CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ÖZGEN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI  
( Başvuru no: 38607/97 )  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
20 Eylül 2005  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (38607/97) başvuru no’lu davanın nedeni  
bu ülke vatandaşları Dilsah Özgen, Seniha Özgen ve Nurcihan Altındağın (başvuranlar)  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 20 Ağustos 1997 tarihinde Avrupa İnsan  
Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Avukat yardımından faydalanan başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  
önünde, Diyarbakır Barosu avukatlarından Sezgin Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, 1937 doğumlu olan Dilşah Özgen, 1956 doğumlu  
olan Seniha Özgen, 1961 doğumlu olan Nurcihan Altındağ adındaki başvuranlar  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Diyarbakır’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, 27 Şubat 1997 tarihinden beri kayıp olan  
Fikri Özgen’in eşi ve kızlarıdır.  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
A. Başvuranlar tarafından aktarıldığı şekilde olaylar  
27 Şubat 1997 yılında, yetmiş üç yaşındaki Fikri Özgen, evinden birkaç yüz metre  
uzakta, Aşiyan lokantası önünde bulunduğu sırada, sivil giyimli dört kişi, kimliğine bakmış ve  
Fikri Özgen’i beyaz bir arabaya bindirmişlerdir. Araba 34 BHV 60 plakalı Renault marka bir  
arabaydı.  
28 Şubat tarihinde, Dilşah Özgen, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gitmiştir.  
Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na aracın plaka numarasını da belirterek,  
eşinin kaçırıldığını bildirmiş, akıbeti hakkında bilgi istemiştir. 5 Mart 1997 tarihinde,  
Cumhuriyet Başsavcısı, Fikri Özgen isminin gözaltı kayıtlarında geçmediğini ifade etmiştir.  
6 Mart 1997 tarihinde, başvuranlar, Fikri Özgen’in kaçırılmasından sorumlu olan ve  
kimlikleri tespit edilemeyen dört kişi aleyhinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç  
duyurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, Fikri Özgen’in kaçırılmasından devlet güçlerinin  
sorumlu olduğunu iddia etmektedirler. Seniha Özgen, Cumhuriyet Savcısı’na, babasının bir  
arabayla dört kişi tarafından götürülürken tesadüfen gördüğünü, birinin elinde silah, diğerinin  
elinde ise telsiz olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, olay yerinde bulunan şahısların, sözkonusu  
kişilerin polis olabileceğini söylediklerini belirtmiştir. Orada bulunan kalabalık yüzünden,  
babasını kaçıran şahısları tanıyamayacağını ıklamıştır.  
B. Hükümet tarafından aktarıldığı şekilde olaylar  
Hükümet, Fikri Özgen’in hiçbir zaman gözaltında tutulmadığını ve kaybolmasının  
devlet güçleri ile bir bağlantısının bulunmadığını belirtmektedir.  
C. Fikri Özgen’in bulunması amacıyla Türk makamları tarafından alınan  
önlemler  
13 Mart 1997 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı bu yönde bir soruşturma  
başlatmıştır. İlçe savcılıklarından, Jandarmadan ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden,  
Fikri Özgen’in gözaltına alınıp alınmadığı hususunda bilgi istemiştir.  
Aynı gün, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden 34  
BHV 60 plakalı aracın kime ait olduğunun araştırılmasını istemiştir.  
17 Mart ve 28 Mayıs 1997 tarihli mektuplarla, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı,  
Fikri Özgen’in hiçbir zaman gözaltına alınmadığı ve ne Fikri Özgen ne de kaçırılmasından  
sorumlu olduğu iddia edilen dört kişi hakkında hiçbir bilgi bulunmadığı hususunda  
Cumhuriyet Başsavcısı’na bilgi vermiştir.  
31 Mart 1997 tarihli bir mektupla, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Fikri Özgen’in  
şubelerinde gözaltına alınmadığı ve 34 BHV 60 plakalı aracın beyaz renkte bir kamyona ait  
olduğu, bu kamyonun markasının Ford olduğu hususunda Cumhuriyet Başsavcısı’na bilgi  
vermiştir. Buna benzer (BMV, DHV gibi) diğer plaka numaralarının farklı renk ve modelde  
araçlara ait olduğunu belirtmişlerdir. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, kaybolan şahsın  
bulunması amacıyla, ulusal düzeyde bütün Müdürlükleri ve Bölge Jandarma Komutanlığı’nı  
bilgilendirdiğini belirtmektedir.  
