AĐHS’nin 10/2 maddesi bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’ varlığı
kastedilmektedir. Đfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin ‘zorunluluğu’
ikna edici surette ortaya konulmalıdır. Kuꢀkusuz, müdahaleyi haklı kılacak nitelikte bir
ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir ve ulusal
merciler bu konuda belli bir takdir payına sahiptir. Ancak bu takdir hakkı, AĐHM’nin mevzuat
ve mevzuatı uygulayan mercilerin kararları üzerinde uyguladığı denetimiyle birlikte
değerlendirilir.
Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi, ihtilaf konusu sözlerin içeriği ve bunların
hangi bağlamda yayınlandıkları da dahil olmak üzere davanın bütünlüğü içerisinde
değerlendirmelidir. Sözkonusu müdahalenin ‘meꢀru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve
ulusal makamların sözkonusu müdahaleyi haklı göstermek için ileri sürdükleri gerekçelerin
‘uygun ve yeterli’ olup olmadıklarının belirlenmesi AĐHM’nin görevidir. Bunu yaparken
AĐHM, ulusal makamların, olayların makul bir değerlendirmesini esas almak suretiyle
AĐHS’nin 10. maddesinde belirtilen ilkelere uygun kuralları uygulamıꢀ olduklarından emin
olmalıdır.
Bu çerçevede AĐHM, basının demokratik bir toplumda oynadığı role dikkat çekmektedir.
Basının her ne kadar baꢀkasının ününe ve haklarının korunmasına dikkat ederek bazı sınırları
aꢀmaması gerekiyorsa da görev ve sorumluluklarına uygun surette genel menfaati ilgilendiren
her türlü meseleye iliꢀkin haber vermesi de gerekir (De Haes ve Gijsels – Belçika, adıgeçen,
prg. 37). Öte yandan, basın özgürlüğü belli dozda abartıya, hatta kıꢀkırtmaya (bkz. Prager ve
Oberschlik – Avusturya, 26 Nisan 1995 tarihli karar) baꢀvurmayı da kapsamaktaysa da,
ilgililer gazetecilik mesleğine saygı çerçevesinde doğru ve güvenilir haber verecek ꢀekilde iyi
niyetle hareket etme ꢀartını yerine getirmekle yükümlüdürler (Bladet Tomsø ve Stensaas,
adıgeçen, prg. 65, ve Fressoz ve Roire – Fransa, no: 29183/95, prg. 54).
Mevcut davada AĐHM, itham edilen yazıların genel menfaati ilgilendiren güncel konulara
iliꢀkin olduğu hususunda kuꢀku duymamaktadır. Zira bu konular Türkiye’deki kayıp
vakalarıyla ve AĐHM tarafından bu vakaların incelenmesiyle ilgiliydi. Ayrıca bu yazılarda
Tönük, Kenan Bilgin’in kaybolduğu dönemde icra ettiği görev nedeniyle doğrudan itham
edilmiꢀti. Dolayısıyla AĐHM dava olaylarını değerlendirirken bu durumu da dikkate almalıdır.
Ancak AĐHM, her ne kadar yargı görevlilerinin asılsız ve ağır saldırılara karꢀı korunması
gerektiğini sıklıkla kabul etse de, yargı görevlilerinin eylemlerinin basının meꢀru ilgisine
mazhar olabileceği ve yargının iꢀleyiꢀine ve yargının iꢀleyiꢀinin güvencesi olan kimselerin
ahlaki tutumlarına iliꢀkin tartıꢀmaya katkıda bulunabileceği de doğrudur (Sabou ve Pircalab –
Romanya, no: 46572/99, prg. 38, 28 Eylül 2004).
Tönük’ün savcı sıfatıyla Kenan Bilgin’in kaybolmasına iliꢀkin soruꢀturmada yer almıꢀ olması,
adıgeçenin gözaltında tutulduğu emniyet müdürlüğündeki tutukluluk koꢀullarına iliꢀkin bir
rapor hazırlamıꢀ olması ve Kenan Bilgin’i emniyet müdürlüğü binasında gördüklerini beyan
eden kimselerin tanıklıklarına atfedilmesi gereken değer konusunda maddi tespitlerde ve
bilhassa da ‘çıkarımlarda’ bulunmuꢀ olması nedeniyle AĐHM, Tönük’ün gerek ꢀahsi gerekse
‘kurumsal’ sorumluluğunun tamamen genel menfaate müteallik bir konu olduğu kanaatine
varmaktadır. Aralarında davacının da bulunduğu savcılık görevlileri tarafından yerine
getirilen görevlerin bihakkın tamamlanması halkın güveni açısından özel önem arz
etmektedir. Ancak bu görevi ifa etmekle sorumlu kiꢀiler, suçun önlenmesi ve bastırılması ve
vatandaꢀların korunması maksadıyla Devletin yargı gücü sıfatıyla ceza davasının yürürlüğe
5