CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
PERĐꢀAN VE DĐĞERLERĐ -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 12336/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
20 Mayıs 2010  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (12336/03) no’lu davanın nedeni 46 T.C.  
vatandaının (bavuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Mart 2003, 21 Mayıs  
2004 ve 24 Mart 2005 tarihlerinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin  
Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
olduğu bavurudur.  
Adları ek I’de yer alan 34 bavuran kendileri için olduğu kadar, 24 Eylül 1996 tarihinde  
Diyarbakır Cezaevine yapılan operasyon sırasında hayatını kaybeden Erkan Hakan Perian,  
Cemal Çam, hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet  
Kadri Gümüve Mehmet Aslan adına da mevcut bavuruyu yapmaktadır. Ek II’de isimleri  
yer alan 12 bavuran sözü edilen operasyonda yaralanan ve kendi adlarına bavuruda bulunan  
kiilerdir.  
Bavuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
A. Davanın geliimi  
1. Bavuranlar tarafından sunulduğu ekliyle olaylar  
24 Eylül 1996 günü saat 11 sıralarında, ikinci bir grup oluturan otuz kadar hükümlü ana  
koridorda kendi sıralarının gelmesini beklerken, 18 ve 29 numaralı koğularda kalan 30  
hükümlü yakınlarıyla konumak üzere ziyaret odasına çağırılmıtır. Bay Rıdvan Bulut ve  
Cemal Çam (ek I) ile – ikinci grupta bulunan – Đ.U. koridora bakan 35 ve 36 numaralı  
koğuların gözetleme penceresini açmılar ve ziyaretçilerin vereceği yiyecekleri koymak için  
hapishane arkadalarından plastik kutu vermelerini istemilerdir. Olay yerine çağırılan  
bagardiyan F.A.O. aağılayıcı bir tonla bu üç kiinin susmasını emretmive gözetleme  
pencerelerini kapatmaya çalıtır. Đki hükümlü ile bagardiyan arasında bir arbede  
yaanmıtır. Koğusorumlularının araya girmesi üzerine F.A.O. hükümlülerin bulunduğu  
gruba tehditler yağdırarak oradan uzaklatır. Beklemeye tahammül edemeyen hükümlüler  
ya ziyaret odasına götürülmelerini ya da koğularına geri dönmelerini istemi, ancak infaz  
koruma memurları onların bu talebine hiçbir tepki göstermemitir.  
Hapishane müdürleri, bagardiyan ve emrindeki infaz koruma memurları olaydan bir  
müddet sonra koridora geri dönmüler ve hükümlülere hakaret ederek beklemeye devam  
etmelerini emretmilerdir.  
Saat 15 sıralarında, ellerinde çelik cop ve sopa bulunan çevik kuvvet polisleri ve  
jandarmalar koridorun iki tarafından baskın yapmılardır. Subaylardan biri huzur bozanların  
ortaya çıkmasını emretmi, yetkililerle ibirliği yapmadıkları takdirde kötü eylerin olacağını  
söyleyerek onları tehdit etmitir. A.Đ. ile birlikte kendini ihbar eden diğer bir hükümlü gruptan  
arı çıkarılmıtır.  
2
Daha sonra, koğusorumluları ortalığı sakinletirmeye çalıırken, – bazılarının elinde çivili  
sopalar bulunan – polis, asker ve infaz koruma memurları aniden ve ikaz etmeden  
hükümlülerin üzerine atılmılardır. Bu ilk saldırıdan sonra, subaylar infaz koruma memurları  
ile pimanlık duyan iki hükümlünün önlerine gelmesini emretmitir. Bu iki hükümlü,  
parmaklarıyla kalabalık içerisinde cop ve sopalarla öldüresiye dövülen ve yerde savunmasız  
bir ekilde yattıkları halde dayak yemeye devam eden bazı arkadalarını göstermilerdir.  
2. Yetkililer tarafından sunulduğu ekliyle olaylar  
FA.O. ile iki hükümlü arasında yaanan bu arbededen önce, 35 numaralı koğuun  
gözetleme penceresini açmak isteyen bir hükümlü T.E. isimli infaz koruma memurunu  
tokatlave F.A.O. bu nedenle olay yerine çağırılmıtır. Adı geçen infaz koruma memuru  
ayrıca, koğutaki arkadalarını ayaklanmaya çağıran diğer bir hükümlünün gözetleme  
penceresinin arkasından salladığı bir yumruğu daha yemitir. Hükümlüler, orada bulunan beꢀ  
infaz koruma memuruyla birlikte eflerine saldırmıtır. Olaya müdahale etmek isteyen  
hapishanenin müdür yardımcısı H.U. da dövülmütür. Hapishanenin diğer görevlileri  
arkadalarının imdadına komuve direniçileri 4 ve 5 no’lu odaların parmaklıkları arasına  
kapatmayı baarmılardır. Bu direniçiler, diğer hükümlülerin alkıları arasında PKK yanlısı  
sloganlar atmaya balamılar, demir kapıların asma kilitlerini kırmılar ve 35 numaralı  
koğuta kalan hükümlülerin gözetleme penceresinden kendilerine uzattığı tahta ve demir  
parçalarını alarak, yürüyüalanlarında kendilerini savunmaya balamılardır.  
Bu bağlamda Hükümet, AĐHM’ne bildirilmeyen ve direniçilerin ellerinde « demir bloklar,  
çelik musluklar, sac parçaları, iler, radyatör boruları ve kurun tüpler » bulunduğunu  
belirten 29 Eylül 1996 tarihli bir tutanağa dayanmaktadır.  
Cezaevi personelinin isyanı bastırmak için yetersiz kaldığını tespit eden ve 17 ile 23  
numaralı koğuların bulunduğu sektörde yangınların çıkarıldığını gören cezaevi savcısı,  
Adalet Bakanlığı’nı arayarak güvenlik güçlerinin müdahale etmesini istemitir.  
Bu olay için görevlendirilen güvenlik güçleri, jandarmalar ( üç subay, dokuz astsubay ve  
136 asker) ile çevik kuvvet polislerinden (dört komiser ve 36 polis) olumutur. Diğerleri olay  
yerini güvenlik altına alırken, cop, miğfer ve kalkanla donanmı55 görevli sıcak temas  
kurmak üzere hükümlülerin bulunduğu bölgeye gönderilmitir.  
3. Operasyonun sonu  
Operasyon sonrasında, hükümlüler arasından 33, jandarma saflarından ise 27 kii  
yaralanmıtır. Polisler hiçbir zayiat vermemitir. Bavuranlar Batuge, Đzra, Nazlıer, Alevcan,  
Sever, Yelboğa, Eflatun, Bozkuve Eken (ek II), ve yine Bay Perian, Çam, Tekin, Çelik,  
Çakmak, Bulut, Aslan ve Gümü’ün (ek I) de aralarında bulunduğu 19 yaralı hükümlü cezaevi  
minibüsüyle Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmütür. Ağır yaralı olan Bay Perian,  
Çelik, Çam, Tekin, Çakmak ve Bulut yolda hayatlarını kaybetmitir. Yaralıların (Bay Bozkuꢀ  
hariç) ölme tehlikesi olduğunu gören hastane yetkilileri, sözkonusu kiileri yoğun bakım  
ünitesinde tedavi altına almıtır. Bununla birlikte, Bay Gümüaynı gün akam saatlerinde ve  
Bay Aslan ise ertesi gün hayatını kaybetmitir (ek I).  
Aralarında bavuranlar Sever ve Altun (ek II) ve ayrıca K.D.’nin bulunduğu diğer on dört  
yaralı hükümlü, ilk muayenelerini gerçekletiren cezaevi doktoru S.G.’nin izniyle Gaziantep  
cezaevine sevk edilmitir. K.D. yolda beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmitir. Bay  
Sever ve Altun ise Gaziantep Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altına  
alınmıtır.  
3
B. Olayla ilgili tıbbi unsurlar  
Yaralı bavuranların (ek II) geçirmiolduğu çeitli doktor muayenelerinin tarih ve  
sonuçları ile herbiri için öngörülen iyileme süresi aağıda sunulan listede belirtilmitir.  
24 Eylül 1996 tarihinde Adli Tıp Kurumu tarafından gerçekletirilen muayeneler:  
– Hakkı Bozku: hayati tehlike yoktur (iyileme süresi 15 gün) ;  
– Mehmet Batuge : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileme süresi 15 gün ) ;  
– Abdullah Eflatun : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileme süresi 45 gün);  
– Ramazan Nazlıer : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur;  
– Yasin Alevcan : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileme süresi 45 gün).  
24 Eylül 1996 tarihinde cezaevi doktoru S.G. tarafından gerçekletirilen muayeneler  
(yukarıdaki ilgili paragraf) :  
– Muhlis Altun : hayati tehlike yoktur;  
– Ahmet Sever : hayati tehlike yoktur;  
– Abdulhavap Uyanık : hayati tehlike yoktur;  
– Nusrettin Yelboğa : hayati tehlike yoktur;  
– Muharrem Doğan : hayati tehlike yoktur;  
– Yavuz Eken : hayati tehlike yoktur.  
5 Aralık 1996 tarihinde gerçekletirilen ek muayeneler:  
– Abdulhavap Uyanık : iyileme süresi 10 gün ;  
– Nusrettin Yelboğa : iyileme süresi 15 gün ;  
– Yavuz Eken : iyileme süresi 10 gün .  
20 Ekim1997 tarihinde gerçekletirilen ek muayeneler:  
– Ahmet Sever : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileme süresi 45 gün).  
Belirtilmeyen bir tarihte gerçekletirilen ek muayene :  
– Muharrem Doğan : hayati tehlike yoktur (iyileme süresi 10 gün ).  
18 Eylül 2000 tarihinde gerçekletirilen ek muayene :  
– Mehmet Emin Đzra : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileme süresi 25 gün).  
24 Eylül 1996 tarihinde, iki adli tabip, iki savcının da hazır bulunduğu bir ortamda Bay  
Perian, Çam, Tekin, Çelik, Çakmak, Bulut ve Gümü’ün cesetlerini muayene etmitir. Ertesi  
gün Mehmet Aslan’ın naaı üzerinde otopsi yapılmıtır.  
Öldürücü olmayan çeitli ekimoz ve yaralar haricinde bu muayenelerde elde edilen diğer  
klinik bulgular aağıdaki gibi özetlenebilir:  
– Bay Perian : sol kulağın besantimetre üstü ile kalvaryal kemik arasında yer alan bir  
noktada açık bir kafatası kırığı ; çenede bir kırık ;  
– Bay Çam: sol kulağın arka kısmında beynin görüleceği ekilde 2x5 santimetre  
boyutunda bir açık yara ; kafada bederin yarık ; alt çeneden balayan ve sol kulak memesine  
kadar uzanan bir kemik lezyonu ;  
– Bay Tekin : sol kayayının besantimetre üstü ile kafanın arka kısmı arasında yer alan  
bir noktada kemik dokusunun görüleceği ekilde birçok açık yara ; sol kulak arkasında  
kesintisiz dört santimetre boyunda bir yarık; oksipital kemik bölgesinde besantimetrelik açık  
bir yara ;  
– Bay Çelik : sol kulak altında bir kemik çöküntüsü ; dört açık yara ; oksipital kemik  
bölgesinde içeri çökük bir kırık ; alın ve sağ kaüzerinde birçok açık yara; burunda bir kırık ;  
– Bay Çakmak : oksipital kemik bölgesinde kırıkla birlikte 8x10 santimetre boyutunda  
açık bir yara ; suratta üç açık yara ; alın bölgesinde kesintisiz besantimetre boyunda iki  
yırtık ;  
4
– Bay Bulut : alnın solundan arka tarafına doğru uzanan 4x8 santimetre boyutunda « L »  
eklinde bir açık yara ; bu yaranın altında içeri çökük bir kırık ; kalvaryal kemik bölgesinde  
4x7 santimetre boyutunda kesintili bir yırtık ; sol kulak arkasında bir açık yara ; üst dilerde  
çeitli kırıklar ; ensede üç açık yara ; sağ kayayı üzerinde bir yara ;  
– Bay Gümü: üç noktada kafatası kırığıyla birlikte sol paryetalde üç yırtık ; sağ  
paryetalde 3x7 santimetre boyutunda bir açık yara ve oksipital kemikte çökük kırıklar  
eliğinde 3x7 santimetre boyutunda bir yara ; sol kayayı üzerinde bir yarık ;  
– Bay Aslan : kafada ve vücudun üst bölümünde yirmi kadar lezyon ; 9, 10 ve 11 nolu sol  
alt kaburgalarda kırıklar ; 4, 5, 6 ve 7 nolu sol üst kaburgalarda kırıklar ; 4 nolu kaburgadan  
itibaren akciğer lezyonları eliğinde tüm sol üst kaburgalarda kırıklar.  
