C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
REMZĐ AYDIN- TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:30911/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
20 Şubat 2007  
Đşbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30911/04 başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke  
vatandaşı olan Remzi Aydın’ın (başvuran) 20 Ağustos 2004 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM)  
yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından E.E. Ak tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Başvuran 1973 doğumludur. 29 Temmuz 1998 tarihinde askerlik hizmeti yerine  
getirdiği sırada yakalanmıştır.  
Başvuran, 2 Ağustos 1998 tarihinde yasadışı bir terör örgütü adına çeşitli şehirlerde,  
özellikle bombalı saldırı, silahlı saldırı olmak üzere kırk üç terör ayrı eylemi gerçekleştirdiği  
gerekçesiyle Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından tutuklanmıştır.  
A. Açlık grevi  
Başvuran, 2003 ve 2004 yılında 538 gün süreyle açlık grevi yapmıştır. Cezaevi  
doktoru tarafından 26 Haziran 2003 ve 19 Mart 2004 tarihleri arasında düzenli olarak  
muayene edilmiştir. 19 Mart 2004 tarihinde Tekirdağ Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiş ve 15  
Nisan 2004 tarihine kadar hastanede kalmıştır. Başvuran tıbbi müdahalelerin neredeyse  
tamamını reddetmiştir.  
Talebi üzerine başvuran, 15 Nisan 2004 tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne  
sevk edilmiş ve 6 Mayıs 2004 tarihine kadar hastanede kalmıştır. Bu tarihte başvuran her türlü  
tıbbi müdahaleyi reddettiği gerekçesiyle Đstanbul Cezaevi’ne gönderilmiştir. Başvuran 14  
Eylül 2004 tarihine kadar altı kez hastaneye sevkedilmiş ve her defasında tıbbi müdahaleyi ya  
da sağlık muayenesini reddettiğini belirten raporlar düzenlenerek cezaevine geri  
gönderilmiştir. Cezaevi doktoru düzenli olarak başvuranın muayenelerine devam etmiştir.  
Đstanbul Cezaevi doktoru tarafından düzenlenen 1 Kasım 2004 tarihli raporda,  
başvuranın sağlık durumunun ortalama seviyede olduğu ve sağlık bakımından bir aciliyet  
göstermediği ifade edilmiştir. Raporda başvurana tekerlekli sandalye de verildiği  
belirtilmiştir.  
Bu zaman zarfında başvuran bir takım ilaçlar ve vitaminler kullanmıştır. 14 Aralık  
2004 tarihinde Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sevkedilmiştir.  
Başvuran, 15 Aralık 2004 tarihinde açlık grevine son verdiğini açıklamıştır. 27 Ocak  
2005 tarihine kadar “kötü beslenme” nedeniyle tedavi edilmiştir. Nöroloji ve kineziterapi  
servislerinde de muayeneler ve tedaviler gerçekleştirilmiştir.  
Kocaeli Üniversitesi Nöroloji servisi tarafından düzenlenen 1 Mayıs 2006 tarihli sağlık  
raporunda başvuranın bacaklarında tepki vermede eksiklik olduğu ya da geç tepki verdiği  
belirtilmiştir.  
2
B. Başvuran aleyhinde başlatılan ceza davası  
Alınan bir dizi yetkisizlik kararı, muhakemenin men’i kararı ve davanın diğer üç  
sanıkla ilgili olan başka davalarla birleştirilmesi kararı sonrasında, 22 Haziran 2001 tarihinde  
DGM başvuranın belirtilen on iki eyleme aktif olarak katıldığına karar vermiş ve anayasal  
düzene karşı eylemlerde bulunmak suçundan başvuranı ağır hapis cezasına mahkum etmiştir.  
DGM kararını vermeden önce on dört duruşma gerçekleştirmiş ve çok sayıda balistik  
inceleme ve parmak izi incelemesi yaptırmış, tanık ifadelerine başvurmuş ve polis  
soruşturması yapılmasını talep etmiştir.  
Başvuranın avukatı, 3 Ekim ve 5 Aralık 2000 tarihli duruşmalar sırasında görüşlerini  
sunmak için ek süre talep etmiş ve 27 Şubat ve 15 Mayıs 2001 tarihli duruşmalara  
katılmaştır.  
