CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
PAKDEMİRLİ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 35839/97)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
22 Şubat 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (35839/97) başvuru no’lu davanın  
nedeni, Ekrem Pakdemirli’nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon)  
10 Mart 1997 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu  
avukatlarından T. Akıllıoğlu tarafından temsil edilmektedir.  
Başvuran, bir siyaset adamı hakkında küçük düşürücü olduğu iddia edilen ifadeler  
kullandığı gerekçesiyle fahiş tutarda tazminat ödemeye mahkum edilmesinin, AİHS’nin 6. ve  
10. maddeleri ile 1 No’lu Ek Protokol’un 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.  
AİHM 24 Eylül 2002 tarihinde başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.  
OLAYLAR  
Davanın Koşulları  
Başvuran 1939 doğumlu Türk vatandaşı olup, Ankara’da ikamet etmekte ve bir  
üniversitede öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır. Başvurunun yapıldığı sırada  
başvuran Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekili ve ana muhalefet partisi ANAP  
(Anavatan Partisi) Genel Başkan Vekilidir.  
14 Nisan 1995 tarihinde başvuran, bir otoyolun hizmete açılması vesilesiyle açık  
havada düzenlenen bir basın toplantısında konuşma yaparak, Cumhurbaşkanı Süleyman  
Demirel’i, 1991 yılında ana muhalefet partisi genel başkanı iken ANAP’tan iki bakanın  
milletvekili dokunulmazlığını kaldırdığı için eleştirmiştir. Otoyolların yapımına ayrılan  
ödeneği zimmetlerine geçirmekle suçlanan eski bakanlar Yüce Divan’a çıkarılmış ve  
haklarında beraat kararı verilmiştir. Başvuranın konuşma yaptığı sırada yanında sözkonusu  
eski bakanlar da bulunmaktaydı.  
21 Nisan 1995 tarihinde Sn. Demirel, şahsına ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı  
iftira ve hakarette bulunulduğu gerekçesiyle başvuran hakkında, Borçlar Kanunu’nun 49§2  
maddesi uyarınca tazminat davası açmıştır. Sn. Demirel başvuranın, nezaketten yoksun,  
küçültücü, aşağılayıcı, hakaret dolu ve iftira niteliğinde sözler sarf ettiğini iddia etmiştir. Bu  
sözlere gerek yazılı gerekse görsel basın geniş yer vermiştir.  
Başvuran Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderdiği 5 Haziran 1995 tarihli  
dilekçesinde, özellikle “Demirel yalancıdır” ve “siyaseten özürlü” ifadelerini kullanmadığını  
belirtmiş ve sözlerinin bir kısmının basın tarafından çarpıtıldığını iddia etmiştir. Başvuran  
hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı’nın manevi kişiliğini değil, birey olarak şahsi kişiliğini hedef  
aldığının altını çizerek, konuşma kayıtlarının uzmanlar tarafından yeniden çözümünün  
yapılmasını ve basın toplantısında bulunan tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Diğer  
yandan başvuran, Cumhurbaşkanı’nın, Anavatan Partisi üyelerine karşı tutumunun, provokatif  
ve yıldırıcı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran Sn. Demirel’in 1988 ve 1990 yılları arasında,  
eski Cumhurbaşkanı ve ANAP Genel Başkanı Sn. Özal’a karşı sarf ettiği sözlerden bazılarını  
aktararak, Sn. Demirel’in üslubunun da hem biçim hem de içerik olarak kendisininkine benzer  
olduğunu belirtmiştir. Başvuran kendi konuşmasının, Sn. Demirel’in Yargıtay kararını  
değerlendiren sözlerine eleştirel bir cevap niteliğinde olduğunu belirterek, dolayısıyla  
söyleminin siyaset bilimi bağlamında ve bütünsel bir şekilde incelenmesi gerektiğini  
vurgulamıştır. Son olarak başvuran, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde öngörülen kriterler  
uyarınca mahkum edilmesinin, Anayasa’nın 10. maddesince güvence altına alınan kanun  
önünde eşitlik ilkesine uygun olmadığını ifade etmiştir.  
10 Temmuz 1995 tarihinde başvuran, SHOW TV’de 8 Mayıs 1995 tarihinde  
yayınlanan bir aktüalite programının yeniden çözümlenmesini talep etmiş ve sözkonusu  
yayının çözümlenmiş metni dosyaya eklenmiştir.  
