadır. Hükümet aynı zamanda, kaymakamın karar verirken, söz konusu arazilerin  
kiracısı olduğunu iddia eden üçüncü bir ahsın talebine dayandığını ileri sürmektedir. Son  
olarak Hükümet, Türk hukukuna göre, bir mülkiyet devrinin ancak tapu siciline kaydedilmek  
suretiyle gerçekletirilebileceğini vurgulamakta ve dolayısıyla tapu dıı belgenin, kendisine  
göre, yalnızca olası bir satın alma ilemine ilikin delil balangıcı tekil edeceğini  
belirtmektedir.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, bir bavuranın ikayetine konu olan kararlar kendi ‘mülkü’ ile ilikili olmadığı  
müddetçe 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunamayacağını  
hatırlatır. “Mülk” kavramı “mevcut malları’’ kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet  
hakkından efektif istifade etme “meru beklentisini’’ ileri sürmesine neden olacak, alacaklar  
da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. Buna karın, halihazırda bihakkın  
kullanılamayan bir mülkiyet hakkının tanınanacağı beklentisi 1 Nolu Protokolün 1. maddesi  
anlamında bir « mülk » olarak değerlendirilemez ( Almanya aleyhine Prince Hans-Adam II  
de Liechtenstein davası [GC], no 42527/98, §§ 82-83, CEDH 2001-VIII ; Çek Cumhuriyeti  
aleyhine Gratzinger et Gratzingerova davası (karar) [GC], no 39794/98, § 69, CEDH  
2002-VII; Slovakya aleyhine Kopecký davası [GC], no 44912/98, § 35, CEDH 2004-IX).  
Diğer taraftan AĐHM, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin mülk edinme hakkını garanti  
etmediğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleriyle birlikte, Belçika aleyhine Van der Mussele  
dava, 23 Kasım 1983 tarihli karar, seri A no 70, sayfa 23, § 48 ; Kopec, sözü edilen madde  
§ 35).  
Mevcut davada, bavuranların ihtilaflı arazilerin tapusuna sahip olmadıkları ve yalnızca  
kendi zilyetleri altında bulunduğunu iddia ettikleri konusunda hiç kimsenin itirazı  
bulunmamaktadır. Bozcaada Kadastro Mahkemesi’nin vardığı sonuçta, sözkonusu araziler  
Hazine’ye ait olduğundan bavuranların mülkiyetinde sayılamayacağı ve diğer taraftan,  
kazandırıcı zamanaımı artlarının olumadığı vurgulanmaktadır.  
Bu artlar altında, AĐHM, bavuranların adı geçen içtihat kapsamında bir « mevcut  
mülk »’e sahip olmadıkları kanaatine varmıtır. (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine  
Gündüz davası (karar), no 50253/99, 18 Ekim 2007).  
6
Bundan sonra geriye, bavuranların mülkiyet hakkından efektif olarak yararlanmaları için  
en azından « meru bir beklenti » leri olduğunu ileri sürebilecekleri bir alacaklarının olup  
olmadığının belirlenmesi kalmaktadır. Baka bir deyile, ihtilaflı mülklerin tapu sicilinde  
kendi adlarına kaydedilmesi taleplerinin, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin korumasından  
yararlanması için, iç hukukta yeteri kadar güçlü temellere dayanan bir alacak olarak kabul  
edilebilip edilemeyeceğini belirlemek gerekmektedir.  
Bu noktada, AĐHM, ilk aamada bavuranların iddialarını mülkiyet devri için düzenlenen  
tapu dıı bir belgeye dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Oysa, bilmeleri gerekirdi ki, Türk  
hukukunda böyle bir belge mülkiyet hakkının devri için tek baına yeterli olmamaktadır.  
Medeni Kanunun taınmaz mallarla ilgili hükümleri uyarınca sözkonusu taınmazların tapu  
siciline kaydettirilmesi gerekirdi.  
