COUNCIL  
AVRUPA  
OF E U R O P E  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
PEKĐNEL – TÜRKĐYE  
(B a vuru no. 9939/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
18 Mart 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir.  
ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 9939/02 no’lu davanın nedeni Süher Pekinel,  
Güher Pekinel ve Mehmet Murat Pekinel adlı T.C. vatandalarının (“bavuranlar”) Avrupa  
Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AĐHM”) 5 Ekim 2001 tarihinde Đnsan Haklarının ve Temel  
Özgürlüklerinin Korunmasına Đlikin Sözleme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
oldukları bavurudur.  
Bavuranlar Strazburg Barosu avukatlarından Sn. Uğural ile Đstanbul Barosu  
avukatlarından Sn. Soybay ve Sn. Erkut tarafından temsil edilmektedir.  
AĐHM, 28 Haziran 2004 tarihinde bavuruyu Hükümet’e bildirmeye ve AĐHS’nin 29/3.  
maddesini uygulayarak, bavurunun kabuledilebilirliğiyle esaslarını beraber incelemeye karar  
vermitir.  
OLAYLAR  
DAVANIN KOULLARI  
Süher Pekinel ve Güher Pekinel 1951 doğumlu olup, Mehmet Murat Pekinel 1948  
doğumludur. Türkiye’de ikamet etmektedirler.  
Bavuranlar, babaları Salih Ekrem Pekinel ile amcaları Abdurrahim Pekinel’in  
mirasçısıdırlar (“murisler”). Bavuranların murislerinin, Đzmir’in Menemen ilçesinin Maltepe  
köyündeki 2.258.000 metrekare arsanın, diğer altı kii (ortak mal sahipleri) ile beraber sahibi  
oldukları iddia edilmektedir.  
1. Tapulama Komisyonu’nun 13 Ekim 1961 tarihli arazi incelemesi ve Hazine’nin  
itirazı  
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne bağlı Tapulama Komisyonu 13 Ekim 1961  
tarihinde tapulama tespiti gerçekletirmive Maltepe köyündeki bir arsanın (726 no’lu arsa)  
sahibi olarak sekiz kiiyi – bavuranların murisleri ve diğer ortak mal sahipleri - kaydetmitir.  
Hazine 1964 yılında bu tapulama tespitine itiraz etmitir. Sözkonusu arsanın mera olarak  
kullanılğını, bu nedenle Komisyon’un doğru inceleme yapmadığını ileri sürmütür.  
Tapu kaydı 22 Mayıs 1974 tarihinde Tapulama Komisyonu tarafından düzeltilmi,  
Hazine, 726 no’lu arsanın sahibi olarak kaydedilmitir.  
2. Menemen Kadastro Mahkemesi’nin 7 Temmuz 1986 tarihli kararı  
Altı kii (davacılar) 29 Temmuz 1974 tarihinde Menemen Kadastro Mahkemesi’ne bir  
dilekçe sunmu, Tapulama Komisyonu’nun kararının bozulmasını talep ederek dava  
açmılardır. Sözkonusu arsanın kendi adlarına kaydedildiğini, ne Hazine’ye ne de  
bavuranların murisleri ile ortak mal sahiplerine ait olduğunu iddia etmitir.  
Belirlenemeyen bir tarihte, bavuranların murisleri, 726 no’lu arsada hisseleri olduğunu  
belirterek karı dava açmılardır. Tapu sicilindeki, 726 no’lu arsaya ilikin mülkiyet haklarını  
kanıtlayan eski kayıtların teyit edilmesini talep etmilerdir. Đddialarını, sözkonusu arsanın  
1
babaları Salih Paa’ya ait olduğuna iaret eden 1884 yılının Aralık ayı tapu sicil kayıtlarına  
dayandırmılardır.  
Abdurrahim Pekinel 14 Nisan 1979 tarihinde, Salih Ekrem Pekinel ise 28 Kasım 1982  
tarihinde vefat etmilerdir. Bavuranlar bu kimselerin mirasçıları olarak tayin edilmilerdir.  
