COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ESKİ ÜÇÜNCÜ DAİRE  
SATIK – TÜRKİYE DAVASI (no. 2)  
(Başvuru no: 60999/00)  
KARAR  
STRAZBURG  
8 Temmuz 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 60999/00 no’lu davanın nedeni, T.C.  
vatandaşı Kadir Satık’ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 14 Temmuz 2000  
tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, İstanbul Barosu  
avukatlarından A. Topuz tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran, 1966 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir.  
Belirsiz bir tarihte, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Yunanistan İzmir Konsolosluğunda  
çalışan ve Yunanistan İstihbarat Teşkilatı’nın (EIP) üyesi olduğu düşünülen S.K. adlı bir  
Yunan ataşenin telefon görüşmelerini kaydetmeye başlamıştır. Makamlar, başvuran ile S.K.  
arasında şüpheli telefon görüşmeleri yapıldığını fark etmiş ve başvuranla ilgili soruşturma  
başlatmıştır.  
18 Şubat 1998’de, bir askeri savcı ile MİT görevlileri başvuranın İstanbul’daki dükkanını  
aramıştır. Hazırlık soruşturması raporuna göre, işyerinde birçok askeri üs fotoğrafı, iki harita  
(birisi “çok gizli” olarak işaretlenmiş) ile telefon ve kredi kartları bulunmuştur. MİT  
görevlileri, başvuranın işyerinde arama yaparken V.A.Ö. de orada bulunmaktadır. V.A.Ö.,  
MİT görevlilerine askeri üs fotoğraflarının kendisine değil başvurana ait olduğunu  
söylemiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat Teşkilatı üyelerine resmi ve gizli bilgi verdiği  
şüphesiyle gözaltına alınmıştır. Başvuran, N.A. adlı doktor tarafından muayene edilmiş ve  
sağlığının iyi olduğu belirtilmiştir. Bu gözaltı sürecinde, başvuranın MİT görevlileri  
tarafından kötü muameleye tabi tutulduğu iddia edilmiştir.  
20 Şubat 1998’de, başvuran, 3. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi önüne  
çıkartılmıştır. Başvuran, mahkemede, Yunanistan İstanbul Konsolosluğu’nda çalışan bir  
kişiyle tanıştığını ve bu kişiye kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ifade etmiştir. Sattığı  
eşyalar için bu kişiden para almıştır. Başvuran, ayrıca, bu kişinin kendisinden Türkiye’yle  
ilgili askeri bilgi vermesini istediğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu kişiye gizli bilgi verdiği  
iddiasını reddetmiş ve işyerinde bulunan harita ve fotoğrafların kendisine ait olmadığını ileri  
sürmüştür.  
Aynı gün, mahkeme başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, N.A.  
tarafından tekrar muayene edilmiş ve N.A. başvuranın vücudunda kötü muameleye dair  
herhangi bir iz olmadığını yinelemiştir. Başvuran, Davutpaşa Askeri Cezaevi’ne  
gönderilmiştir. Başvuran, tutuklama kararını temyiz etmiştir.  
Başvuran, önceki tıbbi raporlara yaptığı itirazın ardından 23 Şubat 1998’de, cezaevinde  
üçüncü kez muayene olmuştur. Cezaevi doktorunun raporuna göre, başvuranın kollarında  
muhtemelen üç ya da dört günlük ekimozlar tespit edilmiştir.  
1
Başvuran, 5 Mart 1998’de, tutuklama kararına karşı yeniden itirazda bulunmuştur. Aynı  
gün, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi bu temyizi reddetmiştir.  
19 Mart 1998’de, Genel Kurmay Askeri Savcısı, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi’ne,  
Askeri Ceza Kanunu’nun 56. maddesinin 1(D) paragrafı ile Ceza Kanunu’nun 133/1, 31, 33  
ve 36. maddeleri uyarınca, casusluk yaparak milli müdafaaya hıyanet suçundan başvuran  
aleyhinde bir ithamname vermiştir.  
