CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
SONER ONDER - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:39813/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
12 TEMMUZ 2005  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 39813/98 başvuru no’lu davanın nedeni,  
Türk vatandaşı Soner Önder’in (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 6  
Ocak 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)  
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İstanbul Barosu  
avukatlarından H. Kaplan tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1974 doğumlu başvuran, Keldani kökenli olup olayların meydana geldiği sırada  
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenci idi.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
25 Aralık 1991 tarihinde, saat 12.30-13.30 sularında bir grup Bakırköy’de (İstanbul)  
protesto gösterisi düzenlemiş ve göstericiler Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin (OHAL) erkek  
kardeşine ait mağazaya molotof kokteylle saldırıda bulunmuşlardır. Olay sırasında on iki kişi  
ölmüş, on iki kişi de yaralanmıştır.  
25 Aralık 1991 tarihli gözaltı tutanağında, altmış kişilik bir gösterici grubun  
«Kürdistan ve Apo yanlısı» sloganlar attığı, bazı göstericilerin bankalara saldırıp civardaki  
mağazalara molotof kokteyli attıkları, taş ve sopalarla saldırıda bulunduklarına yer verilmiştir.  
Tutanakta başvuranın elinde molotof kokteyli ile yakalandığı belirtilmiştir.  
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan 25 Aralık 1991 tarihli olay  
tutanağında bir grup gösterici tarafından molotof kokteyli atılarak bir mağazanın ateşe  
verildiği yer almaktadır.  
2 Ocak 1992 tarihinde başvuran, polis tarafından dinlenmiş, alınan ifadesinde bir  
molotof kokteyl attığını, diğer molotof kokteylin elinde kaldığını, Kulp, Lice, Maraş  
katliamlarının yıl dönümü vesilesiyle protesto gösterisi düzenleneceği konusunda Yavuz kod  
bir kişi tarafından haberdar edildiğini ve OHAL Bölge Valisi’nin kardeşine ait bir mağazaya  
molotof kokteyl attıklarını dile getirmiştir.  
8 Ocak 1992 tarihinde başvuran ve diğer beş tutuklu İstanbul Adli Tıp Kurumu’na  
götürülmüşlerdir. Adli tabip tarafından hazırlanan raporda, başvuran da dahil olmak üzere bu  
kişilerin vücudunda hiçbir şiddet veya darp izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.  
Aynı tarihte başvuran Savcılık tarafından dinlenmiştir. Başvuran gözaltında alınan  
ifadesini yalanlamıştır.  
9 Ocak 1992 tarihinde başvuran hakim tarafından dinlenmiş ve hakim tutuklama kararı  
vermiştir. Başvuran hakim karşısında verdiği ifadesinde suçsuz olduğunu ileri sürerek gözaltı  
ifadesini baskı altında gözleri bağlı olarak imzaladığını iddia etmiş ve bu ifadeyi inkar  
etmiştir. Savcılık önünde verdiği ifadesini kabul etmiş ancak yakalama tutanağına itiraz  
etmiştir.  
17 Ocak 1992 tarihinde, sırasıyla 17 ve 16 Ocak 1992 tarihli Eyüp Savcılığı’nın ve  
İstanbul Cezaevi Müdürlüğü’nün talepleri üzerine, Adli Tıp Kurumu’nun Eyüp Şubesi  
başvuranı muayene etmiş ve doktor, tespit edilen ağrıların başvuranın hayatını tehlikeye  
sokmadığına kanaat getirerek 10 günlük iş göremez raporu vermiştir.  
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı 28 Ocak 1992  
tarihli iddianamesi ile, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 168 § 2 maddesi uyarınca yasadışı bir  
örgüte yardım ve yataklık etme ve bir mağazaya molotof kokteyli atma gerekçelerinden  
başvuran hakkında ceza davası açmıştır.  
DGM’deki duruşma sırasında başvuran, olay günü saat 12.00 sularında Bakırköy  
Ortodoks kilisesindeki dini törene katıldığını, tören sonrasında evine gitmek üzere otobüse  
bindiğini, yolda yapılan kimlik kontrolü sırasında Mardin kökenli olması nedeniyle  
yakalanarak gözaltına alındığını ifade etmiştir.  