Menemen Kadastro Mahkemesi 7 Temmuz 1986 tarihinde kararını vermitir.  
Menemen Kadastro Mahkemesi kararında, mera olarak kullanılması nedeniyle sözkonusu  
arsanın kamuya ait olduğunu tespit etmitir. Dolayısıyla Tapulama Komisyonu’nun konusu  
değildir. Mahkeme, Maltepe köyündeki 726 no’lu arsanın ne davacılara ne de bavuranların  
murisleri ile ortak sahiplere ait olduğu sonucuna varmıtır. Arsanın sahibi Hazine’dir.  
3. Yargıtay’ın 17 Kasım 1988 tarihli kararı  
Yargıtay 17 Kasım 1988 tarihinde Menemen Kadastro Mahkemesi’nin kararını bozmuve  
davayı yeniden gözden geçirilmek üzere iade etmitir. Yargıtay, Tapulama Komisyonu’nun,  
2.258.000 metrekarelik 726 no’lu arsanın davacılardan bir kısmına ait olduğunu tespit ettiğini  
gözlemlemitir. Hazine’nin, tapu sicilinde gösterilen arsanın büyüklüğünün davacıların  
hakları bulunan arsadan büyük olduğunu iddia ederek, Komisyonun hazırladığı tapu siciline  
itiraz ettiğini kaydetmitir. Davacıların, kayda, tapu sicilinde tutulan kayıtlara istinaden itiraz  
ettiklerini ve ilk derece mahkemesinin arsayı “mera” olarak nitelendirerek davayı reddettiğini  
iaret etmitir.  
Yargıtay, ilk derece mahkemesinin yürüttüğü soruturmanın, bir karara varmak için yeterli  
olmadığı sonucunu çıkarmıtır. Davacılar iddialarını tapu sicilinde tutulan kayıtlara  
dayandırmılardır. Bu kayıtlar dava dosyasına eklenmitir, ancak, arsanın kesin yerini  
göstermemektedirler. Ayrıca komu arsalarla ilgili belgeler kullanılmamı, mülkiyetin  
mahiyeti uygun biçimde incelenmemitir.  
Yargıtay, yerinde bir sonuca ulamak için komu arsalarla ilgili belgelerin dosyaya  
eklenmesi, arsanın bulunduğu yerde inceleme yapılması ve yalı ve bölgeyi bilen yerli halkın  
dinlenmesi gerektiği yönünde görübelirtmitir. Özellikle arsanın mahiyeti ve mülkiyetine  
ilikin meseleler ile arsayı kullanan kiilerin kimliklerinin tanıklık yoluyla saptanması  
gerektiği kanısına varmıtır. Ek olarak bir ziraat mühendisinden bilirkii raporu alınması  
gerekmektedir.  
Yargıtay, yeterli bir inceleme yapmadan karar almanın doğru olmadığı ve ayrıca  
Tapulama Komisyonu’nun tespitinin gerekliliğinin yerinde olmadığı sonucuna varmıtır.  
4. Menemen Kadastro Mahkemesi’nin 13 Mayıs 1992 tarihli kararı  
Yargıtay’ın kararının ardından dava Menemen Kadastro Mahkemesi’ne iade edilmitir.  
Davacılar ve bavuranlarla beraber karı dava açan ortak malikler, 726 no’lu arsanın Salih  
Paa’ya ait olduğunu ve mirasçılarına miras olarak kaldığını iddia etmilerdir. Bu nedenle, ne  
Hazine ne de diğer kiiler hak iddia edemezler. Bu bağlamda, Seyrekköy’deki 1 no’lu arsa ile  
Maltepe’deki 726 no’lu arsanın Salih Paa ile Hacı Velioğlu’na ait olduğunu ve mirasçılarıyla  
yapılan bir anlamanın ardından arsanın paylaıldığını ifade etmilerdir. Seyrekköy’deki 1  
no’lu arsa Hacı Velioğlu’nun mirasçılarına verilmi, 726 no’lu arsa ise Salih Paa’nın  
2
mirasçıları için ayrılmıtır. Bavuranlar Seyrekköy’deki 1 no’lu arsanın herhangi bir biçimde  
mülkiyetini edinmediklerini iddia etmilerdir.  
