C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
SAVGIN - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 13304/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
2 ubat 2010  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (13304/03) bavuru no’lu davanın nedeni  
T.C. vatandaları Esmer Savgın ve Kerem Savgın’ın (bavuranlar) 1 Nisan 2003 tarihinde  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) 34.  
maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından M. Vefa tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar sırasıyla 1977 ve 1981 doğumlu olup Bitlis’te ikamet etmektedir. Đlk bavuran  
ikinci bavuranın kız kardeidir.  
21 Mart 2001 tarihinde, Nevruz bayramı vesilesiyle (kürt ve iranlıların geleneksel ilkbahar  
ve yeni yıl bayramı), bavuranların da aralarında bulunduğu yirmi kadar mahalleli yakılan bir  
ateetrafında toplanarak, kürtçe arkılar söylemilerdir. Polis güçleri oradakileri filme almıꢀ  
ve daha sonra tutuklamıtır.  
Polisler tarafından 21 Mart 2001 tarihinde düzenlenen tutuklama tutanağına göre, Kerem  
ve Esmer Savgın bölücü sloganlar attıkları ve lastik yaktıkları gerekçesiyle gözaltına  
alınmıtır.  
22 Mart 2001 tarihinde, çekilen video görüntülerini inceleyen polisler; bilhassa  
bavuranların da içerisinde bulunduğu katılımcıların kürtçe arkı söyleyip, dans ettiklerini ve  
daha sonra « Biji Apo [Abdullah Öcalan], Çeteler Mecliste, Leyla Zana hapiste » gibi  
sloganlar attıklarını tespit etmilerdir.  
23 Mart 2001 tarihinde, Kerem Savgın avukatının bulunmadığı bir ortamda polis  
tarafından dinlenmitir. Đlgili ahıs kendisinin Nevruz bayramı dolayısıyla arkı söyleyip, dans  
eden grubun arasında olduğunu ifade etmive grupla birlikte « Biji Apo, Serok Apo »  
(« Yaasın Apo, Bakan Apo ») gibi kürtçe sloganlar attığını kabul etmitir. Sloganların  
yasaı olduğunu bilmediğini söyleyen ilgili ahıs, PKK’nın (Kürdistan Đꢀçi Partisi, yasadıı  
silahlı terör örgütü) lideri Abdullah Öcalan’a saygılarını belirtmek için slogan attıklarını ve  
kendisinin hiçbir partiye üye olmadığını ifade etmitir.  
Aynı gün, Esmer Savgın avukatının bulunmadığı bir ortamda polis tarafından dinlenmitir.  
Đlgili ahıs erkek kardeiyle aynı yönde ifade vermitir.  
24 Mart 2001 tarihinde, bavuranlar avukatlarının bulunmadığı bir ortamda Tatvan  
Cumhuriyet Savcısı ve Hakimi tarafından dinlenmitir. Bavuranlar, gözaltı sırasında  
verdikleri ifadeleri yinelemilerdir. Hakim, Kerem Savgın’ın tutuklanmasına, Esmer  
Savgın’ın ise tahliyesine karar vermitir.  
3 Nisan 2001 tarihinde, Van Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı (« Devlet  
Güvenlik Mahkemesi») bavuranların da aralarında bulunduğu on altı kii hakkında cezai  
kovuturma balatmıtır. Cumhuriyet savcısı, ilgili ahısları Nevruz bayramına katılmak, ateꢀ  
yakmak, elleriyle zafer iareti yaparak arkı söylemek ve Biji Apo, Çeteler Mecliste, Leyla  
2
Zana hapiste gibi yasadıı sloganlar atmakla suçlamı, PKK’ya yardım ve yataklık ettikleri  
gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi gereğince mahkûm edilmelerini istemitir.  
Bavuranlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde sözkonusu sloganları atmadıklarını  
savunmulardır.  
7 Ağustos 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi Kerem Savgın’ın tahliyesine karar  
vermitir.  
