C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
NEJDET VE PERĐHAN AHĐN - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 13279/05 )  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
27 Mayıs 2010  
(Büyük Daire’ye gönderildi)  
(04/10/2010)  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (13279/05) no’lu davanın nedeni T.C.  
vatandaları Nejdet ahin ve Perihan ahin’in (bavuranlar) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 9 Nisan 2005 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına  
ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
olduğu bavurudur.  
Bavuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Ankara Barosu  
avukatlarından K. Kılıç tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar, sırasıyla 1949 ve 1950 doğumlu olup, Ankara'da ikâmet etmektedir.  
Bavuranların orduda pilot olarak görev yapan oğullarının, Diyarbakır-Ankara arasında  
asker taıyan uçağı 16 Mayıs 2001 tarihinde bir kaza geçirmive Malatya'nın Güzyurdu köyü  
yakınlarında dütür.  
10 Mayıs 2002 tarihinde, bavuranlar, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 21.  
maddesinde öngörülen haktan yararlanmak ve kendilerine bu hüküm uyarınca aylık  
bağlanmasını sağlamak üzere T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne bavurmutur.  
23 Mayıs 2002 tarihinde, Emekli Sandığı bu talebi reddetmitir.  
15 Temmuz 2002 tarihinde, bavuranlar bu karara karı Ankara Đdare Mahkemesi nezdinde  
itiraz davası açmıtır.  
1 Nisan 2003 tarihinde, mahkeme bavuranların davasını reddetmitir. Mahkeme, 14  
Mayıs 2001 tarihli Uyumazlık Mahkemesi kararı (E.2000/77, K.2001/22) uyarınca, ihtilaf  
konusu olayın kendisinin değil, askeri idare mahkemelerinin yetkisinde olduğu kanaatine  
varmıve görev bakımından yetkisizlik kararı vermtir.  
Bavuranlar bu nedenle, 3 Haziran 2003 tarihinde davalarını Askeri Yüksek Đdare  
Mahkemesi önüne götürmülerdir.  
10 Haziran 2004 tarihinde bavuranların davasını reddeden mahkeme, öncelikle ilgili  
ahısların harp malulü sıfatıyla maaaldıklarını, ayrıca 5434 Sayılı Yasa’nın Ek 78. maddesi  
gereğince hesaplanan ve 4567 sayılı yasaya göre yeniden değerlendirilen bir emekli maaı  
aldıklarını gözlemlemitir. Mahkeme daha sonra, merhumun uçağının Diyarbakır-Ankara  
arasında sefer yaparken düğünü; oysa 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun  
öngörğü haktan yararlanma koulunun, bir Devlet görevlisinin doğrudan bir terör eylemi  
sonucu yaralanması, özürlü kalması ya da ölmesi durumuyla sınırlı olduğunu kaydetmitir.  
Dolayısıyla mahkeme, mağdurun amacı terörle mücadele olan bir görev yapmasının, tek  
baına böylesi bir hakkı doğurmadığı kanaatine varmıtır.  
Yüksek Mahkeme heyetindeki hâkimlerden biri kararda karı görübildirmive 3713  
Sayılı Yasa’nın kısıtlayıcı yorumuna itiraz etmitir. Bavuranların oğullarının, bir terörle  
2
mücadele operasyonundan dönen ve asker taıyan uçakta yardımcı pilot görevini yerine  
getirdiği sırada, uçağın dümesi sonucu öldüğü hususunda kimsenin bir itirazı olmadığını  
hatırlatarak, anlamazlığın sadece ölümün 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesi kapsamına girip  
girmediği sorusuna dayandığı kanaatini dile getirmitir. Karı görübildiren hâkime göre,  
merhumun üstlendiği görev ve uçağın asker taıdığı göz önüne alındığında, bu hükmün  
mevcut davada uygulanabileceği çok açıktır.  
6 Temmuz 2004 tarihinde, bavuranlar Askeri Yüksek Đdare Mahkemesi'nin kararına itiraz  
etmitir. Bavuranlar bu itirazlarında, ilk derece mahkemesine 10 Haziran 2004 tarihinde  
takdim ettikleri layihalarında, oğulları ile aynı kazada ölen askerlerin aileleri tarafından açılan  
davalarda sivil idare mahkemelerinin, yani Ankara Đdare Mahkemesi'nin 6., 10. ve 11.  
