CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
MESUTOĞLU- TÜRKİYE  
(Başvuru no: 36533/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
14 Ekim 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı  
şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (36533/04) no’lu davanın nedeni Hanım  
Mesutoğlu, Dilek Mesutoğlu, Yusuf Mesutoğlu ve Emrah Mesutoğlu’nun (başvuranlar)  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 10 Eylül 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları  
ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış  
oldukları başvurudur.  
Başvuranlar, Elazığ Barosu avukatlarından S. Ersöz tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
Başvuranlar, sırasıyla, 1955, 1986, 1984 ve 1988 doğumlu olup Elazığ’da ikamet  
etmektedirler.  
14 Ekim 1999 tarihinde, Mustafa Mesutoğlu (Hanım Mesutoğlu’nun eşi ve Yusuf, Dilek ve  
Emrah Mesutoğlu’nun babaları) ve Yunus Mesutoğlu (Hanım Mesutoğlu’un oğlu ve Yusuf,  
Dilek ve Emrah Mesutoğlu’nun kardeşleri) trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdir.  
3 Mart 2000 tarihinde, kazaya sebebiyet veren araç sürücüsü hakkında açılan ceza davası  
çerçevesinde, Adli Tıp Kurumu, tarafların kusur oranını saptayan bir bilirkişi raporu  
düzenlemiştir.  
Sözkonusu rapora göre, yolun bakımından sorumlu idare olarak Elazığ Belediyesi, 3/8  
oranında kusurlu bulunmuştur.  
5 Haziran 2000 tarihinde, bilirkişi raporuna dayanarak, başvuranlar, Elazığ Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde Belediye hakkında tazminat davası açmışlardır.  
14 Kasım 2000 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, ratione materiae bakımından görevsizlik  
kararı vermiş ve dava dosyasının, başvuranların kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün  
içinde dava açmaları halinde yetkili idare mahkemesine devrine hükmetmiştir.  
Tanınan sürede başvuranların gerekli başvuruyu yapmaları üzerine 21 Aralık 2000 tarihinde  
dava dosyası Malatya İdare Mahkemesi’ne gönderilmiştir.  
14 Mart 2001 tarihinde başvuranlara tebliğ edilen 11 Ocak 2001 tarihli bir ara karar ile İdare  
Mahkemesi, kararın tebliğini müteakip otuz gün içerisinde başvuranların dilekçelerini İdari  
Yargılama Usulü Kanununun hükümlerine uygun olarak tamamlamalarını istemiştir.  
2 Nisan 2001 tarihinde, başvuranlar usulüne uygun olarak tamamlanan yeni dilekçelerini  
sunmuşlar ve İdare Mahkemesi de başvuranların dava açma dilekçelerinin davalı tarafa tebliğ  
edilmesi ve bu süreçte tarafların layihalarını birbirlerine bildirilmesi gibi usule ilişkin işlemler  
gerçekleştirmiştir.  
12 Aralık 2002 tarihinde, İdare Mahkemesi, usul hatası olduğu gerekçesi ile başvuranların  
davasının reddine ve dosyanın Asliye Hukuk Mahkemesine iadesine karar vermiştir. İdare  
mahkemesi gerekçesinde, bir ihtilafın idare mahkemesinin yetki alanına girdiği, ancak,  
2
davanın asliye hukuk mahkemesinde açıldığı durumlarda, İdari Yargılama Usul Kanunu’nun  
asliye hukuk mahkemesinin idare mahkemesi lehine görevsizlik kararı vermesini  
öngörmediğini, başvuranların, İdari Yargılama Usulü Kanunun 3. maddesine uygun olarak,  
doğrudan İdare Mahkemesinde dava açmış olmaları gerektiğini belirtmiştir  
2 Haziran 2003 tarihinde, Danıştay, ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve 18 Haziran  
2004 tarihinde karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Adil yargılanma haklarını ileri sürerek, başvuranlar, ulusal mahkemelerin, İdari Yargılama  
Usulü Kanunu hükümlerini aşırı şekilci bir şekilde yorumladıklarını ve mahkemeye erişim  
haklarını ihlal ettiklerini iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuranlar, AİHS’nin 6/1 maddesine  
atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru  
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.  
B. Esas  
AİHS’nin 6/1 maddesine atıfta bulunarak başvuranlar, hakkaniyetten yoksun olduğuna kanaat  
getirdikleri yargılamadan şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, yasa ile öngörülen süre ve  
usullerde yeni bir dilekçe sunmalarına rağmen davalarının usul hatası bulunduğu gerekçesi ile  
reddedildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, ulusal mahkemelerin bu şekilde hareket  
ederek, kendilerini davalarının esasının incelenmesi imkanından haksız yere mahrum  
ettiklerini, dolayısıyla mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğini de ileri sürmektedir.  
