getirilen kısıtlamalar, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini
engellememelidir. Ayrıca mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamalar, ancak
meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul
bir orantı olması halinde 6/1 maddesi ile bağdaşabilir (Nedzela-Fransa, başvuru no: 73965/01,
27 Temmuz 2006; Guérin – Fransa, 29 Temmuz 1998 tarihli karar).
Bu ilkelerden, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte,
mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel
getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının
ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınmaları gerektiği sonucuna
ulaşılmaktadır (Walchli).
Mevcut davada, AİHM, ilk olarak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinin Türk
İdare Hukukunda bir davanın kabuledilebilirliğine ilişkin koşullardan birini düzenlediğini
belirtmektedir. İkinci olarak ise AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanununun, hukuk
mahkemesinin ratione materiae bakımından yetkisi bulunmadığının tespit edilmesinin
ardından dava dosyasının sözkonusu mahkeme tarafından idare mahkemesine gönderilmesi
aracılığı ile idare mahkemesinde dava açılmasını öngörmediğine hükmederek İdare
Mahkemesinin esas bakımından inceleme yapmaksızın başvuranların davasını reddettiğini
gözlemlemektedir. AİHM, son olarak, İdare Mahkemesi’nin, davanın unsurları göz önüne
aldığında olması gerektiği gibi, sözkonusu sonuca yargılamanın başında değil de ikinci dava
dilekçesinin verilmesinden ve özellikle tarafların layihalarını birbirlerine bildirmeleri gibi
usulü muamelelerin ardından yirmi aydan fazla bir sürenin sonunda ulaştığını tespit
etmektedir. Önce İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun diğer tüm gereklerine uygun olan
başvuranların başvurusunu kabuledilebilir bulan İdare Mahkemesi, daha sonra başvuranların,
esasa ilişkin karar beklentisi içinde oldukları safhada başvuruyu usul hatası olduğu gerekçesi
ile reddetmiştir.
Ayrıca AİHM, öncelikle, davanın idare mahkemesi tarafından görülmesine karar verenin
Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, esasa ilişkin olarak ihtilaflı
yargılamanın sonucunun ne olacağı konusunda yorumda bulunmaksızın, davanın istisnai
koşullarına bakıldığında, başvuranların dava dosyasının görevsizlik kararı veren Asliye
Hukuk Mahkemesi tarafından İdare Mahkemesine gönderilmesi ile İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun 9. maddesi ile öngörülen ayrıntı ve usullere sıkı sıkıya bağlı kalarak
başvuranların İdare Mahkemesine başvurması arasında alınacak sonuç açısından hiçbir fark
bulunmadığına kanaat getirmektedir. Hangi yöntem aracılığı ile olursa olsun, mevcut davada
ulaşılmak istenen amaç davanın ratione materiae bakımından yetkili bir mahkemede
görülmesiydi. Mevcut davada 9. maddenin kati surette uygulanması gerektiği farz edilse dahi
AİHM, ihtilaflı yargılamanın hemen başında ve İdare Mahkemesi’nin ara kararının hemen
ardından, başvuranların, tam anlamıyla İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun hükümlerine
uygun olarak yeni bir başvuruda bulunduğunu not etmektedir.
AİHM’ye göre, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 4. maddesi ile birlikte 9. maddesinin ratio
legis’i (yani kanunun koyuluş nedeni) idare mahkemelerine erişimi kolaylaştırmaktı. Oysa
mevcut davada, başvuranları, esas bakımından dilekçelerinin incelenmesinden yoksun bırakan
usuli muameleye ilişkin bir gerekliliğin yorumu söz konusudur ki bu durum mahkemeler ve
yüksek yargı organları tarafından sağlanan etkin koruma hakkına yönelik bir ihlal oluşturacak
niteliktedir (Miragall Escolano ve diğerleri-İspanya, başvuru numaraları: 38366/97,
38688/97, 40777/98, 40843/98, 41015/98, 41400/98, 41466/98, 41484/98, 41487/98 ve
41509/98).
4