C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
MENTEŞ- TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:36487/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
6 Şubat 2007  
Đşbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı  
şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 36487/02 başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke  
vatandaşı olan Güler Menteş’in (başvuran) 23 Temmuz 2002 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM)  
yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran AĐHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Mesut ve Meral Beştaş  
tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
DAVA KOŞULLARI  
Başvuran 1972 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir.  
22 Temmuz 2000 tarihinde F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla düzenlenen bir  
basın açıklaması sırasında HADEP Đlçe Kadın Kolları Başkanı olan başvuran, yakalanmış ve  
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına alınmıştır.  
Aynı gün yakalama tutanağı düzenlenmiş ve başvuranın kimlik kontrolü sırasında  
polis kayıtlarında PKK üyesi olarak aranan kişiler arasından yer aldığının tespit edildiği ifade  
edilmiştir.  
24 Temmuz 2000 tarihinde ifade tutanağı hazırlanmış ve başvuran PKK’nın  
şüncelerini benimsediğini kabul etmiştir. Başka bir davada sorgulanan sanıklar tarafından  
aleyhinde yapılan suçlamalarla ilgili olarak başvuran kendisine isnat edilen suçlamaları ve  
yasaşı eylemlere katıldığı iddialarını reddetmiştir.  
Başvuran aynı gün Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet  
Başsavcılığı’na sevk edilmiştir. Başvuran burada kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş,  
gözaltında verdiği ve okumaya fırsat bulamadan imzaladığını iddia ettiği ifadesini inkar  
etmiştir. Başvuran bir basın açıklaması okuduğunu fakat slogan atmadığını belirtmiştir.  
Yine aynı gün başvuran, Diyarbakır DGM Yedek Hakimliğine sevk edilmiştir.  
Başvuran burada kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş, gözaltında verdiği ve okumaya  
fırsat bulamadan imzaladığını iddia ettiği ifadesini inkar etmiştir. Bu görüşme sırasında  
üçüncü kişiler tarafından verilen suçlayıcı ifadeler ve yakalama tutanağı başvurana  
okunmuştur. Đlgili, sözkonusu ifadeleri reddetmiş ve yakalama tutanağı ile ilgili olarak  
HADEP merkezi tarafından verilen karar üzerine iki kişi ile birlikte F Tipi cezaevlerini  
protesto etmek amacıyla hazırlanan basın açıklamasını okumak üzere PTT binası önüne  
gittiğini belirtmiştir. Diyarbakır DGM Yedek Hakimi, başvuranın tutuklu olarak  
yargılanmasına karar vermiştir.  
Başvuranın avukatı, 27 Temmuz 2000 tarihinde müvekkili hakkında verilen tutuklu  
yargılama kararına karşı itiraz etmiş ve müvekkilinin gözaltında bulunduğu sırada kötü  
muameleye maruz kalarak bir takım belgeleri imzalamak zorunda bırakıldığını iddia etmiştir.  
Bu duruşma sırasında mahkemede üçüncü kişiler tarafından verilen suçlayıcı ifadeler  
okunmuş ve bunların gerçekliği başvuran tarafından reddedilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, 16 Ağustos 2000 tarihinde başvuranı PKK’ya yardım ve yataklık  
etmekle itham etmiş ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ile Türk Ceza  
2
Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı  
başvuranı, PKK lideri aleyhinde verilen ölüm cezasına karşı yasadışı bir eylem düzenlemek  
ve bu eyleme katılmakla, F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla düzenlenen eylemlere  
katılmakla ve Abdullah Öcalan’la ilgili olarak bir basın açıklaması yapmakla suçlamıştır.  
22 Ağustos 2000 tarihinde başvuranın evinde arama yapılmış ve arama sonucunda suç  
unsuru teşkil edecek herhangi bir unsura rastlanmamıştır.  
DGM 17 Ekim 2000 tarihinde başvuranın savunmasını dinlemiştir. Başvuran  
savunmasında, isnat edilen suçlamaları, okuma fırsatı bulamadan imzaladığını iddia ettiği  
ifadesinin içeriğini reddetmiştir. Başvuranın avukatı başvuranı suçlayan ifadelerde bulunan  
kişilerin ifadelerini değiştirdiklerini belirtmiş ve bununla ilgili olarak belgeler sunmuştur.  
Duruşma sonucunda DGM, başvuranın şartlı olarak tahliye edilmesine karar vermiştir.  
Başvuranın avukatı, 26 Haziran 2001 tarihinde savunma layıhasını sunmuştur.  
