CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
ORHAN ASLAN- TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:48063/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
20 Ekim 2005  
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (48063/99) başvuru no’lu davanın  
nedeni, bu ülke vatandaşı Orhan Aslan’ın (başvuran) 26 Şubat 1999 tarihinde Avrupa İnsan  
Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.  
Adli yardımdan yararlanan başvuran, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından E.  
Demir tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. Davanın Koşulları  
Başvuran 1969 doğumlu olup, İzmir’de ikamet etmektedir.  
1. Başvuranın yakalanması ve aleyhindeki ceza soruşturması  
14 Ekim 1997 tarihinde, saat 21.30 sularında, başvuran iki kişiyle birlikte, İzmir  
Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından, Ekim adlı örgüt üyeleri aleyhine  
başlatılan bir operasyon çerçevesinde yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Başvuran, bu örgüte  
üye olmakla suçlanmıştır.  
15 Ekim 1997 tarihinde, saat 00.40’da başvuran, Menemen Devlet Hastanesi doktoru  
tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın vücudunda hiçbir darp ve şiddet izinin  
bulunmadığını tespit etmiştir.  
Aynı gün, saat 3.30’da, adli tıp doktoru tarafından muayene edilen başvuranın sol  
dizinde 1 cm. ebadında kabuklu yara tespit edilmiştir.  
19 Ekim 1997 tarihinde, başvuran gözaltından sorumlu polisler tarafından dinlenmiş,  
fakat başvuran, açlık grevinde olduğu gerekçesiyle ifade vermemiştir.  
20 Ekim 1997 tarihinde, saat 11:15’te, başvuran adli tıp doktoru tarafından muayene  
edilmiştir. Doktor hazırladığı raporda, başvuranın sağ gözünde bir ekimozun, sol dirsek ve sağ  
dizde bazı sıyrıkların tespit edildiğini ifade etmiştir. Doktor, tespit edilen izlerin, başvuranın  
hayatını tehlikeye sokmadığını belirtmiş ve bir gün iş göremez raporu vermiştir.  
Aynı gün, başvuran İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından  
dinlenmiştir. Başvuran, 1 Mayıs gösterisine katılmadığını ve bildiri dağıtmadığını ifade  
ederek, kendisine isnat edilen suçlara itiraz etmiş ve suçsuz olduğunu beyan etmiştir.  
Aynı gün, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkarılan başvuran hakkında, tutuklu  
yargılanma kararı verilmiştir.  
22 Ekim 1997 tarihinde, Bergama Cezaevi doktoru başvuranı muayene etmiştir. 1785  
numarası ile kaydedilen sağlık raporunda, sol dirsekte iki adet 1 cm. ebadında kabuklu yara,  
sağ dizin dış tarafında 1 cm. çapında kabuklu yara, sol dizin arkasında 2 cm. ebadında sıyrık  
ve sağ göz altında 0,5x1 cm. ebadında ekimoz tespit edildiği belirtilmiştir.  
18 Kasım 1997 tarihli iddianameyle, Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ve 3713  
sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca, Devlet Güvenlik Mahkemesi  
2
Cumhuriyet Savcısı, başvuranı yasadışı örgüte yardım etmekle, “Ekim gençliği” yazılı bir  
pankart taşıyarak 1 Mayıs gösterisine katılmakla ve izinsiz gösteri yapmakla suçlamıştır.  
18 Aralık 1997 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki duruşmada, başvuran  
kendisine isnat edilen suçlara itiraz etmiş ve masum olduğunu ifade etmiştir.  
30 Ekim 1997 tarihinde, başvuranın avukatı, Orhan Aslan’ın gözaltında bulunduğu  
sırada kendisine yapılan işkence sonrasında, isnat edilen suçları işlediğini kabul ettiğini iddia  
ederek, müvekkilinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını talep etmiştir.  
16 Nisan 1998 tarihinde, başvuranın avukatı müvekkilinin serbest bırakılıp tutuksuz  
yargılanmasını talep etmiştir. Başvuranın avukatı, İddianame’nin dayandığı şahıs beyanının,  
işkence sonucunda alındığını iddia etmektedir.  