Doktorların gözlemlerine göre, ilk yedi mağdurun ölümü beyin dokusunun imha olması  
sonucu gerçeklemitir. Bu tespit kesin olduğundan, ilgili ahısların ölü bedenleri üzerinde  
ayrıca klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmamıtır.  
Buna karın, Bay Aslan’ın cesedi üzerinde otopsi yapılmıve bu sayede kesin ölüm  
sebebinin hemato-pnömotoraks olduğu anlaılmıtır.  
Yaralı 27 jandarmadan ikisi 15 gün, yine bunların içerisinden 10 jandarma 10 gün, diğer  
yedisi yedi gün, diğer altı jandarma begün ve son ikisi de üç gün igöremez raporu almıtır.  
Dosyadan anlaıldığına göre, bu jandarmaların yaraları sıyrıklardan ve el, ayak parmakları ile  
dirseklerin yumuak dokusu üzerindeki lezyonlardan olumaktadır.  
Cezaevi personeliyle ilgili olarak ise, müdür yardımcısı H.U. 25 gün, yedi infaz koruma  
memuru da bir ila yedi gün arasında değien igöremez raporu almılardır.  
C. Soruturmanın ilk adımları  
26 Eylül 1996 tarihinde, savcılığın inisiyatifiyle balatılan soruturma çerçevesinde,  
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı (« savcı ») ihtilaflı olaylara katılan altı infaz koruma  
memurunun ifadelerini almıtır. Đçlerinden üçü – P.Y., A.G. ve M.Ö. – ifadelerinde 4. ve 5.  
koridorlar arasındaki ziyaret odası için sırasını bekleyen hükümlülerin 34 ve 35 nolu  
hücrelerdeki hükümlülerinden kendilerine keskin cisim ve demir çubuklar temin ettiklerini ve  
bunlarla 5. koridorun kapısını açarak, orada bulunan hücrelerin kapılarını zorladıklarını ileri  
sürmütür.  
29 ve 30 Eylül 1996 tarihlerinde, savcı olaylara karıan hükümlülerden 11’ini dinlemitir.  
Bunların içerisinden üçü ifadelerinde, infaz koruma memurlarıyla çıkan tartıma sırasında  
hiçbir hükümlünün elinde böyle cisimlerin bulunmadığını ileri sürmütür.  
Pimanlık duyarak güvenlik güçlerinin müdahalesinden önce infaz koruma memurlarına  
teslim olan tutuklu A.Đ., aağıdaki ifadeyi vermitir :  
D. TBMM Đnsan Hakları Alt Komisyonu soruturması  
8 Ekim 1996 tarihinde, TBMM Đnsan Hakları Komisyonu Diyarbakır cezaevinde meydana  
gelen olayları incelemesi için parlamenterlerden oluan bir alt komisyonu görevlendirmitir.  
Bunu takip eden 24 Ekim günü Diyarbakır’a giden alt komisyon üyeleri, bilhassa – bu  
arada görevlerinden alınmıolan – Cumhuriyet savcısını, cezaevi savcısını, cezaevi  
müdürünü, müdür yardımcılarını ve bagardiyanı, ayrıca birçok doktor ve hükümlüyü  
dinlemitir.  
5
E. Hükümlüler hakkında açılan ceza davası  
14 Kasım 1996 tarihinde, savcı 24 hükümlüyü ayaklanma balattıkları ve kamu otoritesi  
temsilcilerine saldırdıkları gerekçesiyle ceza mahkemesine sevk etmitir.  
Bununla birlikte, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren 4616 sayılı yasa, 23 Nisan 1999  
tarihinden önce ilenen bazı suçlarla ilgili kovuturmanın askıya alınmasını ve bu suçlar için  
verilen cezaların infazının ertelenmesini öngörmektedir.  
23 ubat 2001 tarihinde, sanıklara isnad edilen suçların bahsi geçen kanun kapsamına  
girdiğine kanaat getiren ceza mahkemesi, davanın beyıl süreyle ertelenmesine karar  
vermitir.  
F. Cezaevi personeli ve güvenlik güçleri mensupları hakkında açılan ceza davası  
23 Ekim 1996 tarihinde, savcı Diyarbakır Đl Yönetim Kurulu’na (« il yönetim kurulu »)  
bavurmuve devlet görevlileri hakkında yürütülen kovuturmalarla ilgili yasaya uygun  
olarak, suçlanan görevlilerin kovuturulmasına gerek olup olmadığı hususunda karar  
vermesini istemitir.  
4 Aralık 1996 tarihinde, yukarıda bahsi geçen kurul kararı beklenirken, bavuranların  
avukatları savcılığa giderek 24 Eylül operasyonuna katılan cezaevi personeli, jandarma ve  
polis memurları hakkında resmi suç duyurusunda bulunmulardır.  
Savcı, 10 Aralık 1996 tarihinde Diyarbakır cezaevi müdürünü, iki müdür yardımcısını,  
bagardiyanı ve iki infaz koruma memurunu eski Türk Ceza Kanunu’nun 456. maddesinde  
öngörülen bir kimseyi bedensel ve/veya psikolojik hasara yol açacak ekilde dövmekle  
suçlatır (dosya no 1996/3442).  
16 Aralık 1996 tarihinde, hükümlülerin Gaziantep cezaevine naklinde görevli olan beꢀ  
jandarmanın ifadesi alınmıtır. Bu jandarmalar nakil ileminin kelepçe takılmıhükümlülerin  
üçer dörder kiilik gruplar halinde yerletirildiği bölmelere ayrılmıbir araçla  
gerçekletirildiğini, bu bölmelerin kilitli olduğunu ve kilitlerin ancak Gaziantep cezaevine  
varılğı zaman açıldığını bildirmitir. Aynı jandarmalar hiçbir imdat çağrısı duymadıklarını  
savunmutur.  
19 Aralık 1996 tarihinde, il yönetim kurulu suçlanan devlet memurları hakkında  
kovuturma açılmasına izin vermitir.  
23 Aralık 1996 tarihinde, savcı dokuz cezaevi personelini eski Türk Ceza Kanunu’nun 230.  
maddesinde öngörülen görevi kötüye kullanmak (dosya no 1996/3635), 65 jandarma ve polisi  
ise haksız yere aırı güç kullanımı sonucu ölüme sebebiyet vermekle (eski Türk Ceza  
Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrası) suçlamıtır.  
Đddianamede adı geçen devlet görevlileri unlardır: Vedat Çolak, Erol Demir, Burhan  
Alta, Hazma Görgülü, Mehmet Oğra, Solmaz Karaoğlan, Muammer Kaya, Harun Dırama,  
Adem Çadır, Muhammet Özdil, Erdinç Bostan, Mehmet Evingentürk, Bayram Ali Koca,  
Mahir Öztürk, Refik Günan, Đrfan Çalo, Tuğrul Lak, Muharrem Yeni, Mehmet Çakmak,  
Mehmet Hanca, Erdal Güne, Üzeyir Bozan, Zafer Karde, Kartal Filikal, Abdullah Altın,  
Yaar Can, Bahir Keser, Halil Kılavuz, Muhittin ahin, Hasan Aral, Ali Kütük, Sami  
6
Bozdemir, Sedat Orakçı, Cavit Er, Mehmet Karpuz, Oktay Acun, Bülent Özcan, Murat Ate,  
Đbrahim Ergün, Seyfullah Türkmen, Metin Kutlu, Mesut Dağlı, Seydi Ünlü, Mehmet  
Güngörmez, Cokun Ekinci, Ayhan Gül, Ünver Avcı, Ahmet Yılmaz, Cemil Ünsal, Ömer  
Sömer, A. Duran Çoban, Đsa Özdemir, Alper Özdemir, A. Osman Yitmez, Ahmet Özavcı,  
Yunus Demir, Murat Tutal, Nail Yılmaz, Salim ahin, Nurettin Avcı, Çetin ahin ve Namık  
Bozalan.  
Bu iki dava (dosya no 1996/3635 ve 1996/3442) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (« ağır  
ceza mahkemesi ») önüne götürülmüve 1997/125 dosya numarası altında birletirilmitir.  
1. Karar aaması  
13 Ocak 1997 tarihinde, ağır ceza mahkemesi, isyan bastırma eyleminin bir « idari eylem »  
olarak incelenmesi gerektiğine kanaat getirmive bu bakımdan devlet görevlilerinin  
sözkonusu eylemdeki sorumluluğu hususunun il yönetim kurulu kararına rağmen idare  
mahkemeleri tarafından görülmesinin daha doğru olacağı düüncesiyle kendisini konu  
bakımından yetkisiz ilan etmitir.  
18 Mart 1997 tarihinde, Yargıtay, ceza mahkemelerinin davaya bakmaya yetkili olduğuna  
hükmetmitir.  
29 Nisan 1997 tarihinde, dava ağır ceza mahkemesi önünde görülmeye balamıtır.  
Durumalarda öne çıkan temel olgular aağıdaki gibi özetlenebilir.  
20 Haziran 1997 tarihli durumada, ağır ceza mahkemesi merhumların yakınlarının – Bay  
Talhat Perian, Bekir Çam, Necmettin Tekin, Siriye Tekin, Raziye Çelik, Mehmet Ali Çelik,  
Güli Gümüve Hülya Gümü(ek I) – ve tüm yaralı bavuranların (ek II) davaya müdahil  
olma taleplerini kabul etmitir.  
Öte yandan, mahkeme 12 sanığın ifadelerini almıve bu sorgulamada içlerinden dokuzu  
sadece hiyerarik üslerinin talimatlarına uygun bir ekilde davrandıklarını ve hükümlülerin  
kafasına vuran bir kimse görmediklerini ileri sürerek, haklarındaki suçlamaları inkâr  
etmilerdir.  
Yüzbaı Çolak, ellerinde demir çubuk ve kırık cam parçacıkları bulunan isyancıların  
direndiğini eklemitir. Yüzbaıya göre, isyancılar bu ayaklanmayı planlamılardı.  
17 Eylül 1997 tarihli durumada, ağır ceza mahkemesi diğer sanıkları ve davacı sıfatıyla  
hakim önüne çıkan bavuran Sever’i dinlemitir. Olayları ailelerinin getirdiği yiyecekleri  
koğularına götürebilmek için plastik kutu almak isteyen bazı hükümlülere haksız yere engel  
olan bir infaz koruma memurunun balattığını ifade eden Sever ayrıca, bu infaz koruma  
memurunun hükümlülere hakaretler yağdırdığını, ziyaret odasındaki görümeleri iptal ettiğini,  
bunun üzerine aniden binaya giren polis ve jandarmaların kalabalığı dağıtmak için  
hükümlülere vurduğunu belirtmitir.  
