C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
SAYGILI VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 19353/03 )  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
8 Ocak 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup bazı  
ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (19353/00) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaları) Fevzi Saygılı, Nizamettin Taylan Bilgiç ve Serpil Kurtay’ın (bavuranlar)  
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 9 Haziran 2003 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları  
ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
oldukları bavurudur.  
Bavuranlar, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından D. Avcı tarafından temsil  
edilmektedirler.  
OLAYLAR  
Bavuranlar sırasıyla 1966, 1972 ve 1978 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.  
Saygılı, olayların meydana geldiği dönemde Evrensel Gazetesi’ni yayımlayan Bilgi Basın  
Yayın ve Ticaret Ldt. irketi’nin sahibiydi. Bilgiç, adıgeçen gazetenin sorumlu yazı ileri  
müdürü, Kurtay ise haber müdürü olarak görev yapmaktaydı.  
Evrensel Gazetesi 8 ve 10 Eylül 2001 tarihlerinde, Serpil Kurtay tarafından kaleme alınmıꢀ  
‘Gözaltında kayıp itirafı’ ve ‘Savcıdan sahte rapor’ balıklı iki yazı yayınlamıtır. Bu yazılar,  
Kenan Bilgin’in gözaltında kaybolması nedeniyle AĐHM’nin 17 Temmuz 2001 tarihinde  
AĐHS’nin 2, 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği hükmüne vardığı Đrfan Bilgin – Türkiye (no:  
25659/94) kararına ilikindir.  
8 Eylül 2001 tarihli yazıda, Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu (‘Komisyon’)1 delegasyonu  
önünde tanık sıfatıyla ifade veren, olayların meydana geldiği dönemde Ankara Cumhuriyet  
Basavcısı olan Selahattin Kemaloğlu ve kayıp ahsın avukatı Kamil Tekin Sürek’in  
beyanlarına yer verilmitir.  
10 Eylül 2001 tarihli yazıda ise olayların meydana geldiği dönemde Ankara Cumhuriyet  
Basavcı Vekili olan Özden Tönük’ün ifadelerine yer verilmitir.  
Đhtilaf konusu yazılarda hakkında ithamda bulunulan Özden Tönük 25 Eylül 2001 tarihinde  
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi önünde Bilgi Basın Yayın ve Ticaret Ldt. irketi, Bilgiç ve  
Kurtay aleyhinde tazminat davası açmıtır. Savcı vekili, ihtilaf konusu yazıların gerçekdıı ve  
iftira niteliği taıdığı iddiasıyla, yayınlanmalarından doğan manevi zararın tazminini talep  
etmitir.  
Bavuranlar 14 Ekim, 16 Kasım ve 12 Aralık 2001 ve 27 Mart ve 19 Eylül 2002 tarihlerinde  
savunma layihalarını sunmulardır. Kendilerine isnat edilen olayları reddeden bavuranlar  
ifade özgürlüğüne atıfta bulunmulardır. Bavuranlar olayları olduğu gibi gerçeklere uygun  
bir biçimde aktardıklarını ve tarafsız haber yaptıklarını savunmulardır. Bavuranlar, ihtilafa  
konu yazıların, mütekinin tanık olarak dinlendiği Đrfan Bilgin – Türkiye davasında AĐHM  
tarafından verilen karar ıığında kaleme alındığını belirtmilerdir. Sözkonusu yazıların  
AĐHM’nin vardığı sonuçlara dayandığını belirten bavuranlar dolayısıyla bu yazıların  
bağlamları dıına çıkarılmıcümlelere bakılarak değil bütünlüğü içinde değerlendirilmesi  
gerektiğini ifade etmilerdir.  
1 Đrfan Bilgin – Türkiye davası çerçevesinde Komisyona bağlı bir delegasyon 17 Eylül 1999 tarihinde  
Strasbourg’da, 20–22 Eylül 1999 tarihlerinde ise Ankara’da bazı tanıkların ifadelerine bavurmutur.  
2
Özden Tönük 31 Ekim 2001 tarihli cevabi dilekçesinde ihtilaf konusu haberin gerçeklikten  
yoksun olduğu iddiasını yineleyerek tazminat talebini Medeni Kanunun 24. ve Borçlar  
Kanununun 49. maddelerine dayandırmıtır.  
