COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
SEBAHATTİN EVCİMEN – TÜRKİYE  
(Başvuru no. 31792/06)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
23 Şubat 2010  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.  
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 31792/06 no’lu davanın nedeni, Sebahattin  
Evcimen (“başvuran”) adlı T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 1 Ağustos  
2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin  
(“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin - AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu  
başvurudur.  
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Z. Edebali tarafından temsil edilmiştir.  
OLAYLAR  
1959 doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir.  
Başvuran 1989 yılında Ordu'da özel bir fabrikada işe girmiştir. 4 Şubat 1993 tarihinde  
işyerinde kaza geçirerek bacağından yaralanmıştır. 13 Ağustos 1993 tarihinde işveren  
başvuranın sözleşmesine 2 Ağustos-13 Ağustos 1993 tarihleri arasında sebepsiz olarak işe  
gitmediği gerekçesiyle son vermiştir.  
4 Haziran 1996 tarihinde başvuran fabrika aleyhine Ordu Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) dava açmış ve geçirdiği kaza nedeniyle  
tazminat talebinde bulunmuştur. Bu arada, doktorlar başvuranın bacağında kötü huylu bir  
tümöre rastlamışlar, 1997 yılında başvuranın bacağı kesilmiştir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki dava görülmekte iken, başvuran 11 Kasım 1998  
tarihinde Ordu İş Mahkemesi’nde (İş Mahkemesi) fabrika aleyhine başka bir dava açmıştır.  
Başvuran bu mahkemeden başına gelen kazanın "iş kazası" olarak tanımlanmasını istemiştir.  
5 Şubat 1999 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın talebi üzerine, İş  
Mahkemesi’nde görülmekte olan davayı bekletici mesele yaparak, tazminat talebinin  
incelenmesini ertelemiştir.  
17 Aralık 1999 tarihinde İş Mahkemesi iki bilirkişi raporuna dayanarak kazanın iş  
kazası olduğuna hükmetmiştir. Ancak karar 17 Şubat 2000 tarihinde Yargıtay tarafından  
bozulmuş, kararda Sosyal Sigortalar Kurumu'nun da yargılamaya müdahil olması gerektiği  
belirtilmiştir.  
İş Mahkemesi önünde yargılama tekrar başlamış, başvuranın talebi 17 Aralık 2000  
tarihli kararla reddedilmiştir. Gerekçe olarak başvuranın aynı taleple 1994 yılında başka dava  
açtığı belirtilmiştir.  
İş Mahkemesi 12 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararla kazanın iş kazası olduğuna  
hükmetmiştir.  
1 Şubat 2002 tarihinde Yargıtay sözkonusu kararı tekrar bozmuş, gerekçesinde  
başvuranın bacağında bulunan tümörle kaza arasındaki illiyet bağının saptanması gerektiğini,  
bunun için Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınması gerektiğini belirtmiştir.  
1
26 Nisan 2002 tarihinde İş Mahkemesi davayı yeniden incelemiş, 12 Ekim 2001 tarihli  
kararını tekrarlamıştır. Karar gerekçesinde tümörle kaza arasında ilişki bulunmadığını, bu  
bağı kurma görevinin Asliye Hukuk Mahkemesi’ne ait olduğunu belirtmiştir.  
3 Temmuz 2002 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, İş Mahkemesi'nin 26 Nisan  
2002 tarihli kararını bozmuş ve Yargıtay'ın 1 Şubat 2002 tarihli kararını onamıştır.  
18 Ekim 2002 tarihinde İş Mahkemesi Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istemiştir. 8  
Kasım 2002'de Adli Tıp Kurumu mahkemeden tüm tıbbi raporları talep etmiş, verilmemesi  
üzerine bu talebini iki kez daha yinelemiştir. Adli Tıp Kurumu’nun talebini yerine getirmeyen  
mahkeme, kurumdan raporu elindeki raporlara dayanarak hazırlamasını istemiştir.  