AĐHM daha sonra, mülkiyet hakları olduğunu kanıtlamak için bavuranların iddialarını  
zilyetliğe dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Ancak burada da yine mülkiyet devrinin  
gerçekletirilmesinde iç hukukta öngörülen artları karılamayan bir hukuki belge sözkonusu  
olduğundan ve ihtilafı yargıya taıdıklarından, bavuranların, kazandırıcı zamanaımı  
artlarının oluup olumadığı konusunda kararı öncelikle iç hukuku uygulayan ve yorumlayan  
adlî mercilerin vereceğini bilmeleri gerekirdi. AĐHM ise, yalnızca Sözlemenin 19. maddesi  
kapsamında Sözleme’yi imzalayan Tarafların taahhütlerine uymalarını sağlamakla  
yükümlüdür; Özellikle, Sözleme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği  
durumlar dıında, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal ya da hukuki  
hataları incelemekle yükümlü değildir (bakınız, örneğin, García Ruiz, adıgeçen, prg. 28).  
Dava konusuyla ilgili verilen kararlar ile özellikle 6/1 maddesi kapsamında yukarıda  
vardığı sonuçlar çerçevesinde (yukarıdaki 33 ve 34. paragraflar) AĐHM, bavuranların  
talepleri konusunda Bozcaada Kadastro Mahkemesi ile Yargıtay’ın karar veriꢀ ꢀekillerinde  
hiçbir keyfi durum görmemektedir. Dolayısıyla, ilgililerin iddialarını reddeden ve bu konuda  
yasaların öngördüğü artların olumadığına karar veren sözkonusu mahkemelerin vardıkları  
kararlardan farklı bir karara varmasını gerektirecek hiçbir unsur mevcut değildir. (bakınız,  
mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Sarıaslan ve diğerleri davası (karar), no 32554/96, 23  
Mart 1999).  
Yasal artların oluması meselesinin bavuranlar tarafından balatılan adlî süreç  
çerçevesinde incelenmesi gerektiğinden AĐHM,,dava dilekçesini verdikleri dönemde  
bavuranların alacaklarının bazı artlara bağlı olduğu, bunun da 1 No’lu Ek Protokolün 1.  
maddesi kapsamında koruma altına alınması için yeterli kabul edilebilecek bir mamelek  
değeri » olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Kopec,  
sözü edilen madde § 58).  
Bu artlarda, AĐHM, bavuranların 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesi anlamında  
bir «mülk»’e sahip olmadıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu hükmün getirdiği  
teminatlar mevcut davada uygulanamaz.  
Dolayısıyla, bu ikâyet 35/3 maddesi anlamında AĐHS hükümleriyle ratione materiae  
bağdamamakta olup 35/4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.  
7
D. AĐHS’nin 14. maddesine 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak riayet  
edilip edilmediği hakkında  
Mülkiyet hakları noktasında ayrımcılığa maruz kaldıklarını düünen bavuranlar, yetkili  
makamların ve ulusal mahkemelerin kendilerinin de mensup oldukları dinî azınlığın üyelerine  
karı daima dılayıcı bir tutum benimsediklerini ileri sürmektedirler. Bu konuyla ilgili olarak  
Sözlemenin 14. maddesinin 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak ihlâl  
edildiğini savunmaktadırlar.  
Hükümetin kanaatine göre, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamına giren bir mülke sahip  
olmayan bavuranlar, özerk bir niteliği olmadığından ve bu nedenle söz konusu davada  
uygulanamayacağından dolayı, Sözlemenin 14. maddesinin ihlâl edildiği eklinde bir  
ikâyette bulunamazlar. Hükümet ayrıca bavuranların ikâyetlerinin dayanaktan yoksun  
olduğunu savunmaktadır.  