25 Aralık 2001 tarihli kararında Devlet Güvenlik Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun 169.  
maddesi ile Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesine dayanarak ve bavuranların ifadeleri  
de dahil dosyada yer alan tüm unsurları dikkate alarak, ilgili ahısları PKK’ya yardım ve  
yataklık suçundan üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmitir. Karar gerekçesinde,  
bavuranların slogan attıkları yönündeki iddiaları mahkeme önünde kabul etmedikleri  
kaydedilmitir. Mahkeme, olay ve tutuklama tutanaklarına dayanarak, genç ve çocuklardan  
oluan yaklaık yirmi kiilik bir grubun lastik yaktıklarını ve yakılan ateetrafında arkı  
söyleyerek, dans ettiklerini belirlemitir. Bayrama katılanlar dans ederken « Biji serok Apo »  
ve « Çeteler Mecliste, Leyla Zana hapiste » eklinde sloganlar atmılar ve gençlerden biri  
slogan atarken aynı zamanda zafer iareti yapmıtır. Mahkeme, Nevruz bayramının geleneksel  
amacından saptırıldığı ve PKK tarafından kullanılarak propaganda aracı haline getirildiği, bu  
vesileyle PKK’yı öven sloganlar atıldığı ve bu eyleme katılan bavuranların bölücü terör  
örgütü PKK’ya yardım ve yataklık suçunu iledikleri kanaatine varmıtır.  
20 ubat 2002 tarihinde, bavuranlar Yargıtay önünde tamamlayıcı savunmalarını  
sunmulardır. Bavuranlar, bu savunmada çekilen video görüntülerine bakarak kimlerin  
slogan attığını belirlemenin imkânsız olduğunu, zaten DGM’nin de bu video görüntülerine  
baktıktan sonra ihtilaflı sloganları kimin attığını belirleyemediğini ve büyük olasılıkla  
sözkonusu video kasetlerinin Nevruz bayramında çekilen dans görüntüleri olduğunu ileri  
sürmülerdir. Bavuranlar, böyle sloganlar atmadıklarını ve gözaltı sırasında verdikleri  
ifadelerin baskı altında alındığını savunmulardır. Bavuranlar son olarak, atılan sloganların  
içerik ve anlamlarını bilmediklerini ileri sürmülerdir.  
Yargıtay basavcısının yazılı görüü bavuranlara tebliğ edilmemitir.  
17 Ekim 2002 tarihinde Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesi kararını onamıtır.  
Bavuranlar, cezalarını çekmek üzere Bitlis cezaevine konulmutur.  
13 Ağustos 2003 tarihinde, 4963 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, Devlet  
Güvenlik Mahkemesi bavuranlara isnat edilen eylemlerin Türk Ceza Kanunu’nun 169.  
maddesi anlamında bir suç oluturmaktan çıktığını kaydetmitir. Bunun sonucu olarak,  
mahkeme ilgili ahsıların mahkûmiyetini kaldırmıve serbest bırakılmalarına hükmetmitir.  
Herhangi bir temyiz bavurusu olmadığından, bu karar 20 Ağustos 2003 tarihinde  
kesinlemitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 10. VE 11. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, slogan attıkları için ceza mahkemesi tarafından mahkûm edildiklerinden  
ikâyetçi olmaktadır. Bu bağlamda bavuranlar, ceza kanunu hükümlerinde mevcut olmayan –  
3
slogan atmak – suçundan ceza aldıklarını savunmaktadır. Bavuranlar, AĐHS’nin 6, 7, 10 ve  
11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. ikâyetlerin özünü ve dile getiriliꢀ ꢀeklini dikkate alan  
AĐHM, bunların AĐHS’nin aağıdaki gibi kaleme alınan 10. maddesi açısından incelenmesine  
karar vermektedir:  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, öncelikle bavuranların, serbest bırakıldıktan sonra, 466 sayılı yasa hükümleri  
gereğince tazminat davası açabileceklerini savunmaktadır. Hükümete göre, bavuranlar bunu  
yapmayarak iç hukuk yollarını tam olarak tüketmemilerdir.  
Bavuranlar, Hükümetin savına karı çıkmakta ve bu yasanın yalnızca yasadıı  
tutuklamalar için geçerli olduğunu ve kendi durumlarını kapsamadığını ileri sürmektedir.  