Avukatı, müvekkilinin gözaltında bulunduğu sırada verdiği ifadesinin aleyhte bir kanıt unsuru  
olarak kullanılamayacağını zira müvekkilinin ifadesini okumaya fırsat bulamadan imzalamak  
zorunda kaldığını ileri sürmüştür. Aynı şekilde müvekkilini suçlayan kişilerin ifadelerinin de  
aleyhte kanıt unsuru olarak kullanılamayacağını zira bu ifadeleri de okumaya fırsat  
bulamadan imzalamak zorunda kaldıklarını ileri süren bu kişilerin de ifadelerini  
reddettiklerini belirtmektedir.  
Aynı gün DGM, başvuranı PKK’ya yardım ve yataklık yapmakla suçlu bulmuş ve  
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi ve TCK’nın 169. maddesi uyarınca  
başvuranı üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkum etmiştir. DGM kararını verirken yakalama  
tutanağına ve başka bir dava çerçevesinde ifade veren sanıkların beyanlarına dayanmıştır.  
Bununla ilgili olarak DGM, başvuranın Abdullah Öcalan’a destek vermek amacıyla  
düzenlenen eyleme katıldığının ve bir örgüt lehine basın açıklaması yaptığının tespit  
edildiğine kanaat getirmiştir.  
Bunun üzerine başvuran temyiz talebinde bulunmuştur. Başvuran lahıyasında üçüncü  
kişiler tarafından verilen ifadelerin aleyhinde delil olarak kullanılmasına itiraz etmiş ve bu  
kişilerin yargılandıkları mahkeme önünde ifadelerinden vazgeçtiklerini vurgulamıştır.  
Başvuranın avukatı ayrıca bu ifadeleri destekleyecek ek kanıt bulunmadığını ileri sürmüştür.  
Yargıtay, başvurana tebliğ edilmeyen Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesi  
ışığında 5 Mart 2002 tarihinde başvuranın temyiz talebini reddetmiş ve ilk derece mahkemesi  
kararını onamıştır.  
Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesini düzenleyen 4963 sayılı Kanun’un kabul  
edilmesiyle başvuran, Diyarbakır DGM’ye başvuruda bulunmuştur. Başvuran sözkonusu  
yasal değişiklikle isnat edilen suçun yürürlükten kalktığını belirtmiştir.  
24 Ekim 2003 tarihinde başvuranın talebini dikkate alan DGM, bir karar alarak  
başvuranın cezasının on ay hapis cezasına düşürülmesine ve bu süreden gözaltında bulunduğu  
ve tutuklu olarak yargılandığı sürenin düşürülmesine ve 416.766.000 T.L. (yaklaşık 239 Euro)  
para cezasına mahkum edilmesine karar vermiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
3
I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Başvuran, DGM önünde görülen davasının delillerin toplanma şekli ve lehte tanıkların  
ifadesinin alınmamış olması sebebiyle hakkaniyete uygun olarak görülmediğini ileri  
sürmektedir. Başvuran ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin kendisine  
tebliğ edilmediğini iddia etmektedir.  
Başvuran bununla ilgili olarak AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
Hükümet, AĐHS’nin 6 § 3 d) maddesine ilişkin olarak dile getirilen şikayetle ilgili  
olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmekte ve başvuranın bu şikayetini ulusal  
mahkemeler önünde dile getirmediğini ifade etmektedir. Bununla ilgili olarak Hükümet, ilgili  
kişinin hiçbir şekilde lehte tanıkların sorgulanması ya da dinlenmesi yönünde bir talepte  
bulunmadığını belirtmektedir.  
Başvuran bu iddiaya itiraz etmekte ve tanıkların dinlenmesini talep ettiğini fakat bu  
talebinin ulusal mahkemeler tarafından reddedildiğini ileri sürmektedir.  
AĐHM başvuran tarafından dile getirildiği üzere tanık ifadelerinin alınmamış olması  
hususunun, AĐHS’nin tanık ifadelerinin lehte kanıt olarak kullanılmasına ilişkin olan 6.  
maddesi ile yakından ilgili bir sorunu ortaya çıkardığını tespit etmektedir. Bu bakımdan,  
AĐHS’nin 6. maddesinin 3. paragrafında ifade edilen gerekliliklerin, 1. paragrafta genel olarak  
güvence altına alınan adil yargılanma hakkının farklı bir yönünü teşkil ettiğini  
hatırlatmaktadır. Bu nedenle AĐHM, başvuran tarafından dile getirilen şikayetin, bu iki metin  
birlikte ele alınarak değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmektedir (bkz., özellikle,  
Foucher-Fransa, 18 Mart 1997 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).  
