b) Başvuran
Başvuran, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 22 Temmuz 1952 tarihli nihai kararı ile
ihtilaf konusu taşınmazın ilk sahibinin mülkiyet hakkının tanındığını ve sözkonusu kararın
yalnızca davaya müdahil olan tarafları değil kurumları da bağladığını belirtmektedir.
Başvuran, kendisinin ve sonraki diğer sahiplerin 1952 yılından beri iyi niyetle ve tapu
kayıtlarına uygun olarak taşınmazın sahibi olduklarını ileri sürmektedir. Ayrıca başvuran,
tapusunun iptal edilmesinin ve Hazine adına tescil edilmesinin zeytinlik olarak nitelendirilen
alanın (1952 yılından beri ihtilaflı arsa için sözkonusu durum) ormanlık alan olarak
düşünülemeyeceğini öngören ulusal hükümlere aykırı olduğunu iddia etmektedir. Bu durumda
başvuran, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ile öngörülen kamu yararı olmaksızın mülkiyet
hakkından yoksun bırakıldığını ifade etmektedir.
2. AĐHM’nin takdiri
AĐHM, 1 No’lu Ek Protokol’ün birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında başvuranların
mülkiyet haklarına yönelik mülkten ‘yoksun bırakma’ olarak değerlendirilmesi gereken bir
müdahalenin var olduğunu tespit etmektedir (bkz., mutatis mutandis, Brumarescu-Romanya).
AĐHM, başvuranın sözkonusu mülkün sahipliği konusundaki iyi niyetinin tartışma konusu
olmadığını belirtmektedir. AĐHM, ayrıca, Kadastro Müdürlüğü’nün orman alanı olarak
sözkonusu arazinin Hazine adına tescil edilmesine karar verdiği yeni kadastro çalışmasının
yapıldığı tarih olan 1990 yılına kadar -ki bu tarih başvuran açısından ancak 16 Nisan 2003
yılında kesinleşmiştir- iç hukuktaki tüm sonuçları ile birlikte başvuranın malik olduğunu ve
tapuya kayıtlı senedin geçerliliğine ilişkin meşru olarak “hukuki güvence” beklentisi içinde
olduğunu tespit etmektedir.
AĐHM, başvuranın mülkünden yargı kararları ile onanan idari kararlarla yoksun bırakıldığını
tespit etmektedir. Taşınmazın niteliğine ve mülkiyet hakkına ilişkin başvuranın itirazlarına
rağmen, ulusal mahkemeler, taşınmazı ormanlık alanın bir parçası olarak değerlendirerek
Hazine adına tescil edilmesi gerektiğine ilişkin Kadastro Müdürlüğü’nün tespit işlemini
onamıştır. Ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçeleri göz önünde bulunduran
AĐHM, başvuranlara uygulanan yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve
ormanların korunması amacının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci
cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğini düşünmektedir (bkz., mutatis mutandis,
Lazaridi – Yunanistan, no: 31282/04, prg. 34, 13 Temmuz 2006 ; Ansay – Türkiye, no:
49908/99, 2 Mart). Bu çerçevede AĐHM, her ne kadar çevrenin genel olarak korunmasına
yönelik AĐHS’de özel bir hüküm bulunmasa da (Kyrtatos – Yunanistan, no: 41666/98)
günümüz toplumunun çevrenin korunması konusundaki duyarlılığının her geçen gün daha da
arttığını anımsatır (Fredin – Đsveç (no:1), 18 Şubat 1991 tarihli karar). AĐHM, çevrenin
korunmasına bağlı sorunlara müteaddit defalar değindiğini ve konunun önemine dikkat
çektiğini kaydeder (bkz., Taşkın ve diğerleri – Türkiye, no: 46117/99, Moreno Gómez –
Đspanya, no: 4143/02, Fadeïeva – Rusya, no: 55723/00, ve Giacomelli – Đtalya, no: 59909/00).
Tabiatın ve ormanların ve daha genel olarak da çevrenin korunması, kamuoyunda ve
dolayısıyla kamu makamları nezdinde sürekli ve desteklenen bir ilgiyle savunulan bir
değerdir. Çevrenin korunmasına ilişkin mülahazalar sözkonusu olduğunda, bilhassa da devlet
konuyla ilgili olarak bir yasal düzenlemeye gitmişse, ekonomik zorunluluklar ve hatta
mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklar öncelik arz etmemelidirler (Hamer – Belçika,
no:21861/03).
5