AĐHM, Hükümetin ileri sürdüğü itiraz yolunun, Anayasa veya yasalara aykırı olarak  
özgürlükten mahrum bırakma durumlarında tazminat ödenmesini öngördüğünü  
kaydetmektedir. AĐHM, bavuranların mahkûmiyetinin kaldırılması verilen cezayı yasaya  
aykırı hale getirmediğinden, mevcut davada böyle bir durumun sözkonusu olmadığını  
gözlemlemektedir. AĐHM, ayrıca ilgili ahsıların AĐHS’nin 10. maddesine atıfta  
bulunduklarını, dolayısıyla 5. maddedeki hükümlerin ihlal edilmesi nedeniyle tazminat elde  
etmek için bir itiraz yolu bulunmadığından değil, slogan attıkları için ceza mahkemesinde  
mahkûm edildiklerinden ikâyetçi olduklarını gözlemlemektedir. Bunun sonucu olarak,  
Hükümetin bu itirazı kabul edilemez.  
Hükümet, bavuranların ulusal mahkemeler önünde ifade özgürlüğüyle ilgili bir dava  
açmadıklarını savunarak, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde ikinci bir itiraz dile  
getirmektedir. Hükümet, bavuranların bir terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan  
yargılandıklarını ve ceza davası sırasında slogan atmanın yasalara aykırı olduğunu  
bilmediklerini iddia ederek, kendilerine isnad edilen suçları reddettiklerini belirtmektedir.  
Bavuranlar, Hükümetin bu savına karı çıkmakta ve AĐHS’nin 10. maddesine dayalı  
ikâyetlerini Van Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Yargıtay önünde dile getirdiklerini  
savunmaktadır.  
AĐHM, ilk önce AĐHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında dile getirilen iç hukuk yollarının  
tüketilmesi kuralının temelinde, AĐHM’ne bavurmadan önce bavuranın, Savunmacı  
Devlet’e yürürlükteki ulusal yasaların sunduğu hukuki kaynakları kullanarak iç hukuk  
yollarıyla etkili ve yeterli bir ekilde iddia edilen ihlali telafi etme fırsatı vermesi gerektiğinin  
yattığını hatırlatmaktadır. Bu hüküm « belli bir esneklik çerçevesinde ve aırı bir biçimciliğe  
kaçmadan » uygulanmalıdır; bunun için ilgili ahısın ikâyetlerini Strazburg’ta dile  
getirmeden önce «en azından özü itibariyle ve iç hukukta belirlenen koul ve sürelerde» ulusal  
mahkemeler önünde dile getirebilmesi yeterlidir (Fransa aleyhine Fressoz ve Roire davası  
[GC], no 29183/95, prg. 37, CEDH 1999-I).  
AĐHM, daha sonra kitap, gazete, dergi ve diğer benzer yayınlar dıında örneğin bir  
söylevde ( Türkiye aleyhine Karkın davası, no 43928/98, prg. 10 ve 34, 23 Eylül 2003), bir  
broürde (Türkiye aleyhine Baran davası, no 48988/99, prg. 29, 10 Kasım 2004), bir  
kitapçıkta (Avusturya aleyhine Unabhängige Initiative Informationsvielfalt davası,  
no 28525/95, prg. 9, CEDH 2002-I, ve Türkiye aleyhine Özer davası, no 35721/04 ve 3832/05,  
prg. 6, 5 Mayıs 2009), bir basın açıklamasında (Türkiye aleyhine Çetinkaya davası,  
4
no 75569/01, prg. 28, 27 Haziran 2006), bir karikatürde (Romanya aleyhine Cumpănă ve  
Mazăre davası [GC], no 33348/96, prg. 22, CEDH 2004-XI), bir reklam anonsunda  
(Avusturya aleyhine Krone Verlag GmbH & Co. KG davası (no 3), no 39069/97, prg. 11,  
CEDH 2003-XII, ve Đspanya aleyhine Casado Coca davası, 24 ubat 1994, prg. 50, seri A  
no 285-A), reklam sloganıyla birlikte sunulan bir çizimde (Fransa aleyhine Leroy davası,  
no 36109/03, prg. 6 ve 27, 2 Ekim 2008), basın yoluyla propagandada (Türkiye aleyhine  
Hünkar Demirel davası, no 10365/03, prg. 5, 6 ve 9, 14 Haziran 2007) ve cep telefonlarıyla  
gönderilen kısa mesajlarda (Türkiye aleyhine Bahçeci ve Turan davası, no 33340/03, prg. 5 ve  
6, 16 Haziran 2009) ifade özgürlüğünün uygulandığı yerleik içtihadını hatırlatmaktadır.  