Yargıtay, 7 Mart 2002 tarihinde, davaya müdahil olarak katılınması konusundaki usul  
hatası nedeniyle bu kararı bozmuştur.  
17 Temmuz 2003 tarihinde, düzenlenen altı duruşma sonrasında DGM başvuranı yine  
aynı cezaya mahkum etmiştir.  
28 Ocak 2004 tarihinde bu karar, sanıklar aleyhindeki belgelerin orijinalleri dosyaya  
eklenmediği ve bulunan nüshaların onaylanmadığı gerekçesiyle bir kez daha bozulmuştur.  
16 Haziran 2004 tarihinde 5190 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş ve Devlet Güvenlik  
Mahkemeleri kaldırılmıştır. Böylece dava, 21 Ekim 2004 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi’nde  
yeniden görülmeye başlanmıştır.  
Başvuranın avukatı 19 Nisan 2005 tarihli duruşma sırasında görüşlerini sunmak için  
ek süre talep etmiştir.  
Dava halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmektedir.  
Mahkeme yargılama süresinde her otuz günde bir, Ceza Muhakemeleri Usulü  
Kanunu’nun 112. maddesi uyarınca başvuranın tutuklu yargılanmasını res’en incelemiştir.  
Mahkeme, delillerin durumu, isnat edilen suçun cinsini dikkate alarak başvuranın tutuklu  
yargılanmasının devamına karar vermiştir. Mahkeme, 2004 yılında iki defa, delillerin  
toplanması işleminin tamamlanmadığını belirtmiştir.  
Başvuran, 2004 tarihinden itibaren de sağlık durumuna atıfta bulunarak çok sayıda  
tahliye talebinde bulunmuştur. Bu talepler aynı gerekçelerle reddedilmiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Temmuz 2004, 27 Ocak 2005 ve 19 Nisan 2005 tarihli  
duruşmalarda başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının devamına karar vermiş ve dosya  
içeriği ve karar bozma gerekçeleri dikkate alındığında başvuranın duruşmalarda hazır  
bulunacağı konusunda ikna olmadığı hususunu dile getirmiştir.  
Başvuran sağlık sorunlarını öne sürmüş ve Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne oradan da  
Kocaeli Cezaevi’ne nakledilmesine itiraz etmiştir. Başvuranın başvurusu 9 Aralık 2005  
tarihinde reddedilmiştir.  
3
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA  
A. Kötü muamelenin yasaklanması hakkında  
1. Tarafların argümanları  
AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunan başvuran, yakalandığını iddia ettiği WK-S  
sebebiyle sağlık durumunun tutukluluk şartlarıyla bağdaşmadığını iddia etmektedir. Başvuran  
günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yardıma ihtiyacı olduğundan dolayı serbest bırakılması  
gerektiğini iddia etmektedir.  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte, cezaevlerindeki  
koşulların uygun olduğunu ve gerekli tıbbi bakımın bütün tutuklulara sağlandığını ifade  
etmektedir. Hükümet, gerekli olması durumunda ilgililerin hastaneye sevkedildiğini ya da  
geçici süreyle serbest bırakıldığını belirtmektedir. Hükümet, AĐHM’den dayanaktan yoksun  
olması sebebiyle sözkonusu başvuruyu kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir.  
2. AĐHM’nin takdiri  
Aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı, AĐHM iç hukuk yollarının tüketilmediği  
hususunda Hükümet tarafından dile getirilen ön itirazı üzerinde durmayacaktır.  
AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca cezaevindeki sağlık koşulları, 1996 ve 2000 yıllarında  
Türkiye’deki cezaevlerindeki açlık grevleri ve bu davalar çerçevesinde 2004 yılında  
Mahkeme tarafından gerçekleştirilen soruşturma konusundaki içtihatla ilgili olarak AĐHM,  
Tekin Yıldız kararına, Mutlu-Türkiye (no: 37652/04) ve Paksoy-Türkiye (no: 33901/04)  
kararlarına atıfta bulunmaktadır.  
