olduğuna dair hüküm vermek için belli bir takdir payından yararlanmaktadırlar, fakat bu
takdir payı, aynı anda hem kanuna, hem de bağımsız bir yargı mercii tarafından verilmiş olsa
bile sözkonusu kanunu uygulayan kararlara dayanılarak, AİHM’nin de denetiminden
geçmektedir. Dolayısıyla AİHM, bir “kısıtlama”nın, AİHS’nin 10. maddesinin güvence altına
aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan
son mercidir.
AİHM’nin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı
mercilerinin yerini almak değil, fakat sözkonusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini
kullanarak verdikleri kararların, AİHS’nin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir.
Buradan çıkan sonuç, AİHM’nin, Savunmacı Devlet’in bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve
makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetinmek zorunda olduğu değildir:
AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup
olmadığını ve bunu haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ortaya konan
gerekçelerin “uygun ve yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla,
sözkonusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. Bu şekilde
AİHM, ulusal mercilerin AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ilkelere uygun kurallar
uyguladığından emin olmalı, dahası, bunun, ilgili olayların kabuledilebilir bir takdirine
dayandığına ikna olmalıdır.
Herkes için değerli olan ifade özgürlüğü, seçmenlerini temsil eden, onların kaygılarına
işaret eden ve çıkarlarını savunan halk tarafından seçilmiş bir kimse için özellikle değerlidir.
Sonuç olarak, başvuran gibi, muhalefet partisinden bir milletvekilinin ifade özgürlüğüne
yönelik müdahaleler, AİHM’yi daha sıkı bir denetim gerçekleştirmeye sevk etmektedir
(Kudüs – Avusturya, no: 26958/95, § 36, CEDH 2001-II).
B. İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
AİHM öncelikle, kendisine gelen davanın, sorumluluğu içeren kararı olduğu kadar
cezanın ağırlığını da ilgilendirmesi halinde, AİHM’nin, verilen tazminat cezasının aşırılığı,
özellikle de hakimin bu miktarı haklı göstermek için ortaya koyduğu gerekçeler üzerine
yoğunlaştığına dikkat çeker. Böylelikle AİHM, 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens- Avusturya,
(Seri A no 103, ss. 24-28, §§ 34-47), 23 Nisan 1992 tarihli Castells- İspanya, (Seri A no 236,
ss. 20-24, §§ 33-50) ve 25 Haziran 1992 tarihli Thorgeir Thorgeirson – İzlanda (Seri A no 239,
ss. 24-28, §§ 55-70) kararlarında belirtilen onurun korunmasına ilişkin daha “klasik” davalara
olduğu kadar, mahkeme tarafından verilen tazminat cezasının tutarının anlaşmazlık konusu
olduğu 13 Temmuz1995 tarihli Tolstoy Miloslavsky –Birleşik Krallık (Seri A no 316-B, ss.71-
78, §§ 35-55) kararına da başvurmak gerektiği kanaatindedir.
1. Müdahale
Hükümet, şeref ve haysiyetine saldırı olduğunu varsayan bir kimse tarafından tazminat
davası açıldığında, başlatılan hukuk muhakemeleri usulünün, yalnızca anlaşmazlığa düşen
tarafları ilgilendirdiğini ve hiçbir surette AİHS’nin 10. maddesindeki anlamıyla “müdahale”
teşkil edemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, cezai bir yargılama olmayan mevcut
dava kapsamında, başvuranın 10. maddedeki anlamıyla müdahaleden söz etme hakkı
bulunmamaktadır ve bu itibarla başvuranın şikayeti, açıkça dayanaktan yoksun olduğu
gerekçesiyle reddedilmelidir.