Başvuran, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi önünde, gözaltındayken MİT görevlileri  
tarafından bir ifade yazısı imzalamaya zorlandığını ileri sürmüştür. Başvuran, işyerini  
V.A.Ö.’ye sattığını, fotoğraflarla haritaların kendisine ait olmadığını iddia etmiştir. Başvuran,  
V.A.Ö.’nün mahkeme tarafından dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, dükkanında  
yapılan aramanın kanuna aykırı olduğunu ve aramayı yapan görevlilerin aleyhindeki  
suçlamalarla ilgili olarak kendisine bilgi vermediğini ifade etmiştir. Başvuran, L.K. adında bir  
Yunan memura kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ve bu kişinin kendisinden gizli bilgiler  
vermesini talep ettiğini yinelemiştir. Başvuran, ayrıca, bu işi gerçekleştirmek için L.K. ve  
“Yorgo” olarak bildiği S.K. adında bir başka Yunan memurla iletişim kurduğunu, ancak  
verdiği bilginin doğru olmadığını belirtmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın ifadelerinin  
MİT görevlileri tarafından işkence yapılarak alındığını vurgulamıştır. Başvuranın avukatı, bu  
bağlamda, Davutpaşa askeri cezaevi doktoru tarafından 23 Şubat 1998 tarihinde hazırlanan  
tıbbi rapora göndermede bulunmuştur. Raporda, başvuranın kollarında üç dört günlük  
ekimozlar bulunduğu belirtilmiştir. Avukat, ayrıca, başvuranın umumi telefondan yaptığı  
görüşmelerin dinlenmesine yönelik herhangi bir karar bulunmaması nedeniyle, başvuran  
aleyhindeki tek kanıt olan telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından kanunsuz bir  
şekilde ele geçirildiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatına göre, yeterli delil olmaması  
nedeniyle başvuran masumdur.  
Genel Kurmay Askeri Mahkemesi, yargılama sırasında V.A.Ö.’nün ifade vermesi için  
celp çıkarmıştır. Ancak, sözkonusu şahıs bulunamamıştır.  
Belirsiz bir tarihte, bir parmak izi uzmanı, başvuranın dükkanındaki bazı fotoğraf ve  
haritalar üzerinde inceleme yapmış ve bulunan parmak izlerinden hiçbirinin başvurana ait  
olmadığını belirtmiştir.  
15 Haziran 1999’da, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi başvuranın suçlu olduğuna karar  
vermiştir. Mahkeme, başvuranın verdiği bilginin gizli olarak algılanamayacağı sonucuna  
varmıştır. Ancak, başvuran Yunan memurlarla iş ilişkilerini sürdürebilmek için gizli olmayan  
veya hayal ürünü bilgi vermiş olsa da, bilgi verme teklifini kabul ederek milli müdafaaya  
hıyanet suçunu işlemiştir. Mahkeme, başvuranı Askeri Ceza Kanunu’nun 56. maddesinin 1(D)  
paragrafı ile Ceza Kanunu’nun 133/1, 31, 33 ve 36. maddelerince öngörülen asgari ceza  
miktarı olan on iki yıl altı aylık hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, başvuranın  
savunmasını reddederken, başvuranın ifadesinin MİT görevlilerinin işkencesi altında alındığı  
ve telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından yasaya aykırı bir şekilde dinlendiği  
iddialarına doğrudan yer vermemiştir.  
2 Ağustos 1999’da, başvuran temyize gitmiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat  
Teşkilatı’na yanlış bilgi verdiği ve hiçbir zaman ülkesine ihanet etme niyetinde olmadığı için  
masum olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, AİHS’nin 6. maddesini öne sürerek, ilk  
derece mahkemesinin kanundışı yollardan elde edilen kanıtlara dayanarak kendisini mahkum  
ettiğini iddia etmiştir. Başvuran, mahkemenin V.A.Ö.’yü tanık olarak dinlemediğini ileri  
2
sürmüştür. Başvuran, 23 Şubat 1998 tarihli kollarında ekimozlar bulunduğunu belirten tıbbi  
rapora gönderme yaparak, güvenlik güçlerinin başvuranın mahkum edilmesini sağlamak için  
alışılmış yöntemlere başvurduklarını kaydetmiştir.  
17 Kasım 1999’da, Askeri Yargıtay, 15 Haziran 1999 tarihli kararı onamıştır. Askeri  
Yargıtay, ilk derece mahkemesinin muhakemesini uygun bulmuş ve fotoğraflarla haritaların  
başvurana ait olmadığını ilk derece mahkemesinin zaten kabul ettiğini ve V.A.Ö. duruşmaya  
katılmadığı için hazırlık soruşturması sırasında bu kişinin ifadelerini dikkate almadığını  
kaydetmiştir. Buna göre, başvuranın mahkumiyetiyle sonuçlanan soruşturmada herhangi bir  
eksiklik veya kanunsuzluk bulunmamaktadır. Bu nedenle, mahkeme, başvuranın temyizini  
reddetmiştir.  
24 Ocak 2000’de, Askeri Yargıtay’ın kararı başvurana tebliğ edilmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, gözaltındayken kötü muameleye maruz bırakıldığı konusunda şikayetçi olmuş  
ve bu şikayetini AİHS’nin 3. maddesine dayandırmıştır.  