23 Ekim 1997 tarihinde, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen çevik kuvvet mensubu  
polisler olaya müdahale ettikleri sırada sadece miğfer, kalkan ve copla donanmıolduklarını  
ve polis eğitiminde aldıkları talimatlara uygun olarak davrandıklarını ifade etmilerdir.  
Mahkeme onların sorumlusunu – komiser Kaya – polislere cop ve kalkanlarını nasıl  
kullanacakları konusunda verilen talimatların amaç ve içeriği hakkında sorgulamıtır.  
7
Komiser ayrıca operasyon seyrinin Cumhuriyet savcısı, cezaevi savcısı ve cezaevi  
yöneticileri ile ibirliği içerisinde planlandığını belirtmitir.  
Müdahil tarafların avukatları, ihtilaflı operasyon koullarını soruturmakla  
görevlendirilmiolan TBMM Đnsan Hakları Alt Komisyonu tarafından hazırlanan bir raporu  
dosyaya eklemitir.  
14 Kasım 1997 tarihinde, savcı cezaevi doktoru S.G.’yi hükümlü K.D.’nin naklini  
geciktirmek ve bu kararı alırken ilgili ahsın bu ameliyatı kaldırabilme kapasitesi üzerinde  
ciddi bir tehis koymamakla suçlamıve yetki ve görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle ağır  
ceza mahkemesine sevk etmitir (eski Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi). Bu dava (no  
1997/4288) soruturma aamasındaki davayla (no 1997/125) birletirilmitir.  
5 Aralık’ta görülen bir sonraki oturumda, müdahil tarafların avukatlarından biri, cezaevi  
binasında gerçekletirilen aramalar sırasında düzenlenen tutanakların hükümlülerin sopa ve  
demir çubuklarla donanımlı olup olmadıklarını ve gerçekten bir ayaklanmanın balayıp  
balamağını belirlemek için adalete sunulması gereken yegâne kanıt belgeleri olduğunu  
belirterek, bu tutanakların ortaya çıkarılmasını talep etmitir.  
6 ubat 1998 tarihli duruma sırasında, 26 Ağustos ve 21 Eylül 1996 tarihlerinde  
gerçekletirilen aramaların tutanakları dava dosyasına eklenmitir. Bu tutanaklara  
bakıldığında, koğularda hiçbir yasaklanmıcismin bulunamadığı anlaılmıtır.  
Öte yandan, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen bavuran Yelboğa, polis, jandarma  
ve infaz koruma memurlarından oluan bir grup tarafından copla dövüldüğünü ifade etmitir.  
Yelboğa ayrıca, diğer birçok hükümlüyle birlikte ziyaret odasına götürüldüğünü ve yüzüstü  
yere yatırılmaya zorlandığını ve daha sonra kafasına copla vurulduğunu belirtmitir.  
13 Mart 1998 tarihinde, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen cezaevi müdürü yaralı  
hükümlülerin olduğunu gördüğünü kabul etmi, ancak bu yaralanmaların nasıl meydana  
geldiğini bilmediğini savunmutur. Daha sonra mahkeme, ölen 10 kiiye ait cesetlerin  
fotoğrafları ile çekilen iki video kaydını not almıtır.  
24 Nisan günü, ağır ceza mahkemesi sözkonusu belgelerin bilirkii tarafından  
incelenmesini istemitir.  
5 Haziran günü, mahkeme istediği bilirkii raporunu teslim almıtır. Müdahil tarafların  
avukatlarından biri, bu bilirkii raporu sonuçları ile otopsi raporlarına dayanarak darbelerin  
kasıtlı olarak ölümcül bir noktaya, yani kafanın arkasına vurulduğunu savunmuve güvenlik  
güçlerinin bir ayaklanmayı bastırmaya çalıtıkları eklindeki tezlerin inandırıcı olmadığı  
sonucunu çıkarmıtır.  
16 Ekim 1998 tarihinde, ziyaret odasında meydana gelen arbedeye karıan beinfaz  
koruma memuru ağır ceza mahkemesi önünde ifade vermive hükümlülerin kendilerine  
saldırğını iddia etmitir. Đnfaz koruma memuru B. iarkadalarının yumrukla dayak  
yediklerini, ancak hiçbir hükümlünün elinde sopa ya da demir çubuk bulunmadığını ifade  
etmitir. Đnfaz koruma memuru Ç. de aynı yönde ifade vermitir.  
29 Ocak ve 12 Mart 1999 tarihlerinde, mahkeme diğer infaz koruma memurlarını  
dinlemitir. B.O. ziyaret odasında meydana gelen arbede sırasında hükümlülerin elinde hiçbir  
8
cisim görmediğini ifade etmitir. B.O. ayrıca, müdahale sonrasında, yaralı ya da cansız yatan  
hükümlülerin olduğunu gördüğünü ve içlerinden bazılarının hastaneye sevk edildiğini  
eklemi, koğuların her on begünde bir arandığını, ancak hiçbir yasak cisim ve silah  
bulunmadığını belirtmitir.  
E.Ç. ve A.E., yaanan arbede sırasında hükümlülerin ellerinde hiçbir ey olmadığını  
doğrulamıtır. ., baından yaralanan hatta kafatası kırılmıolan hükümlülerin hastaneye  
nakline katıldığını belirtmitir.  
12 Temmuz 1999 tarihinde, müdahil tarafların avukatlarından biri bu zamana kadar  
yürütülen yargılamanın AĐHS tarafından istenen adil ve çabuk yargılama gereksinimini  
karılamadığını savunmutur.  
Yukarıdaki ilgili paragrafta daha önce de belirtildiği gibi, 4616 sayılı af yasası 21 Aralık  
2000 tarihinde yürürlüğe girmitir. Savcılık makamının balattığı kovuturmaların dayanağı  
olan olaylar a priori bu yasanın uygulama alanına girmektedir.  
AĐHM’nin elinde daha sonraki altı yılda görülen durumalarla ilgili herhangi bir belge  
bulunmamaktadır.  
2. Ağır ceza mahkemesi kararı  
27 ubat 2006 tarihinde, ağır ceza mahkemesi kararını açıklamıtır. Mahkeme, ihtilaflı  
operasyona katılmadıkları gerekçesiyle sanık Hamza Altınta, Mahmut Kızıar ve A. Nesim  
Özba’ın beraatına karar vermitir.  
Mahkeme, darp ve yaralamayla (eski Türk Ceza Kanunu’nun 456. maddesinin 1. fıkrası)  
suçlanan bagardiyan F.A.O. ve infaz koruma memurları R.A., A.G., H.U., M.Ç. ve .T.  
hakkında yürütülen tahkikatların ve yine görevi kötüye kullanmakla (eski Türk Ceza  
Kanunu’nun 240. maddesi) suçlanan cezaevi doktoru S.G. hakkında yürütülen tahkikatın  
zamanaımına uğradığını ilan etmitir.  
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nu dikkate alan ve adam  
öldürme suçuyla (eski Türk Ceza Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrası) ilgili kararını  
vermeden önce, hangi yasanın sanıklar için daha merhametli olacağını belirlemek durumunda  
kalan mahkeme, eski yasa hükümlerinin sanıklar için daha elverili olduğu kanaatine  
varmıtır.  
Bu seçimden sonra mahkeme, 62 jandarma ve polisi kendilerine yöneltilen gereksiz yere  
aırı güç kullanmak suretiyle ölüme sebebiyet verme yönündeki ithamlar bakımından suçlu  
bulmutur. Özellikle Strazburg’taki adli organların içtihatlarına atıfta bulunan mahkeme,  
hükümlülerin sayı olarak azlığını, toplandıkları yerin küçüklüğünü ve güvenlik güçlerine  
kıyasla saldırı imkânlarının zayıflığını dikkate alarak, sanıkların ayaklanan hükümlüleri  
bastırmak için – gerekirse teker teker uğramak suretiyle – sadece uygun imkânları  
kullanmaları gerektiğinin kaydetmitir. Mahkeme, sanıkların aksine orantısız bir güç  
kullanarak 10 kiinin ölümüne sebebiyet verdiklerini tespit etmive sanıkların üslerinin  
emirleriyle hareket ettikleri hususunu dikkate almamıtır.  
Mahkeme, her bir sanığı 18 yıl hapis cezasına mahkûm etmi, ancak hafifletici nedenleri  
ve ilgili ahısların iyi hallerini dikkate alarak, cezalarını beyıl hapis cezasına indirmitir.  
Mahkeme ayrıca sanıkları üç yıl süreyle kamu görevinden men etmitir.  
9
Mahkeme heyetinin kararla kısmen uyuan görübildiren bir üyesi, yaralı jandarmalarla  
ilgili tıbbi raporlara dayanarak, el ve ayak parmakları ile dirseklerinde tespit edilen sıyrık ve  
lezyonların attıkları yumruk, tekme ve kullandıkları yaralayıcı cisimler yüzünden meydana  
geldiği kanaatine varmıtır.  
Temyize götürülen karar, Yargıtay tarafından 15 Mayıs 2007 tarihinde iptal edilmitir.  
Yüksek mahkeme, sanık Vedat Çolak, Erol Demir, Burhan Alta, Hazma Görgülü,  
Mehmet Oğra, Solmaz Karaoğlan, Muammer Kaya ve Harun Dırama hakkında eski Türk  
Ceza Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrasına dayalı olarak verilen cezaların savcılığın eski  
Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesine dayalı talepleriyle uyumadığı kanaatine varmıtır.  
Yüksek mahkeme öte yandan, ağır ceza mahkemesinin doktor S.G.’nin suçluluğu hakkında  
karar vermeden önce, hükümlü K.D.’nin öldürülmesiyle ilgili dava dosyasını istemesi ve  
incelemesi gerektiğini belirtmitir.  
Son olarak yüksek mahkeme, önce o dönemde görevde olan Cumhuriyet savcısı ile cezaevi  
savcısını dinlemeden karar vermek suretiyle ağır ceza mahkemesinin yasa ihlali yaptığına  
hükmetmitir.  
Davanın geri gönderildiği ağır ceza mahkemesi, 29 Eylül ve 22 Aralık 2009 tarihlerinde  
birer duruma gerçekletirmitir.  
G. Merhum Cemal Çam’ın mirasçılarının idari itiraz bavurusu  
10 Nisan 2008 tarihinde Hükümet, Bay Cemal Çam’ın mirasçılarının operasyon  
sorumluları hakkında tam yargı davası açtığını ve Diyarbakır Đdare Mahkemesi’nin  
kendilerine tazminat olarak 49 925,23 Türk Lirası (TRL) ödenmesine hükmettiği bilgisini  
AĐHM’ye iletmitir.  
AĐHM’nin elinde bu yargılamayla ilgili herhangi bir belge bulunmamaktadır.  
HUKUK  
I. ĐHTĐLAF KONUSU  
AĐHS’nin 2. ve 3. maddelerine atıfta bulunan bavuranlar, 24 Eylül 1996 tarihinde  
gerçekletirilen operasyonda yaralanmıolmalarını ikâyet etmekte ve bu operasyonun yol  
açtığı ölüm vakaları için üzüntü duyduklarını belirtmektedir. Bavuranlar, abartılı bir ekilde  
isyan diye adlandırılan bir olay karısında infaz koruma memurları ile polis ve jandarmanın  
gereksiz yere aırı güç kullandıklarını ileri sürmektedir.  