Dairelerinin, 3713 Sayılı Yasa’nın uygulanması gerektiği yönünde verdiği dört kararı  
(E.2002/1059-K.2003/27,  
E.2002/100-K.2003/1073,  
E.2002/101-K.2003/1053  
ve  
E.2003/148-K.203/522) sunduklarını hatırlatmıtır. Bavuranlar, askeri mahkemenin bu  
kararları hiçbir ekilde dikkate almadığını belirterek, mahkemenin vardığı sonucun  
anayasanın eitlik ve yargı birliği ilkelerini ihlal ettiğini savunmulardır.  
Askeri Yüksek Đdare Mahkemesi, 30 Eylül 2004 tarihli kararında, bavuranların itirazını  
dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmitir.  
Bu karar bavuranlara tebliğ edilmitir. Tebligat zarfı üzerinde bulunan posta damgasına  
göre gönderilme tarihi 11 Ekim 2004'tür.  
ĐLGĐLĐ ULUSAL MEVZUAT VE ĐÇTĐHAT  
A. Mevzuat Hükümleri  
3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesi  
2330 Sayılı Yasa’nın 1. maddesi  
2247 Sayılı Yasa’nın 24. maddesi  
B. Sivil Đdare Mahkemelerinin Đçtihadı  
Ankara 10., 11. ve 6. Đdare Mahkemelerinin 22 Ocak, 26 Haziran ve 31 Mart 2003 tarihli  
kararları (E.2002/1059-K.2003/27, E.2002/100-K.2003/1073, E.2002/101-K.2003/1053 ve  
E.2003/148-K.203/522).  
Danıtay’ın iki kararı (E. 2002/1059 K. 2004/4656 ve E. 2003/3110 K. 2006/843)  
C. Uyumazlık Mahkemesi Kararları  
22 ubat 1999 tarihli karar (E. 1998/75 K. 1999/4)  
14 Mayıs 2001 tarihli karar (E. 2000/77 K. 2001/22)  
11 Aralık 2006 tarihli karar (E. 2006/246 K. 2006/236)  
3
HUKUK  
AĐHS'NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, yargılamanın adil olmadığını iddia etmekte ve aynı olay için bir mahkemeden  
diğerine farklı bir hukuki değerlendirme yapılmasının eitlik ve yargı birliği ilkelerine  
aykırılık tekil ettiğini savunmaktadır. Bavuranlar ayrıca, Devletin düen uçağın üreticisine  
dava açmadığından ikâyetçi olmaktadır.  
Bavuranlar bu çerçevede, AĐHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
1. 6. maddenin uygulanabilirliği hakkında  
Hükümet, ihtilaf konusu olayların, kendisine göre, AĐHS'nin 6. maddesi anlamında bir  
“medeni hak” niteliğinde olmaması nedeniyle, mevcut davada AĐHS'nin 6. maddesinin  
uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, yasama organının terörist bir  
eylem sonucu ölen kamu çalıanlarının ailelerine baka koullarda ölenlerin ailelerine kıyasla  
ek sosyal haklar tanımak amacıyla 3713 sayılı kanunun 21. maddesini kabul ettiğini  
belirtmektedir. Hükümet, böylesi bir sosyal hakkın tanınıp tanınmayacağı kararının AĐHS'nin  
uygulanmasına değil, yasama organının takdirine bırakılması gerektiği kanaatindedir.  
Bavuranlar, bu analizi reddetmektedir.  
AĐHM, AĐHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının uygulanabilirliği konusunun incelendiği  
durumlarda, aynı maddeye dayalı ikâyetin esasına bağlı olarak olaylara ve hukuka ilikin  
önemli soruların ortaya çıktığı ve bunların bavurunun bu safhasında çözülemeyeceği  
kanaatine varmakta ve konunun esasla birletirilmesine karar vermektedir.  
2. Đç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında  
Hükümet, Ankara Đdare Mahkemesi'nin görevsizlik kararına itiraz etmedikleri için  
bavuranların iç hukuk yollarını tamamen tüketmediklerini savunmaktadır.  
Bavuranlar, bu sava karı çıkmakta ve ulusal mahkemelerin yetkiye dair kararlarının  
kamu düzenine ilikin kararlar olduğunun altını çizmektedir. Bavuranlar, bu nedenle karara  
uymak zorunda olduklarını düünmülerdir.  
AĐHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğunun, etkili, yeterli ve eriilebilir olarak  
değerlendirilebilecek normal bir hukuk yolunun kullanılmasıyla sınırlı olduğunu (San Marino  
aleyhine Buscarini ve diğerleri davası [GC], no 24645/94, CEDH 1999I, ve Bulgaristan  
aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, Karar ve hükümlerin derlemesi  
1998-VIII), ve böylesi bir hukuk yolunun ihtilaflı durumu doğrudan gidermeye yönelik  
olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Arnavutluk aleyhine Qufaj Co. Sh.p.k. Davası (karar), no  
54268/00, CEDH 2003-XI). Mevcut durumda AĐHM, bavuranların sivil idare mahkemeleri  
önünde dava açtıklarını, ancak bunların görevsizlik kararı aldıklarını gözlemlemektedir.  
Buradan yola çıkarak, bavuranlar, bu hukuk yolunda ısrar etmedikleri ve davalarını görmeye  
4
yetkili olduğu belirtilen Askeri Yüksek Đdare Mahkemesi'ne gittikleri için eletirilemez; zaten  
bu mahkeme de bavuranların taleplerini esastan incelemek suretiyle konunun kendi görev  
alanına girdiğini göstermitir. Bu itibarla, Hükümetin bu noktada ileri sürdüğü ön itirazın  
reddedilmesi uygun olacaktır.  
3. Altı aylık süreye riayet edilmesi hakkında  
Hükümet’e göre, bavurunun sunulması gereken altı aylık süre Askeri Yüksek Đdare  
Mahkemesi'nin 30 Eylül 2004 tarihli kararıyla balamaktadır ve bavuru bu tarihten itibaren  
altı aylık sürenin sona erdikten sonra sunulması nedeniyle süresi dıında yapılmıtır.  
Bavuranlar, bu sava karı çıkmakta ve sözkonusu kararın kendilerine 21 Ekim 2004  
tarihinde tebliğ edildiğini belirtmektedir.  
AĐHM, dosyadaki belgelere bakıldığında, Askeri Yüksek Đdare Mahkemesi'nin 30 Eylül  
2004 tarihli kararının bavuranlara tebliğ edildiğini ve tebligat zarfının üzerinde, her ne kadar  
bavuranların hangi tarihte teslim aldıklarına dair bir tarih bulunmasa da, gönderme tarihinin  
11 Ekim 2004 olduğunu gösteren bir posta kaesi bulunduğunu gözlemlemektedir. Oysa,  
mevcut bavuru 9 Nisan 2005 tarihinde, yani bu tarih üzerinden altı aylık süre geçmeden  
sunulmutur. Dolayısıyla, Hükümetin bu noktada ileri sürdüğü ön itirazın reddedilmesi uygun  
olacaktır.  
AĐHM, bavurunun AĐHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.  
Bu itibarla, bavurunun kabuledilebilir bulunması uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
1. 6. maddenin 1. paragrafının uygulanabilirliği hakkında  
AĐHM, AĐHS'nin 6. maddesi 1. paragrafının hukuki bağlamda uygulanabilmesi için,  
herhangi bir « medeni hak » konusunda bir « anlamazlık » olması ve bu anlamazlığın, AĐHS  
tarafından korunmuolsun ya da olmasın, en azından savunulabilir ve iç hukukta kabul  
edilmibir hakla ilgili olması gerektiğini önceki kararlarında defalarca hatırlatmıtır.  
Anlamazlık gerçek ve ciddi olmalıdır; anlamazlık yalnızca medeni bir hakkın varlığıyla  
değil, bu hakkın uygulama alanı ve amacıyla da ilgili olabilir. Yargılamanın sonucu,  
sözkonusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır (bakınız, özellikle, Đsviçre aleyhine  
Athanassoglou ve diğerleri davası [GC], no 27644/95, prg. 43, CEDH 2000-IV, ve Đtalya  
aleyhine Mennitto davası [GC], no 33804/96, prg. 23, CEDH 2000-X).  