A. Kabuledilebilirlik  
Hükümet, Ahmet Sadık / Yunanistan (15 Kasım 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar  
Raporları 1996-V) ile Cardot / Fransa (19 Mart 1991 tarihli karar, A Serisi no. 200)  
davalarında AİHM’nin vermiş olduğu kararlara dayanarak, başvuranın kötü muameleye  
ilişkin şikayetlerini ulusal makamlar önünde dile getirmediğini, bu nedenle de iç hukuk  
yollarından yararlanmadığını iddia etmiştir.  
Başvuran, kötü muameleye ilişkin şikayetini aleyhinde yürütülen cezai kovuşturma  
sırasında yerel makamlar önünde dile getirdiğini, ancak iddialarını soruşturmak için harekete  
geçilmediğini ileri sürmüştür.  
AİHM, AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının,  
iddia edilen ihlallerin düzeltilmesi için başvuranları öncelikle iç hukuk sisteminde mevcut ve  
yeterli olan hukuk yollarını kullanmaya zorladığını hatırlatmaktadır. Hukuk yollarının varlığı  
teoride olduğu kadar pratikte de mutlak olmalıdır; olmadığı takdirde gerekli erişilebilirlik ve  
etkinlikten yoksun olurlar. Ancak, AİHS’nin 35/1 maddesi yetersiz ve etkisiz hukuk yollarına  
başvurmayı gerekli kılmamaktadır (bkz, Aksoy / Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm  
ve Karar Raporları 1996-VI).  
AİHM, Hükümet’in iddiasının aksine, MİT görevlileri tarafından kanıt olarak alınan  
ifadelerinin kabuledilebilirliğine itiraz ederken, başvuranın şikayetinin esasını yerel makamlar  
önünde dile getirdiğinin düşünülebileceğini kaydetmektedir. Başvuranın avukatı ayrıca  
başvuranın ifadesinin işkence altında alındığını iddia etmiş, Genelkurmay Askeri  
Mahkemesi’nin dikkatini cezaevi doktorunun hazırladığı ve başvuranın kolunda bere  
gözlemlendiğini kaydeden tıbbi rapora çekmiştir (ibid.). Öte yandan, mahkemenin başvuranın  
şikayetlerini kayda almasına karşın, yetkili makamlar başvuranın gözaltında işkenceye  
uğradığı iddiasını araştırmak için hiçbir şey yapmamışlardır.  
3
AİHM’ye göre, özellikle dava dosyasında başvuranın kollarında bereler olduğuna işaret  
eden tıbbi kanıt bulunduğundan, bu iddialar yetkili makamları harekete geçmeleri için  
uyarmakta yeterli olmalıydı. Koşullar göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, başvuranın,  
iddiasının araştırılması amacıyla yetkili makamların dikkatini şikayetine çekebilmek için  
kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptığı biçiminde değerlendirilebileceği kanısındadır.  
Yukarıdaki gerekçeler ışığında, AİHM, Hükümet’in, şikayetin 3. madde çerçevesinde  
kabuledilebilirliğine ilişkin itirazını reddeder. AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası  
çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir  
gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.  
B. Esas  
Hükümet, başvuranın vücudunda gözlemlenen berelerin, cezaevi doktorunun berelerin üç-  
dört gün önce meydana gelmiş olabileceğini ifade etmesi nedeniyle, gözaltında tutulduğu  
sırada meydana geldiğinin yeterli bir kesinlikle tespit edilemediğini iddia etmiştir. Bu nedenle  
başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye uğradığını kabul etmemiştir.  
AİHM, bir kimsenin sağlıklı olarak gözaltına alınıp serbest bırakıldığında yaralı olduğu  
durumlarda, bu yaraların oluşmasına ilişkin makul bir açıklama ve mağdurun iddialarına,  
özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla desteklenmişse, gölge düşürecek kanıt sağlamanın  
Devlet’e düşmekte olduğunu, Devlet’in bu yükümlülüğü yerine getirmemesinin AİHS’nin 3.  
maddesi çerçevesinde açıkça sorun doğuracağını yineler (bkz. Selmouni – Fransa [BD],  
25803/94; Aksoy – Türkiye; Tomasi – Fransa ve Ribitsch - Avusturya).  
