esası hakkında Danıştay’a sunduğu yazılı rapora cevap verme imkânı bulamadığından,
silahların eşitliği ilkesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir.
Başvuran AİHS’nin 6/1 maddesinin birçok açıdan ihlâl edildiğini savunmaktadır :
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, Pellegrin içtihadına atıfla ([GC], no 28541/95, CEDH 1999-VIII....), öncelikle
bu davada AİHS’nin 6. maddesinin uygulanamayacağını savunmaktadır. Başvuran, bu
iddiaya itiraz etmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak AİHM, Devlet ile memurları arasındaki anlaşmazlıklarda 6/1
maddenin uygulanabilirliği hakkındaki içtihatını gözden geçirdiğini anımsatmaktadır.
Özellikle, Finlandiya aleyhine Vilho Eskelinen ve diğerleri ([GC], no 63235/00, prg. 62,
CEDH 2007-...) davasında AİHM, savunma yapan devletin devlet görevlisi bir başvurana
karşı 6/1 maddenin uygulanamayacağını geçerli bir şekilde savunabilmesi için beraberce
incelenmesi gereken iki yeni kıstas getirmiştir: bir taraftan, devlet görevlisi olan başvuranın
ulusal hukuk çerçevesinde bir mahkemeye başvurma hakkından tamamen yoksun olması ;
diğer taraftan, 6. maddeyle teminat altına alınan hakların uygulanmama gerekçesinin devletin
çıkarlarına yönelik objektif amaçlara dayanması gerekmektedir. Oysa bu davada, başvuranın
ulusal hukuk çerçevesinde mahkemeye erişim hakkı olduğu ve anlaşmazlığı idari yargının
önüne götürebildiği tartışılamaz. Bu itibarla, birinci şart yerine getirilmediğinden AİHM,
ikinci şartın incelenmesine gerek duymamış ve 6. maddenin bu davada uygulanabileceği
sonucuna varmıştır.
Diğer taraftan Hükümet, hem başvuranın Danıştay kararını düzeltme başvurusunda
bulunmayarak iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini hem altı aylık süreye uymadığını
ileri sürmektedir. Bu konuyla ilgili olarak, dava dilekçesinin başvuranın avukatı tarafından 20
Ocak 2006 tarihinde imzalandığını ve AİHM’nin alındı damgasındaki tarihin ise 14 Şubat
2006 olduğunu belirtmektedir. Diğer taraftan Hükümet, dava dosyasında, 3 Nisan 2007
tarihinde alınan kısmi kararda belirtildiği gibi dava dilekçesinin 12 Ekim 2005 tarihinde
verildiğini gösteren herhangi bir belgenin bulunmadığını savunmaktadır. Oysa, ulusal yargı
organları tarafından verilen 24 Aralık 2004 tarihli nihai karar başvurana 26 Nisan 2005
tarihinde tebliğ edilmiştir. Bu nedenle AİHM’ye yapılan başvuru gecikmeli olarak yapılmıştır.
Başvuran tüm bu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, Hükümet’in ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tamamen tüketilmediği iddiasını daha
önceki benzer davalarda incelediğini anımsatmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine Öz
davası (karar), no 68447/01, 23 Ekim 2007 ; mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Gök ve
diğerleri davası , no 71867/01, 71869/01, 73319/01 ve 74858/01, prg. 47-48, 27 Temmuz
2006 ; Türkiye aleyhine Satılmış ve diğerleri davası, no 74611/01, 26876/02 ve 27628/02,
prg. 50-52, 17 Temmuz 2007). AİHM daha önceki kararlarını değiştirmeye sevkedecek
herhangi bir gerekçe görmemekte ve dolayısıyla Hükümet’in itirazını reddetmektedir.
Altı aylık süreye uyulmadığı iddiasıyla ilgili olarak AİHM, süregelen uygulamalarına
atıfla, başvuranın AİHM’ye başvuruda bulunmak istediğini bildiren ve içinde şikayetine
ilişkin unsurların yer aldığı ilk dilekçesinin AİHM’ye ulaştığı tarihin başvuru tarihi olarak
kabul edildiğini anımsatmaktadır. (Birleşik Krallık aleyhine Chalkley davası (karar),
no 63831/00, 26 Eylül 2002). Dolayısıyla başvuran, AİHM’ne ilk müracaatını 12 Ekim 2005
tarihinde yapmış olup, Danıştay’ın 24 Aralık 2004 tarihli kararının tebliğ edildiği tarih olan
4