16 Nisan 1998 tarihli bir kararla, iki sivil hakimden ve üsteğmen rütbeli bir askeri  
hakimden oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı isnat edildiği olaylardan suçlu  
bulmuş, Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi ve 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesi uyarınca  
başvuranı dört yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi,  
cezayı hafifletici sebepleri gözönüne alarak mahkûmiyetini 1/6 oranında azaltmış ve  
başvuranı üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.  
16 Aralık 1998 tarihli bir kararla, Yargıtay temyiz edilen kararı onamıştır.  
2. Başvuranın gözaltından sorumlu polisler aleyhine yaptığı kötü muameleye ilişkin  
şikayeti  
Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, 14 Ekim 1997 tarihli gözaltından sorumlu polisler  
aleyhine, kötü muameleye ilişkin olarak, İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette  
bulunmuştur.  
2 Mart 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, Bergama Cumhuriyet  
Savcılığı’ndan bu şikayete ilişkin olarak kanıt unsurlarını toplamasını istemiştir.  
Aynı gün, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, İzmir Emniyet Müdürlüğü’nden başvuran  
hakkında yürütülen soruşturma dosyasını istemiştir.  
21 Nisan 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı başvuranı dinlemiştir. Başvuran,  
gözaltında bulunduğu sırada Terörle Mücadele Şubesi polislerinin kendisini tamamen  
soyduğunu, sırtüstü yatırıldığını, cinsel organına ve ayak parmağına elektrik teli bağlanarak  
kendisine elektroşok verildiğini iddia etmiştir. Bunların yapıldığı sırada, titrememesi için  
polislerden biri dizlerine oturmuş, bir diğeri ise omuzlarını tutmuştur. Elektroşoktan sonra,  
kan dolaşımını sağlamak amacıyla başvuran yürütülmüştür. Sonrasında soğuk su tutulmuştur.  
Elektroşok, gözaltında tutulduğunun ilk üç günü yapılmıştır. Sözkonusu örgüte üye olduğunu  
ve yardım ettiğini itiraf etmesi için psikolojik baskılara maruz kalmıştır. Başvuran kendisine  
isnat edilen suçlara itiraz ettiğini ve İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi  
polisleri ve üstleri aleyhine şikayette bulunduğunu ifade etmiştir.  
26 Nisan 1999 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, Bergama Cumhuriyet  
Savcılığı’na 2 Mart 1999 tarihinde ilettiği isteğini yinelemiştir.  
3
30 Nisan 1999 tarihinde, Mahkeme muhakemenin men-i kararı vermiş, bu karar  
başvuranın annesinin evine tebliğ edilmiştir.  
22 Mart 2002 tarihinde, başvuranın avukatı bu karara karşı İzmir Ağır Ceza  
Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur.  
27 Ağustos 2002 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, muhakemenin men-i  
kararını bozmuştur. Buna gerekçe olarak da, başvuranın bir avukatının bulunması ve  
kendisinin de Bergama Cezaevinde tutuklu bulunmasına rağmen muhakemenin men-i  
kararının başvuranın annesine tebliğ edildiğini göstermektedir. Ayrıca, önsoruşturmanın etkili  
bir şekilde yürütülmediğini ve sağlık raporunda belirtilen yaraların gözaltında bulunduğu  
dönemde ortaya çıktığını belirtmektedir.  
12 Mart 2003 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcılığı, başvuranın gözaltından sorumlu  
polis memurları Cemal Kuloğlu, Kadir Pektaş ve İbrahim Okut aleyhine ceza davası  
başlatmıştır.  