Eksiksiz olmayan bu içtihat ıığında AĐHM, veciz ve çarpıcı niteliği öne çıkarılarak, özellikle  
güncel bir konuda kamuoyunun dikkatini çekmek üzere reklam ve siyasi propaganda amaçlı  
kullanılan bir sloganın da AĐHS’nin 10. maddesi kapsamına girdiği kanaatindedir.  
Mevcut davada AĐHM, ulusal mahkemelerde bavuranlar aleyhine açılan ceza davasının,  
ihtilaflı sloganları attıkları ve PKK lehine propaganda yaptıkları için onları mahkûm etmek  
amacını taıdığını not etmektedir. AĐHM’nin takdirine sunulan dosyadaki unsurlara  
bakıldığında, ihtilaflı sloganları atmadıklarını savunsalar da bavuranların, esas itibariyle,  
Nevruz bayramı dolayısıyla arkı söyleyip, dans ederek ifade özgürlüğü haklarından  
yararlandıkları anlaılmaktadır. Bu itibarla, AĐHM, ilgili ahısların ulusal mahkemeler  
önünde « en azından özü itibariyle» AĐHS’nin 10. maddesine dayalı ikâyetlerini dile  
getirdikleri kanaatine varmaktadır (Türkiye aleyhine Özgür Radyo-Ses Radyo Televizyon  
Yayın Yapım Ve Tanıtım A.. davası (no 1), no 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00 ve  
64184/00, prg. 68, 30 Mart 2006). Dolayısıyla, Hükümetin iç hukuk yollarının  
tüketilmediğine dayalı bu itirazının reddedilmesi uygun olacaktır.  
Hükümet, daha sonra bavuranların AĐHS’nin 34. maddesi anlamında mağdur sıfatının  
olmadığına dayalı bir kabuledilemezlik itirazı dile getirmektedir. Hükümete göre, Van Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin bavuranların mahkûmiyetini iptal eden kararı, aynı zamanda bağlı  
olan tüm sonuçları da iptal etmitir.  
Bavuranlar, Hükümetin bu savına karı çıkmaktadır. Bavuranlar, Van Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin 13 Ağustos 2003 tarihinde lehte karar verdiğini kabul etmektedir. Bununla  
birlikte, bavuranlara göre, bu kararın alınmasından önce yine de iki yıl beay sekiz gün  
süreyle hapis yatmılardır.  
AĐHM, 34. maddedeki « mağdur » ibaresinde ihtilaflı eylem ya da ihmalden doğrudan  
etkilenen ve 41. madde kapsamında ele alınan bir zarar olumasa bile AĐHS hükümlerinden  
birinin ihlaline maruz kalan kiinin tanımlandığı yerleik içtihadını hatırlatmaktadır. Bu  
itibarla, ulusal yetkililer açıkça ya da özünde onaylamadıkça ve AĐHS’nin ihlalinden dolayı  
kii tazmin edilmedikçe, bavuran lehinde alınan bir karar ya da önlem o kiiyi “mağdur”  
statüsünden çıkarmaya yeterli olamayacaktır (Saime Özcan-Türkiye, no 22943/04, 15 Eylül  
2009, et Öztürk-Türkiye [BD], no 22479/93).  
AĐHM, mevcut davada 4963 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ve slogan atmanın eski Türk  
Ceza Kanunu’nun 169. maddesi anlamında uç tekil etmemesi dolayısıyla Van Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin 13 Ağustos 2003 tarihinde bavuranları mahkûm eden hapis  
cezasının infazını tüm sonuçlarıyla birlikte kaldıran ve ilgili ahısları serbest bırakan kararı  
verdiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, bu kararın ancak 13 Ağustos 2003 tarihinde, yani  
bavuranların ilk mahkûmiyetinden bir yıl sekiz ay sonra alındığını hatırlatmak yerinde  
olacaktır. Bu süre içerisinde, bavuranlar hapis cezalarının bir kısmını çekmilerdir (Türkiye  
5
aleyhine Aslı Günedavası (karar), no 53916/00, 13 Mayıs 2004, ve Saime Özcan ilgili  
bölüm, prg. 17). Bu itibarla, Hükümetin bu itirazının reddedilmesi gerekir.  