Mevcut davada, bavuranlar ve Hükümet arasında, 6. maddenin 1. paragrafının uygulama  
alanına girebilecek nitelikte bir hakkın mevcut olup olmadığı hususunda bir anlamazlık  
bulunmaktadır. Bu nedenle AĐHM, talep edilen tazminat/aylık hakkının, savunulabilir bir  
ekilde, iç hukukta tanınıp tanınmadığını belirlemekle ie balayacaktır.  
Bu bağlamda AĐHM, terör saldırısı mağdurlarına nakdi tazminat ve aylık hakkının  
sağlanması koullarının, 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesinde belirlendiğini  
gözlemlemektedir. Bu hüküm okunduğunda, sözkonusu hakların tanınmasının, gerek ilkesel  
olarak gerekse kapsama alanının belirlenmesi bakımından, büyük ölçüde ulusal makamların  
takdir yetkisine bırakıldığı anlaılmaktadır. Bu demektir ki, kanunda öngörülen koullar  
olutuğunda sözkonusu tazminat ve aylığın ödenmesi, Devletin bahetmesine değil,  
yararlanacak kiinin yargıdan talep edebileceği gerçek bir hakka ilikindir.  
5
Ayrıca, mevcut olayda, son olarak davanın Askeri Yüksek Đdare Mahkemesine götürülmesi  
sırasında bir anlamazlığın ortaya çıktığı açıkça görülmektedir. Gerçek ve ciddi olan bu  
anlamazlık, aynı zamanda bavuranların talep ettiği ek para yardımı alma hakkının  
mevcudiyeti ile ilgilidir. Yargılama, itiraz edilen kararın, yani Emekli Sandığı’nın talep edilen  
aylığı ödemeyi reddetmesinin, uygun bulunması ile sonuçlanabilirdi ve zaten öyle olmutur.  
Bu yargılama sözkonusu hak için doğrudan belirleyici nitelikteydi. Ulusal mahkemeler  
böylece bavuranların iddia ettikleri bir hakla ilgili anlamazlığı karara bağlamıtır.  
Bu hakkın medeni nitelikte olup olmadığının belirlenmesi için, yasal tazminat talebinde  
bulunulan böylesi bir davanın konusunun bavuranların miras haklarıyla ilgili olması ve  
yargılama sonucunun da miras hakkı için belirleyici olması yeterlidir (Lüksemburg aleyhine  
Procola davası, 28 Eylül 1995, par. 39, seri A no 326). Burada söz konusu olan, mevcut  
davada talep edildiği gibi emekli aylığı alma hakkıdır.  
AĐHM, bu nedenle 6. maddenin medeni hak bölümünün uygulanabilir olduğu kanaatine  
varmaktadır.  
2. AĐHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği iddiası hakkında  
Hükümet, Türk yargı sisteminin sivil idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemelerinden  
olutuğunu, her iki yargı organının farklı özelliklere sahip ihtilaflara baktığını ve her birinin  
kendi içtihadını gelitirdiğini kaydetmektedir. Hükümet, ayrıca bu iki tip yargı organı arasında  
meydana gelebilecek içtihat anlamazlıklarını çözümleyecek bir yargı organı bulunmadığını  
hatırlatmaktadır. Hükümet, bununla birlikte her birinin yetki alanları farklı olduğundan böyle  
bir mekanizmanın gerekli olmadığını savunmaktadır.  
Hükümete göre, Askeri Yüksek Đdare Mahkemesi bağımsız ve tarafsız bir mahkemedir ve  
mevcut davada, kendisine sunulan kanıtlar ile 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesinin  
uygulanabilirliğini adil bir ekilde değerlendirdikten sonra davanın özel koullarını da dikkate  
alarak karar vermitir. Her davanın dosyadaki kanıtlar doğrultusunda kendine özgü özellikleri  
vardır. Üstelik, bağımsızlık ilkesi, her mahkemenin yasanın uygulanmasında farklı bir görüe  
sahip olabilmesini gerektirir. Zaten, ulusal mahkemelerin kararlarını AĐHM'nin kendi  
içtihadına göre değerlendirmesi söz konusu olamaz.  
Hükümet, ayrıca 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesinin uygulanmasına yönelik askeri  
mahkemeler tarafından verilen ve mevcut davada alınan kararla karılatırılabilecek nitelikte  
olan üç kararı dayanak olarak göstermektedir. Hükümet, aynı ekilde, doğrudan terör eylemi  
sonucu meydana gelmediği gerekçesiyle 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesi gereğince  
bavuranlara aylık bağlanmamasının yasaya aykırı olmadığını; bu bağlamda sivil idare  
mahkemelerinin aynı uçak kazasıyla ilgili verdikleri kararların, bir içtihat farklılığı değil, bir  
yorum farklılığı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.  