Hazine temsilcisi, Tapulama Komisyonu’nun kararının ardından tüm davacıların hak  
ettiklerinden daha fazla arsa aldıklarını iddia etmitir. Davacıların Seyrekköy’deki 1 no’lu  
arsadan mülkiyet edindiklerini ileri sürmütür. Ayrıca sözkonusu arsanın mera olduğunu, özel  
mülk olarak nitelendirilemeyeceğini iddia etmitir.  
Menemen Kadastro Mahkemesi arsanın bulunduğu yerde bir inceleme yapmıve üç yerel  
uzman ile bir ziraat mühendisinin tanıklıklarını dinlemitir.  
Menemen Kadastro Mahkemesi 13 Mayıs 1992 tarihinde yerel uzmanların tespitleri ile  
ziraat mühendisinin raporlarını göz önünde bulundurarak, Maltepe’deki 726 no’lu arsanın,  
Tapulama Komisyonu’nun 1961 yılında belirlediği kiilere ait olduğuna karar vermitir. Bu  
nedenle, bavuranlarla beraber bu kiiler veya mirasçılarının Maltepe köyündeki 726 no’lu  
arsanın sahipleri olarak kaydedilmelerini emretmitir.  
5. Yargıtay’ın 21 Nisan 1993 tarihli kararı  
Yargıtay 21 Nisan 1993 tarihinde 13 Mayıs 1992 tarihli kararı bozmuve dava dosyasını  
Menemen Kadastro Mahkemesi’ne göndermitir.  
Yargıtay, ilk derece mahkemesinin, ana hatları 17 Kasım 1988 tarihli kararında belirtilen  
uygun bir soruturma yürütmediği sonucunu çıkarmıtır. Sözkonusu arsanın büyüklüğünün  
1884 tarihli tapu sicil kayıtlarına göre 1000 dönüm olduğunu, ancak 1890 tarihli tapu sicil  
kaydında arsanın büyüklüğünün 1200 dönüm olarak belirtildiğini belirtmitir. Mahkeme, bu  
bağlamda, ilk derece mahkemesinin arsanın büyüklüğündeki artıın nedenini  
açıklayamadığını gözlemlemitir. Ayrıca ilk derece mahkemesi, dava dosyasına, sözkonusu  
arsanın 1875 tarihli tapu sicil kaydını, komu arsalarla ilgili belgeleri ve bölgenin askeri  
haritasını eklememitir.  
Yargıtay, 1884 tarihli tapu sicil kaydının, tam olarak anlaılır olmamakla birlikte, bazı  
yerleri (“sıra melengeç, Yorgaki oğlu, Đsmet hanım, harita, Kara istirati, çataka tarlaları ve  
kulak istifanı”) sözkonusu arsaya sınır tekil ettikleri biçiminde iaret ettiğini kaydeder. Bu  
nedenle arsanın sınırlarının tapu sicilindeki kayıtlarda doğru zikredilip zikredilmediğinin  
belirlenmesi gerekir. Mahkeme, dava konusu arsa ile komu arsaların bir planının çizilmesi  
gerektiğini ve bu planı hazırlarken bölgenin askeri haritasının ve bilirkiiler ile yerel halkın  
ifadelerinin gözönünde bulundurulması gerektiğini ifade etmitir.  
6. Menemen Kadastro Mahkemesi’nin 11 Kasım 1998 tarihli kararı  
Menemen Kadastro Mahkemesi dava dosyasını almasının ardından davayı yeniden  
incelemitir.  
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden, 726 no’lu arsaya ilikin Tapu ve Kadastro  
Dairesi’nde tutulan 1875 tarihli kayıtların bir suretini sunmasını istemitir.  