Kanıt değerlendirmede, AİHM, normalde “şüpheye yer bırakmayacak” kanıt ilkesini  
uygular (bkz. Avşar – Türkiye, 25657/94). Öte yandan, böyle bir kanıt, yeterince sağlam, açık  
ve tutarlı müdahalelerin ya da benzer biçimde aksi ispat edilemez maddi ipuçlarının bir arada  
var olmasının sonucu olabilir (bkz. İrlanda - İngiltere). İhtilaf konusu olayların bütün olarak,  
ya da kısmen, yetkili makamların münhasır bilgisi dahilinde olduğu durumlarda, gözaltında  
denetimlerinde bulunan kimselerle ilgili davalarda olduğu üzere, tutulu bulundurma sırasında  
oluşmuş yaralanmalarla ilgili ciddi maddi ipuçları baş gösterecektir. Esasında, ispat külfeti,  
tatmin edici ve ikna edici açıklama sağlanması için yetkili makamlara istinat etmektedir (bkz.  
Salman – Türkiye [BD], 21986/93).  
Mevcut davada, AİHM, başvuranın, gözaltından tutulmadan önce ve gözaltında  
tutulmasını takiben üç tıbbi muayeneden geçtiğini gözlemler. İlk iki tıbbi muayeneyi  
gerçekleştiren Dr. N.A. raporlarında, başvuranın sağlıklı olduğunu ve vücudunda kötü  
muamele emaresi bulunmadığını kaydetmiştir. Ancak, başvuranın doktorun tespitlerine olan  
itirazının ardından cezaevi doktoru tarafından üçüncü bir muayene gerçekleştirilmiş, doktor,  
başvuranın kolunda üç-dört günlük olması muhtemel yaralar tespit etmiştir. Başvurana göre,  
üçüncü tıbbi rapor, gözaltında tutulurken işkence gördüğü iddiasını doğrulamıştır. Öte yandan  
Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.  
4
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nde görülen davada, başvuranın,  
polis memurlarına verdiği ifadenin kabul edilebilirliği konusunda itiraz etmekle yetindiğini  
gözlemler. İfadesinin işkence altında alındığı iddiası bir yana, hiçbir aşamada, maruz kaldığını  
iddia ettiği kötü muamele biçimine işaret etmemiştir. Ayrıca, başvuran AİHM’ye verdiği  
başvuru formunda, gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamele uygulandığı  
iddiasının ayrıntılarını belirli bir biçimde anlatmamıştır. Özellikle, kolundaki berelere neden  
olan kötü muamele biçimini açıklamamıştır. Durum böyle iken, AİHM, başvuranın iddia  
edildiği gibi kötü muameleye uğradığı biçiminde savunulabilir bir iddianın temelini  
sunmadığı görüşündedir.  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği anlaşılmıştır.  
II. AİHS’NİN 6/1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran askeri mahkeme tarafından yargılandığından, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
tarafından adil biçimde yargılanmadığından şikayet etmiştir. Kanuna aykırı olarak elde edilen  
telefon görüşmelerinin kayıtlarına dayanarak mahkum edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca  
mahkemenin açık duruşma görmediğini ve savunması için önem taşıyan bir tanığın  
duruşmaya katılmasını güvence altına almadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, AİHS’nin 6/1  
maddesine dayanmıştır.  
A. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığı  
iddiası  
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, başvuranın, şikayetini yerel makamlara sunmadığı için iç hukuk yollarını  
tüketmediğini iddia etmiştir.  
Başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin bağımsızlığına ilişkin  
şikayetini yerel makamlara götürmüş olsa bile, sonuca ulaşma olasılığı bulunmayacağını ileri  
sürmüştür.  
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemelerinin kurulma ve yapısının yasada  
ıkça tanımlandığını gözlemler. Başvuran bu yasanın kendi davasında yanlış uygulandığını  
hiç savunmamıştır. Buna göre, başvuranın, heyetteki hakimlerin ordu mensubu oldukları  
gerekçesiyle mahkemenin yapısına edeceği her türlü itiraz reddedilmeye mahkum olacaktır.  
Dolayısıyla, ulusal makamlara yapılan böylesi bir talep şikayet konusu durumu çözüme  
ulaştırmayacaktır. Bu nedenle bu itirazın reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. AİHM ayrıca  
bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığı kanısına  
varmıştır. Başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmamaktadır.  
2. Esas  
Başvuran, kendisini yargılayan Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin, kendilerini  
atayan Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’nın emir ve talimatlarına bağlı iki  
askeri hakim ve bir muvazzaf subaydan oluşan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak  
addedilemeyeceğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, sivil olarak askeri bir mahkemede  
yargılanmaması gerektiğini belirtmiştir.  