Ölen hükümlülerin yakınları, kiisel olarak söz konusu ölüm koulları dolayısıyla  
duydukları acının, kendileri açısından 3. maddenin ayrı bir ihlali olarak kabul edilmesi  
gerektiğini savunmaktadır.  
Ayrıca 2. ve 3. maddelerden doğan yükümlülüklere uyulmadığını iddia eden ilgili ahıslar,  
gereği gibi yürütülmeyen ön soruturma ile Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin geciktirici  
10  
tutumunun, suçlanan Devlet görevlileri hakkında yürütülen yargılamanın etkinliğini  
zayıflattığını ve onların bir nevi cezasız kalmalarını sağladığını ileri sürmekte ve AĐHS’nin 6.  
ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini savunmaktadır. Bu artlarda, bavuranlar ikâyetlerini dile  
getirebilecekleri etkili bir itiraz yolundan mahrum oldukları kanaatindedir.  
Ölen sekiz hükümlünün (ek I) yakını olan bavuranlar, ayrıca AĐHS’nin 8. maddesinde  
teminat altına alınan özel hayat ve aile yaamlarına saygı gösterilmesi haklarının ihlal  
edildiğini savunmaktadır.  
AĐHS’nin 6. maddesi kapsamında ise ilgili ahıslar, sorumlular hakkında açılan ve halen  
devam etmekte olan – kendilerinin de aırı buldukları – ceza yargılamasının süresinden  
ikâyetçi olmaktadır. Bu yargılama ayrıca, birçok tanık ve sanığın istinabe yoluyla dinlenmesi  
ve mahkeme heyetinde yapılan değiiklikler nedeniyle dosyanın tamamının defalarca  
okunmak zorunda kalınması dolayısıyla adil olmayan bir niteliğe bürünmütür.  
Son olarak, AĐHS’nin 14. maddesi bağlamında ilgili ahıslar, etnik kökenleri ve siyasi  
görüleri nedeniyle Devlet görevlilerinin kendilerine ayrımcılık uyguladıklarını ileri  
sürmektedir.  
AĐHM, öncelikle AĐHS’nin 6. maddesine dayalı ve 2. ve/veya 3. maddenin usule ilikin  
hükümleri bakımından değerlendirilmesi istenen ikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek  
olmadığına hükmetmektedir. AĐHM, ayrıca bavuranların 2. veya 3. maddeyle bağlantılı  
olarak 13. madde hükümlerine uygun bir maddi tazminat yolunun yokluğundan  
yakınmamaları dolayısıyla, söz konusu ikâyetlerin AĐHS’nin 13. maddesi bakımından da  
incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine  
Fahriye Çalıkan davası, no 40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007, ve Türkiye aleyhine Ölmez  
dava, no 39464/98, prg. 67, 20 ubat 2007; ve Türkiye aleyhine Öneryıldız davası [GC], no  
48939/99, prg. 147, CEDH 2004-XII).  
II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
1. Hükümetin argümanı  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte ve AĐHM’nin yerleik  
içtihadına gönderme yapmaktadır (Belçika aleyhine De Wilde, Ooms ve Versyp davası, 18  
Haziran 1971, prg. 50, seri A no 12 ; ve Đsviçre aleyhine Ankerl davası, 23 Ekim 1996, prg.  
34, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-V). Hükümet, bavuranların suçlanan Devlet  
görevlileri hakkında yürütülen ceza davasının sonucunu beklemeden 23 Eylül 2000 tarihinde  
AĐHM’ye bavurduklarını hatırlatmaktadır. Bu yargılama henüz sonuçlanmadığı için, mevcut  
bavuru erken yapılmıtır ve dolayısıyla kabuledilemez ilan edilmesi gerekir.  
Öte yandan Hükümet, bavuranları ilgili idari davaları açmamakla suçlamaktadır.  
2. Bavuranların argümanı  
Ceza hukukunun üstünlüğü konusunda AĐHM’nin içtihadına atıfta bulunan ilgili ahıslar,  
ne diğer idari ve/veya hukuki itiraz yollarını kullanmak ve ne de zaten 13 yıldır devam eden  
ve bu sürede somut herhangi bir sonuca ulaamayan ceza davasının karara bağlanmasını  
beklemek zorunda olmadıklarını savunmaktadır.  
11  
B. AĐHM’nin takdiri  
Bavuranların ikâyet ettikleri olgulara baktığında AĐHM, ceza davasının etkili ve yeterli  
bir itiraz yolu oluturduğu kanaatine varmaktadır. Bu yolu usulüne uygun olarak kullandıkları  
takdirde, ilgili ahısların Hükümetin «idari» olarak nitelendirdiği ve baka bir açıklama  
getirmediği diğer hukuki ilemlere bavurmak zorunluluğu bulunmamaktaydı (bakınız diğer  
birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Sevgi Erdoğan davası (karar), no 28492/95, 21 Eylül  
1999 ; ve Türkiye aleyhine Halit Dinç davası (karar), no 32597/96, 7 Haziran 2005).  
Ön itirazın, suçlanan Devlet memurları hakkında yürütülen davanın hâlâ devam etmesi  
dolayısıyla bavurunun erken sunulduğu yönündeki ikinci bölümüyle ilgili olarak AĐHM,  
buradaki sorunun doğrudan sözkonusu davanın etkinliğine bağlı olduğunu (bakınız Türkiye  
aleyhine Keser ve Kömürcü davası, no 5981/03, prg. 55, 23 Haziran 2009 ; Türkiye aleyhine  
Rohe Harman davası (karar), no 30950/96, 1 Mart 2005 ; ve Türkiye aleyhine Ceyhan Demir  
ve diğerleri davası (karar), no 34491/97, 22 Kasım 2001), bu nedenle AĐHS’nin 2. ve 3.  
maddelerinin yetkililere zorunlu kıldığı usule ilikin yükümlülüklerde ortaya çıkan  
zafiyetlerle ilgili ikâyetlerin temelini tekil ettiğini kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Birleik  
Krallık aleyhine McKerr davası, no 28883/95, prg. 111, CEDH 2001-III ; Türkiye aleyhine  
Đlhan davası [GC], no 22277/93, prg. 91-93, CEDH 2000-VII ; ve Fransa aleyhine Selmouni  
davası [GC], no 25803/94, prg. 79, 28 Temmuz 1999, CEDH 1999-V).  
Bu itibarla AĐHM, Hükümetin ön itirazının ikinci bölümünü esasla birletirmektedir.  
ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinde öngörülen baka bir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmadığını tespit eden AĐHM, mevcut bavuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.  
III. ESASA ĐLĐꢀKĐN  
A. AĐHS’nin 29. maddesinin 3. paragrafının uygulanmasıyla ilgili balangıç sorusu  
Yazılı görülerinde Hükümet, iç hukukta henüz kesin bir karar olmadığı durumlarda,  
AĐHM’nin davanın esası hakkında kendisine sorduğu sorulara cevap veremeyeceğini, zira  
kendisinin ulusal mahkemelerin yerine geçemeyeceğini kaydetmektedir. Hükümete göre,  
AĐHS tarafından oluturulan koruma mekanizmasının ikame ya da ikincil niteliği nedeniyle  
AĐHM de aynı yaklaımı benimsemelidir (bakınız Birleik Krallık aleyhine Handyside davası,  
7 Aralık 1976, prg. 48, seri A no 24; Yunanistan aleyhine Ahmet Sadık davası, 15 Kasım  
1996, prg. 30, Derleme 1996-V ; ve Đspanya aleyhine Brualla Gómez de la Torre davası, 19  
Aralık 1997, prg. 31, Derleme 1997-VIII).  
Bu nedenle Hükümet «AĐHM’den bavurunun esasa ilikin bölümünün incelenmesinin  
askıya alınmasını rica etmekte » ve buna rağmen AĐHM incelemesini devam ettirme kararı  
alırsa «daha ileriki tarihlerde ek belge ve layihalarını sunma hakkını» saklı tuttuğunu  
bildirmektedir.  
AĐHM, 18 Mayıs 2007 tarihinde ikinci daire bakanının AĐHS’nin 29. maddesinin 3.  
paragrafında öngörüldüğü gibi mevcut bavurunun hem kabuledilebilirliği ve hem de esası  
hakkında aynı zamanda karar vereceğine hükmettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla,  
Hükümetin verilen süre içerisinde bu iki husus hakkındaki layihalarını sunması gerekirdi.  
Aslında AĐHM, örneğin olaya karıan davacı ve sanıkların sayısını, büyük bir  
karmaıklığın mevcudiyetini, iç hukukta devam eden davaların sayısını ve görülerini  
12  
bildirmesi istenen Savunmacı Devlet’e iletilen dosyanın kabarıklığını göz önüne alarak, bazı  
durumlarda usule ilikin bu kuralların uygulanmasında taraflardan birine biraz daha esnek  
davranğını kabul etmektedir (bakınız, en son olarak, Türkiye aleyhine Kavaklıoğlu ve diğer  
73 davası (karar), no 15397/02, prg. 45-47, 5 Ocak 2010). Bununla birlikte, AĐHM mevcut  
davada buna benzer bir durum görememektedir.  
Buna rağmen, Hükümetin yukarıdaki ilgili paragrafta savunduğu argümana cevap olarak  
AĐHM, iç hukukta görülen ceza davasının sonuçlanmaması durumunun, bu davayla ilgili  
olarak Türkiye’ye yöneltilen ikâyetler hakkında karar verilmesini engelleyecek nitelikte  
olmadığını kaydetmektedir (bakınız Gürcistan ve Rusya aleyhine Chamaïev ve diğerleri  
dava, no 36378/02, prg. 277, CEDH 2005-III). Bavurunun iletilmesi sırasında Hükümete  
yöneltilen soruların ilgili bölümleri olgu ve hakların AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddeleri  
bakımından oluturulması temeline dayanmaktadır. Oysa, iç hukuktaki davanın sonucu  
Hükümetten beklenen cevap için belirleyici değildir, zira dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın  
–Devlet görevlileri ister mahkûm ister beraat etsin – Devlet, AĐHS’nin 2. ve/veya 3.  
maddelerinde kendisine zorunlu kılınan yükümlülüklere uymak durumundadır. Her iki  
durumda da, Hükümetin bir yandan mevcut davada yaralanma ve ölümlerin neden ve nasıl  
meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmesi (Türkiye aleyhine Berktay davası, no  
22493/93, prg. 168, 1 Mart 2001 ; mutatis mutandis, Selmouni, ilgili bölüm, prg. 87 ; ve  
Avusturya aleyhine Ribitsch davası, 4 Aralık 1995, prg. 34, seri A no 336) ve diğer yandan da  
ulusal makamların sorumluların tespit edilmesi, kovuturulması ve gerektiğinde  
cezalandırılması için yeterli çabayı gösterdiklerini kanıtlaması gerekmektedir (Türkiye  
aleyhine Aksoy davası, 18 Aralık 1996, prg. 98, Derleme 1996-VI ; Selmouni, ilgili bölüm,  
prg. 79 ; ve Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 94-96).  
Hükümetten özellikle bu amaç için görülerini sunması istendiğinden, yargılamanın bu  
aamasında, adaletin doğru tecelli etmesi adına savunmasını hazırlama kapasitesinin kendi  
zararına olacak ekilde etkilendiğini ya da bu hakkının ihlal edildiğini iddia etmesinin hiç bir  
dayanağı bulunmamaktadır.  
AĐHM, Hükümetin ikame ya da ikincil ilke olmasına dayalı itirazını da kabul edemez.  