Asliye Ceza Mahkemesi adıgeçen gazeteyi yayımlayan irketle beraber Bilgiç ve Kurtay’ı  
davacının kiilik haklarına saldırıda bulundukları gerekçesiyle suçlu bularak 2.500.000.000  
TL (yaklaık 1.522 Euro) tazminat ödemeye mahkûm etmitir.  
7 Kasım 2002 tarihinde bavuranlara 1.726.028.000 tutarındaki gecikme faiziyle birlikte  
2.500.000.000 TL tutarında (yaklaık 2.500 Euro) bir tazminat ödeme emri tebliğ edilmitir.  
Bavuranlar 14 Kasım 2002 tarihinde temyiz bavurusunda bulunmulardır. Temyiz  
dilekçelerinde bavuranlar, ihtilaf konusu yazılarda davacının kiilik haklarına saldırıda  
bulunma niyeti taımayıp gözaltında yaamını yitiren kiiler hakkında yürütülen  
soruturmanın tarzını açıklığa kavuturmayı amaçladıklarına dikkat çekmilerdir. Bu  
çerçevede bavuranlar yayınlanan haberin doğruluğuna, güncelliğine ve kamuoyu açısından  
önemine vurgu yapmılardır. Son olarak bavuranlar verilen mahkûmiyet kararının AĐHS’nin  
10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal tekil ettiğini  
savunmulardır.  
Yargıtay 28 Ocak 2003 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıtır. Yargıtay bu  
kararını ilk derece mahkemesinin esas aldığı kanıt unsurlarına, dosyadaki belgelere ve bu  
belge ve kanıtlara ilikin olarak takdir hatası olmamasına dayanarak vermitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar bir tazminat ödemeye mahkûm edilmelerinin AĐHS’nin 10. maddesinde  
öngörülen ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal tekil ettiğini iddia etmektedirler.  
Hükümet bu sava karı çıkmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM, AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında bavurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını  
tespit etmektedir. AĐHM ayrıca bavurunun baka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin  
bulunmadığını tespit etmektedir.  
B. Esasa ilikin  
Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin yasayla öngörülmüolduğunu ve bakasının haklarının  
ve ününün korunması meru amacını izlediğini savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet,  
ihtilafa konu yazıların Özden Tönük’ün onur ve ününe saldırıda bulunduğu kanaatindedir.  
Hükümete göre bu yazılarda yalnızca Đrfan Bilgin – Türkiye davası çerçevesinde sorgulanan  
kiilerin ifadeleri aktarılmakla kalınmayıp, resmi belgede sahtecilik yapmakla, yalan ifade  
vermekle, görevini icra ettiği sırada ihmalde bulunmakla ve tanık ifadelerini tahrif etmekle  
suçlamak suretiyle davacının görevini icra tarzına ilikin bir değerlendirmede bulunulmutur.  
3
Hükümete göre bu yazılar gazetecilik meslek ilkelerine ters dümektedir. Sözkonusu yazılarda  
dile getirilen suçlamaların ağırlığı nedeniyle bu suçlamaların doğruluğunun önceden teyit  
edilmesi gerekirdi. Ancak mevcut davada, sözkonusu yazılarda yalnızca Bilgin davasındaki  
bavuran tarafın beyanlarına ve Özden Tönük’ün görevini ihmal ettiğine ilikin herhangi bir  
bilgi verilmeyen AĐHM tutanaklarına yer verilmitir. Avukat ya da Kenan Bilgin tarafından  
yöneltilen suçlamaların gerçekliğine ilikin baka herhangi bir aratırma yapılmamıtır.  
Ayrıca, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi savcının muhtemel suçluluğuyla ilgili olarak  
herhangi bir kanaat bildirmemitir. Zira AĐHM’den konuyla ilgili bir kanaate varması talep  
edilmemitir. Bu nedenle bavuran tarafın duruma tutanaklarını ya da kararı Özden  
Tönük’ün ahsına karı yöneltilen suçlamaları delil kanıt olarak nitelendirmesi yerinde  
değildir.  
Son olarak Hükümet, ihtilaf konusu mahkûmiyet kararının, temelsiz ve doğrulanmamıꢀ  
ithamlarda bulunulmasını engelleme meru amacıyla orantılı olduğunu belirtmektedir.  