5
Hükümet, sivillerin yalnız istisnai durumlarda askeri mahkemelerde yargılandıklarını  
belirtmiştir. Bu noktada, başvuranın ulusal güvenliği ilgilendiren bir suçla suçlandığından  
askeri mahkeme tarafından yargılandığını ortaya koymuştur. Hükümet ayrıca iç hukukun  
askeri mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını güvence altına alan gerekli teminatları  
sağladığını öne sürmüştür. Son olarak, 4963 Sayılı Kanun’un kabul edilmesiyle, Türk  
yasalarının AİHS’yle uyumlu hale gelmesi için değiştiğine işaret etmiştir.  
AİHM, benzer bir mağduriyeti incelediğini, Ergin – Türkiye (no. 6) kararında (no.  
47533/99) AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini kaydetmiştir. Bu kararda, AİHM, yalnız  
askeri memurlardan oluşan bir mahkemede, askerlik görevi aleyhinde propaganda yapmakla  
ilgili bir suçtan yargılanan bir sivil olan başvuranın, yargılamada taraflardan biriyle bağlantısı  
olduğu biçiminde düşünülebilecek ordu mensubu hakimlerin huzuruna çıkmaktan endişe  
etmesinin anlaşılabilir olduğu kararına varmıştır. Bu nedenle, başvuran, haklı olarak,  
Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin yanlı olabileceğinden ileri gelen kaygılarla  
gereğinden fazla etkilenebileceğinden endişe edebilir. Sonuç olarak, başvuranın mahkemenin  
bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin şüphelerinin haklı olduğu söylenebilir (ibid).  
AİHM, AİHS’nin, askeri mahkemelerin sivillerin karıştığı davalarda yargılama yetkisini  
tamamen dışlamamış olduğunu kabul etmesine karşın, yalnız çok istisnai durumlarda böyle  
mahkemelerde sivillere karşı iddianame belirlenmesinin 6. maddeyle uyumlu olarak  
değerlendirilebileceğini belirtir. Bu bağlamda, askeri cezai yargılama yetkisi, böyle bir  
durumu haklı çıkaran zorlayıcı nedenler olmadığı sürece sivilleri kapsamamalıdır. Böyle  
nedenlerin varlığı, her bir ayrı davada kanıtlanmalıdır. Ulusal yasalar için belirli sınıftaki  
suçları askeri mahkemelere in abstracto tahsis etmek yeterli değildir (bkz. Ergin (no. 6)).  
Ayrıca AİHM uluslararası yargı organlarının son yıllardaki karar ve uygulamalarını  
incelemiş, askeri mahkemelerin siviller üzerindeki yetkisiyle ilgili uluslararası bir görüş  
birliği meydana geldiğini görmüştür (bkz. Ergin (no. 6)).  
Avrupa’daki duruma ilişkin olarak, sivillerin barış zamanı askeri mahkemelerde  
yargılanmaması gerektiği konusunda Avrupa Konseyi’ne üye devletler arasında baskın bir  
görüş olduğu anlaşılmıştır. Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisini düzenleyen  
yasada bazı farklılıklar olmasına karşın, hukuk sistemlerinin büyük çoğunluğunda, bu yargı  
yetkisi ya yoktur ya da Türk Ceza Kanunu veya Askeri Ceza Kanunu kapsamında suç  
işlendiği hallerde bir ordu mensubu ve sivil arasında suç ortaklığı gibi çok özel belirli  
durumlarla sınırlıdır (bkz. Ergin (no. 6)).  
Öte yandan mevcut davada Anayasa’nın 145. maddesi açıkça askeri mahkemelerin barış  
zamanında sivilleri yargılayabileceğini belirtir. Ayrıca, Askeri Mahkemeler Kanunu’nun eski  
11. maddesi başvuranın suçlanıp mahkum edildiği 56. madde kapsamındaki suçun askeri  
mahkemelerin yetkisine girdiğini ifade eder.  
Yukarıda belirtilenler ve özellikle de uluslararası ve yerel düzeyde hakim olan görüş  
ışığında, AİHM, orduya zarar verecek bilgiyi sözde ifşa etme anlaşmasıyla ilgili suç işlemekle  
suçlanan ve yalnız askeri subaylardan oluşan bir mahkemede yargılanan bir sivil olan  
başvuranın, yargılamada taraf olarak değerlendirilebilecek ordu mensubu hakimler karşısına  
çıkma konusunda endişeli olmasının anlaşılabilir olduğu kanısına varır.  
Buna göre, başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi’nin yanlı olabileceğinden ileri  
gelen kaygılardan aşırı derecede etkilenebileceğinden endişe edebilir. Bu nedenle başvuranın  
6
mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili endişelerinin haklı olduğu söylenebilir (bkz.  
mutatis mutandis, Incal).  
Bu nedenle AİHM’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.  
