gözaltında verdiği ifadesi, mahkum edilmesinde tek kanıt unsuru teşkil etmemektedir. Ulusal
mahkemeler, PKK üyelerinin ifadeleri ışığında ve dava konusu olaylarla ilgili olarak
yürütülen soruşturmaları dikkate alarak kararlarını vermiştir.
Başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının yalnızca, daha sonradan verdikleri
ifadeleri reddeden şahısların ifadelerine dayandığını iddia etmektedir.
AĐHM, her ne kadar AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin adil yargılanma hakkını güvence
altına alsa da, bu maddenin mevcut haliyle, iç hukukla ilgili olan delillerin toplanması,
özellikle de bu delillerin kabuledilebilirlikleri ve ispat güçleri ile ilgili soruları
düzenlemediğini hatırlatmaktadır (bkz., Schenk-Đsviçre, 12 Temmuz 1988 tarihli karar).
Ayrıca AĐHM’ye verilen görev, tanık ifadelerinin delil olarak kabul edilip edilmediği
hususunda görüş bildirmesinden ziyade bir bütün olarak ele alındığında sözkonusu
yargılamanın, delil unsurlarının sunulma şekli de dahil olmak üzere, hakkaniyete uygun
olarak görülüp görülmediği hususunda görüş bildirmesidir (bkz., diğerleri arasında, Van
Mechelen ve diğerleri-Hollanda, 23 Nisan 1997 tarihli karar).
Bu bakımdan delil unsurları normal koşullarda halka açık olarak görülen duruşma
sırasında, vicahi yargılama yapılması amacıyla başvurana sunulmalıdır fakat hazırlık
soruşturması ve soruşturma safhasında elde edilen ifadelerin kullanılması, savunma hakkına
saygının korunması kaydıyla, 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerine aykırılık teşkil etmemektedir.
Genel olarak 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerinde, iddia tanıklarını itiraz etmesi ve ifade
sırasında ya da sonrasında bu kişiyi sorguya çektirmesi için yeterli ve uygun fırsatın tanınması
gerektiği belirtilmektedir (Bkz., özellikle, Saidi-Fransa, 20 Eylül1993 tarihli karar). Bir
mahkumiyet kararı, yalnızca ya da kesin bir şekilde, sanığın ne soruşturma sırasında ne de
duruşma sırasında sorguya çektirebildiği bir kişinin ifadelerine dayandığı hallerde savunma
haklarının, 6. maddede ifade edilen güvencelerle uygun düşmeyecek bir şekilde sınırlandığı
sonucu ortaya çıkmaktadır.
Mevcut davada AĐHM, başvuranın bütün yargılama süresince kendisini itham eden
sanıkların ifade tutanaklarına erişme hakkında sahip olduğunu tespit etmektedir. Böylece
başvuranın, birçok kez dava konusu ifadelerin gerçek olmadığını beyan etme ve bunların
kullanılması hususuna itiraz etme fırsatı olmuştur. Başvuran bu ifadelerin aleyhinde
kullanılması hususuna hem ilk derece mahkemesi önünde hem de Yargıtay önünde itiraz
etmiştir. Başvuran gözaltında verdiği ifadesi ile ilgili olarak da aynı şekilde hareket etmiştir.
Bu durumda AĐHM, istinabe yoluyla alınan ifadelerle ilgili olarak, “başvurana, bu
ifadelere itiraz etme imkanı tanınmasının, bir duruşmanın ya da doğrudan ifade alınmasının
yerine geçmesinin mümkün olmadığını daha önce açıklamıştır (bkz. Hulki Güneş-Türkiye, no:
28490/95; bakınız aynı zamanda Sadak ve diğerleri-Türkiye, no: 29900/96, 29901/96,
29902/96 ve 29903/96). Bu durum, başvuranın ne soruşturma safhasında ne de duruşmalar
sırasında iddia tanıklarını sorguya çekme ya da çektirme imkanı bulamadığı ve dava konusu
tanıklıkların, mahkumiyet kararının temeli olarak değerlendirildiğinde daha da önem
kazanmaktadır.
Bu durumda başvuranın suçlu olup olmadığının tespit edilmesi hususunda dava
konusu ifadelerin karar verme aşamasında ne kadar etkili olduğu konusunda spekülasyon
yapmadan AĐHM, DGM’nin başvuranın suçlu olduğu yönündeki kararının yalnızca yakalama
tutanağına, ifadesi alınan kişilerin beyanlarına ve başvuranın gözaltında bulunduğu sırada
hazırlanan ifadesine dayandığını tespit etmektedir. Bu nedenle isnat edilen suçun önemi ve
5