12 Temmuz 1995 tarihinde, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi 11. Dairesi başvuranı,  
Sn. Demirel’in şikayetinde yer alan sözkonusu konuşmadan yapılmış alıntılara dayanarak, beş  
milyar Türk Lirası (yaklaşık ellibeş bin Euro) tazminat ödemeye mahkum etmiştir. Mahkeme  
aynı zamanda, masrafı başvuran tarafından karşılanmak üzere, karar özetinin yüksek tirajlı bir  
günlük gazetede yayınlanmasına karar vermiştir. Mahkeme başvuranın sözkonusu  
konuşmanın çözümlenmesine ilişkin ek ekspertiz yapılması talebini reddetmiştir. Diğer  
yandan mahkeme, başvuranın iddiasının aksine, iki eski bakan hakkında başlatılan adli  
işlemin, “provokasyon” ya da “art niyetli bir siyasi manevra” olarak kabul edilemeyeceğini  
belirtmiştir.  
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca  
başvuran tarafından verilecek tazminat tutarını belirlerken, “manevi tazminatın bir  
zenginleştirme aracı olmadığı ya da felaketi özendirici bir hale getirmesi şeklindeki klasik  
görüşlerin terk edildiğini” ifade ederek, burada kişilik değerinin alçaltılmasının sözkonusu  
olduğunu, bunun asla tazmin edilemeyeceğini ve batı yargı sistemlerinde geçerli olan  
yaklaşımın, fail için caydırıcı, mağdur için ise tatmin edici bir tazminat verilmesi yönünde  
olduğunu eklemiştir.  
Esasen Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından belirlenen tazminat tutarı, başvuranın mal  
beyanında belirttiği tutarın yarısına denk düşmekte olup, Sn. Demirel’in gelir beyanında  
belirttiği tutara ise eşittir. Başvurana göre bu, bir Türk mahkemesi tarafından o zamana kadar  
verilmiş en yüksek manevi tazminat miktardır.  
9 Ağustos 1995 tarihinde başvuran, hakkında verilen hükmün yalnızca davacı tarafın  
sunduğu delillere dayandığı gerekçesiyle temyize gitmiştir. Başvuran bu delillerin, basında  
çıkan yazılardan oluştuğunu belirterek, bir hükmün, konuyla ilgili içtihatlara aykırı olarak bu  
unsurlara dayanamayacağını dile getirmiştir. Başvuran, kararın gerekçe kısmında bahsedilen  
belgelerin soruşturma dosyasında yer almadığını da eklemiştir. Ayrıca bir siyası gruba karşı  
yöneltilen genel eleştirilerin haksız yere Cumhurbaşkanı’na karşı yöneltilmiş gibi  
yorumlandığının altını çizerek, konuşmasının her türlü kişisellikten yoksun olduğunu  
doğrulayabilecek tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran Yargıtay’da, Asliye Hukuk  
Mahkemesi tarafından belirlenen tazminat miktarının fahiş tutarda olduğunu ve kanunla  
öngörülen amaca uygun olmadığını ileri sürmüştür. Bu tür eleştirilerin, siyaset adamları için  
oyunun kurallarının bir parçası olduğunu göstermek amacıyla başvuran, daha önceden  
Cumhurbaşkanı’nın selefi hakkında sarf ettiği hakaret niteliğindeki sözleri aktarmıştır.  
Başvurana göre ceza değerlendirilirken, ne provokasyon unsuru ne de AİHS’nin 10.  
maddesinde öngörülen ifade özgürlüğü hakkı gözönünde bulundurulmuştur.  
3 Kasım 1995 tarihinde Yargıtay, davalı tarafın ek deliller toplama talebinin mahkeme  
tarafından reddedilmesinin savunma hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle, başvuranın aleyhindeki  
hükmü bozmuştur. Ayrıca Yargıtay, davanın incelenmesindeki bazı eksikliklere, özellikle de  
TRT’deki video kaydının tamamının uzmanlar tarafından çözümlenmemesine dikkat  
çekmiştir.  
29 Şubat 1996 tarihinde dosyayı yeniden inceleyen ilk derece mahkemesi, ilk verdiği  
hükmü koruyarak, temyiz kararında belirtilen eksikliklerin giderildiğini ve ikinci hükmün  
delil listesine iki yeni unsur daha eklendiğini belirtmiştir. Fakat görevli hakim, TRT ve  
SHOW TV’deki bant kayıtlarının çözümlenmiş metinlerinin konuşmanın içeriğini net bir  
şekilde verdiği gerekçesiyle, başvuran tarafından dile getirilen tanıkların dinlenmesi talebini  
reddetmiştir. Diğer yandan hakim, mevcut davada sözkonusu olanın, iki siyaset adamı  
arasında bir tartışma değil, fakat bir Devlet adamı olarak Cumhurbaşkanı’na yönelik hakaret  
dolu sözler olduğu gerekçesiyle, başvuranın esas hakkındaki görüşlerini de reddetmiştir. İlk  
derece mahkemesi hakimi, Cumhuriyet Savcılığı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi  
Başkanlığı’na Pakdemirli’nin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması talebinde  
bulunulduğunu, fakat bundan bir sonuç alınamadığını hatırlatarak, başvuranın  
dokunulmazlıktan yararlanamamış olsaydı, yaptığı fiilden ötürü kesinlikle hakkında ceza  
hükmü verileceğini belirtmiştir.  