14 Nisan , 20 Mayıs, 10 Haziran 1997, 12 Haziran 1998, 12 Nisan ve 24 Haziran  
tarihli notlarla, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, Fikri Özgen’in kaybolmasına ilişkin  
soruşturmanın devam ettiğini bildirmiştir.  
22 Mayıs, 5 Ağustos 1997 ve 18 Şubat 1998 tarihlerinde, Diyarbakır Cumhuriyet  
Başsavcısı, bir kez daha Jandarma Komutanlığı’ndan ve Diyarbakır Asayiş Müdürlüğü’nden  
en kısa zamanda Fikri Özgen’in akıbeti hakkında bilgi almalarını ve kaçırılması hakkında  
soruşturma yapmalarını istemiştir.  
11 Ağustos 1997 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği’nde verdiği ifadede, Fikri  
Özgen’in büyük kızı Seniha Özgen, olayın meydana geldiği yerden yirmi metre kadar uzakta  
bulunduğunu, babasının kaçırılmasına şahit olduğunu, silahlı ve telsizli sivil giyimli dört  
kişinin babasından kimliğini istediklerini ve daha sonra babasını beyaz bir arabaya  
bindirdiklerini ifade etmiştir. Araç 34 BHV 60 plakalı Renault marka bir arabaydı.  
Aynı gün, Fikri Özgen’in eşi Dilşah Özgen, kaçırılma olayını görmediğini ve daha  
fazla bilgi elde edemediğini ifade etmektedir. Eşinin kaçırılmasından sorumlu olan kişiler  
hakkındaki şikayetini yinelemiştir.  
23 Haziran 1998 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Asayiş Şube  
Müdürlüğü’nden Özgen ailesinden bir kişinin Başsavcılığa müracatının sağlanmasını  
istemiştir.  
30 Haziran 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği, Özgen ailesinin Başsavcılıkta  
belirtilen adresten taşındıklarını ve yeni adreslerini bırakmadıklarını belirtmiştir. 12 Ağustos  
1998 tarihinde Kulp Karakolu da bu yönde bilgi vermiştir.  
Yapılan araştırmalar neticesinde, güvenlik güçleri, ailenin yeni adresinin Bağlar’da  
olduğunu tespit etmişlerdir.  
Seniha Özgen, 5 Ekim 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği’nde verdiği ifadede,  
silah ve telsiz taşıyan dört kişinin, babasının kimliğini kontrol ettiklerini ve arabaya  
bindirdiklerini gördüğünü ifade etmiştir.  
Başvuranlardan Fikri Özgen’in kızı Nurcihan Altındağ, aynı tarihte alınan ifadesinde,  
babasını 34 BHV 60 plakalı beyaz bir Renault marka arabanın içinde, üç kişiyle beraber  
gördüğünü ifade etmiştir. Bu kişileri tanıyamayacağını, silahları ya da telsizleri olup  
olmadığını göremediğini ifade etmiştir. Kimlikleri bilinmeyen bu kişiler aleyhindeki  
şikayetlerini yinelemiştir.  
5 Ekim 1998 tarihinde, Bağlar Karakol Amirliği, 11 Ağustos 1997 ve 5 Ekim 1998  
tarihlerinde, başvuranların Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ve Emniyet  
Müdürlüğü’nde alınan ifadelerinin ekli olduğu bir dosya sunmuştur. Soruşturma halen  
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görülmektedir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
A. AİHM’ye sunulan savlar  
1. Başvuranlar  
Başvuranlar, Fikri Özgen’in kamu görevlisi olan kişilerce kaçırıldıktan sonra ortadan  
kaybolduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, Türkiye’nin Güneydoğu’sunda “kayıp  
vakalarının” var olduğunu ve bunların 2. maddeyi ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Fikri  
Özgen’in kaçırılmasıyla ilgili olarak etkili bir soruşturmanın yapılmadığını ileri  
sürmektedirler. Başvuranlar, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptıkları şikayetin  
sonuçsuz kaldığını ve Türkiye’nin bu bölgesinde güvenlik güçleri tarafından kamusal  
özgürlüklere yönelik yapılan ihlalleri sorgulamada güçsüz olduğunu iddia etmektedirler.  
2. Hükümet  
Hükümet, dosyada yer alan bilgilerin hiçbirinin başvuranların babasının güvenlik  
güçleri tarafından götürüldüğünü göstermediğini ortaya koymuştur. Ayrıca etkili bir ceza  
soruşturmasının sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte yürütülen soruşturma, Fikri  
Özgen’in kaçırılmasından sorumlu oldukları iddia edilen kişilerin bulunmasını sağlamamıştır.  