Son olarak Hükümet, T.C. Anayasası'nın 158. maddesi ile 2247 sayılı kanun gereğince,  
hukuki, idari ve askeri mahkemeler arasındaki yetki anlamazlıklarını çözmek üzere bir  
Uyumazlık Mahkemesi kurulduğunu kaydetmektedir. Uyumazlık Mahkemesi'nin 22 ubat  
1999 tarihli (E.1998/75, K.1999/4) kararına atıfta bulunan Hükümet, sözkonusu mahkemenin,  
yalnızca iki ayrı mahkeme arasında içtihat farklılığı ortaya çıktığı ve bir mahkemenin bir  
kimseye bir hak tanıyan kararına karılık, diğer mahkemenin bu kararın infazına imkân  
tanımayan baka bir karar verdiği durumlarda yetkili olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet,  
sözkonusu mahkemenin yetkisinin sınırlı olduğu göz önüne alındığında, bavuranların iddia  
edilen içtihat farklılığına itiraz edebilecekleri baka bir yargı organının mevcut olmadığını  
kaydetmektedir. Bununla birlikte, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda sivil, idari  
6
ve askeri mahkemeler tarafından verilen kararlar kendi üst derece mahkemelerinin kontrolüne  
sunulduğu için, Hükümet, Türk yargı sisteminde bu bakımdan bir eksiklik olduğunun  
söylenemeyeceği kanaatindedir.  
Bavuranlar, bu argümanlara karı çıkmakta ve taleplerinin reddedilmesinin eitlik ve yargı  
birliği ilkelerine aykırılık tekil ettiğini savunmaktadır.  
AĐHM, ulusal mevzuatı yorumlama görevinin ilk elde ulusal makamlara; bilhassa da  
mahkeme ve yüksek mahkemelere düğünü (bakınız Đspanya aleyhine Brualla Gómez de la  
Torre davası, 19 Aralık 1997, prg. 31, Derleme 1997-VIII, ve Đspanya aleyhine Saez Maeso  
dava, no 77837/01, prg. 22, 9 Kasım 2004), kendi rolünün ise bu yorumların etkilerinin  
AĐHS’ne uygun olup olmadığını tespit etmekten ibaret olduğunu hatırlatmaktadır.  
AĐHM ayrıca, AĐHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafındaki gereksinimler bakımından içtihat  
farklılıklarını daha önce incelediğini kaydetmektedir (bakınız, özellikle, Fransa aleyhine  
Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri davası [GC], no 24846/94 ve 34165/96'dan  
34173/96'ya, CEDH 1999-VII, Romanya aleyhine Beian davası (no 1), no 30658/05, CEDH  
2007-XIII (alıntılar), ve Bulgaristan aleyhine Iordan Iordanov ve diğerleri davası, no  
23530/02, 2 Temmuz 2009). AĐHM'nin daha önce gördüğü benzer davalarda, ilk derece  
mahkemelerinin verdiği kararlardaki farklılıklar, hiyerari çerçevesinde bu anlamazlıklarda  
izlenecek yorum eklini belirleme yetkisine sahip yüksek mahkemeler tarafından karara  
bağlanmıtır (Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri, ilgili bölüm, par. 59, ve Beian,  
ilgili bölüm, par. 39).  
AĐHM, böylece, bir ulusal yüksek mahkemenin içtihadında hukuki kesinlik ilkesine aykırı  
olduğu ve AĐHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafını ihlal ettiği ileri sürülen bir anlamazlığın  
hangi artlarda ortaya çıktığı noktasında karar vermek durumunda kalmıtır (bakınız Beian,  
ilgili bölüm, prg. 34-40, Iordan Iordanov ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 48-49, Đspanya  
aleyhine Pérez Arias davası, no 32978/03, prg. 25, 28 Haziran 2007, ve Çek Cumhuriyeti  
Schwarzkopf ve Taussik davası (karar), no 42162/02, 2 Aralık 2008). AĐHM bunu yaparken,  
değerlendirmelerine yön veren kıstasları belirtmitir (Iordan Iordanov ve diğerleri, ilgili  
bölüm, prg. 48-49).  