B. Yasadışı yollarla elde edilmiş kanıt kullanıldığı iddiası  
Başvuran ayrıca AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında, yerel mahkemelerin kendisini, MİT  
görevlilerinin yasadışı yollarla elde ettiği telefon konuşması kayıtlarına dayanarak mahkum  
ettiği konusunda şikayetçi olmuştur.  
Başvuran, MİT’in iç hukuka uymayarak konuşmalarını dinlediğini ve telefon  
görüşmelerinin dinlenmesine izin veren bir yargı kararı bulunmadığını iddia etmiştir.  
Hükümet, MİT’in başvuranın telefon görüşmelerini karşı istihbarat eylemleri  
çerçevesinde, 2937 Sayılı Kanun’un 4. maddesinin izniyle dinlediğini iddia etmiştir.  
Sözkonusu yasanın 6. maddesi, MİT mensuplarına, karşı istihbarat eylemleri  
gerçekleştirmeleri izni vermiş, polislerin yararlandığı hak ve yetkileri tanımıştır. MİT  
görevlileri, başvuranın görüşmelerini, ulusal güvenliği korumak amacıyla, dinlemeye ve  
kaydetmeye karar vermiştir. Sözkonusu tedbir orantılılık koşuluyla uyumludur. Ayrıca  
kaydedilen telefon görüşmeleri, başvurana karşı kullanılan tek kanıt değildi. Başvuranın  
üzerinde bulunan askeri üslerin fotoğrafları, içlerinden biri “çok gizli” olarak belirtilmiş iki  
harita, telefon ve kredi kartları, mahkumiyetine dayanak oluşturmuştur. Başvuranın AİHS’nin  
6. maddesi tarafından güvence altına alınmış savunma hakkının korunduğu göz önünde  
bulundurulduğunda, bu başlık altındaki şikayetleri kabuledilemez olarak beyan edilmelidir.  
AİHM, AİHS’nin 19. maddesine göre görevinin, Yüksek Sözleşmeci Taraflarca kabul  
edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak olduğunu yineler. Özellikle, AİHS’nin güvence  
altına aldığı hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, ulusal bir mahkemenin yaptığı iddia  
edilen maddi veya hukuki hataları ele almak AİHM’nin görevi değildir. 6. madde adil  
yargılanma hakkını güvence altına alırken, aslında ulusal yasalar çerçevesindeki bir  
düzenleme meselesi olan bu şekildeki bir kanıtın kabuledilebilirliğine ilişkin kural  
koymamaktadır (bkz. Schenk – İsviçre; Teixeira de Castro - Portekiz).  
Bu nedenle, ilke olarak, belirli kanıt tiplerinin - örneğin, iç hukuk çerçevesinde yasalara  
aykırı olarak elde edilen kanıt - kabuledilebilir olup olmadığını ya da başvuranın suçlu olup  
olmadığını belirlemek AİHM’nin görevi değildir. Yanıtlanması gereken soru, yargılamanın  
bütün olarak, kanıtın elde edilme biçimini de kapsayarak, adil olup olmadığıdır. Bu,  
sözkonusu “yasadışılığın” ve başka bir AİHS hakkının ihlali sözkonusu olduğunda, tespit  
edilen ihlalin niteliğinin incelenmesini kapsar (bkz. diğer hususlar meyanında, Kahn -  
İngiltere, 35394/97; P.G. ve J.H. - İngiltere, 44787/98; Allan - İngiltere, 48539/99).  
Yargılama sürecinin bütün olarak adil olup olmadığının belirlenmesinde, savunma  
hakkının korunup korunmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle başvurana kanıtın  
gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmasına karşı çıkma fırsatı tanınıp tanınmadığının  
incelenmesi gerekir. Ek olarak, kanıtın elde edildiği koşulların, kanıtın güvenilirliği ve  
doğruluğuna şüphe getirip getirmediği de dahil olmak üzere kanıtın niteliği de göz önünde  
bulundurulmalıdır. Kanıtın elde edilmesinin başka araçlarla desteklenmediği durumlarda  
hakkaniyete uygunluk sorunu zorunlu olarak baş göstermese de, kanıtın çok güçlü olduğu ve  
7
güvenilmeme riskinin bulunmadığı durumlarda, kanıtın desteklenmesi ihtiyacının buna bağlı  
olarak daha zayıf olduğu kaydedilmelidir.  