B. AİHM’nin takdiri  
1. Genel tespitler  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, Sözleşme’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve  
sözkonusu maddenin, 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik  
toplumların temel değerlerinden birini ifade ettiğini hatırlatır. Kişileri koruma aracı olan  
AİHS’nin amaç ve hedefi, aynı zamanda 2. maddeyi, etkili ve somut gereklilikler ortaya  
çıkaracak şekilde yorumlamaya ve uygulamaya çağırmaktır ( Avşar-Türkiye, no: 25657/94, §  
390, CEDH 2001-VII).  
AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiği iddia edildiğinde, AİHM özellikle  
derinlemesine bir incelemede bulunmalıdır: bunu yaparken de tarafların kendisine sunduğu  
unsurların tümünü kendisine dayanak alır ya da gerektiğinde bunları re’sen temin eder  
(H.L.R-Fransa, 29 Nisan 1997 tarihli karar, Hüküm ve kararların derlemesi 1997-III, s. 758, §  
37).  
AİHM delilleri değerlendirirken “her türlü makul şüpheciliğin ötesinde” ilkesinden  
yararlanmaktadır .Fakat bu türden bir delil, yeteri kadar ciddi, açık ve birbiriyle uyumlu bir  
dizi emareden ya da çürütülemeyecek karinelerden oluşabilir (Bkz., Birleşik Krallık, 18 Ocak  
1978, A serisi no 25, s. 65, §161). Delillerin değerlendirilmesi konusunda AİHM ikincil bir  
role sahiptir ve verili bir davanın koşulları kendisini bunu yapmaya zorlamadığı sürece,  
olguları ele almakla yetkili olan ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenemez (Tahsin Acar-  
Türkiye [GC], no: 26307/95, § 216, CEDH 2004-…).  
2. Fikri Özgen’in kaybolmasına ve tutuklanmasına ilişkin  
Başvuranların iddialarının doğruluğunu inceleyen AİHM, bunların başvuranların şahsi  
beyanlarına dayandığını ve bu iddiaların başka hiçbir kanıt unsuruyla desteklenmediğini  
gözlemlemektedir. İlk başvuran yaşandığı iddia edilen olaylara şahit olmamıştır. İkinci  
başvuran, babasını arabaya bindiren yabancıları tesadüfen gördüğünü belirtmiştir. Bu kişilerin  
polis olabileceğini söyleyen kişilerin kim oldukları hakkında, ne yerel makamlara ne  
AİHM’ye bilgi vermiştir. Üçüncü başvuran ise, babasını bir arabada üç kişiyle beraber  
gördüğünü iddia etmektedir. Aracın plaka numarasını kendisinin görüp görmediği sorusu net  
değildir. Başvuranların verdiği plaka numarası bir kamyona ait olup, benzeri diğer plaka  
numaraları ise farklı marka ve renkte araçlara aittir.  
Diğer yandan, AİHM, başvuranların iddialarının bazı noktalarda tutarsız ve çelişkili  
olduğunu gözlemlemektedir. İlk başvuran, silahlı ve telsizli sivil polislerin eşini  
yakaladıklarını belirtmiştir. İkinci başvuran, babasını dört kişiyle birlikte arabaya binerken  
gördüğünü, bu kişilerden birisinin elinde silah ve telsize benzer bir cihaz olduğunu iddia  
etmiştir. Cumhuriyet Savcılığı’nda verdiği ifadede, bu kişilerin polis olabileceğini, olay  
yerinde bulunan insanların tahmin ettiklerini belirtmiştir. Karakolda verdiği ifadede, bu dört  
şahsın kendilerini polis olarak tanıttıklarına şahit olduğunu belirtmişti. Üçüncü başvuran,  
babasını üç kişiyle birlikte bir arabanın içinde gördüğünü belirtmiştir.  