28 Mart 1996 tarihinde, başvuran bu kararı da temyize götürmüştür. Hukuk  
davalarında ses kayıtlarının kesin delil değil yalnızca karine teşkil ettiğini ileri süren başvuran,  
bir kez daha tanıkların dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran ayrıca, ödemeye mahkum  
edildiği tutarın mülkiyet hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir.  
3 Haziran 1996 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin bu kararını onamıştır.  
8 Temmuz 1996 tarihinde başvuran kararın düzeltilmesi için başvurmuş, 25 Kasım  
1996 tarihinde Yargıtay bu talebi reddetmiştir.  
30 Ocak 1997 tarihinde başvuran, gecikme faizleri de eklenerek 7.925.780.000 TL (o  
dönemde yaklaşık 60.000 Euro) tazminat ödemiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, dönemin Cumhurbaşkanı Sn. Demirel hakkındaki sözlerinden ötürü büyük  
miktarda tazminat ödemeye mahkum edilmesi nedeniyle, AİHS’nin 10. maddesine aykırı  
olarak ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadır.  
A. Temel İlkeler  
AİHM öncelikle içtihatlarından doğan temel ilkeleri hatırlatmak ister (Bkz., diğerleri  
arasında, Hertel-İsviçre, 25 Ağustos 1998, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-VI, § 46).  
İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup,  
toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir.  
AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi  
karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş  
karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir:  
çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir  
toplum” olamaz. 10. maddede benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine  
de bu, dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna  
edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir.  
AİHS’nin 10 § 2 maddesindeki anlamıyla “zorunlu (nécessaire)” sıfatı, “zorunlu bir  
toplumsal ihtiyaç” anlamına gelmektedir. Sözleşmeci Devletler böylesi bir ihtiyacın var  
olduğuna dair hüküm vermek için belli bir takdir payından yararlanmaktadırlar, fakat bu  
takdir payı, aynı anda hem kanuna, hem de bağımsız bir yargı mercii tarafından verilmiş olsa  
bile sözkonusu kanunu uygulayan kararlara dayanılarak, AİHM’nin de denetiminden  
geçmektedir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence altına  
aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan  
son mercidir.  
AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı  
mercilerinin yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini  
kullanarak verdikleri kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir.  
Buradan çıkan sonuç, AİHM’nin, Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve  
makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmek zorunda olduğu değildir:  
AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup  
olmadığını ve bunu haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ortaya konan  
gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla,  
sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. Bu şekilde  
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ilkelere uygun kurallar  
uyguladığından emin olmalı, dahası, bunun, ilgili olayların kabuledilebilir bir takdirine  
dayandığına ikna olmalıdır.  
Herkes için değerli olan ifade özgürlüğü, seçmenlerini temsil eden, onların kaygılarına  
işaret eden ve çıkarlarını savunan halk tarafından seçilmiş bir kimse için özellikle değerlidir.  
Sonuç olarak, başvuran gibi, muhalefet partisinden bir milletvekilinin ifade özgürlüğüne  
yönelik müdahaleler, AİHM’yi daha sıkı bir denetim gerçekleştirmeye sevk etmektedir  
(Kudüs – Avusturya, no: 26958/95, § 36, CEDH 2001-II).  
B. İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması  
AİHM öncelikle, kendisine gelen davanın, sorumluluğu içeren kararı olduğu kadar  
cezanın ağırlığını da ilgilendirmesi halinde, AİHM’nin, verilen tazminat cezasının aşırılığı,  
özellikle de hakimin bu miktarı haklı göstermek için ortaya koyduğu gerekçeler üzerine  
yoğunlaştığına dikkat çeker. Böylelikle AİHM, 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens- Avusturya,  
(Seri A no 103, ss. 24-28, §§ 34-47), 23 Nisan 1992 tarihli Castells- İspanya, (Seri A no 236,  
ss. 20-24, §§ 33-50) ve 25 Haziran 1992 tarihli Thorgeir Thorgeirson İzlanda (Seri A no 239,  
ss. 24-28, §§ 55-70) kararlarında belirtilen onurun korunmasına ilişkin daha “klasik” davalara  
olduğu kadar, mahkeme tarafından verilen tazminat cezasının tutarının anlaşmazlık konusu  
olduğu 13 Temmuz1995 tarihli Tolstoy Miloslavsky –Birleşik Krallık (Seri A no 316-B, ss.71-  
78, §§ 35-55) kararına da başvurmak gerektiği kanaatindedir.  