AĐHM, bavurunun bu bölümünün AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit  
etmektedir. Dolayısıyla, bu ikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Hükümet, müdahalenin meru amacı ve mevcut dava koulları dikkate alındığında,  
bavuranların mahkûmiyetinin zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap verdiğini ve izlenen  
meru amaçla orantılı olduğunu savunmaktadır.  
Hükümet ayrıca, ilgili ahısların eski Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi gereğince bir  
terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçundan yargılanıp, mahkûm edildiklerini  
hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Hükümetin düüncesine göre, bavuranların ifade özgürlüğü  
hakkına herhangi bir müdahale olmamıtır.  
Bavuranlar ise, mahkûmiyetlerinin bir müdahale oluturduğu görüündedir.  
AĐHM’nin kanaatine göre, bavuranların cezai hüküm giymelerinin slogan atma  
özgürğünü de kapsayan ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına balı baına bir  
« müdahale » oluturmaktadır.  
Böylesi bir müdahale, «yasayla öngörüldüğü», 10. maddenin 2. paragrafında dile getirilen  
bir ya da daha fazla meru amaca yönelik olduğu ve bu amaç veya amaçlara ulamak için  
«demokratik bir toplumda gerekli» olduğu durumlar dıında 10. maddeye aykırıdır.  
AĐHM, sözkonusu mahkûmiyetin Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ile Terörle  
Mücadele Kanunu’nun 5. maddesine dayandığını kaydetmektedir. Buradan yola çıkarak  
AĐHM, ihtilaflı müdahalenin  
« yasayla öngörüldüğü » kanaatine varmaktadır.  
AĐHM ayrıca, müdahalenin AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı anlamında ulusal  
güvenlik ve kamu düzeninin korunması gibi meru amaçları olduğunu gözlemlemektedir.  
Geriye müdahalenin «demokratik bir toplumda gerekli» olup olmadığının belirlenmesi  
kalmaktadır.  
Bu konuda AĐHM, atılan sloganlarda kullanılan ifadelere ve hangi bağlamda – burada  
Nevruz bayramı dolayısıyla - atıldığına özel bir dikkat göstermektedir. AĐHM ayrıca,  
incelemesine sunulan olayın koullarını, özellikle terörle mücadelenin zorluğunu göz önüne  
almaktadır (Đbrahim Aksoy, ilgili bölüm, prg. 60, Türkiye aleyhine Zana davası, 25 Kasım  
1997, prg. 55, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-VII, ve Türkiye aleyhine Incal davası,  
9 Haziran 1998, prg. 58, Derleme 1998-IV).  
AĐHM, sözkonusu sloganların iddet kullanma, silahlı direniveya ayaklanma çağrısı ve  
kine tevik gibi AĐHM’nin değerlendirmesi gereken temel unsurları içermediğini  
gözlemlemektedir (Bahçeci ve Turan, ilgili bölüm, prg. 31, ve Türkiye aleyhine Gerger davası  
[GC], no 24919/94, prg. 50, 8 Temmuz 1999). Bu sloganlar ayrıca, tanınmıkiilere karı  
derin ve mantıksız bir nefret telkin ederek iddeti tevik etmeye yönelik değildir. (Bkz a  
contrario, Türkiye aleyhine Sürek davası (no 1) [GC], no 26682/95, prg. 62, CEDH 1999-IV).  
6
AĐHM, söz konusu müdahalenin orantılılığını ölçmek için verilen cezaların niteliği ve  
ağırlığının da dikkate alınması gereken unsurlar arasında olduğunu hatırlatmaktadır. Mevcut  
davada, AĐHM bavuranlar aleyhine verilen üç yıl dokuz aylık hapis cezasının kaldırıldığını  
not etmektedir. Ancak, AĐHM bavuranların tüm bunlara rağmen kesinleen bir mahkûmiyet  
aldıklarını ve kaldırılmadan önce cezalarının bir kısmını çektiklerini kaydetmektedir (Emir,  
ilgili bölüm, prg. 39).  