Mevcut davada, AĐHM’nin görevi, atıfta bulunulan hükümlerden doğan zorunluluklara  
uyulup uyulmadığını ya da hangi ölçülerde uyulduğunu aratırmaktan ibarettir. Bunu  
yaparken AĐHM, dördüncü derece yargı makamının yerine geçme ya da görevinin sınırlarını  
ama gibi bir niyeti olmadığını (bakınız, mutatis mutandis, Fransa aleyhine Kemmache davası  
(nº 3), 24 Kasım 1994, prg. 44, seri A nº 296-C; ve Yunanistan aleyhine Tsasnik ve Kaounis  
dava, no 3142/08, prg. 36, 14 Ocak 2010), değerlendirmesinin sadece ikame ya da ikincil  
olma ilkesi uyarınca ulusal düzeyde sağlanan korumayı, hiç bir ekilde sınırlandırmaksızın,  
güçlendirme amacını taıdığını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Türkiye Birleik Komünist  
Partisi ve diğerleri davası, 30 Ocak 1998, prg. 28, Derleme 1998-I).  
Sonuç olarak, Hükümetin bavurunun esas üzerinden incelenmesinin ertelenmesi talebinin  
meru bir dayanağı bulunmamaktadır. Aynı ekilde, Hükümetin 18 Mayıs 2007 tarihli  
bakanlık kararını farklı yorumlayarak layihalarını daha sonraki tarihlerde sunmasının tek  
taraflı bir hak olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.  
Yukarıdaki unsurları göz önüne alan AĐHM, 29. maddenin 3. paragrafında öngörülen usul  
gereğince incelemesine devam edecektir.  
13  
B. AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddesinin esas yönünden ihlali hakkında  
1. Tarafların argümanları  
Ön soruturma sırasında ve sürmekte olan yargılamada alınan ana önlemleri özetleyen  
Hükümet, resmi belgelerden ortaya çıkan olaylara dayalı unsurların AĐHS’nin 2. ve 3.  
maddeleri bakımından bir sorun yaratmadığını savunmaktadır. Halen sürmekte olan davanın  
sonucu hakkında ön yargılı davranmaksızın Hükümet, ulusal makamların yasalarda ve  
AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) ve c) paragraflarında öngörülen artlara uygun bir ekilde güç  
kullandıklarını ve 3. maddede dile getirilen yasakları çiğnemediklerini ileri sürmektedir.  
Bavuranlar ise buna cevap olarak, saldırıya uğradıklarını ve dayak yediklerini ve yakınları  
olan sekiz hükümlünün sadece arkadalarını ihbar etmedikleri için cop ve demir çubuklarla  
öldüresiye dövüldüğünü belirtmektedir. Bavuranlar, aslında kelime anlamında asla isyan  
olarak nitelenemeyecek bir arbedeyi bastırmak için güvenlik güçlerinin karısındaki silahsız  
insanlara karı sadece göz yaartıcı gaz ve orantılı güç kullanmalarının yeterli olacağını  
savunmaktadır.  
Bu artlar altında, ilgili ahıslar isyan bastırma olduğu iddia edilen ve daha sonra katliama  
dönüen bir operasyon sırasında yaralandıklarını ve yakınlarının da kasten öldürüldüğünü  
ifade etmektedir.  
2. AĐHM’nin takdiri  
a) AĐHS’nin 2. maddesi  
i. Merhum Bay Erkan Hakan Perian, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet  
Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve Mehmet Aslan ile ilgili olarak  
AĐHM, öncelikle 2. madde açısından ortaya çıkan sorunları içtihadındaki genel ilkeler  
ıığında (bakınız, örneğin, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 59 ve 60 ; Ceyhan Demir ve  
diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97 ; Türkiye aleyhine Gömi ve diğerleri davası, no 35962/97, prg.  
51’den 55’e kadar, 21 Aralık 2006 ; ve Türkiye aleyhine Mansuroğlu davası, no 43443/98,  
prg. 77-78, 26 ubat 2008, ve atıfta bulunulan referanslar) ve özellikle mevcut dava hakkında  
yürütülen adli soruturmalar ile meclis soruturmasına ilikin belgeleri ve ayrıca elindeki tıbbi  
delilleri dikkate alarak incelemenin daha uygun olacağına hükmetmektedir.  
Diyarbakır cezaevindeki otuz kadar hükümlünün 24 Eylül 1996 tarihinde meydana gelen  
bir arbede sırasında güvenlik güçleri ile karı karıya geldiklerine kimse itiraz etmemektedir.  
Güvenlik güçleri tarafından yürütülen ve « isyan bastırma » diye adlandırılan operasyonda  
Bay Erkan Hakan Perian, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak,  
Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve Mehmet Aslan’ın ölümcül yaralar aldığına ve  
içlerinden bazılarının hastaneye kaldırılırken ya da hastanede öldüğüne de yine kimse itiraz  
etmemektedir.  
Davadaki olguları göz önüne alan AĐHM, dosyada AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) paragrafı  
alanına giren hiçbir unsur bulamamaktadır. Bu bağlamda, AĐHM yetkililerin sadece ziyaret  
odasına bakan ana koridorda çıkan kavgada birkaç hükümlü tarafından tartaklanan müdür  
yardımcısı H.U. ve yedi infaz koruma memurunun « korunmasını sağlamak » amacıyla  
yaklaık iki yüz polis ve jandarmayı olay yerine çağırdığını düünmenin mantıksız olacağı  
kanısındadır. AĐHM, hükümlülerin saat 10:45 sıralarında 4 ve 5 no’lu odaların parmaklıkları  
14  
arasına kapatılmasıyla son bulan bu ilk olay ile saat 15:30 sıralarında balatılan ihtilaflı  
operasyon arasında birkaç saatlik bir sürenin geçtiğini gözlemlemektedir.  
AĐHM’ne göre, hükümlülerin bu ilk olaya neden olan tutumu bir itaatsizlik olarak kabul  
edilmelidir. Bununla birlikte, AĐHM cezaevi ortamında iddetin potansiyel olarak ortaya  
çıkabilme olasılığını ve basit bir itaatsizliğin hızla güvelik güçlerinin müdahalesini  
gerektirecek bir bakaldırıya dönüebileceğini inkâr etmemektedir (Gömi ve diğerleri, ilgili  
bölüm, prg. 57). AĐHM, öte yandan güvenlik güçlerinin muhbirlerin iaret ettiği bazı  
hükümlülerin üzerine saldırmasından önce huzur bozanların ortaya çıkmasını istediği  
yönündeki iddiaların doğruluğunun, 2. maddenin 2. paragrafında öngörülen istisnaları ortadan  
kaldırmaya yetecek kadar kesin olmadığını gözlemlemektedir.  
Yukarıdaki olgular doğrultusunda AĐHM, hükümlülerin saat 13.20’den itibaren takındıkları  
tavırların giderek ayaklanma giriimine döğünün kabul edilmesi gerektiği kanaatindedir.  
AĐHM ayrıca, güvenlik güçlerinin müdahalesinin AĐHS’nin 2. maddesinin 2 c) paragrafı  
anlamında «bir isyan ya da bakaldırı»’yı bastırmak amacını taıdığının kabul edilmesi  
gerektiği sonucuna varmaktadır (ibidem, prg. 50; mutatis mutandis, Ceyhan Demir ve  
diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97).  
Bu hüküm bakımından sorulacak ilk soru ihtilaflı operasyonun «yasaya uygun olarak»  
yapılıp yapılmadığıdır.  
Mevcut davada, güvenlik güçleri isyancı oldukları düünülen hükümlüleri bastırmak için  
hiçbir zaman göz yaartıcı gaz ya da onları etkisiz hale getirecek baka bir yöntem kullanma  
giriiminde bulunmamıtır. Güvenlik güçleri onlara cop ve sopalarla vurmulardır (bu konuda  
uygulanabilen ilkeler için, bakınız, örneğin, Kıbrıs aleyhine Andronicou ve Constantinou  
dava, 9 Ekim 1997, prg. 192, Derleme 1997-VI; karılatırınız, örneğin, Gömi ve diğerleri,  
ilgili bölüm, prg. 55 ve 57).  
TBMM Alt Komisyonu bu ekilde davranmanın yönetmeliğe « aykırı » olduğu yönünde  
görübildirmitir. Bununla birlikte, ulusal mevzuatta yeralan cezaevi ortamında güvenliğin  
sağlanmasıyla ilgili bazı hükümlerin (ibidem, prg. 45, 54 ; Ceyhan Demir, ilgili bölüm, prg.  
80) Diyarbakır cezaevine müdahale için çağırılan polis ve askerlere mutlaka bu sırayla olmasa  
da « göz yaartıcı gaz, sopa ve cop » kullanmaları için tam yetki verdiği anlaılmaktadır  
(karılatırınız, ibidem, prg. 98). A priori, güvenlik güçlerinin Türkiye Cumhuriyeti  
yasalarınca yasaklanan yöntemler kullandıklarını kesin olarak ortaya koyan herhangi bir unsur  
bulunmamaktadır.  
Ancak, bu tespit, ikinci soru yani, mevcut davada kullanılan gücün Devlet’in pozitif  
yükümlülüklerinden « kanunla » yaam hakkını koruma yükümlülüğü ile bağdaıp  
bağdamadığı ve « mutlak gerekli » olup olmadığı sorusu üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir  
(bakınız, örneğin, Yunanistan aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99, prg. 56-60,  
CEDH 2004-XI)  
Bu bağlamda AĐHM, operasyona katılan polis ekipleri ve infaz koruma memurlarının bu  
tip olaylara karı durabilecek ekilde eğitildiklerini varsaymaktadır. Buna karın AĐHM, olaya  
karıan ve sadece zorunlu askerlik hizmetini yapan erlerden oluan 136 jandarmanın da aynı  
eğitimi aldığını düünmemektedir. Bununla birlikte polislerin mi, infaz koruma memurlarının  
mı, yoksa askerlerin mi ölümcül darbeleri vurduğunun belirlenmesi mümkün olmadığından bu  
15  
nokta üzerinde daha fazla vakit kaybetmenin de bir gereği kalmamıtır. Ayrıca, dosya  
içeriğinde bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yer almamaktadır.  
Buna karın, birilerinin kendilerini, istenmeyen inisiyatifleri almalarını mümkün kılan ve  
sıkı bir denetimin yapılamayacağı bir ortamın içerisinde bulup bulmadıklarının aratırılması  
önem arz etmektedir.  
Bu konuda, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılan bazı sanıkların ifadelerini  
hatırlamak yeterli olacaktır.  
Polis ekiplerinden sorumlu Bay Kaya’ya göre, polisler cop ve kalkan kullanma hususunda  
« kesin bir emir » almamılardır, zira « aldıkları eğitimde bu tip olaylar karısında nasıl  
davranmaları gerektiği » kendilerine öğretilmitir.  
Jandarmalardan  
sorumlu  
subaylar  
Altaꢀ  
ve  
Oğra,  
direniçileri  
« silahsızlandırmak » için adamlarına sadece « ayakları » ve « kolları » nian almalarının  
emredildiğini belirtmitir. Bir jandarma ve bir baçavusınırlı müdahale etmeleri ve ne  
pahasına olursa olsun hükümlülerin kafalarına vurmamaları yönünde kesin emir aldıklarını  
doğrulamıtır. Bununla birlikte, cezaevi jandarma karakolu görevli subayı Oğrakullanılan  
gücün etkisini tahmin etmenin mümkün olmadığını, zira bunun tamamen karıdaki insanın  
« sağlamlığına » ya da « zayıflığına » bağlı olduğunu belirtmitir.  
Đhtilaflı operasyonun ağır bilançosu, müdahalenin hükümlülerin ölümcül darbe alma riskini  
asgari düzeye indirmek amacıyla organize edildiği yönündeki bu açıklamalarla çelimektedir.  