1. Müdahale  
Hükümet, şeref ve haysiyetine saldırı olduğunu varsayan bir kimse tarafından tazminat  
davası ıldığında, başlatılan hukuk muhakemeleri usulünün, yalnızca anlaşmazlığa düşen  
tarafları ilgilendirdiğini ve hiçbir surette AİHS’nin 10. maddesindeki anlamıyla “müdahale”  
teşkil edemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, cezai bir yargılama olmayan mevcut  
dava kapsamında, başvuranın 10. maddedeki anlamıyla müdahaleden söz etme hakkı  
bulunmamaktadır ve bu itibarla başvuranın şikayeti, açıkça dayanaktan yoksun olduğu  
gerekçesiyle reddedilmelidir.  
Başvuran Hükümet’in bu savıyla, AİHS’nin yatay olarak uygulanabilirliğinin  
tanınmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Sn. Demirel’in de kendisine karşı şikayette  
bulunmuş olduğunu ve milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını talep ettiğini, fakat bu  
talebin sonuçlandırılmadığını hatırlatmaktadır.  
AİHM, mevcut davada bir müdahalenin varlığı konusunda, hakaretten ötürü bir hukuk  
davasında alınan cezanın, AİHS’nin 10. maddesinin alanına giren bir müdahale olarak  
incelendiği yerleşik içtihatlarını hatırlatır (örneğin, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997  
tarihli karar, Derleme 1997-I). Dolayısıyla AİHM, Hükümet’in bir müdahalenin varolmadığı  
temelindeki iddiasının dikkate alınmaması gerektiği kanaatindedir.  
2. Müdahale kanunla öngörülmüş müydü?  
Başvuran tazminat ödemeye mahkum edilmesinin iç hukukta temeli olduğuna itiraz  
etmemektedir. Buna karşılık sözkonusu kanunun, yani Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin,  
kendisini malvarlığının yarısından mahrum bırakacak kadar büyük miktarda bir tazminat  
tutarını öngörmeye elvermediğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin, vatandaşların davranışlarını  
düzenlemelerini sağlamaya yetecek kadar açık bir dille ifade edilmiş bir norm olduğunu  
savunmaktadır. Şayet AİHM bir müdahale saptarsa, bu AİHS’nin 10§2 maddesi uyarınca  
“kanunla öngörülmüş”tür.  
AİHM, daha önceden de, “şeref ve haysiyete saldırıdan ötürü ödenecek tazminatın  
hesaplanmasına ilişkin ulusal yasaların, ortaya çıkabilecek sonsuz sayıdaki durumları  
gözönünde bulundurulabilmeye elverişli olması gerektiği” hükmüne vardığını ve sonuç  
olarak, 10. maddede yer alan “kanunla öngörülen” kavramının, yargılanan kişinin “kendi  
davasında verilebilecek olan tazminat miktarını önceden belirli bir kesinlik derecesiyle  
kestirebilmesini” gerektirmediğini hatırlatır (Tolstoy Miloslavsky, adıgeçen karar, § 41).  
AİHM, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesine göre tazminat miktarının hesaplanmasında  
hakimin takdir yetkisinin kısmen keyfi olduğunu kaydeder. Şayet hakim, tarafların sosyo-  
ekonomik durumu gibi unsurları gözönünde bulundurmuş olsaydı, uygulanacak bu kriterler  
hakime belirli bir takdir payı bırakabilirdi. Öte yandan AİHM, Borçlar Kanunu’nun 49.  
maddesinin açıkça orantılılık ilkesini öngörmese bile, bu ilkenin Medeni Kanun’un 4.  
maddesinde öngörüldüğünü gözlemlemektedir.  
Yüksek bir esneklik derecesinin bu alanda haklı görülebileceği düşünüldüğünde ve  
tazminat tutarının hesaplanmasında hakim tarafından gözönünde bulundurulması gereken  
kriterler ile Yargıtay tarafından yürütülen denetim dikkate alındığında, AİHM şeref ve  
haysiyete saldırıdan ötürü verilecek tazminat miktarına ilişkin ilgili hukuki düzenlemelerin  
yeteri kadar açık olduğu sonucuna varmıştır. Kısaca, başvuranın tazminat ödemeye mahkum  
edilmesi “kanunla öngörülmüştür” (Bkz., Tolstoy Miloslavsky kararı, s. 91, §§ 42 ve 44).  
3. Müdahalede meşru bir amaç gözetiliyor muydu?  
Sözkonusu müdahalenin, ilk bakışta AİHS’nin 10§2 maddesi bakımından, yani bir  
başkasının şeref ve haysiyetinin korunması ısından meşru bir amaç güttüğü kesinlikle  
reddedilemez.  
AİHM, başvuranın mahkum edildiği Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinin, sözkonusu  
meşru amacı ıkça ifade ettiğini not eder. Bununla birlikte mevcut davada, bu hükmün  
uygulamaya konmasında gözetilen amacın “meşru” kabul edilip edilemeyeceğinin de  
belirlenmesi gerekir. AİHM ikinci soruyu, demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği  
sorusuyla birlikte ve bu sorularla yakından bağlantılı olan hususları da dikkate alarak  
inceleyecektir.  