Bavuranlar, bata Komisyonca Türkiye’deki misyonu çerçevesinde dinlenen tanıkların  
beyanları olmak üzere, gerçek olaylara dayanan ve AĐHM kararı ve Đrfan Bilgin – Türkiye  
davası dosyasına aktarılan belgeleri yayınlamakla yetindiklerini iddia etmektedirler. Bu  
çerçevede bavuranlar, sözkonusu tanıklıkların Önder Tönük’ün olayların meydana geldiği  
dönemde soruturmayı yürütmekle sorumlu savcı sıfatıyla Kenan Bilgin’in kaybolmasına  
ilikin yeni bilgileri haiz olduğunu ancak konuyla ilgili yeni verileri dikkate almadığını iddia  
etmektedirler. Bavuranlar sözkonusu yazıların amacının bu davaya ıık tutmak olduğunu  
ifade etmektedirler.  
Bavuranlar ayrıca, mahkûm edildikleri tazminatın yüksekliğini eletirmektedirler.  
Bavuranlar, bu durumun mesleklerini icra etmeleri noktasında gazeteciler üzerinde baskı  
oluturduğunu ifade etmektedirler.  
AĐHM, ihtilaf konusu tedbirin bavuranların AĐHS’nin 10/1 maddesiyle koruma altına alınan  
ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir müdahale tekil ettiği hususunda tarafların hemfikir  
olduklarını tespit etmektedir. Ayrıca sözkonusu müdahalenin yasayla öngörülmüolduğu ve  
AĐHS’nin 10/2 maddesi anlamında bakasının ününü ve haklarını korumak gibi meru bir  
amaç gözettiği hususunda da bir ihtilaf mevcut değildir (bkz. özellikle Pakdemirli – Türkiye,  
no: 358397/97, prg. 42, 22 ubat 2005). AĐHM de bu değerlendirmeye katılmaktadır.  
Hâlihazırda ihtilaf, sözkonusu müdahalenin ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ olup olmadığı  
meselesine dayanmaktadır.  
AĐHM konuyla ilgili içtihadından doğan kıstasları esas alır (bkz. Handyside – Birleik Krallık,  
7 Aralık 1976 tarihli karar, prg. 49 ; Goodwin – Birleik Krallık, 27 Mart 1996 tarihli karar,  
Bladet Tomsø ve Stensaas – Norveç, no: 21980/93, prg. 59, De Haes ve Gijsels – Belçika, 24  
ubat 1997 tarihli karar, prg. 37 ; Mamère – Fransa, no: 12697/03, prg. 19-20, Chemodurov –  
Rusya, no: 72683/01, prg. 16-17 ve 26, 31 Temmuz 2007).  
Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her  
bireyin gelimesinin balıca koullarından birini oluturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.  
fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karılanan ya da zararsız veya  
önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ok edici, zedeleyici yahut kaygı verici  
bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,  
hogörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.  
4
AĐHS’nin 10/2 maddesi bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’ varlığı  
kastedilmektedir. Đfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin ‘zorunluluğu’  
ikna edici surette ortaya konulmalıdır. Kukusuz, müdahaleyi haklı kılacak nitelikte bir  
ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir ve ulusal  
merciler bu konuda belli bir takdir payına sahiptir. Ancak bu takdir hakkı, AĐHM’nin mevzuat  
ve mevzuatı uygulayan mercilerin kararları üzerinde uyguladığı denetimiyle birlikte  
değerlendirilir.  
Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi, ihtilaf konusu sözlerin içeriği ve bunların  
hangi bağlamda yayınlandıkları da dahil olmak üzere davanın bütünlüğü içerisinde  
değerlendirmelidir. Sözkonusu müdahalenin ‘meru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve  
ulusal makamların sözkonusu müdahaleyi haklı göstermek için ileri sürdükleri gerekçelerin  
‘uygun ve yeterli’ olup olmadıklarının belirlenmesi AĐHM’nin görevidir. Bunu yaparken  
AĐHM, ulusal makamların, olayların makul bir değerlendirmesini esas almak suretiyle  
AĐHS’nin 10. maddesinde belirtilen ilkelere uygun kuralları uygulamıolduklarından emin  
olmalıdır.  
Bu çerçevede AĐHM, basının demokratik bir toplumda oynadığı role dikkat çekmektedir.  