Adli Tıp Kurumu 19 Mart 2004 tarihinde, çeşitli hastanelerin başvurana ilişkin 1993  
ve 1997 yılları arasında verdiği raporlara dayanarak rapor hazırlamıştır. Başvuranın bacağında  
bulunan tümöre kazanın neden olduğunu tespit etmenin mümkün olmadığı sonucuna  
varmıştır. Kurum, raporunda ayrıca, doktorların durumunun ciddiyetiyle ilgili uyarılarına  
karşın, başvuranın 1994 ve 1997 yılları arasında tıbbi kontrolden geçmediğini belirtmiş,  
başvuranın bacağındaki tümöre bunun da sebep olabileceğini kaydetmiştir.  
1 Eylül 2004 tarihinde başvuran, İş Mahkemesine, Adli Tıp Kurumu'na yaptığı  
itirazlarını sunmuştur. Raporun kendi iddialarıyla ilgisi olmadığını ve yetersiz delille  
hazırlandığını ileri sürmüştür. Ayrıca, raporun gecikmesiyle ilgili olarak uzmanlar hakkında  
şikayette bulunduğu için, Adli Tıp Kurumu'nun olumsuz rapor hazırladığını savunmuştur.  
İş Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu'nun hazırladığı rapora dayanarak, 10 Eylül 2004  
tarihinde tümörle kaza arasında illiyet bağı olmadığı gerekçesiyle başvuranın davasını  
reddetmiştir. 11 Ekim 2004 tarihinde başvuran kararı temyiz etmiş, Adli Tıp Kurumu'nun  
raporuna yaptığı itirazları yinelemiştir. Yargıtay başvuranın talebini 11 Nisan 2005 tarihinde  
reddetmiştir.  
Yargıtay’ın kararını takiben, Asliye Hukuk Mahkemesi davayı yeniden görmeye  
başlamıştır. 17 Temmuz 2005 tarihinde, İş Mahkemesi'nin 10 Eylül 2004 tarihli kararına  
dayanarak başvuranın tazminat talebini reddetmiştir. Kararda, İş Mahkemesi’nin dava  
dosyasındaki tüm belgeleri, tarafların görüşlerini ve başvuranın bacağında bulunan tümörle  
kaza arasında illiyet bağı bulunmadığını tespit eden Adli Tıp Kurumu'nun raporunu  
incelediğini belirtmiştir. Sonuç olarak, İş Mahkemesi’nin kararına atıfta bulunarak,  
başvuranın tazminat talebini reddetmiştir. Yargıtay 14 Şubat 2006 tarihinde başvuranın  
tazminat talebini reddetmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, ulusal mahkemelerin, olayların tespitinde ve kanunun yorumlanmasında  
yanıldığını ileri sürerek adil yargılanmadığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca yargılama  
süresinin AİHS’nin 6/1 maddesinde öngörülen “makul süre” koşuluyla uyuşmadığını iddia  
etmiştir.  
2
A. Ordu İş Mahkemesi’nde görülen dava  
AİHM, davanın Yargıtay’ın 11 Nisan 2005 tarihinde nihai kararını vermesiyle sona  
erdiğini gözlemler. Mevcut başvuru 1 Ağustos 2006 tarihinde yapıldığı için, AİHM bu davaya  
ilişkin şikayetlerin altı aylık süre bittikten sonra sunulduğunu, AİHS’nin 35/1 ve 2 maddesi  
uyarınca reddedilmesi gerektiğini kaydeder.  
B. Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen dava  
1. Davanın adilliği  
Başvuran, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, tazminat talebini reddederken Adli Tıp  
Kurumu’nun hazırladığı ve yetersiz delile dayandığı iddia edilen rapora dayanması nedeniyle,  
AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca davasının adil olmadığından şikayetçi olmuştur.  
Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir. Öncelikle, tıbbi rapordaki tespitlerin iş  
mahkemesinde görülen dava esnasında başvurana açıklanması nedeniyle, ulusal  
mahkemelerin, tarafların eşitliği ilkesini ihlal etmediğini ifade etmiştir. Başvuran karşı  
iddialarını sunma fırsatına sahipti. Ayrıca, Hükümet, Adli Tıp Kurumu’nun, raporunu  
hazırlarken, başvuranın tıbbi hikayesi ile 1993 ve 1997 yılları arasında çeşitli hastanelerin  
hazırladığı tıbbi raporları göz önünde bulundurduğunu ifade etmiştir. Hükümet’e göre, Adli  
Tıp Kurumu etraflı bir incelemenin ardından başvuranın 1993 yılında düşmesiyle 1997 yılında  
bacağının kesilmesi arasında illiyet bağı bulunmadığı sonucuna varmıştır. Son olarak  
Hükümet ulusal yargılama esnasında keyfi davranıldığına ilişkin emare bulunmadığını ifade  
etmiştir.  