Bununla birlikte, mevcut davanın koulları yukarıda incelenen davalardan belirgin bir  
ekilde farklılık göstermektedir. Mevcut davada, anlamazlıklar, bir ulusal yüksek  
mahkemenin içtihadında ortaya çıkan farklılıktan değil, aralarında hiyerari olmayan ve her  
biri kendine özgü bir yüksek mahkemeye sahip, iki ayrı ve özerk mahkemenin, içtihatlarının  
uyumsuz olması nedeniyle verdiği farklı kararlardan kaynaklanmaktadır.  
Gerçekten de, AĐHM, bavuranların, sivil idare mahkemeleri ile askeri idare  
mahkemelerinin 16 Mayıs 2001 tarihinde meydana gelen uçak kazasının koullarını  
değerlendirmeleri aamasında ortaya çıkan farklılıktan ikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir.  
Đlki tarafından verilen kararlarda – 3713 Sayılı Yasa’nın 21. maddesinde öngörülen aylık ve  
nakdi tazminat hakkından yararlanmak için olmazsa olmaz art olarak kabul edilen – olay ile  
terörle mücadele arasındaki nedensellik bağı kurulmuolmasına rağmen, ikincisi böyle bir  
bağın olmadığı sonucuna varmıtır.  
Bu bağlamda AĐHM, öncelikle, iki ihtilaf hakkındaki farklı uygulamaların, ihtilaf konusu  
olaylardaki koulların farklılığı nedeniyle haklı gösterilmesi durumunda, içtihat farklılığı  
olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Erol Uçar davası (karar),  
no 12960/05, 29 Eylül 2009). AĐHM, daha sonra, bölgesel ve görevsel yetkilere sahip  
7
mahkemelerinden oluan her yargı sisteminin doğal olarak içtihat farklılıkları  
barındırabileceğini hatırlatmaktadır. AĐHM, öte yandan bu tür farklılıkların aynı yetki  
çevresinde bile görülebileceğini kabul etmektedir. Bunun, balı baına, AĐHS'ne aykırı olduğu  
söylenemez (Portekiz aleyhine Santos Pinto davası, no 39005/04, prg. 41, 20 Mayıs 2008).  
Aynı ekilde, AĐHM, Hükümetin atıfta bulunduğu hâkimlerin karar alma özerkliğinin, aynı  
metnin değiik yargı kademelerinde farklı yorumlanmasını açıklayabileceğini kabul  
etmektedir. Ancak AĐHM bu bağlamda, mahkemelerin uygulamaları arasındaki uyumu ve  
içtihat birliğini sağlamaya yönelik mekanizmaların hayata geçirilmesinin önemli olduğunu  
hatırlatmaktadır (Schwarzkopf ve Taussik, ilgili bölüm).  
üphesiz, mevcut davaya bakıldığında, bavuranların ikâyet ettikleri farklılığın, değiik  
ulusal mahkemeler tarafından incelenen davaların koullarının farklı olmasından değil, bu  
mahkemelerce yapılan esasa ilikin incelemede hakkın uygulanmasının ve bu uygulamaların  
doğurduğu sonuçların farklı olmasından kaynaklandığı anlaılmaktadır. Bu doğrultuda AĐHM,  
mevcut davada ortaya çıkan içtihat farklılığının, idari yargı sisteminin yapısından ve  
bünyesinde aynı yetkiye sahip iki ayrı türde mahkeme barındırmasından kaynaklandığını  
gözlemlemektedir.  
Aynı yetki alanında paralel olarak faaliyette bulunan bu mahkemeler, iç hukuk gereğince  
ilke olarak uymaları gereken kendi yetki sınırlarına riayet etmemilerdir. Bavuranların  
ikâyet ettikleri hukuki yorum farklılıklarının kaynağında mahkemelerin yetki sınırlarına  
riayet etmemeleri yattığından, AĐHM, Uyumazlık Mahkemesi’nin, 3713 Sayılı Yasa  
uyarınca aylık ödenmesi hususunda ortaya çıkan anlamazlıklarda, Askeri Yüksek Đdare  
Mahkemesi’nin yetkili olduğunu açıkça belirleyerek (Uyumazlık Mahkemesi’nin 11 Aralık  
2006 tarih ve E. 2006/246, K. 2006/236 sayılı kararı), bu konudaki hukuki yorum  
farklılıklarının kaynağını ortadan kaldırdığı kanaatindedir.  