Dosyada yer alan unsurla dikkate alındığında AĐHM, başvuranın aleyhinde başlatılan  
yargılama süresince düzenli olarak üçüncü kişilerin ifadelerinin aleyhte kanıt olarak  
kullanılması hususuna itiraz ettiğini tespit etmektedir. Oysa ki bununla ilgili olarak dile  
getirilen şikayetlerin, mevcut dava koşullarında, tanık ifadelerinin alınmaması ile ilgili olarak  
dile getirilen şikayetler ile ayrı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle AĐHM,  
Hükümet tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik olarak dile getirilen itirazın  
kabuledilmesinin mümkün olmadığı kanaatindedir.  
AĐHM başvurunun geri kalan kısmının AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AĐHM ayrıca başvuruda başka hiçbir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilmediğinden başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesinin  
uygun olacağı kanaatinedir.  
1. Delillerin toplanması ve tanıkların dinlenmesi  
Hükümet, başvuranın yargılama süresince avukatı aracılığıyla savunmasını sunma  
imkanına sahip olduğunun altını çizmektedir. Bu şekilde başvurana savunmasını sunmak için  
gerekli zaman ve kolaylık sağlanmış ve başvuran vicahi yargılamadan yararlanmıştır. Ayrıca  
dosyada yer alan hiçbir unsur başvuranın kötü muamele iddialarını desteklememektedir ve  
4
gözaltında verdiği ifadesi, mahkum edilmesinde tek kanıt unsuru teşkil etmemektedir. Ulusal  
mahkemeler, PKK üyelerinin ifadeleri ışığında ve dava konusu olaylarla ilgili olarak  
yürütülen soruşturmaları dikkate alarak kararlarını vermiştir.  
Başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının yalnızca, daha sonradan verdikleri  
ifadeleri reddeden şahısların ifadelerine dayandığını iddia etmektedir.  
AĐHM, her ne kadar AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin adil yargılanma hakkını güvence  
altına alsa da, bu maddenin mevcut haliyle, iç hukukla ilgili olan delillerin toplanması,  
özellikle de bu delillerin kabuledilebilirlikleri ve ispat güçleri ile ilgili soruları  
düzenlemediğini hatırlatmaktadır (bkz., Schenk-Đsviçre, 12 Temmuz 1988 tarihli karar).  
Ayrıca AĐHM’ye verilen görev, tanık ifadelerinin delil olarak kabul edilip edilmediği  
hususunda görüş bildirmesinden ziyade bir bütün olarak ele alındığında sözkonusu  
yargılamanın, delil unsurlarının sunulma şekli de dahil olmak üzere, hakkaniyete uygun  
olarak görülüp görülmediği hususunda görüş bildirmesidir (bkz., diğerleri arasında, Van  
Mechelen ve diğerleri-Hollanda, 23 Nisan 1997 tarihli karar).  
Bu bakımdan delil unsurları normal koşullarda halka açık olarak görülen duruşma  
sırasında, vicahi yargılama yapılması amacıyla başvurana sunulmalıdır fakat hazırlık  
soruşturması ve soruşturma safhasında elde edilen ifadelerin kullanılması, savunma hakkına  
saygının korunması kaydıyla, 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerine aykırılık teşkil etmemektedir.  
Genel olarak 6. maddenin 3 d) ve 1. bentlerinde, iddia tanıklarını itiraz etmesi ve ifade  
sırasında ya da sonrasında bu kişiyi sorguya çektirmesi için yeterli ve uygun fırsatın tanınması  
gerektiği belirtilmektedir (Bkz., özellikle, Saidi-Fransa, 20 Eylül1993 tarihli karar). Bir  
mahkumiyet kararı, yalnızca ya da kesin bir şekilde, sanığın ne soruşturma sırasında ne de  
duruşma sırasında sorguya çektirebildiği bir kişinin ifadelerine dayandığı hallerde savunma  
haklarının, 6. maddede ifade edilen güvencelerle uygun düşmeyecek bir şekilde sınırlandığı  
sonucu ortaya çıkmaktadır.  
Mevcut davada AĐHM, başvuranın bütün yargılama süresince kendisini itham eden  
sanıkların ifade tutanaklarına erişme hakkında sahip olduğunu tespit etmektedir. Böylece  
başvuranın, birçok kez dava konusu ifadelerin gerçek olmadığını beyan etme ve bunların  
kullanılması hususuna itiraz etme fırsatı olmuştur. Başvuran bu ifadelerin aleyhinde  
kullanılması hususuna hem ilk derece mahkemesi önünde hem de Yargıtay önünde itiraz  
etmiştir. Başvuran gözaltında verdiği ifadesi ile ilgili olarak da aynı şekilde hareket etmiştir.  