Özellikle tespit edilen AİHS ihlalinin niteliğinin incelenmesiyle ilgili olarak, AİHM,  
bilhassa Khan davalarında, gizli dinleme araçlarının kullanımının 8. maddenin ihlalini teşkil  
ettiği sonucuna vardığını, bu maddeye göre, böyle araçlara başvurulmasının iç hukukta yasal  
dayanağı olmadığını ve başvuranların özel yaşamlarına saygı gösterilmesi haklarına yapılan  
bu müdahalenin “yasalara uygun olmadığını” tespit ettiğini anımsar. Bununla birlikte, bu  
yolla edinilen bilgi kanıtlarının kabul edilmesi, davaların koşullarında, 6/1 maddenin  
teminatını sağladığı hakkaniyete uygunluk koşuluyla çatışmamaktadır.  
Mevcut davada, Hükümet, başvuranın telefon görüşmelerinin dinlenip kaydedilmesinin  
yasal dayanağı olarak 2937 no’lu Kanun’un 4. ve 6. maddelerine dayanmış ve dava konusu  
müdahalenin ulusal güvenliğin korunması koşullarında haklı çıkarıldığını savunmuştur. Öte  
yandan, AİHM, zaten, mevcut davaya sebebiyet veren olayların meydana geldiği sırada  
telefonların dinlenmesi ve görüşmelerin kaydedilmesini düzenleyen bir ulusal yasanın  
olmadığı sonucuna varmıştır (bkz. Ağaoğlu - Türkiye, 27310/95). Böyle bir müdahale için  
yasal dayanağın olmayışı, AİHM’nin, sözkonusu telefon kayıtlarının dava koşullarında  
yasalara aykırı biçimde elde edilmiş kanıt olduğu sonucuna varmasına sebep olmuştur.  
Bununla birlikte, AİHM, ilke gereği ve kuramsal olarak, bu davadakine benzer türde  
yasadışı olarak elde edilmiş kanıtın kabul edilebilir olabileceğini bertaraf edemez. Bu nedenle,  
savunma hakkına saygı gösterilip gösterilmediğini göz önünde bulundurularak, yargılamanın  
bütün olarak adil olup olmadığını tespit etmesi gerekir. Bu bağlamda, AİHM, başvurana bu  
kanıtın elde edilme biçimine ve yargılanması sırasında kendisine karşı kullanılmasına itiraz  
etme olanağının verildiğini kaydeder. Davayı gören mahkeme, başvuranın itirazı hakkında  
doğrudan yorum yapmamasına rağmen, savunmasını reddetmiş ve başvuranın gizli olmayan  
bilgileri Yunan görevlilerine verdiğini kabul etmesi gibi, elindeki diğer kanıtlara dayanarak  
başvuranı mahkum etmiştir.  
Yukarıda belirtilenler göz önüne alındığında, AİHM, gizlice dinlenen materyalin  
kullanımının, AİHS’nin 6/1 maddesinin teminat altına aldığı hakkaniyete uygunluk  
koşullarıyla çatışmadığı kanısına varır.  
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan  
yoksun olup 35/4 maddeye uygun olarak reddedilmelidir.  
C. Açık duruşma görülmediği iddiası  
Başvuran 6. maddede korunan açık duruşma hakkının da ihlal edildiğinden şikayetçi  
olmuştur.  
Hükümet, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun’un 138.  
maddesine göre askeri mahkemelerde duruşmanın her zaman açık olduğunu kaydetmiştir.  
Ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde duruşmanın  
kapalı yapılmasına askeri mahkeme karar verebilir. Mevcut davada başvuran askeri casusluk  
suçlamasıyla yargılandığından, duruşmanın kapalı yapılması ulusal güvenlik amaçları  
doğrultusunda gerekli olmuştur.  
8
AİHM, AİHS’nin 35/1. maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının  
amacının Yüksek Sözleşmeci Taraflara, iddialar AİHM’ye sunulmadan önce, kendileri  
aleyhindeki ihlal iddialarını önleme veya giderme olanağı vermek olduğunu yineler. Buna  
göre, bu kural başvuranların öncelikle ulusal hukuk sistemi tarafından sağlanan iç hukuk  
yollarının kullanılmasını gerektirir, böylece Yüksek Sözleşmeci Tarafların eylemleri için  
AİHM önünde yanıt vermekten muaf tutar.  
Öte yandan mevcut davada, başvuranın görüşlerinde bu şikayeti daha önce yerel mahkeme  
nezdinde dile getirdiği anlaşılmamaktadır. Ayrıca başvuranın davayı gören mahkemenin  
duruşmaları kapalı görmesine itiraz ettiği de belgelerden anlaşılmamaktadır. Dolayısıyla bu  
şikayetin AİHS’nin 35/1 ve 35/4 maddeleriyle uyumlu olarak iç hukuk yollarının  
tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.  