Gerçekten de, Uyumazlık Mahkemesi’nin davaya bakması, sivil idare mahkemeleri ile  
askeri idare mahkemeleri arasında yetki alanları konusundaki uyumazlıkla ilgili bir karar  
verilmesine imkân sağlamıve sivil idare mahkemelerinin askeri idare mahkemelerinin  
yetkisinde olan davalara bakmasına ilke olarak son vermitir.  
Bu itibarla, bavuranların ulusal mahkemelere bavurduğu tarihte, iki ayrı ve özerk  
mahkemenin aynı hukuki metin hakkında birbirinden farklı iki yorum yapmıolması tek  
baına hukuki güvenlik ilkesine aykırılık oluturmamakla birlikte, iç hukuktaki bu  
uyumsuzluğun kaynağını ortadan kaldırılabilecekken bunun yapılmamıolması üzücü bir  
durumdur.  
Bu bağlamda AĐHM, iç hukuktaki farklı kararları, her ne kadar ilk bakıta benzer  
ihtilaflarla ilgili gibi görünseler dahi, bağımsız mahkemeler tarafından verilmiolmaları  
nedeniyle karılatıramayacağını hatırlatmaktadır (Hollanda aleyhine Engel ve diğerleri  
dava, 8 Haziran 1976, prg. 103, seri A no 22, ve Portekiz aleyhine Gregório de Andrade  
dava, no 41537/02, prg. 36, 14 Kasım 2006). Durum böyle olmakla birlikte, AĐHM,  
Uyumazlık Mahkemesi’nin askeri idare mahkemelerinin yetkisini pekitiren tutumu göz  
önüne alındığında, mevcut davada, bavuranların, anlamazlığın bu mahkemeler tarafından  
incelenmesi ya da çözüme bağlanması nedeniyle görevli mahkemenin davaya bakmaktan  
imtina ettiğini ve bu nedenle haksızlığa uğradıklarını iddia edemeyecekleri görüündedir.  
Bu nedenle AĐHM, AĐHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edilmediği sonucuna  
varmaktadır.  
8
AĐHM, böylece bavuranların temel ikâyetlerine cevap verdiği kanaatine varmakta ve  
geriye kalan ikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME,  
1. Oybirliğiyle, bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Bire karı altı oyla, AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 27 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
9
YARGIÇ POPOVĐC’ĐN AYRIK OY GÖRÜÜ  
Çoğunluk, kararın ilgili paragrafında «aynı hukuki metin hakkında iki ayrı ve özerk  
mahkemenin iki farklı yorum yapmıolmasına» dikkat çekmekte, fakat bu durumun hukuki  
güvenlik ilkesine karı herhangi bir ihlale yol açmadığı sonucuna varmaktadır.  
Meslektalarımın oyçokluğuyla almıolduğu bu kararda aynı görüe katılmamaktayım.  
Kanaatimce bavuranların içinde bulundukları durum, mahkemenin davaya bakmaktan imtina  
etmesine benzer bir durumdur. Bir yandan bavuranların davası, aynı durumdaki diğer  
vatandalar gibi idare mahkemesince görülmemi; diğer yandan aynı kaza sırasında oğullarını  
kaybeden diğer dört ailenin yaptıkları taleplerin idare mahkemesince kabul edilmesine karın,  
bavuranlara askeri idare mahkemesi tarafından aynı olanak tanınmamıtır.  
Bu noktada, idare mahkemesine yapılan ve aynı olayla ilgili benzer sorunları kapsayan diğer  
bütün bavurular kabul gördüğü halde, neden yalnızca bavuranlara bu mahkemeye bavuru  
hakkı tanınmadığı hususunun cevapsız kaldığının altını çizmek isterim.  
Bavuruda, diğer tüm vatandalara tanınan hukuki güvenlikten bavuranları yoksun bırakan  
bir ulusal içtihat tutarsızlığı mevcuttur. Bu gerekçelerle, bavuranların adil yargılanma  
hakkından faydalanamadıkları ve sonuç olarak, AĐHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiği  
görüündeyim.  
10