AĐHM, bir tutuklunun sağlık gerekçesiyle serbest bırakılmasına ilişkin herhangi bir  
zorunluluk bulunmadığına ilişkin içtihadını (Bkz. diğerleri arasında, Matencio-Fransa, no:  
58749/00, 15 Ocak 2004) ve daha sonra ise tutukluluk sırasında sağlanan sağlık bakımı ile  
ilgili olarak şikayet ileri sürülmemesine rağmen, kişinin hapsedilmesinin Türkiye aleyhinde  
yapılan diğer benzer başvurular bağlamında AĐHS’nin 3. maddesine uygun olup olmadığı  
sorusunun, ilgili kişilerin cezaevi dışında tedavi edilebilmeleri için, yetkililer tarafından  
sağlanan geçici serbest bırakma kararı dikkate alınarak değerlendirildiği hususunu  
hatırlatmanın uygun olacağı kanaatindedir (Bkz., örneğin, Kuruçay-Türkiye, no: 24040/04, 10  
Kasım 2005).  
Oysa ki hiçbir raporda başvuranın serbest bırakılması gerektiği belirtilmemiş ve  
hiçbirisinde Wernicke-Korsakoff Sendromu (WK-S) teşhisi konulmamıştır.  
Ayrıca, bir kimsenin tutuklu yargılanmak üzere tutulmasının uygun olup olmadığı  
konusunda ve mevcut davada da olduğu gibi, ulusal makamlar başvuranın fiziksel  
bütünlüğünün korunması zorunluluğunu gerekli tedavileri sağlayarak yerine getirdiklerinde,  
AĐHM’nin kendi bakış açısını yerel mahkemelerin bakış açısının yerine koyması mümkün  
değildir (Sakkopoulos-Yunanistan, no: 61828/00, 16 Ocak 2004, ve Reggiani Martinelli-Đtalya  
(karar), no: 22682/02). Zaten başvuran, sözkonusu tıbbi bakımın şeklinden ya da yetersiz  
4
oluşundan dolayı  
şikayetçi olmamakta, sadece iddialarını desteklemeksizin, serbest  
bırakılması gerektiğini iddia etmekle yetinmektedir (Ahmet Arslan-Türkiye (karar), no:  
5114/04, 1 Aralık 2005).  
Sonuç olarak başvuranla ilgili sağlık raporlarında başvuranın hapsedilmemesi  
gerektiği hususunda herhangi bir ifade yer almamaktadır.  
Böylece, başvurana uygulanan tıbbi bakımı dikkate alarak, ilgili olayların  
değerlendirilmesinden ve Hükümetin uygulamada sağladığı güvence ve AĐHM bilirkişi  
kurulunun ilk grup davalar için cezaevi kurumlarına yönelik gerçekleştirdiği inceleme  
ziyaretleri neticesinde AĐHM, başvuranın hükümlülük şartlarının AĐHS’nin 3. maddesi  
uyarınca insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele teşkil ettiğini gösterir ciddi gerekçelerin yer  
almağına itibar etmektedir (Balyemez-Türkiye, no: 32495/03, 22 Aralık 2005, Sinan Eren-  
Türkiye, no: 8062/04, 10 Kasım 2005).  
Sonuç olarak AĐHM, dayanaktan yoksun bulunması nedeniyle AĐHS’nin 35 §§ 3. ve 4.  
maddeleri uyarınca bu şikayeti reddetmektedir.  
B. Masumiyet Karinesi  
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 2. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesi  
ilkesine rağmen makul sebepler olmaksızın bu kadar uzun süren bir tutuklu yargılamanın,  
yargısız infaz olduğunu iddia etmektedir.  
AĐHM’nin içtihadı uyarınca, bir kimsenin tutuklu olarak yargılanması masumiyet  
karinesi ilkesinin sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Oysa ki AĐHS’nin 5 § 3. maddesi,  
masumiyet karinesi uyarınca, yalnızca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna getirilmesini  
haklı gösterecek somut bir delil olması durumunda tutukluluğun devam etmesini  
onaylamaktadır. Bu nedenle bu hüküm aynı zamanda dolaylı olarak masumiyet karinesi  
ilkesini de güvence altına almaktadır. Sonuç olarak tutuklu yargılamanın süresi ile ilgili olarak  
AĐHS’nin 6 § 2. maddesi bakımından ayrıca bir soru ortaya çıkmamaktadır zira bu alanda bu  
ilkeye riayet edilmesinin sağlanması esastır.  