16 Haziran 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi Kadir Pektaşı dinlemiştir.  
Kadir Pektaş, Aliağa’da yakalanan başvuranın Terörle Mücadele Şubesi’ne teslim edildiğini,  
geldiği sırada, başvuranın gözünde hafif bir iz olduğunu, bu konuyla ilgili olarak amirlerine  
bilgi verdiğini, amirlerinin başvuranın yakalandığı sırada direndiği için bu izin meydana  
geldiğini belirttiklerini ifade etmiştir. Kadir Pektaş, itiraflarda bulunması için başvurana  
işkence yapmadığını belirtmektedir.  
Aynı duruşma sırasında, İbrahim Okut, geldiğinde başvuranın gözünde iz olduğunu,  
başvuranın ifade vermeyi reddettiğini ve itirafta bulunması için kendisine baskı yapılmadığını  
belirtmiştir.  
Aynı duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi, polis memuru Cemal Kuloğlu’nun  
istinabe yoluyla dinlenmesi emrini vermiştir.  
17 Eylül 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı dinlemiştir.  
Başvuran, Meral ve Gülcan adında iki kişiyle birlikte Menemen’de yakalandığını, üçünün de  
İzmir Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüklerini açıklamıştır. Burada gözaltına alındığını  
ve üç gün boyunca gözlerinin bağlandığını, elektroşok uygulandığını, sağ ayak parmağına ve  
cinsel organına elektrik teli bağlandığını, bir ara üzerine soğuk su tutulduğunu, polislerden  
birisinin gözünün altına bir yumruk attığını iddia etmiştir. Gözleri bağlı olduğundan, bunu  
yapan polislerin kim olduğunu bilemeyeceğini belirtmiştir. Polis memurları bildiri dağıttığını,  
Meral ve Gülcan’ı tanıdığını itiraf etmeye zorlamışlardır. Ağır Ceza Mahkemesi, Gülcan  
Öztürk ve Meral Köse’nin istinabe yoluyla dinlenmesi emrini vermiştir.  
8 Aralık 2003 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi tanık Gülcan Öztürk ve Meral  
Köse’yi dinlemekten vazgeçmiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte, polis memuru Cemal Kuloğlu istinabe yoluyla dinlenmiştir.  
Cemal Kuloğlu başvuranın sorgusuna katılmadığını belirtmiştir.  
14 Kasım 2003 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi delil yetersizliğinden polis  
memurları Cemal Kuloğlu, Kadir Pektaş ve İbrahim Okut’un beraatlerine karar vermiştir. Bu  
gerekçelerle Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Terörle Mücadele Şubesi’ne geldiği sırada  
4
gözünde kan oturması olduğunu, polislerin, ilgili kişileri bilgilendirmelerinin ardından bunun  
başvuranın yakalanması sırasında direnmiş olmasından kaynaklandığını öğrendiklerini  
belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın iddiası doğru olsa bile, bunu yapanın kim olduğunu  
bilmediğini iddia etmiştir, çünkü Terörle Mücadele Şubesi’ne getirildiğinde zaten darbe  
almıştır.  
19 Kasım 2003 tarihinde, başvuran kararı temyize götürmüştür. 29 Aralık 2003  
tarihinde verdiği tamamlayıcı ek savunmasında, başvuranın avukatı, saat 3.30’da yapılan 15  
Ekim 1997 tarihli ve saat 11.15’te yapılan 20 Ekim 1997 tarihli sağlık raporları arasındaki  
tutarsızlıkların altını çizmiştir.  
Dava halen Yargıtay’da görülmektedir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
Hükümet, insanlık dışı muamele yapıldığına ilişkin iddiaların dayanaktan yoksun  
olduğunu belirtmektedir.  
AİHM, bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde  
gözaltındayken yaralandığında, bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın, olaylara  
dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğini hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no 21986/93, § 100,  
CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama getirmek ve  
mağdurun iddialarını - özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse - şüpheye  
düşürebilecek olayları doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır (Bkz.,  
diğerleri arasında, Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V; Berktay-  
Türkiye, no: 22493/93, § 167, 1 Mart 2001,Altay-Türkiye, no: 22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001  
ve Hulki Güneş-Türkiye, no: 28490/95, § 72, CEDH 2003-VII).  