D. Bir tanığın duruşmaya katılmasının güvence altına alınmadığı iddiası  
Başvuran, davayı gören mahkemenin, savunması için tanıklık yapabilecek olan V.A.Ö  
adlı şahsın duruşmaya katılmasını sağlamadığı için, adil yargılanma hakkından mahrum  
edildiğinden şikayetçi olmuştur.  
Hükümet, davayı gören mahkemenin, sözkonusu tanığın duruşmaya katılması için yeterli  
çabayı gösterdiğini iddia etmiştir. Ancak şahıs bulunamamıştır.  
AİHM, genel kural olarak, ellerindeki kanıtları, sanıkların öne sürmek istedikleri kanıtın  
ilintililiğini ve özellikle AİHS sisteminde bu terime verilmiş bağımsız anlamda tanıkları  
çağırmanın uygun olup olmadığını değerlendirmenin ulusal mahkemelerin görevi olduğunu  
yineler (bkz. Perna - İtalya, 48898/99). Ayrıca, 6. maddenin 3. fıkrasının (d) bendinin amacı  
savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve  
dinlenmesinin sağlanmasıdır (bkz. Touvier - Fransa, 29420/95).  
AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin başvuranın talebi üzerine  
V.A.Ö.’ye tebligatta bulunduğunu ancak V.A.Ö.’ye adresinden ulaşılamadığını kaydeder.  
Ayrıca, Askeri Yargıtay’ın gözlemlediği üzere, davayı gören mahkeme V.A.Ö.’nün polise  
verdiği ifadeyi, iddialarıyla ilgili olarak sorgulanamayacağı için görmezden gelmiştir. AİHM,  
davayı gören mahkemenin gerçeği ortaya çıkarmak için o tanığı dinlemenin gerekli olmadığı  
sonucuna vardığını kaydederek, başvuranın adil yargılanma hakkının herhangi bir biçimde  
çiğnenmediği sonucuna varmaktadır.  
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan  
yoksundur ve yine 35/4 maddesiyle uyumlu olarak reddedilmelidir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder. ”  
A. Tazminat  
9
Başvuran maddi tazminat olarak 118.000 Euro (EUR), manevi tazminat olarak ise  
120.000 EUR talep etmiştir.  
Hükümet talep edilen meblağların haddinden yüksek ve dayanaksız olduğunu belirtmiştir.  
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı  
görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, başvuranın, davanın koşulları  
içinde endişe ve hayal kırıklığı gibi manevi zararlara uğramış olduğunu ve bu zararın yalnız  
ihlalin tespit edilmesiyle telafi edilmesinin yeterli olmadığını kabul eder. Davanın koşullarını  
ve içtihadını göz önüne aldığında, AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 1000 EUR  
ödenmesine karar verir.  
AİHM, mevcut davada olduğu gibi, bireyin AİHS’nin bağımsızlık ve tarafsızlık  
koşullarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edilmesi halinde, ilke olarak  
başvuran için uygun telafi biçiminin yeniden yargılanması ya da başvuranın arzu etmesi  
halinde davanın yeniden açılması olacağı kanısındadır (bkz. Öcalan - Türkiye [BD],  
46221/99).  
B. Yargılama giderleri  
Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen mahkeme masrafları için 19.000 EUR  
talep etmiştir.  
Hükümet başvuranın taleplerini destekleyici hiçbir belge sunmaması nedeniyle bu başlık  
altında tazminat ödenmemesi gerektiğini iddia etmiştir.  
AİHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı  
ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu  
bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvurana, AİHM’de açılan takibatlar için  
3000 EUR tazminat ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM,  
1. Oybirliğiyle, başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamelede  
bulunulduğu iddialarıyla, bağımsız ve tarafsız olmayan bir mahkeme tarafından mahkum  
edilmesine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilemez  
olduğuna;  
2. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3. maddesi’nin ihlal edilmediğine;  
3. 6’ya karşı 1 oyla, başvuranın Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi tarafından  
yargılanıp mahkum edilmesinin sonucu olarak, AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. 6’ya karşı 1 oyla  
10  
(a) AİHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na  
çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana izleyen meblağların  
ödenmesine;  
(i) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, 1000 EUR (bin Euro) manevi  
tazminat;  
(ii) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, yargılama giderleri için 3000  
EUR (üç bin Euro);  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına  
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı  
oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.  
5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.  
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 8 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Santiago QUESADA  
Boštjan M. ZUPANČIČ  
Başkan  
Zabıt Katibi  
AİHS’nin 45/2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74/2 maddesiyle uyumlu olarak  
izleyen ayrık görüşler bu karara eklidir:  
- Yargıç Ziemele’nin mutabık görüşü;  
-Yargıç Türmen’in muhalefet şerhi.  
B.M.Z.  
S.Q.  
11