4. Demokratik bir toplumda müdahale gerekli miydi?  
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde iki tarafın konumunun, değerlendirilecek  
unsurlar arasında ilk sırada yer aldığını not eder: bir yanda milletvekili ve eski bir bakan olan  
başvuran, diğer yanda ise Cumhurbaşkanı Sn. Demirel vardır. Ayrıca başvuran, olaylardan  
önce iktidarda olan Anavatan Partisi’nin Genel Başkan yardımcısıdır ve aynı dönemde Sn.  
Demirel ana muhalefet partisi lideri olarak politik arenada daha aktif bir konuma sahiptir.  
Sonuçta her iki isim de siyaseten çekişmeli uzun bir geçmişe sahiptir. İkinci olarak AİHM,  
davaya ait olayların da siyasi bağlamda yer aldığını tespit eder.  
Kabuledilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile  
karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları  
için daha geniş olduğunu bir çok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları,  
kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden  
çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi  
eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü  
göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının  
dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından,  
bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar  
denge içinde olmalıdır (Bkz., özellikle, Oberschlick-Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli  
karar, Derleme 1997-IV, ss. 1274-1275, § 29 ve adıgeçen Lingens, s. 26, § 42).  
Bu durumda AİHM, sözkonusu konuşmanın içeriği ile ilgili olarak, başvuranın  
kullanmış olduğu bazı kelimelerin (“yalancı”, “iftiracı”, “Çankaya’nın şişmanı”, “dar  
kafalı”, “lastikleri patlasın”, “öbür dünyaya gidince Allah affetmez”), siyasi bir eleştiri  
olmaktan çok bir hakaret ve beddua tufanı olduğunu gözlemlemektedir. Polemik gibi görünen  
ve belli ölçüde asılsız bir kişisel saldırı içeren bu sözlerin, ilgili kişiler ve konuşmanın  
çerçevesi politik alanda yer alsa bile siyasi bir tartışma içindeki bir görüş kapsamında  
çözümlenebilmesi zordur (Bkz., a contrario, Oberschlick (no:2), adıgeçen karar, s. 1276, §  
33).  
Diğer yandan AİHM, başvuranın yerel mahkemeler ve AİHM önünde, Sn. Demirel’in  
rakip parti yöneticilerine karşı kullanmış olduğu sözlere gönderme yaptığını  
gözlemlemektedir. AİHM, siyaset adamlarının birbirlerine karşı kullandıkları bu sözlerin  
ıkça şiddetli tepkiler yaratmaya yönelik olduğunu belirtir.  
Bu gözlemler ışığında AİHM, yerel hakimi sözkonusu hükmü vermeye sevk eden  
gerekçeleri inceleyecek ve dile getirilen meşru amaç temelinde, başvuran hakkında verilen  
mahkumiyetin haklı gösterilmesi için bu gerekçelerin uygun ve yeterli olup olmadığını tespit  
edecektir. Bu bağlamda AİHM, mahkumiyet kararının gerekçe kısmında yer alan ve özel  
dikkat gerektiren bazı bölümleri ele alacaktır.  
AİHM öncelikle, hakimin Borçlar Kanunu’nun 49§2 maddesinde öngörülen “tarafların  
sosyo-ekonomik durumu” ölçütüne en azından alışılmamış bir yorum getirmiş ve sözkonusu  
ölçütü, tarafların birbirlerine karşı durumları arasında bir denge sağlamak için değil mümkün  
olan en yüksek tazminat tutarını belirlemek için kullandığını not eder: “(...) tarafların varlıklı  
olduğu (...) Manevi tazminatın bir zenginleşme aracı olmadığı, ya da haksız eylemi özendirici  
hale getirmesi şeklindeki klasik görüşler terkedilmiştir (...)” AİHM ancak bu uslamlama ile  
Yargıtay içtihatları arasındaki belirgin çelişkiye işaret edebilir.  
AİHM diğer yandan, başvuranın toplumdaki yerinin, özellikle eğitim seviyesi ile  
üniversite profesörü olarak statüsünün ilgili kişinin aleyhine işleyen etkenler olarak belirdiğini  
tespit etmektedir: “Davalının sosyal durumu itibariyle üst düzeyde bulunması nedeniyle  
topluma örnek davranışlarının kendisinden beklenmesi gerekir. Aksine davalının olayımızda,  
toplum huzurunda davacının kişilik haklarına ağır şekilde ihlalde bulunduğu görülmektedir”.  