Oysa tamamen Devlet otoritesi ve sorumluluğu altında bulunan sekiz kii özellikle kafatası ve  
kaburgaları üzerine cop ve diğer yaralayıcı cisimlerle vurulması sonucu aldığı çok sayıda yara  
ve kırıklar nedeniyle ölmütür.  
Böylesi bir bilançoyu, eğitim, bilgi ya da uygun talimat yetersizliğinin güvenlik güçlerini  
« muallâkta » bıraktığına bağlayarak geçitiremeyiz (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Perk  
ve diğerleri davası, no 50739/99, prg. 60, 28 Mart 2006). Bu bilanço ancak, özellikle mevcut  
davada olduğu gibi, potansiyel olarak ölümcül güç kullanıldığı durumlarda vatandalara  
gerekli korumayı sağlamak amacıyla bazı katı kuralların konulmamıolmasıyla izah edilebilir  
(bakınız, örneğin, Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 60 ve 71).  
Hükümet, operasyon sırasında isyancı oldukları iddia edilen hükümlülerin polis ve  
askerlere « demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, iler, radyatör boruları ve kurun  
tüpler » ile saldırdığını savunmaktadır. Halbuki daha önce düzenli olarak yapılan koğuꢀ  
aramalarında bu vasıfları taıyan hiçbir cisim bulunamamıtır. Buna rağmen, durumalarda  
sekiz sanık ve bir aleyhte tanığın ifade ettiği gibi bu cisimlerin 35 ve 36 numaralı koğularda  
kalan hükümlüler tarafından verildiği varsayılmaktadır. Ancak, hükümlülerin güvenlik  
güçlerine bu tip silahlarla saldırdığı kesin olarak belirlenememitir. Sadece jandarmaların  
üzerinde görülen (ilgili paragraf in supra ve yukarıdaki paragraf) bu yaralanmaların tür ve  
sayısı da bu savı desteklememektedir. Ağır ceza mahkemesinin muhalif yargıcına rağmen,  
AĐHM çok bölgesel ve hafif olan bu yaralanmaların hükümlülerin « demir bloklar, çelik  
musluklar, sac parçaları, iler, radyatör boruları ve kurun tüpler» kullanarak saldırmaları  
sonucu olumasının mümkün olmadığı kanaatindedir.  
Her halükarda, dosyada merhumların ve hayatta kalan bavuranların ya da aralarından  
sadece bazılarının bu «isyana» aktif olarak katıldıklarını veya polis ve askerlere saldırdıklarını  
gösteren kanıtlanabilir herhangi bir unsur bulunmamaktadır.  
16  
Önce AĐHS’nin 2. maddesinin 1. paragrafından kaynaklanan ve Savunmacı Devlet’e uygun  
bir idari ve hukuki çerçeve hazırlama zorunluluğu getiren pozitif yükümlülükle ilgili olarak  
AĐHM, mevcut davada güç kullanımında keyfi davranıve istismarlara karı uygun ve etkili  
bir garanti sisteminin olmadığı sonucuna varmaktadır (yukarıdaki ilgili paragraf – Makaratzis,  
ilgili bölüm, prg. 58).  
Yukarıda dile getirilen olayların bütününü göz önüne alan AĐHM, hükümlülere karı  
kullanılan ve bavuranların sekiz arkadaının ölümüne neden olan gücün AĐHS’nin 2.  
maddesinin 2 c) paragrafı anlamında « mutlak gerekli » olmadığına hükmetmektedir (Ceyhan  
Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 101).  
Bu iki gerekçe AĐHM’nin mevcut davada merhum Erkan Hakan Perian, Cemal Çam,  
Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve  
Mehmet Aslan için AĐHS’nin 2. maddesinin esasa ilikin bölümünün ihlal edildiği sonucuna  
varmasına neden olmaktadır.  
ii. Bavuranlar Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan  
Nazlıer ile ilgili olarak  
Varılan bu sonuç, Diyarbakır Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan  
bavuranlar Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve  
Ramazan Nazlıer (ek II) için ve yine hayati tehlikesi olduğu tespit edildiği halde Gaziantep  
Devlet Hastanesi’ne sevk edilen Ahmet Sever için de geçerlidir.  
Gerçekten de, bu kiilerle ilgili kesin tıbbi raporlar yetersiz kaldığı halde, dosyadan  
anlaıldığına göre ilgili ahıslar uzun süren bir nekahet döneminden sonra hayatta  
kalabilmilerdir.  
Bu tahminleri ve kullanılan gücün iddeti ve türü, kasıtlı olup olmadığı veya güç  
kullanımının altında yatan esas niyetin ne olduğu konusunda yukarıda belirtilen  
değerlendirmeleri dikkate alan AĐHM (mutatis mutandis, Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 51),  
bu altı bavuranın sonunda hayatta kalmıolsalar bile yaamlarını tehlikeye atan bir iddete  
maruz kaldıklarına inanmaktadır.  
Bunun sonucunda AĐHM, 2. maddenin mevcut davada uygulanabileceğine (bakınız,  
Türkiye aleyhine Yaa davası, 2 Eylül 1998, prg. 92-108, Derleme 1998-VI ; Makaratzis,  
ilgili bölüm, prg. 55 – karılatırınız Đlhan, ilgili bölüm, prg. 77, 78) ve daha önce dile  
getirdiği gerekçelerle, Bay Ahmet Sever, Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin  
Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer için bu hükmün de ihlal edildiğine karar  
vermektedir.  
b) AĐHS’nin 3. maddesi  
i. Bavuranlar Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozku, Nusrettin Yelboğa  
ve Muhlis Altun ile ilgili olarak  
AĐHM, Bay Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozku, Nusrettin  
Yelboğa ve Muhlis Altun’un (ek II) durumlarının AĐHS’nin 3. maddesinin alanına girdiği  
kanaatindedir, zira yukarıda belirtilen istisnai durumlar hariç, Devlet görevlilerinin eylemleri  
sonucu meydana gelen yaralanmalar ölüme sebebiyet vermese de normal olarak bu hüküm  
açısından incelenmelidir (Đlhan, ilgili bölüm, prg. 76).  
17  
Bu bağlamda AĐHM, özgürlüğünden mahrum edilen bir kimseye karı, fiziki güç kullanımı  
gerektirmeyen bir davranıı sonucunda fiziki güç kullanılmasının insanlık onuruna karı  
yapılbir saldırı olduğunu ve ilke olarak terörizmle ya da organize suçla mücadele gibi en  
zor koullarda ve hatta toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike olutuğu durumlarda dahi  
AĐHS’nin 3. maddesiyle mutlak bir ekilde güvence altına alınmıhakkın ihlalini tekil  
ettiğini hatırlatmaktadır.  
Özellikle Devletin yetkililerinin ve görevlilerin ki bunlar a fortiori olayların tam olarak  
nasıl meydana geldiğini bilen ve gerekli tüm bilgilere eriebilen yegâne kiilerdir, tamamıyla  
kontrolü altındaki kiilerin – örneğin polis veya askeri operasyonlar sırasında - yaralanması  
halinde bavuran tarafın öne sürdüğü iddiaları uygun ve ikna edici araçlarla doğrulamak veya  
çürütmek savunmacı Hükümetin görevidir (bakınız Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg 59 ve  
60, ayrıca metinde yer alan referanslar ve daha genel nitelikli ilkeler için, Đtalya aleyhine  
Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 120, CEDH 2000-IV; Romanya aleyhine Pantea  
dava, no 33343/96, prg. 180, 3 Haziran 2003, CEDH 2003; ve Berktay, ilgili bölüm, prg. 62-  
65).  
Mevcut davada, yukarıda adı geçen bavuranların Devlet otoritesi ve sorumluluğu  
altındayken ihtilaflı operasyon sırasında ya da hemen sonrasında yaralandıklarına kimse itiraz  
etmemektedir. Đlgili ahıslar, doktorların yazdığı iyileme sürelerinden anlaılacağı üzere  
ciddi yaralanmalara maruz kalmılardır; örneğin Bay Doğan, Uyanık ve Eken için bu nekahet  
süresi 10 gün, Bay Bozkuve Yelboğa için ise 15 gündür. Bay Altun, ölüm tehlikesi  
göstermese bile, Gaziantep Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan  
hükümlüler arasında olmutur; bu itibarla, kendisi için iyileme süresinin bilinmemesi fazla  
bir önem taımamaktadır.  
Bu bavuranların fiziki acı çektikleri ve hangi türden olursa olsun maruz kaldıkları  
uygulamanın 3. maddede dile getirilen ciddiyet düzeyine eritiği inkâr edilemez (bakınız,  
örneğin, Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76). Ayrıca, yine bu bavuranlar olaylar  
sırasında kullanılan geliigüzel iddet karısında ve böylesi bir kargaadan sağ çıkıp  
çıkamayacaklarını bilememeleri dolayısıyla yoğun bir kaygı içerisine girebilecekleri de  
tartıma götürmez. AĐHM, böyle bir tehdidin mağdurlar üzerinde korku, endie ve aağılık  
duyguları uyandıracak ekilde aağılamaya ve küçük düürmeye yönelik bir muamele olduğu  
(bakınız, örneğin, Polonya aleyhine Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 92), ayrıca yeteri  
kadar gerçek ve yakın olması nedeniyle « insanlık dıı bir muamele » olarak nitelenmesi  
gerektiği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Birleik Krallık aleyhine Campbell ve  
Cosans davası, 25 ubat 1982, prg. 26, seri A no 48, CEDH 2000-XI).  
Bu artlar altında, mağdurların fiziki ve manevi acılarının kaynağı hakkında makul bir  
açıklama getirmek ve mağdurların iddialarını çürütecek kanıt belgelerini sunmak – sadece ve  
sadece – Savunmacı Hükümete dümektedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Selmouni, ilgili  
bölüm, prg. 87; Türkiye aleyhine Altay davası, no 22279/93, prg. 50, 22 Mayıs 2001; ve  
Türkiye aleyhine Esen davası, no 29484/95, prg. 25, 22 Temmuz 2003) ; bunu yaparken  
Hükümet olaylar sırasında mağdurların ortaya koyduğu « davraları » (bakınız, diğer  
birçoğu arasından, Birleik Krallık aleyhine V. davası [GC], no 24888/94, prg. 69, CEDH  
1999-IX ; Labita, ilgili bölüm, prg. 119; ve Kudła, ilgili bölüm, prg. 90) ya da tutumlarını  
meru bir argüman olarak kullanmamalıdır (yukarıdaki ilgili paragraf in fine) zira, AĐHM’nin  
daha önce belirttiği gibi, dosyada ilgili ahısların yada aralarından bazılarının sözkonusu  
olaylarda aktif olarak katıldıklarını ya da güvenlik güçlerine saldırdıklarını gösteren herhangi  
bir unsur bulunmamaktadır (bakınız, örneğin, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 61).  
18  
Hükümet, istenen kanıt ve belgeleri sunmadığı için AĐHM, çok ciddi insanlık dıı muamele  
görmeleri nedeniyle Bay Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozku,  
Nusrettin Yelboğa ve Muhlis Altun’la ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği  
sonucuna varmaktadır.  
ii. Ölen hükümlülerin yakınları olan 34 bavuranla ilgili olarak  
Ölen hükümlülerin (ek I) yakınları olan 34 bavuran, adı geçen hükümlülerin ölüm  
koulları dolayısıyla kendilerinin de doğrudan doğruya 3. madde ihlalinin mağduru oldukları  
kanaatini taımaktadır (yukarıdaki ilgili paragraf in fine).  
Hükümet bu sava karı çıkmaktadır.  