AİHM, mevcut davada, başvuranın 14 Ekim 1997 tarihinde saat 21.30 sularında  
yakalandığını ve sağlık muayenesinin özgürlüğünden mahrum bırakıldığı anda değil de, 15  
Ekim 1997 tarihinde saat 0:40’da yapıldığını gözlemlemektedir. Başvuran gözaltında  
bulunduğu sırada sırayla, üç doktor tarafından ve Bergama Cezaevi doktoru tarafından da  
muayene edilmiştir. 15 Ekim 1997 tarihinde düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın  
vücudunda hiçbir şiddet de darp izine rastlanılmadığı belirtilirken, 22 Ekim 1997 tarihinde  
düzenlenen son raporda, sol dirsekte 1 cm. uzunluğunda iki adet kabuklu yara, sağ dizin dış  
tarafında 1 cm. çapında kabuklu yara, sol dizin arkasında 2 cm. ebadında sıyrık ve sağ göz  
altında 0,5x1 cm. ebadında ekimoz tespit edildiği belirtilmiştir. Başvuranın vücudunda  
bulunan izlerin, yakalanmasından önceki bir zamanda meydana gelmiş olabileceğinin  
düşünülmesi güçtür.  
AİHM, ayrıca altı gün boyunca gözaltında tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen  
izlerin neden meydana gelmiş olabileceği hakkında Hükümet’in hiçbir açıklamada  
bulunmadığını gözlemlemektedir.  
AİHM, makamların, gözetimleri altında bulunan kişiler hakkında bilgi verme  
zorunluluklarının bulunduğunu hatırlatarak, polislerin ceza davasından beraat etmelerinin  
5
Savunmacı Devlet’in sorumluluklarını ortadan kaldırmadığının altını çizmektedir. Kötü  
muameleden ötürü hakkında kovuşturma başlatılan polislerin Ağır Ceza Mahkemesi  
tarafından aklandıklarını, oysa Yargıtay, yaklaşık iki yıldan beri başvuran tarafından 19  
Kasım 2003 tarihinde yapılan temyiz başvurusu hakkında bir karara varmamıştır. Dolayısıyla,  
olayların meydana gelmesinden sekiz yıl sonra, suçlanan polisler aleyhine başlatılan ceza  
yargılaması halen Yargıtay’da görülmektedir. Oysa ki, davanın açılmasından sonraki beş yıl  
içinde nihai bir mahkumiyet kararının bulunmayışından dolayı bu kişiler zamanaşımından  
faydalanabilirler ( Batı ve diğerleri, adıgeçen, §§ 146-147, ve Selmouni, adıgeçen, §§ 79-80).  
AİHM değerlendirmesine sunulan unsurların tümü ışığında ve Hükümet’in açıklamada  
bulunmayışını dikkate alarak, başvuranların vücudunda saptanan yaralardan Savunmacı  
Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır.  
Buna bağlı olarak, AİHM, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada, AİHS’nin 3.  
maddesinde yasaklanan insanlık dışı muameleye maruz kaldığına kanaat getirmiştir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, adil ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak davasının  
görülmediğinden ve gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımından yararlanamadığından  
dolayı şikayet etmektedir. Bu itibarla başvuran AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3. maddelerine gönderme  
yapmaktadır.  
Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Devlet Güvenlik Mahkemelerine ilişkin  
2845 sayılı Kanun ve Anayasa’nın 143. maddesi uyarınca düzenlendiklerini hatırlatmaktadır.  
Bu mahkemeler, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne, demokratik düzene, Anayasa’ya  
ve Devlet’in güvenliğine karşı işlenen suçlara bakmaya yetkilidir. Ayrıca, 18 Haziran 1999  
tarihli ve 4338 sayılı Kanun, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kuruluşunu düzenlemiştir, buna  
göre Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde askeri hâkim bulunmayacaktır.  
Yargılamanın adilliği ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın savunma haklarını ve  
başvuru hakkını kullandığı görüşündedir.  