Biri askeri olmak üzere üç hakimden oluşan DGM, 18 Ekim 1994 tarihinde, TCK’nın  
125. maddesi uyarınca aralarında başvuranın da bulunduğu kişileri devletin bölünmez  
bütünlüğünü bozma, yasadışı gösteri düzenleme ve silahlı saldırı sonucu ölüme sebebiyet  
verme suçlarından ölüm cezasına çarptırmıştır. Mahkeme TCK’nın 59 § 2 maddesini  
uygulayarak sözkonusu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirmiştir. DGM gerekçelerinde,  
özelikle şikayetçi N.A.’nın başvuranın sözkonusu gösteriye katıldığı yönünde ifade verdiğini  
belirtmiştir.  
23 Aralık 1994 tarihinde başvuran, DGM kararının temyizine gitmiştir. Başvuranın  
avukatı temyiz başvurusunda, müvekkilinin gözaltından sorumlu kişiler aleyhinde hiçbir  
hukuki dava açılmadığını belirtmiştir.  
TCK’nın 55§1 maddesi uygulanarak verilen 28 Mayıs 1996 tarihli kararla Yargıtay,  
olayların meydana geldiği sırada başvuranın on sekiz yaşını doldurmadığı gerekçesiyle  
DGM’nin vermiş olduğu kararı bozmuştur.  
12 Aralık 1996 tarihinde, DGM TCK’nın 125. maddesi uyarınca başvuranı ölüm  
cezasına çarptırmıştır. DGM, TCK’nın 55 § 1 maddesi uyarınca başvuranın olayların  
meydana geldiği tarihte reşit olmadığı gerekçesiyle bu cezayı yirmi yıl hapis cezasına  
çevirmiştir. Son olarak, TCK’nın 59 § 2 maddesi gereğince bu cezayı on altı yıl sekiz ay hapis  
cezasına indirmiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran DGM kararının temyizine gitmiştir. Başvuranın  
avukatı temyiz başvurusunda, üç günlük iş göremez raporunu gözönünde bulundurarak  
insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele iddialarını yinelemiştir.  
Yargıtay, 24 Kasım 1997 tarihli kararı ile DGM’nin kararını onamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmesinden şikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, 8 Ocak 1992 tarihli sağlık raporundan başvuranın gözaltı sonucunda  
vücudunda şiddet ve darp izinin bulunmadığının ortaya çıktığını iddia etmektedir. Hükümet,  
gözaltı süresinin bitiminden birkaç gün sonra elde edilen 17 Ocak 1992 tarihli sağlık  
raporunun cezaevi adli tabibi tarafından düzenlendiğini savunmaktadır. Hükümet’e göre bu  
raporda, başvuranın cezaevine nakledilmesinden sonra sağlık sorunlarının ortaya çıktığına yer  
verilmiştir. Sonuç olarak Hükümet raporun delil niteliğine itiraz etmektedir.  
Kanıtları değerlendirmek için, AİHM, şimdiye kadar genellikle “her türlü makul  
şüphenin ötesinde” kriterini benimsemiştir (18 Ocak 1978 tarihli İrlanda-Birleşik Krallıklar  
kararı, A serisi no:25, s. 64-65, § 161). Ancak benzeri bir kanıt, yeterince ciddi, kesin ve  
birbiriyle örtüşen çürütülemez bir dizi emarelerden veya karinelerden doğabilir (Aydın ve  
Yunus-Türkiye, no: 32572/96 ve 33366/96, § 29, 22 Haziran 2004). Gözaltı kontrolleri altında  
bulunan kişilerin durumunda olduğu gibi dava konusu olayların tamamı veya büyük bir kısmı  
yalnız makamlar tarafından bilindiği durumda, bu tutukluluk döneminde meydana gelen bütün  
yaralanma ve ölüm olayları güçlü maddi karinelere yol açmaktadır. Delil yükümlülüğünün,  
yeterli ve ikna edici açıklama getirmesi gereken makamların üzerine düşğüne kanaat  
getirmek uygun olacaktır (Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 100, 2000-VII).  