Elindeki mevcut unsurlardan yola çıkarak AİHM, Fikri Özgen’in kamu görevlileri  
tarafından kaçırıldığı iddiasının bir varsayımdan ibaret olduğunu ve yeterince inandırıcı  
unsurlara dayanmadığını gözlemlemektedir. Bu koşullarda AİHM, her türlü makul şüphenin  
de ötesinde Savunmacı Devletin, Fikri Özgen’in kaçırılması olayından sorumlu olduğu  
sonucuna varılamayacağı görüşündedir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
3. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinde şart koşulan yaşam hakkının korunması  
yükümlülüğünün, 1. madde ile Devletlere yüklenen “kendi yetki alanları içinde bulunan  
herkese bu Sözleşme[de] .... tanımlanan hak ve özgürlükleri tanı[maları]” yükümlülüğü ile  
birlikte, zora başvurmanın bir kişinin ölümüne neden olması halinde etkili bir soruşturma  
yürütülmesini öngördüğünü ve bunu zorunlu kıldığını hatırlatır (Bkz., mutatis mutandis,  
McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no 324, s. 49, § 161  
ve Kaya- Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme 1998-I, s. 329, § 105). Fail oldukları  
iddia edilenler ister devlet görevlileri isterse üçüncü kişiler olsun, zor kullanımının bir kişinin  
ölümüyle sonuçlandığı her durumda benzeri bir soruşturma yürütülmelidir. Bununla birlikte,  
Devlet organları ya da devlet görevlilerin sözkonusu olayda yer aldıkları iddia edildiğinde,  
soruşturmanın etkili olması için özel şartlar uygulanabilir ( Tahsin Acar, adıgeçen, § 220).  
Benzer soruşturmaların temel amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukuk maddelerinin  
etkili bir şekilde uygulanması ve devlet görevlilerin davranışları sözkonusu olduğunda, bu  
kişilerin sorumlulukları altında meydana gelen ölümler konusunda açıklama yapmalarını  
sağlamaktır (Mastromatteo-İtalya [GC], no: 37703/97, § 89, CEDH 2002-VIII). Bu amaçlara  
ulaşmayı sağlayacak soruşturmanın şekli, şartlara göre çeşitlilik arz edebilir. Bununla birlikte,  
uygulanan yöntem her ne olursa olsun, sorun kendilerine iletildiğinde, yetkililer re’sen  
harekete geçmelidirler. Kişiye resmi olarak şikayette bulunma inisiyatifini ya da gerekli  
araştırmaları yürütme sorumluluğunu bırakamazlar ( Bkz. mutatis mutandis, İlhan-Türkiye  
[GC], no: 22277/93, § 63, CEDH 2000-VII, ve Finucane-Birleşik Krallık, no: 29178/95, § 67,  
CEDH 2003-VIII).  
Yürütülen soruşturma aynı zamanda sorumluların tespit edilip nihayetinde  
cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (Oğur-Türkiye, [GC] no 21594/93, §  
88, CEDH 1999-III). Burada sözkonusu olan sonuca değil, araçlarla ilişkin bir yükümlülüktür.  
Yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık  
olan tedbirleri almaları gerekmektedir (Tanrıkulu-Türkiye, [GC], no: 23763/94, § 109, CEDH  
1999-VI ve Salman-Türkiye [GC], no 21986/93, § 106, CEDH 2000-VII). Sorumlu kişi ya da  
kişilerin tespit edilmesine yönelik yapılan soruşturmanın kapasitesini etkileyebilecek her türlü  
eksiklik, soruşturmanın etkili olmamasına neden olabilir ( Aktaş-Türkiye, no: 24351/94, § 300,  
CEDH 2003-V).  
İvedi ve özenli olma zorunluluğu bu bağlamda zımnen mevcuttur. Özel bir durumda  
soruşturmanın ilerlemesini önleyen engel veya güçlüklerin olabileceğinin elbette kabul  
edilmesi gerekmektedir. Fakat ölümle sonuçlanan zor kullanımı üzerine yürütülen bir  
soruşturma sözkonusu olduğunda, yetkililerin ivedilikle cevap vermesi, halkın yasallık  
ilkesine uyulduğuna dair duyduğu güvenin korunması ve yasadışı faaliyetlere karışıldığı ya da  
göz yumulduğu yönündeki her türlü izlenimin önüne geçilmesi açısından genellikle temel  
önem arz etmektedir (McKerr-Birleşik Krallık, no: 28883/95, § 114, CEDH 2001-III).  
AİHM, mevcut davada, hiçbir şeyin Fikri Özgen’in öldürüldüğünü ispatlamadığını not  
etmektedir. Bu nedenle, yukarıda ifade edilen yasal hükümlülükler, devlet görevlilerinin  
şiddete başvurmaları sonucu kasıtlı olarak adam öldürme sözkonusu olduğunda geçerlidir.  