Bunun ardından hukuk mahkemesi hakimi, başvuranın milletvekili dokunulmazlığından  
yararlanamamış olması halinde hakkında uygulanacak olan ceza yasasından bahsetmektedir:  
Ceza Kanunumuzda Cumhurbaşkanına hakaret başlığını taşıyan bölüm hakaret suçunun en  
ağır hükmünü ihtiva etmektedir. Davalının, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı  
dokunulmazlığının kaldırılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırlık evrakı fezlekeye  
bağlanarak TBMM başkanlığına gönderilmiştir. Fakat TBMM tarafından başvuran hakkında  
herhangi bir hukuki işlem başlatılmamıştır. Eğer bu suçu herhangi bir Türk vatandaşı işlemiş  
olsaydı, CMUK ilgili hükümleri gereğince Suçüstü Hükümlerine göre yargılanıp TCK’nın  
ilgili maddesi gereğince tutuklanarak, tecil ve para cezasına çevrilmeksizin [hapis cezasına]  
mahkum olması gerekirdi. Davalı bu eylemi ile dokunulmazlığından yararlanarak bu işlemle  
karşılaşmamıştır. Bu durum kendisini eyleminden dolayı haklı duruma getirmez.”  
AİHM, hukuki cezanın keyfi bir biçimde değerlendirilmiş olduğu görüntüsünü veren  
bir diğer kaygı verici unsuru daha inceleyecektir: sözkonusu değerlendirme, davacının  
şahsiyetine yönelik zararın dikkate alınmasıyla değil, Cumhurbaşkanı’nın statüsünün aşırı  
ölçüde korunması yoluyla yapılmıştır: “Siyasetçiler arasında sert sözlerin söylenmesi bir  
derece makul ve siyasetin gereği kabul edilirse de, Devlet Başkanlığı makamında bulunan  
kişinin bu makama gelmekle politikacılık sıfatından arınıp, Devlet Adamlığı sıfatını  
kazandığından bu kişiye karşı suç teşkil edecek davranışları makul görmek mümkün  
değildir(...)Davacı, Devletimizin içte ve dış ülkelerde temsilcisidir. Onun kişiliğine karşı  
sarfolunan ağır sözler, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının manevi şahsiyetini  
zedelediği gibi temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kanı, teri, şehitleri ve gazileri ile  
kurulmuş, kurucusu ulu Atatürk tarafından Türk milletine emanet edilmiştir. Herkesin emanet  
edilen Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevidir. Bu durum karşısında, davalının  
ağır hakaretinin vahameti açık ve seçik görülmektedir, içeride ve dışarıda Türkiye’yi  
parçalamak isteyenler varken, Cumhurbaşkanlığı makamının zaafa uğratılması bu güçlere  
cesaret verir.”  
AİHM daha önce de, suç alanında özel bir yasa ile artırılan korumanın ilkesel olarak  
AİHS’nin ruhuna aykırı olduğunu ifade etmiştir. AİHM, Colombani ve diğerleri–Fransa  
kararında (no: 51279/99, §§ 66-69, CEDH 2002-V) devlet adamalarına ve yabancı  
diplomatlara karşı işlenen suçlara ilişkin yürürlükten kaldırılan 29 Temmuz 1881 tarihli  
Fransız yasasını incelemiş ve güdülen amaçla orantılı olarak karaçalma ve hakaretin yasayla  
suç sayılmasının, herkes için olduğu gibi devlet başkanları için de, şeref ve haysiyetlerine  
yönelik bir saldırı ya da hakaret dolu sözlerin cezalandırılmasını sağlamaları ısından yeterli  
olduğunu hatırlatmıştır (Bkz., adıgeçen Colombani kararı, 67. paragraf). AİHM ancak, ilgili  
yasa hakkındaki görüşünü, daha doğrusu hakimin kişisel kanaatini açığa vuracak şekilde  
yasayı yorumladığı ve bu yasayla öngörülen “tarafların durumu” kriterinin bir ayrıcalığı  
belirtmek için desteğe dönüştürüldüğü keyfi takdir konusundaki düşüncesini yineleyebilir.  
Son olarak AİHM, hakimin, Cumhurbaşkanı’nın maruz kaldığı manevi zarar  
konusundaki son derece katı anlayışına (“Burada, hiçbir şekilde telafi edilemeyecek olan  
eksilen kişilik değerleri söz konusudur”) ve kuşkusuz aynı kavramsal mantığı izleyen tazmine  
ilişkin takdirine (“İşte bu nedenle hiç olmazsa, manevi tazminatın miktarını yüksek tutarak  
faili caydırma ve mağduru tatmin amacına ilişkin görüş, batı hukuk sisteminde  
yürürlüktedir”) dikkat çeker. Ulusal mevzuat ve içtihatlardaki orantılılık ilkesine aykırı olarak  
hakimin cezalandırıcı şünme biçimi, tazminatı hukuki bir cezaya dönüştürmüştür.  