Bu durumda, AİHM, başvuranın diğer beş tutukluyla beraber 8 Ocak 1992 tarihinde  
on beş günlük gözaltının bitiminden bir gün önce bir doktor tarafından muayene edildiğini  
belirtmektedir. Muayene sonucunda düzenlenen raporda, vücudunda darp ve şiddet izine  
rastlanılmadığını belirtilmektedir. Buna karşın, ilgilinin cezaevinde tutuklu bulunduğu 17  
Ocak 1992 tarihinde, Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen ikinci raporda ağrı ve  
halsizlik olduğuna yer verilmiştir. Özellikle, üç gün iş görmemeye yol açan, sol tesdiste  
diğerine oranla ağrıyla beraber ileri derecede bir şişlik bulunmaktadır.  
Hükümet, bir taraftan iki sağlık raporu arasındaki uyumsuzluk ve diğer taraftan,  
başvuranın vücudunda tespit edilen izler konusunda makul bir açıklamada bulunmadığından  
dolayı, ilk sağlık muayenesinin usule uygun şekilde yapılmadığı sonucu çıkmaktadır (Bkz.  
Akkoç-Türkiye, no: 22947/93 ve 22948/93, § 118, 2000-X). AİHM, başvuranın vücudunda  
görülen izlerin yakalanmasından önce olmasının mümkün olmadığı ancak tutukluluk sırasında  
meydana gelebileceği sonucuna varmaktadır.  
Böyle bir durum 3. madde bakımından, ne kötü muamele mağdurları tarafından dava  
edilen sözümona sorumluların salıverilmesini (Bkz. diğerleri arasında, Esen-Türkiye, no:  
29484/95, § 28, 22 Temmuz 2003) ne de örneğin terörle veya organize suçlarla mücadeleye  
bağlı zorlukları (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, 1996-VI, s. 2278, § 62) ileri  
sürmeksizin, Devletin zor durumda olan ve polis memurlarının elinde veya cezaevinde tutuklu  
bulunan herkesi koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ortaya çıkarmıştır.  
Sonuç olarak AİHM, bu durumda tespit edilen ve çürütülemez maddi delillerle  
doğrulanan izlerin AİHS’nin 3. maddesinin önemli bir ihlalini oluşturduğu sonucuna  
varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
AİHS’nin 6§ 1, 2 ve 3 maddesini ileri süren başvuran, kendisini mahkum eden  
DGM’nin üç üyesinin arasında bir askeri hakim bulunması nedeniyle, davasının tarafsız ve  
bağımsız bir mahkeme tarafından görülmediğini savunmaktadır; polis yanlış tutanaklar  
düzenlediğinden ve de suç teşkil eden gösteri sırasında başvuranın dini törene katıldığını  
gösteren keldani kilisesinin verdiği belge gözönünde bulundurulmadığından dolayı  
masumiyet karinesi ilkesi tanınmamıştır; ayrıca DGM, polis tarafından düzenlenen raporlar  
davacıların teşhisiyle çelişmesine rağmen kararını vermiştir.  
Başvuranın şikayetleri, aslında adil yargılanma hakkından faydalanamaması ile  
ilgilidir. AİHM, şikayetleri AİHS’nin 3 d) paragrafıyla beraber 6§1 maddesi açısından  
incelemeye karar verir.  
A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında  
Hükümet AİHM’ye, oluşumunda askeri hakimlerin çıkarılmasını öngören DGM’lere  
ilişkin 4338 sayılı ve 18 Haziran 1999 tarihli Kanun’un, Anayasa’nın 143. maddesini  
değiştirdiği yönünde bilgi vermiştir.  
AİHM, bu davada ortaya çıkan sorunlara benzer sorunların ortaya çıktığı davaları bir  
çok kez incelemiş ve AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bkz. sözü  
edilen Özel kararı, §§33-34 ve Özdemir-Türkiye, no:59659/00, §§35-36, 6 Şubat 2003).  
AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in, sözkonusu durumu farklı bir sonuca  
ulaştırabilecek ne bir olay ne de bir delil sunduğuna kanaat getirmektedir. TCK’nın  
öngördüğü suçlar hakkında DGM’ye çıkarılan başvuranın, aralarında askeri hakimin de  
bulunduğu mahkeme heyeti önüne çıkmaktan çekinmesinin anlayışla karşılanacağını  
saptamaktadır. Bu nedenden dolayı, başvuran, DGM’nin bu türden davalara ters düşen  
değerlendirmelerle haksız yere yönlendirilmesine izin vermesinden haklı olarak  
çekinmektedir. Böylece, bu mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında başvuran  
tarafından duyulan şüphelerin objektif olarak kanıtlandığı varsayılabilir (sözüedilen Incal-  
Türkiye, s.1573, §72 in fine).  
AİHM, başvuranı yargılayıp mahkum ettiği sırada DGM’nin, AİHS’nin 6§1 maddesi  
uyarınca tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.  
B. Ceza muhakemeleri usulünün hakkaniyeti hakkında  
Hükümet ihlalin bulunmadığını iddia etmektedir.  
AİHM, benzeri davalarda tarafsız ve bağımsız olmadığı ortaya konulan mahkemenin  
yargıya tabi kişilere hakkaniyete uygun yargılamayı garanti edemeyeceğini hatırlatır.  
AİHM, başvuranın davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından görülmesi  
hakkının ihlal edildiği sonucuna varıldığı gözönünde bulundurulduğunda, işbu şikayetin  
incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir (Bkz. diğerleri arasında 28 Ekim 1998 tarihli  
Çıraklar-Türkiye kararı, 1998-VII, s.3074, §§ 44-45).  
C. Ceza muhakemeleri usulünün süresi hakkında  
Başvuran, davasının AİHS’nin 6§1 maddesi uyarınca makul süre içinde  
görülmemesinden şikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, başvuranın davasının 28 Ocak 1992 tarihinde DGM tarafından görüldüğünü  
ve de DGM’nin de esas hakkındaki kararını 18 Ekim 1994 tarihinde verdiğini  
hatırlatmaktadır. Daha sonra başvuranın temyize gitmesinin ardından Yargıtay, temyize  
gidilen kararı bozmuştur; İstanbul DGM, başvuranın davasını yeniden incelemiş ve 12 Aralık  
1996 tarihinde esas hakkında kararını vermiştir. Bu karar 24 Kasım 1997 tarihinde Yargıtay  
tarafından onanmıştır.  
Hükümet, yirmi iki kişi hakkında ceza davası ıldığını belirterek, suç unsuru teşkil  
eden gösterinin niteliği gözönüne alınırsa, kanıt unsurlarını toplamakta ve araştırmacıları  
bulmakta karşılaşılan zorlukları ileri sürmektedir. Hükümet yargılamanın birçok aşamada  
gerçekleştiğini belirtmektedir: öncelikle 28 Ocak 1991’den 18 Ekim 1992 tarihinde kadar olan  
ilk aşamada, soruşturma yürütülmüştür. Daha sonra 28 Mayıs 1996 tarihine kadar olan ikinci  
aşamada Yargıtay yedi sanık tarafından yapılan temyiz başvurusunu incelemiştir. Ayrıca  
Yargıtay davanın esası hakkında duruşma yapmıştır. Kararın bozulmasının ardından DGM  
başvuranın davasını yeniden incelemiş ve 12 Aralık 1996 tarihinde esas hakkındaki kararını  
vermiştir. Son olarak Yargıtay 24 Kasım 1997 tarihinde temyize gidilen kararı onamıştır.  
AİHM, yargılama süresinin makul niteliğinin, içtihadının yer verdiği özellikle davanın  
karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi kriterleri gözönüne alarak  
değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Sablon-Belçika kararları, no:  
36445/97, 10 Nisan 2001 ve Papachelas-Yunanistan, no: 31423/69, § 35, 1999-II).  
