Bu koşullar altında AİHM başvuranın içhukukta sağlanan başvuru imkanlarını kullandığı
kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla Hükümet’in ön itirazını reddetmek yerinde olacaktır. Ayrıca AİHM sözkonusu
şikayetin AİHS’nin 35 § 3 maddesi açısından açıkça dayanaktan yoksun olarak ilan
edilemeyeceğini tespit etmektedir. Ayrıca AİHM bu şikayetin herhangi bir kabuledilemezlik
gerekçesiyle karşılaşmadığını tespit etmektedir.
B . E s a s a d a i r
AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesinde hedeflenen dönemin son süresinin ‘ilk etapta, iddianın
yerindeliğine hükmedildigi tarih’ olduğunu hatırlatmaktadır (bkz. Wemhoff - Almanya, 27
Haziran 1968 tarihli karar, § 9, ve Labita - İtalya, no: 26772/95, § 147).
Mevcut davada başvuranla ilgili ilk tartışmalı tutukluluk dönemi 21 Kasım 1996 tarihinde
başlayarak 13 haziran 2001 tarihinde DGM tarafından hakkında bir mahkumiyet kararı
verilmesiyle sona ermiştir. Böylelikle başvuran dört yıl altı ay süresince tutuklu kalmıştır. Bu
tarihten sonra başvuran ‘yetkili bir mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararını
müteakip’ hükümlü hale gelmiştir (bkz. L A . ~ F r a n s a , 23 Eylül 1998 tarihli karar, ve Baltacı
- Türkiye, no: 495/02, 18 Temmuz 2006 tarihli karar).
Yargıtay’ın 13 Haziran 2001 tarihli kararı bozmasıyla birlikte davanın tetkikine DGM önünde
yeniden başlanmıştır. Bu şekilde AİHS’nin 5 § 1 c) maddesi anlamında ikinci bir tutukluluk
dönemi başlamıştır. Bu dönem başvuranın serbest bırakıldığı 5 Mayıs 2006 tarihine kadar
devam etmiştir. Sözkonusu dönem yaklaşık dört yıl üç ay sürmüştür. Başvuran toplam olarak
yaklaşık dokuz yıl üç ay tutuklu kalmıştır.
AİHM, AİHS’nin 5 § 3 maddesinin ihlal edilip edilmediğinin, başta sözkonusu kararlarda
anılan gerekçeler, başvuranın başvurularında belirttiği ihtilafa yol açmayan olaylar temelinde
belirlenmesi gerektiği yönündeki yerleşik içtihadını esas almaktadır.
Bu hususta yakalanan kimsenin bir suç işlediğinden şüphe etmek için makul nedenlerin
süreklilik arz etmesi tutukluluğun devam ettirilmesinin yasallığının olmazsa olmaz koşuludur.
Ancak bir süre sonra bu da yetersiz hale gelir. Bu durumda AİHM adli mercilerce
benimsenmiş diğer gerekçelerin özgürlük mahrumiyetini meşru kılmaya devam edip
etmediğini ortaya koymalıdır. Şayet sözkonusu gerekçelerin ‘uygun’ ve ‘yeterli’ olduğu
ortaya çıkar ise AİHM, ulusal makamların yargılamanın devamına Özel bir önem atfedip
atfetmediklerini araştırır (bkz. diğerleri arasında, Ali Hıdır Polat - Türkiye, no: 61446/00, §
26, 5 Nisan 2005).
Mevcut davada DGM ve davayı 6 Ekim 2004 tarihinde incelemeye başlayan Ağır Ceza
Mahkemesi’nin başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vererek serbest bırakılması
yönündeki taleplerini reddederken isnad edilen suçun cinsi/niteliği, delillerin durumu ve
tutukluluk süresi gibi birbirinin benzeri, hatta birbirinin kopyası gerekçelere başvurdukları
ilgili dosya unsurlarından anlaşılmaktadır. Öte taraftan 18 Eylül 1998 ve 2 Temmuz 1999
tarihleri arasında yapılan duruşmalarda DGM ne başvuranın tutukluluğunun devamına ne de
serbest bırakılmasına hükmetmiştir.