AĐHM bu şikayeti 5/3. madde kapsamında inceleyecektir.  
C. Tarafsızlık ve Bağımsızlık  
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesine atıfta bulunarak Đstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesi’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan şikayetçi olmakta ve bu  
mahkemenin, genel hukuk mahkemesi görünümünde olan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi  
olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, bununla ilgili olarak yaptığı açlık grevinin süresinin  
538 gün olmasına rağmen Cumhuriyet Savcısı tarafından 485 gün olarak ifade etmiş olmasına  
atıfta bulunmaktadır. Başvuran ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargılama süresince  
kendisini serbest bırakmadığını belirtmektedir.  
AĐHM her şeyden önce başvuranın iddialarını ikna edici bir şekilde dile getirmediğini  
tespit etmektedir. Başvuran tarafından iddia edilen olaylar AĐHS’nin 6. maddesi bakımından  
incelenebilirse de sözkonusu yargılamanın, bu maddenin gerekliliklerini yerine getirip  
getirmediği sorusunun ancak yargılamanın bir bütün olarak incelenmesi sonucunda, başka bir  
ifade ile yargılama sona erdiğinde tespit edilebileceğini hatırlatmak gerekmektedir. Belirli bir  
5
unsurun, erken sayılabilecek bir aşamada yargılamanın adil olup olmadığı hususunun  
belirlenmesini sağlayacak kadar belirleyici olması durumunun gözardı edilmesi mümkün  
değilse de AĐHM, başvuranın ceza davasının henüz sonuçlanmadığını ve başvuranın  
argümanlarının bu türden koşulları ortaya koymadığını tespit etmektedir (Francesco Aggiato  
kararı).  
Sonuç olarak AĐHS’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca dayanaktan yoksun olması  
sebebiyle bu şikayetin kabuledilemez olduğuna kanaat getirilmiştir.  
D. Tutuklu yargılama ve dava süresi  
Başvuran, 30 Temmuz 1998 tarihinde yakalandığını ve 2 Ağustos 1998 tarihinden beri  
tutuklu bulunduğunu belirterek halen sürmekte olan tutuklu yargılama süresinin aşırı uzun  
olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak AĐHS’nin 5 §§ 1 (c) ve 3.  
maddelerine atıfta bulunmaktadır.  
Başvuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesi bakımından halen görülmekte olan davasının aşırı  
uzun sürdüğünden şikayetçi olmaktadır.  
AĐHM bu şikayetlerin AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun  
olmadığını tespit etmektedir. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığından  
dolayı bu şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir.  
Bununla birlikte dava koşullarının hukuki nitelendirilmesini yapan AĐHM, başvuranlar  
ya da Hükümetler tarafından sunulan nitelendirmelere bağlı olmadığından, tutuklu  
yargılamanın süresi ile ilgili olarak dile getirilen şikayetin, AĐHS’nin 5 § 3. maddesi  
kapsamında incelenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir (Büyükdağ-Türkiye, no:  
2834095, 21 Aralık 2000).  
II. AĐHS’NĐN 5 § 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Başvuran tutuklu yargılama süresinin uzun sürmesinden dolayı şikayetçi olmakta ve  
AĐHS’nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Değerlendirmeye alınacak dönemle ilgili olarak başlangıç tarihinin, başvuranın  
yakalanğı 29 Temmuz 1998 tarihi kabul edilmesi hususuna kimse itiraz etmemektedir (Batı  
ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00).  
AĐHM mahkumiyet kararının kendisinin, atıfta bulunulan madde kapsamında  
değerlendirmeye alınacak dönemin sona ermesi anlamına geldiğini hatırlatmaktadır. Bu  
tarihten itibaren, ilgili kişinin tutuklanması, AĐHS’nin 5 § 1 a) maddesi kapsamına  
girmektedir (Bkz., örneğin, I.A.-Fransa kararı, 23 Eylül 1998, Derleme Kararlar ve  
Hükümler). Başvuran, mahkum edildiği 22 Temmuz 2001 tarihinden, mahkumiyet kararının  
Yargıtay tarafından onandığı 7 Mart 2002 tarihine kadar ve aynı şekilde ikinci mahkumiyet  
karar tarihi olan 17 Temmuz 2003 tarihinden, kararın ikinci kez onandığı 28 Ocak 2004  
tarihine kadar “yetkili bir mahkeme tarafından mahkum edildikten sonra yasalara uygun  
olarak tutuklu bulunmaktaydı”.  