Yerleik içtihadında ortaya çıkan kıstasları (Türkiye aleyhine Kurt davası, 25 Mayıs 1998,  
prg. 130-134, Derleme 1998-III; Türkiye aleyhine Çakıcı davası [GC], no 23657/94, prg. 98-  
99, CEDH 1999-IV; ve Berktay, ilgili bölüm, prg. 171-176) göz önüne alan AĐHM, mevcut  
davada ailelerin insan hakları ciddi bir ekilde ihlal edilen bir mağdurun yakınları için  
kaçınılmaz kabul edilebilecek boyut ve nitelikte duygusal sıkıntı çektiklerine dair inandırıcı  
ve yeterli özel faktörlerin bulunmadığı kanaatine varmaktadır.  
Bunun sonucu olarak, ilgili ahıslar hakkında AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği  
kanaatine varmak için yeterli kanıt bulunmamaktadır.  
C. AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddelerinin usul yönünden ihlali hakkında  
Özellikle ağır ceza mahkemesi önünde görülen ve – kendilerinin aırı buldukları –  
yargılama süresinden ikâyetçi olan bavuranlar, ön soruturmanın etkin olmaması ve  
zamanaımına doğru giden yargılamanın yavaseyri nedeniyle uygulanan iddetin sorumlusu  
olan Devlet görevlilerinin cezasız kaldığını iddia etmektedir.  
Resmi soruturmanın açılmasından itibaren alınan tedbirleri sıralayan Hükümet, ulusal  
mahkemelerin herhangi bir özensizlik ya da isteksizliğinin söz konusu olmadığını  
savunmaktadır.  
Bu bağlamda AĐHM, 3. madde kapsamında savunulabilir olan kötü muamele iddiaları  
karısında (bakınız, diğer birçoğu arasından, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 69 ; Fransa  
aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 30 ve 31, CEDH 2004-IX, Bulgaristan aleyhine  
Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 102, Derleme 1998-VIII ; ve Aksoy, ilgili  
bölüm, prg. 95-98) ya da iddet kullanımı sonucunda 2. madde çiğnenerek ölüme sebebiyet  
verildiği durumlarda (bakınız, diğerleri arasından, Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 62,  
63 ; Ceyhan Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 106, 107 ; Birleik Krallık aleyhine  
McCann ve diğerleri davası, 27 Eylül 1995, prg. 161, seri A no 324 ; Türkiye aleyhine Oğur  
davası [GC], no 21594/93, prg. 88, CEDH 1999-III; ve Yaa, ilgili bölüm, prg. 98),  
sorumluların tespiti ve cezalandırılması amacıyla Devlet yetkililerinin « resmi ve etkili bir  
soruturma» yürütmeleri gerektiğini vurgulayan pozitif yükümlülüklerle ilgili yerleik  
içtihadına gönderme yapmaktadır.  
Mevcut davada ihtilaflı operasyon sonrasında balatılan ön soruturmadan sorumlu  
yetkililerin ve yargılama sırasında da esas hakimlerinin attığı olumlu adımlar, tartıma  
götürmez. Bununla birlikte, sözkonusu pozitif yükümlülükler bağlamında öngörülen makul  
19  
çabukluk ve özen zorunluluğu göz önüne alındığında (bakınız, diğerleri arasından, McKerr,  
ilgili bölüm, prg. 113-114 ; ve, mutatis mutandis, Yaa, ilgili bölüm, prg. 101-103), bugün –  
yani olaylardan 13 yıl yedi aydan fazla bir süre sonra - itham edilen Devlet görevlileri  
hakkında yürütülen ceza davasının ilk derece mahkemesi önünde hâlâ devam ettiğini ve  
sorumluların belirlenmesinde elle tutulur ve güvenilir herhangi bir ilerleme görülmediğini  
gözlemlemek yerinde olacaktır (benzer bir durum için, bakınız Ceyhan Demir ve diğerleri,  
ilgili bölüm, prg. 10 ve 111).  
Bu gözlem, her ne kadar ağır ceza mahkemesinin cezaevi personeli hakkında yürütülen  
kovuturmanın zamanaımına uğradığını ilan etmesi dolayısıyla AĐHM’nin daha fazla  
incelemesini gereksiz kılsa da, böyle bir sonucun kabuledilemez olduğunu ve bunun ancak  
yukarıda dile getirilen çabukluk ve özen zorunluluğu ile bağdamayan bazı adli gecikmelerle  
açıklanabileceğini vurgulamak gerekir (bu sorunla ilgili olarak, bakınız Türkiye aleyhine  
Okkalı davası, no 52067/99, prg. 76, CEDH 2006-XII (alıntılar) ; Türkiye aleyhine Türkmen  
dava, no 43124/98, prg. 53, 19 Aralık 2006; ve Türkiye aleyhine Hüseyin imek davası,  
no 68881/01, prg. 67 ve 68, 20 Mayıs 2008).  
Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında, eletirilen yargılamanın AĐHS’nin 2. ve 3.  
maddelerindeki gereksinimleri karıladığı söylenemez. Bu nedenle, AĐHM Hükümetin ön  
itirazının ikinci bölümünü reddetmekte ve sözkonusu iki hükmün usul yönünden ihlal edildiği  
sonucuna varmaktadır.  
D. Đddia edilen diğer ihlaller hakkında  
Đlgili ahıslar, ayrıca AĐHS’nin 14. maddesine atıfta bulunmaktadır. Bunlar arasından ölen  
sekiz hükümlünün (ek I) yakınları olan bavuranlar aynı zamanda 8. maddenin ihlal edildiğini  
savunmaktadır.  
Dava koullarının tamamını göz önüne alan AĐHM, mevcut bavuruda AĐHS’nin 2. ve 3.  
maddelerine dayalı temel hukuki sorunları karara bağladığı kanaatini taımakta ve diğer  
ikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı sonucuna varmaktadır (bakınız, diğer  
birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs  
2007).  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
1. Bavuranların talepleri  
a) Ölen hükümlülerin yakınları olan bavuranlar  
Ölen sekiz hükümlünün (ek I) yakınları olan bavuranlar, yakınlarının ölümünden dolayı  
ortaya çıkan gelir kaybı nedeniyle uğradıkları maddi zarar karılığında her bir merhumun –  
Erkan Hakan Perian, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak,  
Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve Mehmet Aslan – ailesine 90 000 Euro ödenmesini  
talep etmektedir. Bununla birlikte, ilgili ahıslar bu taleplerini destekleyen doğrulanabilir  
herhangi bir hesap dökümü sunmamaktadır.  
20  
Đlgili ahıslar, 40 000 Euro’luk kısmı AĐHS’nin 2. maddesinin ihlalini oluturan olayların  
telafisi karılığında olmak üzere, manevi tazminat bağı altında her bir merhum ailesi için  
90 000 Euro talep etmektedir.  
b) Diğer bavuranlar  
Operasyon sırasında yaralanan diğer bavuranlar (ek II) ise, 40 000 Euro’luk kısmı Devlet  
görevlileri tarafından uygulanan kötü muamelelerin telafisi karılığında olmak üzere, manevi  
tazminat bağı altında her biri için 70 000 Euro talep etmektedir.  
2. Hükümetin pozisyonu  
Bavurunun erken sunulduğunu iddia eden Hükümet, bavuranların hiçbir tazminatı hak  
etmedikleri kanaatindedir. Hükümet, bu taleplerin önce Türk idare mahkemeleri önüne  
götürülmesi gerektiğini ve bu mahkemelerin gerektiğinde uygun telafiyi yapabileceklerini  
hatırlatmakta ve dolayısıyla AĐHM’nin bu konuda hüküm vermemesi gerektiğini  
savunmaktadır.  
Öte yandan adil tatminin sebepsiz zenginleme yolu olmadığını hatırlatan Hükümet, ilgili  
ahısların ölen hükümlülerin sağ iken getirdikleri gelir desteğinin ortadan kalkmasıyla  
uğradıkları maddi kayıplarla ilgili herhangi bir kanıt belgesi sunmamaları dolayısıyla, iddia  
edilen maddi zarar ile dava koulları arasında bir nedensellik bağının belirlenemediğini  
savunmaktadır. Her halükarda, AĐHM bu bağın mevcudiyetini doğrulama imkânına sahip  
değildir.  
Devlet görevlilerinin sorumluluğu hakkında henüz kesin bir ulusal mahkeme kararı  
olmaması dolayısıyla, Hükümete göre, AĐHM’nin manevi tazminat bağı altında yapılan ve  
bugün itibariyle dayanaktan yoksun olan talepleri kabul etmemesi gerekmektedir.  
3. AĐHM’nin takdiri  
Hükümetin maddi destek kaybı iddiaları konusunda savunduğu tezle ilgili olarak AĐHM,  
adil tatmin hakkının doğması için mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma geri getirecek  
telafi yollarının iç hukukta bulunmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız Hollanda  
aleyhine Camp ve Bourimi davası, no 28369/95, prg. 44, CEDH 2000-X; ve Yunanistan  
aleyhine Eski Yunan Kralı ve diğerleri davası [GC] (adil tatmin), no 25701/94, prg. 72, 28  
Kasım 2002) ; tabii ki ulusal platformda elde edilen ya da edilecek olan telafi önemli bir unsur  
tekil edebildiği gibi, AĐHM’nin bu telafinin AĐHS’nin 41. maddesi anlamında adil olup  
olmadığını değerlendirmesi gerektiğinde belirleyici bir unsur olarak dikkate alınabilir  
(bakınız, mutatis mutandis, Austurya aleyhine Neumeister davası (madde 50), 7 Mayıs 1974,  
prg. 33, seri A no 17).  
Bununla birlikte, yukarıda bahsi geçen değerlendirmeler sadece operasyondan sorumlu  
yetkililer hakkında baarılı bir tam yargı davası açan ve Diyarbakır Đdare Mahkemesi  
tarafından kendilerine 49.925,23 TRL (yaklaık 24.000 Euro) tazminat ödenmesine karar  
verilen merhum Cemal Çam’ın mirasçılarıyla ilgili olarak – o da sadece bir ölçüde – dikkate  
alınabilmitir. AĐHM, ilgili ahıslar tarafından itiraz edilmeyen bu hususa tekrar geri  
dönecektir.  
Buna karın, diğer bavuranlarla ilgili olarak AĐHM, iç hukuk yollarını sonuç alamadan  
tüketmelerinin ardından AĐHM’ne bavurmadan önce, ilgili ahısların AĐHM’nden adil tatmin  
elde edebilmek için Hükümetin atıfta bulunduğu idari telafi yollarını da tüketmek zorunda  
21  
olmadığı ilkesine uymamak için herhangi bir neden görememektedir (Türkiye aleyhine Oğur  
davası [GC], no 21594/93, prg. 98, CEDH 1999-III; Đspanya aleyhine Barberà, Messegué ve  
Jabardo davası (madde 50), 13 Haziran 1994, prg. 17, seri A no 285-C ; Belçika aleyhine De  
Wilde, Ooms ve Versyp davası (madde 50), 10 Mart 1972, prg. 16, seri A no 14 ; ve Đtalya  
aleyhine Guzzardi davası, 6 Kasım 1980, prg. 113, seri A no 39).  
AĐHM, vardığı sonuçların 2. maddeye uygun olduğunu ve olayların üzerinden 10 yıldan  
daha fazla bir süre geçtiğini de göz önünde tutarak (Oğur, ilgili bölüm, ibidem), sözkonusu  
sonuçlar ile merhumların sağ iken sağlayabilecekleri mali destek arasında nedensellik bağının  
kurulduğu kanaatine varmakta ve bavuranların maddi tazminat talebi hakkında karar  
verilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine  
Abdurrahman Orak davası, no 31889/96, prg. 105, 14 ubat 2002; ve Ceyhan Demir ve  
diğerleri, ilgili bölüm, prg. 126).  