Basının her ne kadar bakasının ününe ve haklarının korunmasına dikkat ederek bazı sınırları  
amaması gerekiyorsa da görev ve sorumluluklarına uygun surette genel menfaati ilgilendiren  
her türlü meseleye ilikin haber vermesi de gerekir (De Haes ve Gijsels – Belçika, adıgeçen,  
prg. 37). Öte yandan, basın özgürlüğü belli dozda abartıya, hatta kıkırtmaya (bkz. Prager ve  
Oberschlik – Avusturya, 26 Nisan 1995 tarihli karar) bavurmayı da kapsamaktaysa da,  
ilgililer gazetecilik mesleğine saygı çerçevesinde doğru ve güvenilir haber verecek ekilde iyi  
niyetle hareket etme artını yerine getirmekle yükümlüdürler (Bladet Tomsø ve Stensaas,  
adıgeçen, prg. 65, ve Fressoz ve Roire – Fransa, no: 29183/95, prg. 54).  
Mevcut davada AĐHM, itham edilen yazıların genel menfaati ilgilendiren güncel konulara  
ilikin olduğu hususunda kuku duymamaktadır. Zira bu konular Türkiye’deki kayıp  
vakalarıyla ve AĐHM tarafından bu vakaların incelenmesiyle ilgiliydi. Ayrıca bu yazılarda  
Tönük, Kenan Bilgin’in kaybolduğu dönemde icra ettiği görev nedeniyle doğrudan itham  
edilmiti. Dolayısıyla AĐHM dava olaylarını değerlendirirken bu durumu da dikkate almalıdır.  
Ancak AĐHM, her ne kadar yargı görevlilerinin asılsız ve ağır saldırılara karı korunması  
gerektiğini sıklıkla kabul etse de, yargı görevlilerinin eylemlerinin basının meru ilgisine  
mazhar olabileceği ve yargının ileyiine ve yargının ileyiinin güvencesi olan kimselerin  
ahlaki tutumlarına ilikin tartımaya katkıda bulunabileceği de doğrudur (Sabou ve Pircalab –  
Romanya, no: 46572/99, prg. 38, 28 Eylül 2004).  
Tönük’ün savcı sıfatıyla Kenan Bilgin’in kaybolmasına ilikin soruturmada yer almıolması,  
adıgeçenin gözaltında tutulduğu emniyet müdürlüğündeki tutukluluk koullarına ilikin bir  
rapor hazırlamıolması ve Kenan Bilgin’i emniyet müdürlüğü binasında gördüklerini beyan  
eden kimselerin tanıklıklarına atfedilmesi gereken değer konusunda maddi tespitlerde ve  
bilhassa da ‘çıkarımlarda’ bulunmuolması nedeniyle AĐHM, Tönük’ün gerek ahsi gerekse  
‘kurumsal’ sorumluluğunun tamamen genel menfaate müteallik bir konu olduğu kanaatine  
varmaktadır. Aralarında davacının da bulunduğu savcılık görevlileri tarafından yerine  
getirilen görevlerin bihakkın tamamlanması halkın güveni açısından özel önem arz  
etmektedir. Ancak bu görevi ifa etmekle sorumlu kiiler, suçun önlenmesi ve bastırılması ve  
vatandaların korunması maksadıyla Devletin yargı gücü sıfatıyla ceza davasının yürürlüğe  
5
konulması noktasında gereken özeni göstererek bu güveni haklı çıkarmak için bizzat katkıda  
bulunmalıdırlar.  
Ayrıca, AĐHM, genel yararı ilgilendiren bir konuda sarf ettikleri sözler nedeniyle haklarında  
kovuturma yapılan kiiler, iyi niyetlerini ortaya koydukları takdirde ve olaylarla ilgili  
iddialarına ilikin olarak olayların doğruluğunu ispatlamak suretiyle sorumluluklarından muaf  
tutulabilmeleri gerektiğini düünmekle birlikte, (Castells – Đspanya, 23 Nisan 1992 tarihli  
karar, prg. 48) ilgili Türk mevzuatının ispat hakkı ve kamu yararını ileri sürmeye imkân  
tanımağını kaydetmektedir (Sürek – Türkiye (no:2), no: 24122/94, prg. 39, 8 Temmuz  
1999). Mevcut davada, ihtilaf konusu sözler yalnızca kıymet hükmü niteliği değil itham  
niteliği de taımaktaydı. Dolayısıyla bavuranlara bu iki imkânın sunulması gerekirdi. AĐHM,  
daha evvel de, ispat hakkının (exceptio veritatis) ileri sürülmesinin imkânsız olmasının yani  
sorumluluktan muaf tutulmak maksadıyla iddialarının doğruluğunu ispatlamanın  
imkânsızğının bir kimsenin ününü ve haklarının korunması bakımından aırı bir tedbir tekil  
ettiği kanaatine varmıtı (Colombani ve diğerleri – Fransa, no: 51279/99, prg. 66).  