6
Sonuç olarak başvuranın tutuklu yargılanma süresi üç dönemden oluşmaktadır.  
Birincisi, 29 Temmuz 1998 tarihinden 22 Haziran 2001 tarihine kadar, ve ikincisi 7 Mart  
2002 tarihinden 17 Temmuz tarihine kadar.  
Üçüncüsü ise 28 Ocak 2004 tarihinde başlamıştır. Başvuranın halen tutuklu olarak  
yargılandığı dikkate alınırsa, değerlendirilecek toplam süre şu an itibariyle yaklaşık yedi yıl  
üç aydır (Solmaz-Türkiye, 16 Ocak 2007 tarihli karar).  
Hükümet, sanıkların sayısı, davanın karmaşıklığı, başvurana verilecek ceza ve firar  
tehlikesi dikkate alındığında tutuklu yargılama süresinin makul olduğunu belirtmektedir.  
Başvuran, sağlık durumu nedeniyle firar etmesinin mümkün olmadığını ve kişisel  
ihtiyaçlarını zorlukla karşılayabildiğini belirtmektedir. Her ne olursa olsun, bu kadar uzun bir  
tutuklu yargılama süresinin haklı gösterilemeyeceğini ileri sürmektedir.  
AĐHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, tutuklu yargılama süresinin makul olup olmadığı  
her davada davanın özel koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.  
Öncelikli olarak ulusal mahkemelerin, belirli bir davada bir sanığın tutuklu yargılama  
süresinin makul süreyi aşmaması konusuna özen göstermeleri gerekmektedir. Bu amaçla,  
ulusal mahkemelerin, masumiyet karinesi uyarınca kişi özgürlüğüne saygı ilkesine istisna  
getirilmesini haklı gösterecek bir kamu yararının bulunup bulunmadığının tespit edilmesini  
sağlayacak bütün dava koşullarını incelemeleri ve tahliye taleplerini reddeden kararlarında  
bunları dikkate almaları gerekmektedir. Esasında AĐHM’nin, sözkonusu kararlarda yer alan  
gerekçelerden ve başvuran tarafından yapılan başvurularda tartışma götürmeyen olaylardan  
yola çıkarak, AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi  
gerekmektedir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).  
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul  
şüphelerin devamlılığı, tutukluluğun sine qua non olmazsa olmaz koşuludur, fakat kimi kez  
bu yeterli olmamaktadır; Mahkeme, hukuki mercilerin hürriyet hakkından yoksun bırakmaya  
dair diğer gerekçelerin meşruluğunu belirlemek durumundadır. Bu gerekçeler gerekli ve  
yeterli olduğu takdirde, ulusal makamların yargı süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip  
göstermediklerinin ayrıca bilinmesi gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye  
kararı, 8 Haziran 1995 tarihli karar). Soruşturmanın karmaşıklığı ve özellikleri bununla ilgili  
olarak dikkate alınması gereken unsurlardır (Van der Tang-Đspanya, 13 Temmuz 1995 tarihli  
karar).  
Mevcut davada, dosyada yer alan unsurlardan DGM’nin, kanıtların durumu, isnat  
edilen suçun türü ve cezanın süresi gibi neredeyse tamamen aynı ifadelerle her duruşma  
sonunda düzenli olarak başvuranın tutukluluğunun devamına karar verdiği ortaya  
çıkmaktadır.  
2004 ve 2005 yıllarında, Yargıtay’ın ikinci kararından sonra DGM iki kez delillerin  
toplanması işleminin sona ermediğini ifade etmiştir. Mahkeme üç defa firar riskine atıfta  
bulunmuştur.  
AĐHM, ulusal mahkemelerin başvuranın adaletten kaçma riski bulunduğunu düşünmüş  
olabileceklerini anlamaktadır. Bununla birlikte, firar etme riskinin kaçınılmaz olarak zamanla  
azalması (Bkz. Neumeister-Avusturya, 27 Haziran 1968 tarihli karar) ve bu riskin yalnızca  
7
kişinin giyebileceği hükmün ağırlığıyla izah edilemeyeceğinin açık olmasına rağmen (Bkz.  