Genel Müdürlük, 21 Temmuz 1994 tarihinde, sözkonusu kaydın Seyrekköy’deki hiçbir  
arsayla ilgisi olmadığı hususunda mahkemeyi bilgilendirmitir.  
3
Müdürlük 1 Aralık 1994 tarihinde sözkonusu belgeyi göndermive Menemen  
Mahkemesi’ni mülkün büyüklüğündeki artıın nedeninin belirlenemediği hususunda  
bilgilendirmitir.  
1974 yılında açılan ilk davanın davacıları 1996 yılında davalarını çekmiler, mahkemeye  
726 no’lu arsayla ilgili taleplerinin bulunmadığını bildirmilerdir.  
Menemen Kadastro Mahkemesi arsanın bulunduğu yerde iki inceleme daha yapmı, yerel  
bilirkiiler ile tanıkların sözlü tanıklıklarını kaydetmitir. Arsanın bulunduğu yere yapılan  
ziyarette bilimsel uzmanlar ve bir ziraat uzmanı da alanı incelemive davaya ilikin  
görülerini sunmulardır.  
Menemen Kadastro Mahkemesi 11 Kasım 1998 tarihinde arsanın Hazine adına tesciline  
karar vermitir.  
7. Yargıtay’ın 5 Ekim 1999 ve 26 ubat 2001 tarihli kararları  
Bavuranlar belirlenemeyen bir tarihte 11 Kasım 1998 tarihli karara itiraz etmilerdir.  
Davanın esasına ilikin görülen durumanın ardından Yargıtay 5 Ekim 1999 tarihinde  
itirazı reddetmitir.  
Yargıtay 26 ubat 2001 tarihinde bavuranların kararın düzeltilmesi taleplerini,  
davacıların davalarının dayandırdıkları tapu kayıtlarının aslında Seyrekköy’deki 1 no’lu  
arsaya ilikin olduğu gerekçesiyle reddetmitir.  
26 ubat 2001 tarihli karar bavuranlara tebliğ edilmemitir. Karar 12 Mart 2001 tarihinde  
Menemen Kadastro Mahkemesi Kalemi’ne tevdi edilmitir. Bavuranlar karardan ancak 2001  
yılının Temmuz ayında haberdar olduklarını ifade etmilerdir.  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’ĐN ÖN ĐTĐRAZLARI  
A. Altı ay kuralına uyulmaması  
Hükümet bu ikayetlerle ilgili olarak bavuranların altı ay kuralına uymadıklarını iddia  
etmitir. Bavuranların nihai kararın Menemen Kadastro Mahkemesi’ne tebliğ edilmesinden  
sonra altı ay içinde bavuruda bulunmadıklarını savunmutur. AĐHM’nin Tahsin Đpek –  
Türkiye davası kararına atıfta bulunularak (bavuru no. 39706/98, 7 Kasım 2000), altı aylık  
sürenin, Yargıtay’ın nihai kararının Menemen Kadastro Mahkemesi kayıtlarına geçtiği tarih  
olan 12 Mart 2001 tarihinde baladığını ve bavurunun 5 Ekim 2001 tarihinde, altı aylık süre  
geçtikten sonra yapıldığını iddia etmitir.  
AĐHM, Hükümet’in atıfta bulunduğu Tahsin Đpek davasında, bavuranın Yargıtay’ın  
kararının Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesinden sonra altı aydan uzun bir süre tebellüğ  
etmediğini kaydeder. Bu bağlamda, Tahsin Đpek davasındaki tespitlerinin yalnızca ceza  
davaları için geçerli olduğunu, bu nedenle, Yargıtay’ın yerleik uygulamasına göre,  
Yargıtay’ın ceza davalarındaki kararlarının sanıklara tebliğ edilmediğini anımsar. Öte yandan  
medeni hukuk davalarında, Yargıtay’ın kararları posta ücretinin ödenmesi karılığında  
4
taraflara tebliğ edilmektedir. Bu davadaki uygulamaların medeni hukuk kapsamına girdiği ve  
bavuranların ilgili ücretleri ödemediklerine ilikin bir savın bulunmadığı gözönünde  
bulundurulduğunda, ulusal makamların bavuranlara nihai kararı bildirme yükümlülüğü  
bulunmaktaydı. Bavuranlar, karardan 2001 yılının Temmuz ayında haberdar olmaları ve  
bavurularını bu karar tarihinden itibaren altı ay içinde yapmaları nedeniyle, AĐHS’nin 35/1.  
maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralına uydukları biçiminde değerlendirilmelidirler.  