Bu durumda AĐHM, istinabe yoluyla alınan ifadelerle ilgili olarak, “başvurana, bu  
ifadelere itiraz etme imkanı tanınmasının, bir duruşmanın ya da doğrudan ifade alınmasının  
yerine geçmesinin mümkün olmadığını daha önce açıklamıştır (bkz. Hulki Güneş-Türkiye, no:  
28490/95; bakınız aynı zamanda Sadak ve diğerleri-Türkiye, no: 29900/96, 29901/96,  
29902/96 ve 29903/96). Bu durum, başvuranın ne soruşturma safhasında ne de duruşmalar  
sırasında iddia tanıklarını sorguya çekme ya da çektirme imkanı bulamadığı ve dava konusu  
tanıklıkların, mahkumiyet kararının temeli olarak değerlendirildiğinde daha da önem  
kazanmaktadır.  
Bu durumda başvuranın suçlu olup olmadığının tespit edilmesi hususunda dava  
konusu ifadelerin karar verme aşamasında ne kadar etkili olduğu konusunda spekülasyon  
yapmadan AĐHM, DGM’nin başvuranın suçlu olduğu yönündeki kararının yalnızca yakalama  
tutanağına, ifadesi alınan kişilerin beyanlarına ve başvuranın gözaltında bulunduğu sırada  
hazırlanan ifadesine dayandığını tespit etmektedir. Bu nedenle isnat edilen suçun önemi ve  
5
verilen cezaya rağmen, dosyada yer alan unsurlardan hareketle, ulusal mahkemelerin bu  
türden ifadelerin davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi hususuna ne gibi etkileri  
olacağı ile ilgili olarak inceleme yapmadıklarını tespit etmek gerekmektedir (karşılaştırın,  
mutatis mutandis, Khan-Birleşik Krallık, no: 35394/97).  
Bu nedenlerle ve dava koşulları dikkate alındığında AĐHM, başvuranın hakkaniyete  
uygun olarak yargılanmaması sebebiyle savunma haklarının bir takım sınırlamalara tabi  
tutulduğuna kanaat getirmektedir. Bu nedenle AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3 d) maddesi ihlal  
edilmiştir.  
2. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin başvurana tebliğ edilmemesi  
Başvuranın, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın tebliğnamesinin kendisine tebliğ  
edilmediği şikayetiyle ilgili olarak AĐHM, 11 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilen bir kararla  
Büyük Daire’nin bu konu ile ilgili olarak bir değerlendirme yapma imkanına sahip olduğunu  
ve AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği yönünde bir karar aldığını hatırlatmaktadır (Bkz.  
Göç-Türkiye, no: 36590/97; aynı zamanda Abdullah Aydın-Türkiye (no:2), no: 63739/00, 10  
Kasım 2005). AĐHM, bu karardan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir neden  
görmemektedir.  
AĐHM sonuç olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran manevi tazminat olarak 20.000 Türk Lirası [yaklaşık 10.816 Euro] talep  
etmektedir. Maddi tazminatın belirlenmesi hususunun AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
AĐHM, talep edilen maddi zararlar tespit edilen ihlal arasında bir nedensellik bağı  
görememekte ve bu nedenle sözkonusu talebi reddetmektedir. Bununla birlikte mevcut dava  
koşullarında ihlal tespitinin manevi zararın tazmin edilmesi için yeterli olacağı kanaatindedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 6. maddesinde öngörülen gerekliliklere uymayan bir mahkeme  
tarafından bir mahkumiyet kararı verildiğinde, ilgilinin talebi üzerine yeni bir dava açılması  
ya da esasa ilişkin yeniden yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından  
en uygun yolu teşkil edeceğine kanaat getirmektedir (Bkz. Öcalan-Türkiye, no: 46221/99).  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 8.850 Türk Lirası [yaklaşık  
4.786 Euro] talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak avukat ücret belgesini  
sunmaktadır.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin içtihadı uyarınca, bir başvurana ancak gerçekten yapılan, gerçekliği ve  
gerekliliği kanıtlanmış ve makul miktardaki masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir.  
6
AĐHM mevcut davada ve elindeki mevcut unsurlar doğrultusunda, AĐHM önünde görülen  
dava için hakkaniyete uygun olarak başvurana 1.500 ödenmesinin uygun olacağı  
kanaatindedir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 6 § § 1 ve 3 d) maddesinin ihlal edildiğine;  
3. Đhlal kararının kendisinin, başvuranın uğradığı manevi zararın tazmini için başlı  
başına yeterli olduğuna;  
4. a) AĐHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere ve her  
türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana masraf ve  
harcamalar için 1.500 Euro (bin beş yüz euro) ödenmesine:  
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa  
Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit  
oranda basit faizin uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin olarak dile getirilen taleplerin reddedilmesine;  
Karar vermiştir.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM iç tüzüğünün 77 § 2. ve 3.  
maddelerine uygun olarak 6 Şubat 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
7