AĐHM 14. maddenin, Sözleme ve Protokolün diğer kural koyucu maddelerini tamamlayıcı  
nitelikte olduğunu hatırlatmaktadır. 14. maddenin bağımsız bir niteliği yoktur, zira yalnızca  
AĐHS ve Ek Protokolleri’nin garanti altına aldığı «hak ve hürriyetlerin kullanılması» için  
geçerlidir (bakınız, örneğin, Birleik Krallık aleyhine Abdulaziz, Cabales ve Balkandali  
dava, 28 Mayıs 1985 tarihli karar, seri A no 94, sayfa 35, § 71 ; Avusturya aleyhine Inze  
dava, 28 Ekim 1987 tarihli karar, seri A no 126, sayfa 17, § 36 ; Fransa aleyhine Koua  
Poirrez davası, no 40892/98, § 36, CEDH 2003-X). Sözlemenin 14. maddesinin özerk  
nitelikte olmaması ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanamaz olması sonucuna  
varılması nedeniyle, AĐHM, Sözlemenin 14. maddesinin mevcut davada dikkate  
alınamayacağı kanaatine varmaktadır (bakınız Çek Cumhuriyeti aleyhine Koliha davası  
(karar), no 52863/99, 6 Nisan 2004 ; Fransa aleyhine Prigent davası (karar), no 20817/02,  
7 Haziran 2005).  
Daha sonra, AĐHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi  
yönünden yapılan ikâyet, yine aynı ekilde AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında  
AĐHS hükümleriyle ratione materiae bağdamamakta olup 35/4 maddesi uyarınca  
reddedilmelidir.  
IV. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Bavuranların iddiasına göre, ihtilaf konusu yargılama süresi makul süre ilkesine aykırıdır.  
Bu konuyla ilgili olarak bavuranlar, AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini ileri  
sürmektedirler.  
Hükümet, AĐHM’nin ratione temporis yetkisine istinaden bir kabuledilemezlik itirazında  
bulunmaktadır. Hükümet bu konuyla ilgili olarak, bavuranların murisinin Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde dava açtığı 29 Mart 1972 tarihi ile Türkiye’nin kiisel bavuru hakkını kabul  
ettiği 28 Ocak 1987 tarihleri arasında geçen sürecin AĐHM tarafından incelenemeyeceğini  
vurgulamaktadır.  
Hükümet’in bu tezini haklı bulan AĐHM, bu davada bavuranlar tarafından ileri sürülen  
ikâyet çerçevesinde ratione temporis yetkisinin Türkiye’nin kiisel bavuru hakkını kabul  
ettiği 28 Ocak 1987 tarihinden sonra geçerlilik kazanacağı kanaatine varmaktadır (bakınız,  
8
özellikle Türkiye aleyhine Mitap ve Müftüoğlu davası, 25 Mart 1996 tarihli karar , karar ve  
hükümlerin derlemesi 1996-II, sayfalar 410-411, §§ 26-28 ; Türkiye aleyhine Cankoçak  
dava, no 25182/94 ve 26956/95, § 26, 20 ubat 2001 ; Türkiye aleyhine ahiner davası, no  
29279/95, § 21, CEDH 2001-IX).  
Bu nedenle, AĐHM’nin kanaatine göre, dikkate alınacak dönem 28 Ocak 1987 tarihinde  
balamaktadır. Bununla birlikte AĐHM,sözkonusu tarihte davanın on dört yıl 10 aydır  
sürmekte olduğunu göz önünde bulunduracaktır.  
AĐHM diğer taraftan, bu ikâyetin Sözlemenin 35/3 maddesi açıkça dayanaktan yoksun  
olmadığını ve baka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla, bu ikayeti kabuledilebilir olarak ilan etmek yerinde olacaktır.  
1. Esasa ilikin  
1. Dikkate alınması gereken dönem  
Hükümet, söz konusu yargı sürecinin 29 Mart 1972 tarihinde balayıp 29 Eylül 2003  
tarihinde sona erdiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, sözkonusu yargı süreci otuz bir yıl altı  
ay sürmütür. Hükümet, AĐHM’nin 28 Ocak 1987 tarihinde balayan ve yaklaık on altı yıl  
sekiz aydan fazla olan bu süreyi dikkate alması gerektiğini yinelemektedir.  