A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Hakkında  
AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve  
bunların AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz.  
adıgeçen Özel, § § 33-34, ve Özdemir-Türkiye no:59659,§§ 35-36, 6 Şubat 2003).  
AİHM mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak  
hiçbir olgu ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, Ceza Kanunu’nda öngörülen ve  
cezalandırılan suçlardan ötürü Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan başvuranın,  
aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı mahkeme önüne çıkma konusunda endişe  
duymasının anlaşılabilir olduğu kanısındadır. Dolayısıyla başvuran, Devlet Güvenlik  
Mahkemesi’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz bir yargı kararı  
almasından haklı olarak kaygı duymaktadır. Bu nedenle başvuranın, bu yargı merciinin  
tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin, nesnel bir biçimde haklı gerekçelere  
6
dayandığı kabul edilebilir (Incal –Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Derleme 1998-IV, s.  
1573, § 72).  
AİHM, başvuranları yargılayıp mahkûm eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin  
AİHS’nin 6 § 1 maddesinde öngörülen bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımadığı  
sonucuna varmıştır.  
B. Gözaltı süresince avukat bulunmayışı hakkında  
AİHM, daha önceki benzer davalarda da dile getirildiği üzere, tarafsızlıktan ve  
bağımsızlıktan yoksun bir mahkemenin, hiçbir surette, yargı yetkisi altındaki kişilere adil bir  
yargılama temin edebileceğinin varsayılamayacağını hatırlatır.  
Başvuranın, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde görülmesi hakkının  
ihlal edildiği tespiti ışığında, AİHM mevcut şikayeti incelemeye gerek olmadığı kanaatine  
varmıştır (Bkz., diğerleri arasında Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Derleme  
1998-VII, s. 3074, §§ 44-45).  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran, mahkûm edilmesinden dolayı maddi tazminat olarak 20.000 (yirmi bin)  
Euro talep etmektedir. Ayrıca başvuran, tutuklu bulunduğu sırada ailesinin maddi olarak  
kendisine katkıda bulunduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda, manevi tazminat olarak  
100.000 (yüz bin) Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu rakamlara itiraz etmektedir.  
Maddi tazminatla ilgili olarak, AİHM başvuranın talebini destekleyecek hiçbir kanıt  
unsuru sunmadığını gözlemlemektedir (Bkz., mutatis mutandis, Karakoç ve diğerleri-Türkiye,  
no: 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, § 69, 15 Ekim 2002). Sonuç olarak AİHM bu talebi  
reddetmektedir.  
Buna karşılık, ilgili kişiye hakkaniyete uygun olarak 10.000 (on bin) Euro değerinde  
manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağına karar vermiştir.  
AİHM, bir mahkûmiyet kararının Sözleşme’nin 6§1. maddesine göre tarafsız ve  
bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında prensip olarak en  
uygun tazminin, başvuranın gecikmeksizin tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından  
yeniden yargılanması olduğu kanaatine varmıştır (Gençel-Türkiye, no:53431/99, §27, 23  
Ekim 2003).  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran yaptığı masraf ve harcamalar için 6.000 (altı bin) Euro talep etmektedir.  
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.  
7
AİHM hakkaniyete uygun olarak, bu alandaki uygulamayı gözönüne alarak başvurana  
3.000 (üç bin) Euro ödenmesinin makul olacağına ve ödeme yapılırken bu meblağdan Avrupa  
Konseyi tarafından sağlanan 630 (altı yüz otuz) Euro tutarındaki adli yardımın düşürülmesine  
karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranının üç puan fazlasının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
2. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğinden yoksun  
olması nedeniyle AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikâyetin incelenmesine gerek görülmediğine;  
4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde ,  
Savunmacı Hükümet’in başvurana ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye çevrilmek  
üzere,  
i. manevi tazminat için 10.000 (on bin) Euro ödenmesine;  
ii. masraf ve harcamalar için 2.370 (iki bin üç yüz yetmiş) Euro ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 20 Ekim 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
8