Bununla birlikte, ilgili ahıslar taleplerini destekleyen ve özellikle merhumların cezaevine  
konulmadan önce kazandıkları meblağ ile ilgili objektif delil belgelerini AĐHM’ye  
sunamamılardır. Öte yandan, cezalarını tamamen çekmeden önce ailelerine herhangi bir mali  
yardımda bulunamayacakları da gözden kaçırılmamalıdır.  
Dolayısıyla AĐHM, mali destek kaybı bağı altında dile getirilen talepleri kabul edemez  
(bakınız, diğer birçoğu arasından, Rusya aleyhine Elmourzaïev ve diğerleri davası, no  
3019/04, prg. 156, 12 Haziran 2008).  
Manevi tazminatla ilgili olarak AĐHM, mevcut davada tespit ettiği 2. ve 3. madde  
ihlallerinin ya bir yakınını kaybeden ya da – bazı durumlarda potansiyel olarak ölümcül  
olabilecek ölçüde – ciddi bir iddete maruz kalan ve üstelik bugün itibariyle bu üzüntü verici  
olayların sorumlularını belirleyemeyen yargı sürecine çaresizce seyirci kalan bavuranların  
her birine büyük bir acı çektirdiği kanaatine varmaktadır.  
Hakkaniyete uygun bir karar vermek arzusunda olan AĐHM, manevi tazminat bağı  
altında,  
– Ölen sekiz hükümlünün ailelerine ayrı ayrı 60.000 Euro, baka bir deyile sırasıyla  
merhumların hak sahiplerine ortaklaa toplam 480.000 Euro (dört yüz seksen bin euro) ;  
– Bavuranlar Sever, Alevcan, Eflatun, Đzra, Batuge ve Nazlıer’in her biri için 36 000  
Euro;  
– Bavuranlar Bozkuve Yelboğa’nın herbiri için 21.000 Euro;  
– Bavuranlar Doğan, Uyanık, Eken ve Altun’un her biri için 12.000 Euro ödenmesine  
hükmetmektedir.  
*Bay Cemal Çam’ın mirasçılarının özel durumuyla ilgili olarak AĐHM, kendilerine  
ödenmesini uygun gördüğü 60.000 Euro tutarının hak sahiplerinin iç hukukta manevi tazminat  
bağı altında daha önce elde etmiolabilecekleri olası bir tutara bağlı olarak verildiğini  
hatırlatmaktadır. Böylece, mevcut davada uygun görülen adil tatmin, ancak ulusal  
mahkemelerin ödenmesine karar verdiği 49 925,23 Türk Lirası ödenmediği ya da manevi  
tazminata dahil edilmediği durumlarda tamamen ödenecektir. Aksi takdirde, ibu karar  
gereğince Hükümet, 60.000 Euro’luk tutardan mirasçılara manevi tazminat bağı altında  
gerçekten ödenen meblağı dütükten sonra geriye kalan miktarı ödeyecektir.  
22  
B. Yargılama gider ve masrafları  
Bavuranlar, ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamalar için 174 saatlik ve AĐHM  
önünde görülen yargılama için 45 saatlik çalıma karılığında avukatlara verilen ücret bağı  
altında 34 397 Euro talep etmektedir. Bu taleplerine destek olarak, bavuranlar avukatlarının  
çalıma saatlerini gösteren bir dekontu – burada saat ücreti 300 TL den hesaplanmıtır – ve  
Diyarbakır barosunun ücret baremini sunmulardır. Ayrıca Tekin, Çam, Perian ve Gümü(ek  
I) aileleri ve yine bavuran Đzra (ek II), avukat Tanrıkulu’na hiçbir pein borçları olmadığını  
belirten, buna karın AĐHM’nin adil tatmin bağı altında takdir edeceği tutarın % 10’unun  
avukata tahsis edilmesini öngören ücret sözlemeleri sunmulardır. Avukat Tanrıkulu tüm  
bavuranlarla buna benzer sözlemeler yapıldığını ve bu balık altındaki toplam tutarın  
228.000 Euro’ya ulağını belirtmektedir.  
Bavuranlar, yargı gider ve masrafları için toplam 262 397 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, ilgili ahısların hem fahive hem de dayanaktan yoksun bulduğu böylesi bir  
rakamı gerçekten ödediklerini iddia ederken ciddi olamayacakları kanaatindedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekliği, gerekliliği ispat edilen makul  
miktarlardaki yargı gider ve masrafların ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (bakınız,  
diğerleri arasından, Bulgaristan aleyhine Nikolova davası [GC], no 31195/96, prg. 79, CEDH  
1999-II). Üstelik, içtüzüğün 60. maddesinin 2. paragrafı AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca  
sunulan her iddianın, hesap dökümü yapılarak ve gerekli açıklamalarla beraber rakamla  
belirtilmesi gerektiğini öngörmektedir. Aksi takdirde AĐHM, talebi kısmen veya tamamen  
reddedebilir (Đtalya aleyhine Zubani davası (adil tatmin), no 14025/88, prg. 23, 16 Haziran  
1999).  
Sözkonusu ilkeler, yukarıda belirtilen ve bavuranlardan hiçbirinin bugüne kadar pein ya  
da sonradan herhangi bir ödeme yapmadıklarını gösteren ücret sözlemelerinin dikkate  
alınmasını öngörmemektedir. Bununla birlikte, ilgili ahsıların sunduğu çalıma saatleri  
dekontunu ve mevcut yargılamada taraf olan bavuranların sayısını dikkate alan AĐHM, ilgili  
ahsılara ortaklaa olarak 12 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine  
varmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini kaydetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 2. maddesinin müteveffa Erkan Hakan Perian, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet  
Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve Mehmet Aslan (Ek-  
I),Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer  
(Ek-II) açısından esas bakımından ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 3. maddesinin bavuranlar Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken,  
Hakkı Bozku, Nusrettin Yelboğa ve Muhlis Altun (Ek II) açısından esas bakımından ihlal  
edildiğine;  
23  
4. AĐHS’nin 2. ve 3. maddesinin bütün bavuranlar (Ek I ve II) açısından usul bakımından  
ihlal edildiğine;  
5. AĐHS’nin 3. maddesinin vefat eden sekiz tutuklunun yakını otuz dört bavuran (Ek  
I) açısından ihlal edilmediğine;  
6. AĐHS’nin 8. ve 14. maddesine ilikin kalan diğer ikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek  
olmadığına;  
7. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından bavuranlara:  
i. Manevi tazminat olarak:  
– müteveffa Erkan Hakan Perian, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet  
Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüve Mehmet Aslan’ın her birinin hak  
sahiplerine 60.000 (altmıbin) Euro olmak üzere toplam 420.000 (dört yüz yirmi bin)  
Euro ödenmesine;  
– müteveffa Cemal Çam’ın hak sahiplerine (*mevcut kararda AĐHS’nin 41.  
maddesinin uygulanması bağı altında belirtilen koullar çerçevesinde) 60.000 (altmıꢀ  
bin) Euro’nun ödenmesine;  
– bavuranlar Ahmet Sever, Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra,  
Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer’in her birine 36.000 (otuz altı bin) Euro olmak üzere  
toplam 216.000 (iki yüz on altı bin) Euro’nun ödenmesine;  
– bavuranlar Hakkı Bozkuve Nusrettin Yelboğa’nın her birine 21.000 (yirmi bin)  
Euro olmak üzere toplam 42.000 (kırk iki bin) Euro’nun ödenmesine;  
– bavuranlar Muharrem Doğan, Abdulvahap Uyanık, Yavuz Eken ve Muhlis  
Altun’un her birine 12.000 (on iki bin) Euro olmak üzere toplamda 48.000 (kırk sekiz bin)  
Euro’nun ödenmesine;  
ii. Yargılama masraf ve giderleri için :  
– bavuranlara ortaklaa 12.000 (on iki bin) Euro’nun ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
8. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 20 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
24  
Ek I  
Diyarbakır Cezaevinde 24 Eylül 1996 tarihinde Müteveffaların yakınlarının adları  
meydana gelen olaylarda yaamını yitirenler  
Erkan Hakan PERĐꢁAN, 1974 doğumlu.  
Cemal ÇAM, 1961 doğumlu.  
1. Talhat PERĐꢁAN, 1940 doğumlu.  
1. Bekir ÇAM, 1933 doğumlu;  
2. Piruze ÇAM, 1933 doğumlu;  
3. Aydın ÇAM;  
4. Mehmet ÇAM;  
5. Erdal ÇAM, 1984 doğumlu;  
6. Sidar ÇAM, 1987 doğumlu;  
7. Serdar ÇAM, 1982 doğumlu;  
8. Ayten ÇAM, 1966 doğumlu;  
9. Jiyan ÇAM,1993 doğumlu.  
1. Necmettin TEKĐN, 1941 doğumlu;  
2. Siriye TEKĐN, 1939 doğumlu.  
1. Cihan ÇELĐK;  
Hakkı TEKĐN, 1970 doğumlu.  
Ahmet ÇELĐK, 1959 doğumlu.  
2. Mehmet Ali ÇELĐK, 1930 doğumlu;  
3. Raziye ÇELĐK, 1933 doğumlu.  
1. Arif ÇAKMAK, 1933 doğumlu;  
2. Nizamettin ÇAKMAK, 1988 doğumlu;  
3. Emrah ÇAKMAK, 1990 doğumlu;  
4. Ferhat ÇAKMAK, 1992 doğumlu;  
5. Hanım ah ÇAKMAK, 1989 doğumlu;  
6. Azize ÇAKMAK.  
Mehmet Nimet ÇAKMAK, 1955 doğumlu.  
M. Rıdvan BULUT, 1966 doğumlu.  
1. Baran BULUT, 1988 doğumlu;  
2. Rozerin BULUT, 1994 doğumlu;  
3. Sevim BULUT, 1962 doğumlu.  
1. Ömer GÜMÜ, 1989 doğumlu;  
2. Güli GÜMÜ, 1927 doğumlu;  
3. Hülya GÜMÜ, 1969 doğumlu;  
4. Gülirin GÜMÜ, 1992 doğumlu;  
5. Hatice GÜMÜ, 1986 doğumlu;  
6. Hacer GÜMÜ, 1987 doğumlu.  
1. Emine ASLAN, 1964 doğumlu;  
2. Fırat ASLAN, 1990 doğumlu;  
3. Vasfi ASLAN, 1992 doğumlu;  
4. Sevda ASLAN, en 1994 doğumlu.  
M. Mehmet Kadri GÜMÜ, 1960 doğumlu.  
M. Mehmet ASLAN, 1961 doğumlu.  
Ek II  
Olayların meydana geldiği dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde bulunan hükümlülerin adları:  
1. Mehmet BATUGE, 1954 doğumlu;  
2. Mehmet Emin ĐZRA, 1977 doğumlu;  
3. Ramazan NAZLIER;  
4. Hakkı BOZKU, 1964 doğumlu;  
25  
5. Abdulhavap UYANIK, 1958 doğumlu;  
6. Muharrem DOĞAN, 1975 doğumlu;  
7. Muhlis ALTUN;  
8. Yasin ALEVCAN, 1973 doğumlu;  
9. Ahmet SEVER, 1971 doğumlu;  
10. Nusrettin YELBOĞA, 1978 doğumlu;  
11. Abdullah EFLATUN, 1966 doğumlu;  
12. Yavuz EKEN, 1970 doğumlu.  
26