AĐHM, mevcut davada ortaya çıkan sorunların incelendiği benzer davalara daha önce de  
baktığını ve AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmettiğini hatırlatmaktadır (bakınız,  
özellikle, Türkiye aleyhine Ceylan davası [GC], no 23556/94, prg. 38, CEDH 1999-IV ;  
Öztürk, ilgili bölüm, prg. 74 ; Türkiye aleyhine Đbrahim Aksoy davası, no 28635/95, 30171/96  
ve 34535/97, prg. 80, 10 Ekim 2000 ; Türkiye aleyhine Karkın davası, no 43928/98, prg. 39,  
23 Eylül 2003, ve Türkiye aleyhine Kızılyaprak davası, no 27528/95, prg. 43, 2 Ekim 2003).  
AĐHM, mevcut davada Hükümetin farklı sonuca varmak için yeterli olgu ve argüman  
sunmağı kanaatine varmaktadır.  
Bunun sonucu olarak, AĐHM bavuranların mahkûmiyetinin hedeflenen amaçlar açısından  
orantısız olduğu ve bu nedenle « demokratik bir toplumda gerekli » kabul edilemeyeceği  
sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, Basavcının temyiz bavurularının esası hakkında Yargıtay’a sunduğu yazılı  
görüüne cevap verme imkânı bulamadıklarını ve gözaltı sırasında bir avukat yardımından  
yararlanamadıklarını iddia etmektedir. Bavuranlar, bu ihmallerin AĐHS’nin aağıdaki gibi  
kaleme alınan 1 ve 3c) paragraflarının ihlalini oluturduğunu savunmaktadır.  
AĐHM, bu ikâyetlerin yukarıda incelenen ikâyetlerle bağlantılı olduğunu ve dolayısıyla  
bunların da kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.  
Hükümet, bavuranların iddialarına itiraz etmektedir.  
AĐHM, daha önce de bavuranların ikâyetine benzer ikâyetler hakkında karar verme  
fırsatı bulduğunu ve Basavcının yazılı görüünün tebliğ edilmemesi ve bu yüzden bavuranın  
yazılı cevap verme imkânı bulamaması (Göç, ilgili bölüm, prg. 55) ve yine gözaltı sırasında  
bavuranın bir avukat yardımından yararlanamaması (Salduz, ilgili bölüm, prg. 45-63)  
dolayısıyla AĐHS’nin 6. maddesinin 1 ve 3c) paragraflarının ihlal edildiğine hükmettiğini  
hatırlatmaktadır. Mevcut davayı Salduz ve Göç davalarında belirlenen ilkeler ıığında  
inceleyen AĐHM, Hükümetin bu durumda farklı bir sonuca varmak için yeterli olgu ve  
argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır.  
Bu itibarla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1 ve 3c) paragrafları ihlal edilmitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bavuranlar, cezaevinde tutuklu kaldıkları süre içerisinde uğradıkları maddi zarar  
karılığında 5 000 Euro ve manevi tazminat olarak ise 10.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu tutarlara itiraz etmektedir.  
7
AĐHM, bavuranların maddi tazminat taleplerini hiçbir kanıt belgesiyle desteklemediğini  
kaydetmekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karın, AĐHS’nin 6. ve 10. maddelerinin ihlal  
edildiği tespitini dikkate alan AĐHM, manevi tazminat olarak bavuranların her birine 10.000  
Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.  
Bavuranlar, ayrıca ulusal mahkemeler önünde görülen yargılama gider ve masrafları için  
3.687 Euro ve AĐHM önünde görülen yargılama gider ve masrafları için ise 3.160 Euro talep  
etmektedir. Bavuranlar buna ilaveten, herhangi bir kanıt belgesi sunmaksızın tercüme, posta,  
fotokopi ve sekreterlik masrafları için 5.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu taleplere karı çıkmaktadır.  
Taleplerin hiçbir kanıt belgesiyle desteklenmemesini dikkate alan AĐHM, bavuranların bu  
talebini reddetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini kaydetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Yargıtay Cumhuriyet Basavcısı’nın yazılı görülerinin bavuranlara tebliğ edilmemesi ve  
bavuranların gözaltında avukat bulundurma hakkından yararlanamaması nedeniyle AĐHS’nin  
6/1 ve 3 c) maddesinin ihlal edildiğine;  
4. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından bavuranların her birine  
10.000 (on bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 2 ubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
8