AİHM yukarıda anlatılanları gözönünde aldığında, mahkumiyet verilmesiyle gözetilen  
amacın ne Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan ve elbette AİHS’nin 10§2 maddesine  
göre meşru olan amaçla aynı olduğuna, ne de yasanın bu şekilde uygulanmasının zorunlu bir  
toplumsal ihtiyaca cevap verdiğine ikna olmuştur. Esasen, yukarıda da belirtildiği üzere  
hakimin gerekçesinin uygunluğuna bağlı sorunsal, “orantılılık” ölçütünün incelenmesini  
gerektirmektedir.  
Tazminata ilişkin tüm kararların haysiyete yönelik saldırı ile makul bir orantılılık  
ilişkisi kurması gerektiği düşünüldüğünde, AİHM içtihatlarına göre bir hukuk davasında  
başvurana yüklenen tazminat tutarı, AİHS’nin 10. maddesine yönelik bir müdahale teşkil  
edebilir (Bkz., örneğin adıgeçen Tolstoy Miloslavsky kararı, s. 71, § 35).  
Hükümete göre ilk derece mahkemesi tarafından 29 Şubat 1996 tarihinde başvurana  
verilen tazminat cezası 57.819 Euro’ya denk düşmektedir ve bu tutar izlenen meşru amaç ile  
orantılıdır.  
Başvuran ise olayın meydana geldiği 15 Nisan 1995 tarihindeki Resmi Gazete’de  
yayımlanan döviz kurlarını baz alarak, sözkonusu tutarı 87.353 Euro olarak hesap etmiştir.  
Başvuran tazminat tutarının mal varlığıyla orantılı bir biçimde tespit edildiğini hatırlatarak,  
hakimin açıkça, sahip olduğu ekonomik olanakları ortadan kaldırarak kendisini  
cezalandırmaya yönelik davrandığını düşünmektedir. Başvurana göre, hukuk mahkemesi  
hakimi, cezalandırıcı bir mantıkla hareket etmiş ve cezai bir mahkumiyet verilemeyeceği için  
fahiş tutarda bir tazminat cezası belirleyerek, hukuki yaptırımı “etkin” kılmak için elinden  
gelen tüm gayreti göstermiştir.  
AİHM, ilgili ulusal yasalarda bu tür tazminatlar için tavan veya taban tutarlar tespit  
edilmediğini, fakat verilecek tutarın hesaplanmasını düzenleyen üç kriter öngörüldüğünü not  
eder: tarafların statüleri, görevleri ve ekonomik durumları. AİHM mevcut davada sözkonusu  
hükmün gerekçesinden, hukuk mahkemesinin, bu üç kriter dışında, başvuranın  
dokunulmazlıktan yararlanması sayesinde hakkında cezai kovuşturma açılamayacağı  
olasılığını dikkate almakla yetindiğini tespit etmektedir. Oysa bir hukuk mahkemesinin, ceza  
mahkemelerini ikame etmek gibi bir işlevi olamaz.  
Ayrıca ne ilk derece mahkemesinin ne de Yargıtay’ın, Medeni Kanun’un 4.  
maddesinde yer alan ve tazminat tutarlarının belirlenmesinde orantılılık ilkesini öngören genel  
hükümlere başvuramamaları şaşırtıcıdır. AİHM bu kadar büyük miktardaki bir tazminatın  
özellikle eleştiriye açık olması gerektiği kanaatindedir. AİHM ayrıca başvuranın, sözkonusu  
tazminatın, Türkiye’de şeref ve haysiyete saldırı konusunda verilmiş en yüksek tutarda olduğu  
şeklindeki sözlerinin de dikkate alınması gerektiğini düşünmektedir (Bkz., mutadis mutandis,  
Tolstoy Miloslavsky, adı geçen karar, ss. 75-76, § 49). Bu itibarla AİHM, başvuranın  
söylediklerine karşı Hükümet tarafından uygun delil üretilmediğini kaydeder.  
Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında AİHM, başvuranın tazminat cezası ödemeye  
mahkum edilmesinin “kanunla öngörüldüğü” ve AİHS’nin 10§2 maddesi uyarınca “meşru bir  
amaç” güttüğü kanaatine varmıştır. Bununla birlikte mevcut davada yasanın uygulanış biçimi  
şüphelidir. Sonuç olarak, verilen tazminat cezasının miktarı, bu tür davalarda genellikle  
verilen tutarlarla ve sözkonusu konuşmanın ağırlığıyla karşılaştırıldığında, ulusal yasalarla  
gözetilen amaç ile makul bir orantılılık ilişkisi kesin olarak bulunmadığı için, bu kadar büyük  
bir miktarda tazminat cezası verilmesinin “demokratik bir toplumda gerekli” olduğu kabul  
edilemez.  
Dolayısıyla AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6§1 MADDESİ VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1.  
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
İki ayrı konuda daha şikayette bulunan başvuran, adil bir yargılamadan  
yararlanmadığını, zira hakimin taraflı ve silahların eşitliği ilkesine aykırı davrandığını iddia  
etmekte ve bu itibarla AİHS’nin 6§1 maddesine gönderme yapmaktadır.  