AİHM, bu üç kriterlerin dışında, bu davadaki yargılamanın, başvuranın yakalandığı 25  
Aralık 1991 tarihinde başladığını ve Yargıtay tarafından verilen karar tarihi olan 24 Kasım  
1997 tarihinde sona erdiğini tespit etmiştir. Sonuç itibariyle, yargılama beş yıl on bir ay  
sürmüş ve başvuranın davası böylelikle DGM ve Yargıtay tarafından iki defa incelenmiştir.  
AİHM ayrıca, ulusal adli makamlara isnat edilebilecek hiçbir faaliyetsizlik dönemini tespit  
etmemiştir. yukarıda yapılan değerlendirmeleri gözönüne alarak AİHM, geneline bakıldığında  
başvuran aleyhinde ulusal makamlar tarafından başlatılan yargılama süresinin makul  
olduğuna kanaat getirmektedir.  
Buradan yola çıkarak AİHM, AİHS’nin 6§1 maddesi uyarınca “makul sürenin”  
geçilmediği ve bu hükmün ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran, mahkumiyeti nedeniyle uğradığı maddi zarar adı altında 50.000 Euro ve F  
Tipi Cezaevi’ndeki tutukluluk koşulları nedeniyle uğradığı manevi zarar adı altında 100.000  
Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu miktarlara itiraz etmektedir.  
AİHM 3. madde bakımından uğranılan zarar konusunda, başvuranın, işbu kararda yer  
alan ihlal tespitinin telafi etmeye yetmeyen manevi zarara uğradığına kanaat getirmektedir.  
AİHM hakkaniyete uygun olarak bu bakımdan başvurana 8.000 Euro verilmesine karar  
vermiştir.  
AİHM, 6. madde bakımından uğranılan maddi zarar konusunda, AİHS’ye aykırılık  
mevcut değilse, DGM’deki yargılamada varılan sonuç üzerinde değerlendirmeye gitmez.  
Dolayısıyla başvurana bu bağlamda tazminat ödenmesine gerek yoktur (Bkz. Findlay-  
İngiltere, 25 Şubat 1997 tarihli karar, 1997-I, s.284, § 85).  
İddia edilen manevi zarara gelince, AİHM, dava şartlarında, tespit edilen ihlalin  
hakkaniyetli bir tatmin oluşturduğuna dikkati çekmektedir (sözüedilen Çıraklar kararı, s.  
3074, §49).  
AİHM, bir başvuran hakkında verilen mahkumiyetin, 6§1 maddesine göre tarafsız ve  
bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında, prensip olarak en  
uygun tazminin, zamanında, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından başvuranı yeniden  
yargılamanın olacağı kanaatine varmıştır (Bkz. Gençel-Türkiye kararı, no: 53431/99, § 27, 23  
Ekim 2003).  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran masraf ve harcamalar için 30.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, AİHM’yi bu talebi reddetmeye davet etmektedir, zira talep dayanaktan  
yoksun olup aşırıdır.  
AİHM, elinde bulunan unsurları ve konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak,  
hakkaniyete uygun olarak yapılan masraflar için başvurana 2.000 Euro verilmesine karar  
vermiştir.  
C. Temerrüt faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesinin özü bakımından ihlal edildiğine;  
2. AİHS’nin 3. maddesinin usul yönünden incelenmesine gerek olmadığına;  
3. İstanbul DGM’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olması nedeniyle  
AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 6§1 ve 3 maddesine göre yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek  
olmadığına;  
5. Cezai yargılama süresi nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edilmediğine;  
6. AİHS’nin 6. maddesi bakımından ileri sürülen manevi zarar için işbu kararın  
kendisinin adil tazmin oluşturduğuna;  
7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden T.L.’ye çevrilmek üzere  
Savunmacı Hükümet’in başvurana:  
i. AİHS’nin 3. maddesi bakımından manevi zarar için 8.000 Euro (sekiz bin  
Euro);  
ii. masraf ve harcamalar için 2.000 Euro (iki bin Euro);  
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödemesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit  
oranda faiz uygulamasına;  
8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine  
uygun olarak 12 Temmuz 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.