Muller-Fransa, 17 Mart 1997 tarihli karar), Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu riski başvuranın  
özel durumu bakımından neye dayandırdığını kararlarında açıklamamış olması hususunu  
üzücü bulmaktadır. Böylelikle tutukluluğun devamına ilişkin kararlardan, ulusal  
mahkemelerin bu riskin neden yedi yıl boyunca sürdüğünü gerekçelendirmeyi ihmal ettikleri  
tespit edilmektedir (Bkz., diğerleri arasında, Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991, ve Zannouti-  
Fransa, no: 42211/98, 31 Temmuz 2001).  
“Kanıtların durumu” suçluluğa ilişkin ciddi belirtilerin var olduğunun ve sürdüğünün  
göstergesi olarak değerlendirilse ve genel olarak bu koşullar yeterli etkeni oluştursa da,  
tutukluluğun bu denli uzun bir süre devam etmesini başlı başına doğrulamak için yeterli  
değildir (Mansur kararı).  
AĐHM, davada sanıkların ve terörist faaliyetlerin çokluğunun davayı karmaşık hale  
getirdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, davanın seyrindeki hiçbir gecikmenin  
başvurana bağlanamayacağı düşünülmektedir.  
Kişinin, mevcut davada olduğu gibi mahkum edildiği cezaya gelince, AĐHM,  
tutukluluğun sürdürülmesinin, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakacak bir cezanın önceden  
çekilmiş olması için kullanılamayacağını hatırlatır. (Bkz., özellikle, Letellier, ve I.A-Fransa,  
23 Eylül 1998). Tutuklu yargılanmanın daha sonraki bir cezaya sayılması 5. maddenin 3.  
paragrafının ihlal edilmesini ortadan kaldıramamaktadır. Yalnızca 41. madde kapsamında  
tazminin takdir edilmesinde etkisi olacaktır (Engel ve diğerleri-Hollanda, 8 Haziran 1976, ve  
Kimran-Türkiye, no: 61440/00, 5 Nisan 2005).  
Sonuç olarak, başvuranın, genel bir değerlendirme gerektiren tutukluluk süresi makul  
süreyi aşştır. O halde AĐHS’nin 5 § 3 maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Başvuran, aleyhinde açılan davanın süresini dile getirmekte ve AĐHS’nin 6 § 1.  
maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, 27 Şubat 2001 tarihli duruşmada  
avukatının bulunmayışı ve 3 Ekim, 5 Aralık 2000, 15 Mayıs 2001 ve 19 Nisan 2005 tarihli  
duruşmalar sırasında görüş sunmak için ek süre talep etmesi gibi başvurandan kaynaklanan  
süreleri dile getirmektedir.  
AĐHM, mevcut davada değerlendirmeye alınacak sürenin başvuranın yakalandığı tarih  
olan 28 Temmuz 1998 tarihi olduğu kanaatindedir (Wemhoff-Almanya, 27 Temmuz 1968  
tarihli karar).  
Sözkonusu sürenin sona ermesi ile ilgili olarak AĐHM,  
verilecek cezanın  
kesinleşmesinin bu kadar uzun sürdüğünde, mahkumiyet kararı, AĐHS’nin 6 § 1. maddesi  
uyarınca “ceza alanındaki bir suçlamanın esası” hakkında alınan bir karar olmadığını  
hatırlatmaktadır (Eckle-Almanya, 15 Temmuz 1982 tarihli karar).  
Davanın halen Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olduğu dikkate alındığında,  
değerlendirmeye alınacak olan dava süresi yaklaşık sekiz yıl altı aydır.  
8
Bir davanın makul sürede görülüp görülmediği, dava koşulları ve AĐHM içtihadından  
doğan kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumları  
dikkate alınarak tespit edilmektedir (Bkz., diğer birçokları arasında, Pélissier ve Sassi-Fransa,  
no: 25444/94).  
AĐHM öncelikli olarak, Hükümet’in de belirttiği gibi, özellikle de soruşturmaların  
genişliği ve çeşitli şehirlerde gerçekleştirilen kırk üç terör eylemi için gerekli olan  
incelemelerin yapılması nedeniyle dava konusu yargılamanın karmaşıklık arz ettiğini tespit  
etmektedir.  