Bavuranlar, AĐHM’nin ratione temporis yetkisi konusunda fikir beyan etmemektedirler.  
Buna karın, geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin makul bir süre olarak kabul edilemeyeceğini  
ve kendilerinden kaynaklanan herhangi bir atalet döneminin sözkonusu olmadığını iddia  
etmektedirler.  
AĐHM’nin kanaatine göre, söz konusu dönemin sona erdiği tarih, bavuranların karar  
düzeltme talebinin Yargıtay tarafından reddedildiği 29 Eylül 2003 tarihi olarak kabul  
edilmelidir. AĐHM, 28 Ocak 1987 tarihinde balayan dikkate alınması gereken bu dönemde  
iki dereceden mahkeme tarafından altı karar verildiğini ve ihtilaflı yargılama sürecinin  
yaklaık on altı yıl sekiz ay sürdüğünü gözlemlemektedir. Bununla birlikte, söz konusu  
sürenin makul nitelikte olup olmadığı hakkında karar verebilmesi için AĐHM’nin,  
yargılamanın 28 Ocak 1987 tarihindeki durumunu dikkate alması gerekmektedir .  
2. Yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığı hakkında  
Hükümet, sözkonusu yargılama süresinin aırı olmadığı görüünü savunarak, AĐHM’den  
bu ikâyeti kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir. Hükümet, özellikle ulusal  
mahkemelerin on yıllarca öncesine dayanan tapu sicili kayıtlarını gün ıığına çıkarmakta  
çektiği güçlükten dolayı davanın son derece karmaık olduğunun altını çizmektedir.  
Hükümet, ayrıca,bavuranların sergiledikleri tutumla söz konusu sürenin uzamasına sebep  
olduklarını ileri sürmektedir.  
Bavuranlar, Hükümetin tezine itiraz etmektedirler. Bavuranlara göre, yargılamanın  
uzamasının balıca nedeni, ilk derece mahkemelerinin kararlarını sırasıyla altı, onbir ve yedi  
yıl gibi çok uzun sürelerde açıklamalarıdır. Bavuranlar, iç hukuktaki bavuru yollarını  
kullanmalarının yargılama sürecinin uzamasına yol açan bir tutum olarak  
değerlendirilemeyeceğini savunmaktadırlar.  
9
AĐHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının davanın koullarına ve AĐHM  
içtihadında belirtilen kıstaslara ve bilhassa da davanın karmaıklığına, bavuranın ve yetkili  
mercilerin tutumlarına ve davanın ilgililer açısından önemine bakılarak anlaıldığını anımsatır  
(bakınız, diğer birçok örnek arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası [GC], no  
30979/96, § 43, CEDH 2000-VII).  
AĐHM, ulusal mahkemelerin on yıllarca önceye dayanan tapu sicil kayıtlarına bakarak  
ihtilaflı arazilerin kime ait olduğu meselesini çözmeleri zarureti nedeniyle ve bu arazilerin  
hukuki durumlarının tespiti için bilirkii incelemesi yapılması gerektiğinden davanın bazı  
karmaıklıklar içerdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, AĐHM’nin kanaatine göre,  
davanın görece karmaık olması yargılamanın bu denli uzun olmasını haklı gösteremez.  
Bavuranların davranıları konusunda AĐHM, onların gereken özeni gösterdiklerini  
vurgulayarak, yaptıkları haklı bavurular yüzünden suçlanamayacakları görüünü  
bildirmektedir (bakınız, Fransa aleyhine Piron davası, no 36436/97, § 55, 14 Kasım 2000).  
Ulusal makamların tutumları konusunda ise AĐHM, prosedürün seyrinde kendi  
sorumlulukları altında birçok gecikmenin meydana geldiğini gözlemlemektedir. Daha genel  
olarak, AĐHM, davanın genel koulları çerçevesinde, mülkiyet anlamazlığının karara  
bağlanması için geçen on altı yıl sekiz aylık sürenin, hatta davanın bütününü ele alındığında  
geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin, Sözlemenin 6/1 maddesi anlamında makul kabul  
edilebilecek bir süreyi ağını vurgulamaktadır. Öyleyse, yargılama sürecinin yavaꢀ  
ilemesinden ulusal makamlar sorumludur.  
Mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren çok sayıda davayı inceleyen,  
AĐHM AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini saptamıtır (Frydlender, bahsi geçen bölüm).  
AĐHM, özellikle 6/1 maddesinin, Sözlemeci Devletlerin kendi adli sistemlerini yüksek  
mahkemeler ile mahkemelerin davaları makul sürelerde sonuçlandırma da dahil olmak üzere,  
AĐHS’deki koulların tamamını yerine getirebilecek bir ekilde organize etmekle yükümlü  
kıldığını vurgulamaktadır (bakınız, buna benzer diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier  
ve Sassi davası [GC], no 25444/94, § 74, CEDH 1999-II ; ahiner, sözü edilen madde, §§ 28-  
29).  
AĐHM, kendisine sunulan tüm bilgileri inceledikten sonra, Hükümetin, bu davada farklı  
bir karara varmasını gerektirecek hiçbir olgu ya da kanıt ortaya koymadığı kanaatindedir. Bu  
konudaki içtihadı gereğince AĐHM, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aırı olduğu  
ve «makul süre» zorunluluğuna cevap vermediği kanaatindedir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6/1 maddesi ihlâl edilmitir.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar, ihtilaflı taınmazlarının restitutio in integrum’u ile 273.684,21 Euro  
maddi tazminat talebinde bulunmaktadırlar. Bavuranlar, ayrıca 200.000 Euro manevi  
tazminat talep etmektedirler. ayet, restitutio in integrum’un gerçekleme imkanı bulunmuyor  
ise bavuranlar 664.590,98 Euro maddi ve 200.000 Euro manevi tazminat talebinde  
bulunmaktadır.  
10  
Hükümet, sözkonusu iddialara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, iddia edilen ihlalle ileri sürülen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı  
bulunmadığını tespit etmektedir ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karın, AĐHM,  
hakkaniyete uygun olarak, bavuranların her birine, 13.750 Euro tazminat manevi tazminat  
ödenmesine hükmetmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranlar, AĐHM önünde yapmıoldukları yargılama masraf ve giderleri için  
152.000 Euro talep etmektedirler. Bavuranlar, ayrıca, maruz kaldıkları kanaatinde oldukları  
maddi zararın % 15’ine tekabül eden miktarı da talep etmektedir. Bu bağlamda bavuranlar,  
avukatlık ücret tarifesini belge olarak sunmaktadırlar.  
Hükümet, bavuranların iddialarının mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.  
AĐHM yerleik içtihadına göre, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve  
harcamaların ödenmesinin, gerçekliğinin, gerekliliğinin ortaya konulmasını ve miktarlarının  
makul oranda olmasını öngördüğünü hatırlatmaktadır. Ayrıca, yargılama masrafları, tespit  
edilen ihlalle ilikili olduğu sürece geri ödenebilir (Beyeler-Đtalya, (adil tatmin), bavuru no:  
33202/96, 28 Mayıs 2002).  
Mevcut davada, AĐHM, bavuranların avukatlarına avukatlık ücreti olarak 3.500 Euro  
ödediklerini gözlemlemektedir. Đçtihadını ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak  
AĐHM, hakkaniyete uygun olarak, yargılama masraf ve giderleri için bavuranlara ortaklaa  
olarak 2.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun, yargılama süresinin uzunluğu kapsamında yapılan ikayete ilikin  
kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından:  
i. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak bavuranların her  
birine 13.750 Euro (on üç bin yedi yüz elli Euro) manevi tazminat ödenmesine;  
ii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak bavuranlara  
ortaklaa olarak yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro (iki bin Euro)  
ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
11  
4. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 29 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
12