AİHM, öncelikle, ulusal mahkeme kararları için temyiz mahkemesi veyahut kimi  
zaman da değinildiği gibi dördüncü derece mahkemesi olarak hareket etme görevi  
bulunmadığını yineler. İçtihadına göre, tanıkların güvenilirliğini ve davaya ilişkin hususlarla  
kanıtlar arasındaki bağlantıyı en iyi yerel mahkemeler değerlendirebilir (bkz. diğer içtihatların  
yanısıra Vidal – Belçika ; Edwards – İngiltere). AİHM ayrıca, adil yargılamanın daha geniş  
kapsamlı kavramlarının yalnızca bir unsuru durumunda olan tarafların eşitliği ilkesinin,  
taraflara, davalarını, karşı tarafla karşılaştırıldığında önemli ölçüde zarar uğramayacakları  
koşullarda sunmaları için makul bir fırsat tanınmasını gerektirdiğini yineler. Çekişmeli  
yargılama hakkı, bir ceza davasında, hem iddia makamına hem de savunmaya dosyada ileri  
sürülen savları ve diğer tarafça sunulan delillerden haberdar olma ve bunlar hakkında  
yorumda bulunma fırsat verilmesi anlamına gelmektedir (bkz. K.S. – Finlandiya, 29346/95).  
Davanın olaylarına dönecek olursak, AİHM, başvuranın İş Mahkemesi’nin  
tamamlanmamış bir dosyaya dayandığı iddia edilen tıbbi rapora atıfta bulunmasına ilişkin  
şikayetinin, 11 Nisan 2005 tarihinde sona eren yargılamayla ilişkili olduğunu ve bu yüzden  
AİHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre sınırlamasını aştığını gözlemler. Dava  
dosyasından, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17 Temmuz 2005 tarihindeki kararını  
verirken yalnızca İş Mahkemesi’nin kararına atıfta bulunduğu ve bu kovuşturma sırasında  
yeni bir bilirkişi raporu istemediği anlaşılmaktadır. İş Mahkemesi başvuranın iş kazası  
geçirdiğini açıklayan bir tespit kararı vermeyi reddettiği için, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi,  
başvuranın eski işvereninin maddi yükümlülüğü bulunmadığı sonucuna varmış, başvurana  
tazminat verilmemesine hükmetmiştir. Dava dosyasının etraflıca incelenmesinin ardından,  
AİHM, ulusal mahkemenin, olayların tespitinde ve kanunun yorumlanmasında keyfi veya  
3
makul olmayan bir biçimde davrandığı sonucuna ulaştıracak bir unsur bulunmadığı kanısına  
varmıştır.  
Dava koşullarında, AİHM, Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın  
AİHS’nin 6/1 maddesinin adil yargılanma koşuluyla örtüşğü kanısındadır. Buna göre bu  
şikayet açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle AİHS’nin 35/1 ve 2 maddesi uyarınca  
reddedilmelidir.  
2. Yargılamanın süresi  
AİHM Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın 4 Haziran 1996 tarihinde  
başlayıp 14 Şubat 2006 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Dolayısıyla dava iki yargı  
aşamasında dokuz yıl sekiz ay sürmüştür.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
AİHM yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşulları ile davanın  
karmaşıklığı, başvuran ve ilgili makamların tutumu ve ihtilaf durumunda başvuran için neyin  
risk teşkil ettiği gibi ölçütlere bağlı olarak değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin  
yanı sıra bkz. Frydlender – Fransa [BD], 30979/96). AİHM ayrıca, gösterilecek özel  
ihtimamın itilaflı durum için önem arz ettiğini yineler (bkz. Ruotolo - İtalya).  
AİHM, mevcut davadakine benzer meselelerin ele alındığı davalarda sıklıkla  
AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir.  