Mevcut davada AĐHM, ihtilaf konusu yazılarda savcının tutumumun eletirildiğini ve  
tarafından hazırlanan raporda sözü edilen bilgilerin yanıltıcı nitelikte olduğunun iddia  
edildiğini tespit etmektedir. Ancak bu iddialar sözkonusu davaya ilikin AĐHM kararının  
analizine, AĐHM’nin kabul ettiği maddi kanıt unsurlarına, adıgeçen savcı ve Đnsan Hakları  
Komisyonunca dinlenen tanıklar tarafından sarf edilen ifadelere, sözkonusu davada  
bavuranın avukatı tarafından yapılan beyanlara dayandırılmıtır. Hükümetin argümanlarının  
aksine, bavuranların yalnızca yazılarını desteklemek üzere değil ulusal mahkemeler önünde  
yapılan yargılamada iyi niyetlerini ve iddialarının mesnetli olduğunu kanıtlamak üzere bu  
unsurları kullanmaları tamamen yerindeydi.  
AĐHM’ye göre, meru bir ilgi doğuran meseleler hakkındaki kamusal tartımaya katkıda  
bulunduğu esnada basın, ilke olarak, bağımsız aratırmalara girimeksizin resmi raporları  
dayanak gösterebilmelidir. AĐHM’nin kararlarında yaptığı olay tespitleri ve hukuki tespitlerle  
ilgili olarak da durum tamamen böyledir. AĐHM, bavuranların iyi niyetle hareket  
ettiklerinden kuku duymak için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Bavuranlar, Kenan  
Bilgin’in kaybolmasına ilikin olarak iç hukukta yürütülen soruturmada elde edilen  
sonuçlarla AĐHM tarafından varılan sonuçlar arasındaki çelikileri tespit etmi, yorumlamıꢀ  
ve tanımlamılardır.  
Yukarıda ifade olunanlara ve bilhassa da ihtilaf konusu sözlerin sarf edildiği genel yararı  
ilgilendiren tartımanın azami önemine binaen AĐHM, ulusal mahkemelerin kararlarında yer  
verdikleri gerekçelerin bu haliyle bavuranların ifade özgürlüğü haklarına yönelik olarak  
yapılan müdahaleyi haklı göstermek için uygun ve yeterli olarak addedilemeyeceği kanaatine  
varmaktadır.  
Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar maruz kaldıkları maddi zararın tazmini için 2.500 Euro talep etmektedirler. Bu  
miktar mahkûm edildikleri para cezasına denk dümektedir. Ayrıca bavuranların her biri  
5.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.  
6
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM, mahkûm edildikleri para cezasına denk düecek ekilde maddi tazminat olarak  
bavuranlara ortaklaa 2.500 Euro, manevi tazminat olarak ise 1.500 Euro ödenmesine  
hükmeder.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranlar, AĐHM önünde yaptıkları harcamalar için 2.500 Euro talep etmektedirler.  
Bavuranlar bu taleplerini destekleyici mahiyette herhangi bir belge sunmamılardır.  
AĐHM’nin yerleik içtihadı uyarınca yargılama masraf ve giderlerinin iadesi ancak bu masraf  
ve giderlerin gerçekliği, gerekliliği ve de makul oranda olduğu ortaya konulduğu müddetçe  
mümkündür. AĐHM bavuranların taleplerini gerekli belgelerle desteklenmediğini  
gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu talebin reddedilmesi yerinde olacaktır.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Bavurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna ;  
2. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;  
3. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, miktara  
yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından,  
bavuranlara ortaklaa maddi tazminat olarak 2.500 Euro (iki bin beyüz Euro), manevi  
tazminat olarak ise 1.500 Euro (bin beyüz Euro) ödenmesine ;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
4. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 8 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
7