Buna göre Hükümet’in itirazı reddedilmelidir.  
B. Đç hukuk yollarının tüketilmemesi  
Hükümet bavuranların ulusal mahkemelere ikayet bavurusunda bulunmamaları  
nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmediklerini savunmutur.  
AĐHM, iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün yalnızca bir bavuranın dava konusu  
duruma çare bulabilecek ve iddia edilen ihlalleri telafi edebilecek etkili ve yeterli bavuru  
yollarından normal biçimde yararlanmalarını gerektirdiğini yineler.  
AĐHM, Türk hukuk sisteminin ilemleri hızlandırmak için hiçbir bavuru yolu  
sağlamadığını gözlemler. Gecikme için tazminat ödenmesine de hükmetmemitir. Dolayısıyla  
AĐHM, bavuranların AĐHS’nin 35/1. maddesinin amaçları doğrultusunda bavurabilecekleri  
uygun ve etkili hukuk yolları bulunmadığı kanısına varmıtır (bkz. Mete – Türkiye, 39327/02).  
Bu nedenle Hükümet’in ön itirazlarının bu yönünü reddeder.  
II. AĐHS’NĐN 6/1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
A. Davanın süresine ilikin  
Bavuranlar, davanın süresinin AĐHS’nin 6/1. maddesinde öngörülen “makul süre”  
kuralıyla örtümediğinden ikayetçi olmulardır. Bu maddeye göre:  
“Herkes ... medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar ... konusunda karar verecek olan ... [bir]  
mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir.”  
Hükümet bu iddiaya itiraz etmitir.  
AĐHM, sözkonusu ilemlerin 29 Temmuz 1974 tarihinde balayıp, 26 ubat 2001  
tarihinde sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla davayı pek çok kez ele alan iki yargı aaması  
yirmi altı yıl yedi ay sürmütür. Öte yandan AĐHM’nin yargı yetkisi ratione temporis yalnız,  
Türkiye’nin Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na bireysel bavuru hakkını tanıdığını ilan  
ettiği tarih olan 28 Ocak 1987 tarihinden sonra geçen on dört yıl bir aylık bir süreyi  
gözönünde bulundurmasına izin vermektedir. Bununla beraber, AĐHM, o tarihteki ilemlerin  
durumunu gözönünde bulundurmalıdır (bkz. ahiner – Türkiye, 29279/95). O tarihte davanın  
zaten 12 yıl altı aydır görülmekte olduğunu kaydetmektedir.  
1. Kabuledilebilirlik  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu ikayetin dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle bavuru kabuledilebilir niteliktedir.  
5
2. Esas  
AĐHM, ilemlerin süresinin makullüğünün davanın koulları ile davanın karmaıklığı,  
bavuranlar ve ilgili makamların tutumu ve bavuranlar için tehlikede olan unsurlar gibi  
ölçütler ıığında değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin yanısıra bkz. Frydlender –  
Fransa [BD], 30979/96).  
AĐHM sıklıkla, bu bavurudakine benzer meseleleri ele alan davalarda AĐHS’nin 6/1.  
maddesinin ihlal edildiğini tespit etmitir (bkz. Frydlender).  
Kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri inceleyen AĐHM, Hükümet’in, burada  
vardığından farklı bir sonuca ulamasını sağlayacak hiçbir delil veya görüsunmadığı  
kanısına varmıtır. AĐHM, konuya ilikin içtihadını gözönünde bulundurarak, mevcut davada  
dava süresinin aırı uzun olduğu ve “makul süre” kuralıyla örtümediği sonucuna varmıtır.  