AĐHM, başvuranın avukatının bir duruşmaya katılmaması durumunun ve süre talep  
etmelerinin davanın toplam süresi üzerinde önemli bir farklılık yaratmadığını tespit  
etmektedir. AĐHM, başvurandan ya da avukatından kaynaklanabilecek ve yargılama süresinin  
uzamasına neden olabilecek aşırı hiçbir tutum gözlemlememektedir.  
AĐHM, takdirine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra mevcut davada esasa  
bakan hakimlerin çabasını da takdir etmektedir.  
Bununla birlikte, mahkemelerde yaşanan sıkıntılarla ilgili olarak ortaya çıkan sorulara  
ilişkin yerleşik içtihadı uyarınca (Bkz., diğerleri arasında, Union Alimentaria Sanders S.A.-  
Đspanya, 7 Temmuz 1989 tarihli karar) AĐHM, cezai sürecin tamamlanması işleminin makul  
bir süre içerisinde gerçekleştirilmediği kanaatindedir. Yine de tespit edilen bu sürenin hangi  
makamdan kaynaklandığını araştırma görevi AĐHM’ye düşmemektedir zira her durumda da  
burada sözkonusu olan sorumluluk Devlet’in sorumluluğudur (Foti ve diğerleri-Đtalya, 10  
Aralık 1982 tarihli karar). AĐHS’nin 6 § 1. maddesi, mahkemelerin yükümlülüklerinin her  
birini, özellikle de makul süre ile ilgili yükümlülüğü yerine getirebilmeleri amacıyla  
Sözleşmeci Devletlere adalet sistemlerini düzenleme zorunluluğunu getirmektedir (Bkz.,  
Portington-Yunanistan, 23 Eylül 1998).  
Bu nedenle mevcut davada AĐHS2nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran hem maddi zarar hem de manevi zararın tazmin edilmesi için ödenmesi  
gereken miktarı AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır. Bununla ilgili olarak başvuran,  
üniversiteden atılmasını ve muhtemel gelir kaybını, serbest bırakıldığında askerliğini yapacak  
olmasını, kendisini ziyarete gelmek için ailesi tarafından yapılan masrafları ve sağlık  
sorunlarını dile getirmektedir. Başvuran maruz kaldığı manevi zararla ilgili olarak, tutuklu  
olarak yargılandığından beri çevresinde suçlu olarak görüldüğünü ileri sürmektedir.  
Hükümet bu talebin reddedilmesini talep etmektedir.  
AĐHM, tespit edilen ihlalle talep edilen maddi tazminat arasında bir nedensellik bağı  
tespit edememekte ve bu nedenle bu talebi reddetmektedir.  
Buna karşın AĐHM, yukarıda yer alan ihlal tespitleri ışığında ve Mahkeme’nin bu  
konudaki içtihadı uyarınca manevi tazminat olarak başvurana 6.000 Euro ödenmesinin makul  
olduğu kanaatindedir.  
9
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran aynı zamanda AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamaların karşılanmasını  
talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak 426 Yeni Türk Lirası tutarındaki tercüme  
faturalarını sunmaktadır.  
Hükümet belgelerle desteklenmediği gerekçesiyle bu ad altında ileri sürülecek  
iddiaların reddedilmesini talep etmektedir.  
AĐHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki  
masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir.  
Kanıtlayıcı belge olmadan AĐHM’nin başvuranın iddialarına itibar etmesi mümkün  
değildir. Bununla birlikte mevcut başvurunun yapılabilmesi amacıyla bir takım masraf ve  
harcamaların yapılması gerektiği de aşikardır.  
AĐHM elindeki mevcut unsurlar ve yukarıda yer alan kriterler doğrultusunda tüm  
masraflarla birlikte başvurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Tutuklu yargılanma süresi ve yargılama süresi ile ilgili olarak dile getirilen  
şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;  
2. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
3. AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet  
tarafından başvurana:  
i. manevi tazminat olarak 6.000 Euro (altı bin) ödenmesine;  
ii.masraf ve harcamalar için 1.000 Euro (altı bin) ödenmesine;  
iii.yukarıda yer alan miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz  
oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;  
10  
Karar vermiştir.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 20 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
11