Mevcut davanın özel koşullarına döndüğümüzde, AİHM, başvuranın, 4 Haziran 1996  
tarihinde Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde tazminat davası açtığını gözlemler. Bunu  
müteakiben, dava derdest iken, bu kez Ordu İş Mahkemesi’nde başka bir dava açmış, ihtilaflı  
durumun iş kazası olarak tanımlanmasını istemiştir. Ayrıca Ordu Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nin Ordu İş Mahkemesi’nde açılan diğer davanın sonucunu beklemesini talep  
etmiştir. Sonuç olarak, Asliye Hukuk Mahkemesi İş Mahkemesi’nde açılan davanın sonucunu  
yaklaşık yedi yıl beklemiştir. AİHM, ertelemeyi isteyenin başvuran olduğunu kaydederken,  
davaların ivedilikle ve etkili görülmesini sağlamanın ulusal mahkemelerin görevi olduğunu  
hatırlatır (bkz. Pélissier ve Sassi – Fransa [BD], 25444/94; Tibbling – İsveç, 59129/00;  
Mustafa Türkoğlu – Türkiye, 58922/00 ve Zöhre Akyol – Türkiye, 28668/03). Dolayısıyla  
AİHM ulusal mahkemelerin başvuran için neyin risk teşkil ettiğini göz önünde  
bulundurmayarak titizlikle davranmadıklarına kesin kanaat getirmiştir.  
AİHM kendisine sunulan bilgi ve belgeleri dikkate alarak, Hükümet’in, mevcut  
davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı kanısına  
varır. AİHM konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulundurarak bu davada yargılamanın uzun  
sürdüğü ve “makul süre” koşulunu yerine getirmediği sonucuna varmıştır.  
Buna göre 6/1 madde ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
4
Başvuran ayrıca yargılamanın uzun sürmesine karşı başvuracak iç hukuk yolu  
bulunmadığını iddia etmiştir. Başvuran AİHS’nin 13. maddesine dayanmıştır.  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.  
AİHM önceki başvurularda benzer şikayetleri incelemiş, Türk hukukunda, başvuranın  
yargılamanın uzun sürmesine itiraz edebileceği etkili iç hukuk yolu bulunmadığı gerekçesiyle  
AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz. Daneshpayeh – Türkiye,  
21086/04).  
Mevcut davada bu sonuçtan farklı bir sonuca varmak için sebep bulunmamaktadır.  
Buna göre AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ  
Başvuran, ulusal mahkemelerdeki yargılamanın sonucunda tazminattan mahrum  
bırakıldığından ve ağır hayat koşullarında yaşamaya mecbur kaldığından şikayetçi olmuştur.  
Bu bağlamda AİHS’nin 3. ve 8. maddeleri ile AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine  
atıfta bulunmuştur.  
Öte yandan AİHM dava dosyasında bu maddelerin ihlal edildiğine dair hiçbir emare  
tespit edememiştir. Buna göre, başvurunun bu kısmı ıkça dayanaktan yoksun olduğu  
gerekçesiyle AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları çerçevesinde reddedilmelidir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
Başvuran 105.000 Euro maddi, 50.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Ayrıca  
avukatlık masrafları için 16.000 Euro, yargılama giderleri için 60 Euro talep etmiştir.  
Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.  
AİHM tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı  
görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan AİHM, başvuranın manevi  
zarara uğradığı kanısındadır. Mevcut davanın koşulları ile başvuran için neyin risk teşkil  
ettiğini göz önünde bulundurarak, başvurana 8100 Euro manevi tazminat ödenmesine karar  
verir. Ayrıca avukatlık ve yargılama giderleri için 1000 Euro ödenmesine karar verir.  
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE  
1. Ordu Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen yargılamanın uzun sürmesi ile etkili iç hukuk  
yolu hakkına ilişkin şikayetin kabuledilebilir, başvurunun geri kalan kısmının  
kabuledilmez olduğuna;  
5
2. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. (a) Savunmacı Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın  
kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk  
Lirası’na çevirerek izleyen meblağları ödemesine:  
(i) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber 8100 (sekiz bin yüz) Euro manevi  
tazminat;  
(ii) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber yargılama masrafları için 1000 (bin)  
Euro;  
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek  
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları  
uyarınca 23 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
Sally Dollé  
Françoise Tulkens  
Zabıt Katibi  
Başkan  
6