Diğer yandan başvuran, malvarlığının yarısına denk düşen bir tazminat ödemek  
zorunda bırakılmasının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğini düşünmektedir.  
AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varan AİHM, AİHS’nin 6§1 veya  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine ilişkin ayrı bir sorunun ortaya çıkmadığı kanaatine  
varmış ve sözkonusu şikayetlerin ayrı bir incelemeyi gerektirmediğine karar vermiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Tazminat  
1. Maddi tazminat  
Başvuran, tüketici fiyatları endeksi aracılığıyla ve sözkonusu tutarı Ekim 2002  
tarihinde geçerli olan Euro değerine çevirerek, ödemesini yaptığı toplam miktarı şu an için  
125.655 Euro olarak hesap etmektedir. Bu miktara, şayet para Türkiye’deki bir bankaya  
yatırılmış olsaydı işlenecek olan toplam 62.827 Euro tutarında faiz eklenince, başvuran maddi  
tazminatın 188.482 Euro’ya kadar yükseldiğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, başvuranın maddi tazminat adı altında talep ettiği miktarın aşırı olduğu  
kanaatindedir. Hükümet, AİHM’nin bir ihlal tespit etmesi halinde bu tespitin yeterli  
olduğunun gözönünde bulundurulmasını talep etmektedir.  
2. Manevi tazminat  
Başvuran ayrıca, Sn. Demirel’in rakibi olmanın kendisini Başbakan Yardımcısı veya  
Bakan gibi itibarlı mevkilere getirilmekten yoksun bıraktığını ileri sürerek, AİHM’den  
kendisine10.000.000 Euro tutarında manevi tazminat ödenmesine karar vermesini talep  
etmektedir. Bu iddia konusunda başvuran, olayların meydana geldiği dönemde Başbakan olan  
Mesut Yılmaz’ın bu yöndeki beyanından yararlanmaktadır.  
Hükümet ise başvuranın bu iddialarının tamamen spekülasyona dayandığını ileri  
sürmektedir.  
3. AİHM’nin Takdiri  
AİHM, mevcut davada ihlal tespitinin her şeyden önce, başvuranın ödemesi gereken  
tazminat tutarının orantılılıktan yoksun olmasına dayandığını hatırlatır. Bununla birlikte  
AİHM, sözkonusu davada hesap edilecek tazminat tutarının belirlenmesi amacıyla ulusal  
mahkemelerin yerini alamayacağı kanaatindedir. AİHM başvuran tarafından ödenen tutarın,  
gecikme faizleri ile birlikte yaklaşık 60.000 Euro olduğunu not eder.  
AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana maddi ve manevi tazminat için toplam  
35.000 (otuzbeş bin)Euro verilmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran 28 Ocak 1997 tarihinde, avukatıyla bir sözleşme yaptıklarını ve buna göre  
sözleşmenin imzalandığı anda 300.000.000 TL (yaklaşık 2116 Euro) tutarında bir ön ödeme  
yaptığını belirtmektedir. Sözkonusu sözleşmenin ek şartlarına göre, başvuranın AİHM’deki  
davayı kazanması halinde, avukatına 8.700 Amerikan Doları (6672,9 Euro) tutarında ödeme  
yapması gerekmektedir.  
Hükümet ise bu talebi aşırı bulmakta ve belgelendirilmediğini ileri sürmektedir. Bu  
ıdan Hükümete göre avukat, müvekkili ile sözleşme yapmakla yetinmeyip, üzerinde vergi  
numarası bulunan faturanın aslını da başvurana vermek zorundadır.  
6672,9 Euro konusunda ise AİHM, quota litis anlaşmasının sözkonusu olduğunu  
belirtir. Sözkonusu anlaşma yalnızca avukatı ve müvekkili arasında yükümlülükler doğurur ve  
AİHM’yi bağlayamaz. AİHM sadece iddia edilen masrafların gerçekliğine göre değil, aynı  
zamanda bunların makul olup olmadığını da dikkate alarak ödenecek masraf ve harcamaların  
düzeyini tespit etmek zorundadır (Bkz., mutadis mutandis, Iatridis-Yunanistan (dostane  
çözüm) [GC], no: 31107/96, § 55, CEDH 2000-XI).  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca Pakdemirli’ye hakkaniyete uygun olarak  
masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük  
faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE ,  
1. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,  
2. AİHS’nin 6§1 maddesi ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine dayanan  
şikayetlerin ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığına,  
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı  
Hükümetin başvurana,  
i. manevi tazminat için 35.000 (otuzbeş bin) Euro ödemesine,  
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 (üç bin) Euro ödemesine;  
iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,  
Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;  
4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 22 Şubat 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.