Dolayısıyla 6/1. madde ihlal edilmitir.  
B. Davanın hakkaniyete uygunluğu  
Bavuranlar ayrıca AĐHS’nin 6/1. maddesi uyarınca yerel mahkemelerin kararlarının keyfi  
olduğunu iddia etmilerdir. Bavuranlara göre, yerel mahkemeler delilleri  
değerlendirememiler, mülkiyet haklarını kanıtlayan delili görmezden gelmilerdir.  
Hükümet adil bir durumanın koullarının her bakımdan yerine getirildiğini ileri  
sürmütür. Yerel mahkemelerin kararlarının belgeli delillere, tanık ifadelerine, arsanın  
bulunduğu yerde yapılan incelemelere ve bilirkii raporlarına dayandığını ifade etmitir.  
AĐHM, mevcut davada bavuranların, balıca delillerin değerlendirilmesi ile yerel  
mahkemelerde görülen davanın sonucundan ikayetçi olduklarını kaydeder. AĐHM, yerel  
davanın sonucuna itiraz ederek “dördüncü derece” temyiz mahkemesi gibi hareket etmenin  
kendi görevi olmadığını anımsar. Yerel mahkemelerin görevi, davadaki meselelere ilikin  
ilgili delilleri değerlendirmek ve esas hukuku ile usul hukukunun kurallarını yorumlamak ve  
uygulamaktır (diğerlerinin yanı sıra bkz. Vidal - Belçika).  
AĐHM, ulusal yargılama sırasında bavuranların çekimeli yargılanma haklarının  
bulunduğunu gözlemler. Yargılamalar sırasında hukuken temsil edilmilerdir; arsanın  
mülkiyetinin sahibi oldukları iddialarını savunabilmiler ve davalarını desteklemek için tanık  
çağırmılardır. Yargıtay davanın esasına ilikin bir duruma da gerçekletirmive tarafları  
dinlemitir. Ayrıca davayı reddetmek için somut ve hukuki nedenler hem ilk derece  
mahkemesinin kararında hem Yargıtay’ın kararlarında uzun uzadıya belirtilmitir. Bu  
koullarda, yerel mahkemenin davanın önemli yönlerini gözden kaçırdığı veyahut ihtilafın  
tarihi zeminini gözönünde bulundurmadığı iddia edilemez.  
Sonuç olarak ilgili ulusal kararlar hiçbir açık keyfi karar ortaya koymamaktadır ve AĐHM  
yargılamanın sonucuyla ilgili olarak 6/1. maddenin ihlal edildiği görüünde değildir.  
Dolayısıyla bu ikayet açıkça dayanaktan yoksundur ve AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4.  
fıkralarıyla uyumlu olarak reddedilmelidir.  
6
III. AĐHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ  
ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunarak, yerel  
mahkeme kararlarının mülkiyet haklarına gerekçesiz müdahale tekil ettiğini iddia etmilerdir.  
Bu bağlamda, 1884, 1947 ve 1952 tarihli tapu kayıtlarının, Maltepe köyündeki 726 no’lu  
arsanın mülkiyetini bulundurduklarını kanıtladığını iddia etmilerdir. Bavuranlar, Seyrekköy  
köyündeki 1 no’lu arsadan hisse almadıklarını vurgulayarak, ulusal mahkemelerin keyfi  
kararlarından ötürü uzun süredir murislerine ait olan arsalarından mahrum bırakıldıklarından  
ikayetçi olmulardır.  
Hükümet bavuranların ikayetlerinin yerel mahkemeler tarafından etraflıca incelendiğini  
ve 726 no’lu arsanın mülkiyet hakkını ellerinde bulunduramayacaklarının tespit edildiğini  
ileri sürmütür. Hükümet bavuranların iddialarını dayandırdıkları tapu kayıtlarının,  
Seyrekköy’deki 1 no’lu arsanın sınırları belirlenirken zaten gözönünde bulundurulduğunu  
kaydetmitir.  