AİHM, bu zorunlulukların aynı zamanda hayati tehlike teşkil ettiği düşünüldüğünde, bir  
kişinin kaybolduğu vakalar için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Kaybolduğu düşünülen  
bir insandan ne kadar uzun bir süre haber alınamazsa, ölmüş olabileceği gerçeği de o kadar  
kuvvetlidir ( Tahsin Acar, adıgeçen, § 226).  
Mevcut davada, dosyadan Cumhuriyet Başsavcısı’nın, kaybolma olayından haberdar  
olduğu anda, bir soruşturma başlattığı sonucu çıkmaktadır. Mağdurun güvenlik güçleri  
tarafından kaçırıldığına ilişkin iddiaları incelemek amacıyla, bölgedeki diğer Cumhuriyet  
Savcılıklarından, Emniyet Müdürlüklerinden ve Jandarma Komutanlığı’ndan bilgi istemiştir.  
Ayrıca başvuranlar tarafından verilen plakanın hangi araca ait olduğunun tespit edilmesini  
istemiştir. Sık sık Jandarma Komutanlığı’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne Fikri Özgen’in akıbeti  
hakkında araştırmalar yapmalarını hatırlatmıştır. Özgen ailesinin yeni adreslerini bırakmadan  
taşınmalarından sonra bile taşındıkları yeri bulmuş ve soruşturmasına devam etmiştir.  
İlk bakışta yürütülen soruşturma, AİHS’nin 2. maddesinde belirtilen zorunlulukları  
yerine getirmiş gibi görünse de, AİHM, aşağıdaki sebeplerden dolayı, soruşturmanın  
yürütülme şeklinin eksiksiz ve tatmin edici olduğunun düşünülemeyeceğini belirtmektedir.  
Olaya bakan Cumhuriyet Başsavcısı, sözkonusu olaya tanık olmuş olabilecek kişileri  
tespit etme ve dinleme gereği duymamıştır. Oysa ki, başvuranlar Cumhuriyet Savcılığı’nda,  
meydana geldiği iddia edilen olayların sokakta, bir lokantanın önünde yaşandığını ve  
şahitlerin ikinci başvurana, babasını kaçıran kişilerin büyük olasılıkla polis olduklarını  
söylediklerini iddia etmişlerdir. Ayrıca, delil unsurları, soruşturma süresince bazı polis  
ekiplerinin ya da jandarmanın, gözaltı kayıtlarına kaydetmeyi unutarak, Fikri Özgen’i  
tutuklayıp tutuklamadıklarının kontrol edilip edilmediği yönünde bilgi vermemektedir.  
AİHM, yetkili makamların Fikri Özgen’in kaybolmasına ilişkin yeterli ve etkili bir  
soruşturma yürütmediklerine karar vermiştir. O halde AİHS’nin 2. maddesinin getirdiği yasal  
hükümlülükler yerine getirilmemiştir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 3. VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
HAKKINDA  
AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde, bir devlet görevlisinin ya da Devlet adına  
hareket eden bir kişinin, başvuranların yakını olan Fikri Özgen’in, kaybolması ya da  
tutuklanması olayına karıştığı sonucuna varılamadığını hatırlatmaktadır. Bu nedenle AİHM,  
başvuranların iddialarının dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.  
Son olarak, AİHS’nin 3. ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.  
III. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, şikayetlerini dile getirebilecekleri etkili bir başvurudan yoksun  
olduklarını iddia etmektedirler. AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
AİHM, AİHS’de yer alan hak ve özgürlükler iç hukukta ne şekilde tanınmış olursa  
olsun, Sözleşme’nin 13. maddesinin, bu hak ve özgürlüklerden iç hukukta yararlanılmasını  
sağlayacak yolların varlığını güvence altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla Sözleşmeci  
Devletler, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere ne şekilde uydukları konusunda  
belli bir takdir payından yararlanma hakkına sahip olsalar da, sözkonusu hüküm, AİHS’ye  
dayalı “savunulabilir bir şikayetin” içeriğinin incelenmesini ve uygun bir telafinin  
sunulmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunu zorunlu kılmaktadır. AİHS’nin 13. maddesinden  
doğan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın Sözleşme uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine  
bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte bu maddenin gerektirdiği başvuru yolu hukuken  
olduğu kadar pratikte de “etkili” olmalı ve özellikle bu başvuru yolunun kullanılması,  
Savunmacı Devlet’in yetkili mercilerinin fiilleri tarafından gerekçe gösterilmeden  
engellenmemelidir ( Kaya, adıgeçen, § 106).  