AĐHM bavuranların AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesindeki  
ikayetlerinin AĐHS’nin 6/1. maddesi çerçevesinde yapılan ikayetlerle yakından ilintili  
olduğunu kaydeder. Ayrıca dava konusu arsanın mülkiyeti meselesini çözmenin AĐHS’nin ii  
olmadığını belirtir (bkz. Nalbant – Türkiye, 61914/00).  
Mevcut davada, yerel dava aslında arsanın mülkiyetinin belirlenmesiyle ilikilidir ve yerel  
mahkemeler uzun bir incelemenin ardından bavuranların 726 no’lu arsanın mülkiyet hakkını  
bulundurmadıklarına karar vermitir. AĐHM, yargılamanın hakkaniyete uygunluğuna ilikin  
yukarıda vardığı sonucu gözönünde tutarak, bavuranların keyfi veya kanuna aykırı olarak  
AĐHS’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilerek mülkiyetlerinden yoksun  
bırakıldıklarına ilikin bir gösterge bulamamaktadır. AĐHM’ye göre, bavuranlar AĐHS’ye Ek  
1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ilk cümlesi çerçevesinde “mülkiyet” sahibi olduklarını  
iddia edemezler, bu hükmün sağladığı teminatlar bu nedenle mevcut dava için uygulanamaz  
(bkz. Sarıaslan ve Diğerleri – Türkiye, 32554/96; iikoğlu – Türkiye, 38521/02).  
Yukarıda belirtilenler ıığında, AĐHM, bu ikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması  
nedeniyle AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkralarıyla uyumlu olarak reddedilmesi gerektiği  
sonucuna varır.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesine göre:  
“Mahkeme ibu Sözleme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözlemeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder. ”  
A. Tazminat  
Bavuranlar maddi tazminat olarak 20.000.000 Amerikan doları (Dolar) (yaklaık olarak  
14.500.000 Euro (EUR)), manevi tazminat olarak ise 100.000 Dolar (yaklaık olarak 72.500  
EUR) talep etmilerdir.  
7
Hükümet bu taleplere itiraz etmitir.  
AĐHM talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı  
bulunmadığını kaydetmektedir; bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan AĐHM,  
bavuranların, yargılamanın süresi nedeniyle, yalnız ihlalin tespit edilmesiyle yeterince telafi  
edilemeyecek bir takım manevi zararlara uğramıolabileceklerini kabul eder. AĐHM,  
içtihadını gözönünde tutup hakkaniyete uygun suretle değerlendirme yaparak, bavuranların  
her birine bu balık altında 10.000’er EUR ödenmesine karar vermitir.  
B. Yargılama giderleri  
Bavuranlar ayrıca AĐHM önünde meydana gelen yargılama giderleri için 25.150 Dolar  
(yaklaık 18.000 EUR) talep etmilerdir.  
Hükümet bu talebe itiraz etmitir.  
AĐHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı  
ve makul bir meblağ olduğu takdirde bavurana geri ödenir. Mevcut davada, bavuranlar talep  
edilen giderlerin gerçekten gerçekletiğini gösterememilerdir. Buna göre bu balık altında  
tazminat ödenmesine gerek bulunmamaktadır.  
C. Gecikme Faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
üç puanlık bir artıın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermitir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE  
1. Yargılamanın süresinin aırı uzun olmasına ilikin ikayetin kabuledilebilir, bavurunun  
geri kalanının kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 6/1. Maddesi’nin ihlal edildiğine;  
3. (a) AĐHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç  
ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na  
çevrilmek üzere ve her türlü vergi kesintisinden muaf tutularak Savunmacı Hükümet  
tarafından bavuranların her birine manevi tazminat olarak 10.000’er EUR (on biner Euro)  
ödemesine;  
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına  
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı  
oranının üç puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermitir.  
4. Bavuranların adil tatmine ilikin diğer taleplerini reddetmitir.  
Đꢀbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmıve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 18 Mart 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
S. DOLLÉ  
Françoise Tulkens  
Zabıt Katibi  
Bakan  
8