Yaşam hakkının temel teşkil eden önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun  
durumlarda tazminat ödenmesinin yanı sıra, sorumluların teşhis edilmesi ve  
cezalandırılmasını sağlayacak derin ve etkili soruşturmalar ile şikayetçinin soruşturma  
usullerine etkin bir biçimde erişebilmesini öngörmektedir (Kaya, adıgeçen, § 107).  
AİHM, mevcut davada sunulan deliller ışığında, Fikri Özgen’in, güvenlik güçleri  
tarafından kaçırıldığına dair her türlü makul şüphenin ötesinde bir delil bulunmadığı sonucuna  
varmıştır. Bununla birlikte daha önceki davalarda da belirtildiği gibi bu durum, AİHS’nin 2.  
maddesine dayanan şikayeti “savunabilir” olmaktan çıkarmamaktadır ( Kaya, adıgeçen, § 107,  
ve Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme, 1998-VI, § 113). AİHM, hiçbir unsurun  
Fikri Özgen’in kaçırıldığını doğrulamadığını ve bu nedenle başvuranların “savunulabilir bir  
şikayet” sunduklarının kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.  
Sonuç olarak, yetkili mercilerin, Fikri Özgen’in kaybolması hakkında etkin bir  
soruşturma yürütmek zorunluluğu bulunmaktaydı. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı,  
soruşturma yürütme yükümlülüğünü zorunlu kılan AİHS’nin 2. maddesinin ötesine geçen 13.  
maddeye uygun olarak etkili bir ceza soruşturmasının yürütülmüş olduğundan emin  
olunamamaktadır (Kaya, adıgeçen, § 107). AİHM, başvuranların yakınlarının kaybolması  
olayıyla ilgili olarak etkili bir başvuru yolundan, özellikle de tazminat başvurusundan  
mahrum bırakıldıklarına kanaat getirmektedir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Tazminat  
Başvuranlar, Fikri Özgen’in kaybolması ve bu olaydan sorumlu olan kişilerin  
kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak bir başvuru yolunun  
bulunmayışından dolayı. yaşadıkları manevi zararın tazmini için, kendi adlarına ve Fikri  
Özgen’in oğlu Nevzat Sertaç Özgen adına 35.000 Sterlin (52.775.20 Euro) talep etmektedirler.  
Hükümet, dayanaktan yoksun ve aşırı oldukları gerekçesiyle bu miktarlara karşı  
çıkmaktadır.  
AİHM, başvurunun Nevzat Sertaç Özgen adına yapılmadığını not etmektedir. Bu  
nedenle onun adına yapılan manevi tazminat talebini reddetmektedir ( Tahsin Acar, adıgeçen,  
§ 263).  
Başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri manevi zararla ilgili olarak, AİHM,  
yetkililerin AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinde ifade edilen yasal hükümlülükleri gözardı ederek,  
Fikri Özgen’in kaybolması olayıyla ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmediklerini  
hatırlatmaktadır. Hakkaniyete uygun olarak, başvuranlara toplu olarak 20.000 Euro (yirmi  
bin) tutarında manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuranlar, hukuki işlemler, telefon görüşmeleri, tercüme ve posta masrafları için  
3.500 Amerikan Doları (2.906.74) talep etmektedirler. Bununla ilgili kanıtları sunmaktadırlar.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, başvuranların şikayetlerini kısmen ortaya koyabildiklerini belirtmekte ve  
yalnızca gerçekten ve gerekli olduğu için yapılan harcamalar dışında, 41. madde gereğince  
tazminat elde edemeyeceklerini hatırlatmaktadır. Hakkaniyete uygun olarak, AİHM, Avrupa  
Konseyi tarafından sağlanan 4.100 Frank’lık (625,04 Euro) miktar düşülmek kaydıyla  
başvuranlara toplu olarak 2.500 Euro (iki bin beş yüz) ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE  
1. AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin usulden ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;  
4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
Savunmacı Hükümetin toplu olarak başvuranlara,  
i. manevi tazminat için 20.000 Euro (yirmi bin) ödemesine;  
ii. masraf ve harcamalar için 2.500 (iki bin beş yüz) Euro’dan, Avrupa Konseyi  
tarafından 4.100 Fransız Frangı (625,04 Euro) tutarındaki adli yardım düşürülerek kalan  
kısmın ödemesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 20 Eylül 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.