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, iç mevzuatı yorumlamanın birinci derecede ulusal makamlara özellikle de  
mahkemelere ve yüksek yargı organlarına düşğünü hatırlatmaktadır. AİHM’nin görevi,  
sözkonusu yorumun etkilerinin AİHS ile bağdaşıp bağdaşmadığı tespitinde bulunmaktan  
ibarettir. Bu durum özellikle usule ilişkin kuralların mahkemeler tarafından yorumlanması  
sözkonusu olduğunda geçerlidir. Bir başvuruda bulunmak için yerine getirilmesi gereken  
formaliteler ve riayet edilmesi gereken sürelerle ilgili düzenleme, adaletin tecellisinin ve  
bilhassa hukuki güvenliğe saygının temin edilmesini amaçlamaktadır (Bkz, Walchli-Fransa,  
başvuru no: 35787/03, 26 Temmuz 2007).  
AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmayıp, özellikle bir başvurunun  
kabuledilebilirliğine ilişkin koşullarla ilgili olarak zımnen kabul edilmiş bazı sınırlamalara  
tabi olabildiğini, zira erişim hakkının doğası gereği devlet tarafından bir düzenlemeyi  
gerektirdiğini ve Sözleşmeci Devletlerin bu konuda belirli bir takdir payına sahip olduklarını  
hatırlatmaktadır (Bkz, Garcia Manibardo – İspanya, başvuru no: 38695/97; Zvolsky ve  
Zvolska – Çek Cumhuriyeti, başvuru no: 46129/99, 12 Kasım 2002). Bununla birlikte,  
3
getirilen kısıtlamalar, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini  
engellememelidir. Ayrıca mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamalar, ancak  
meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul  
bir orantı olması halinde 6/1 maddesi ile bağdaşabilir (Nedzela-Fransa, başvuru no: 73965/01,  
27 Temmuz 2006; Guérin – Fransa, 29 Temmuz 1998 tarihli karar).  
Bu ilkelerden, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte,  
mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel  
getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının  
ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınmaları gerektiği sonucuna  
ulaşılmaktadır (Walchli).  
Mevcut davada, AİHM, ilk olarak, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesinin Türk  
İdare Hukukunda bir davanın kabuledilebilirliğine ilişkin koşullardan birini düzenlediğini  
belirtmektedir. İkinci olarak ise AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanununun, hukuk  
mahkemesinin ratione materiae bakımından yetkisi bulunmadığının tespit edilmesinin  
ardından dava dosyasının sözkonusu mahkeme tarafından idare mahkemesine gönderilmesi  
aracılığı ile idare mahkemesinde dava açılmasını öngörmediğine hükmederek İdare  
Mahkemesinin esas bakımından inceleme yapmaksızın başvuranların davasını reddettiğini  
gözlemlemektedir. AİHM, son olarak, İdare Mahkemesi’nin, davanın unsurları göz önüne  
aldığında olması gerektiği gibi, sözkonusu sonuca yargılamanın başında değil de ikinci dava  
dilekçesinin verilmesinden ve özellikle tarafların layihalarını birbirlerine bildirmeleri gibi  
usulü muamelelerin ardından yirmi aydan fazla bir sürenin sonunda ulaştığını tespit  
etmektedir. Önce İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun diğer tüm gereklerine uygun olan  
başvuranların başvurusunu kabuledilebilir bulan İdare Mahkemesi, daha sonra başvuranların,  
esasa ilişkin karar beklentisi içinde oldukları safhada başvuruyu usul hatası olduğu gerekçesi  
ile reddetmiştir.  
Ayrıca AİHM, öncelikle, davanın idare mahkemesi tarafından görülmesine karar verenin  
Asliye Hukuk Mahkemesi olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, esasa ilişkin olarak ihtilaflı  
yargılamanın sonucunun ne olacağı konusunda yorumda bulunmaksızın, davanın istisnai  
koşullarına bakıldığında, başvuranların dava dosyasının görevsizlik kararı veren Asliye  
Hukuk Mahkemesi tarafından İdare Mahkemesine gönderilmesi ile İdari Yargılama Usulü  
Kanunu’nun 9. maddesi ile öngörülen ayrıntı ve usullere sıkı sıkıya bağlı kalarak  
başvuranların İdare Mahkemesine başvurması arasında alınacak sonuç açısından hiçbir fark  
bulunmadığına kanaat getirmektedir. Hangi yöntem aracılığı ile olursa olsun, mevcut davada  
ulaşılmak istenen amaç davanın ratione materiae bakımından yetkili bir mahkemede  
görülmesiydi. Mevcut davada 9. maddenin kati surette uygulanması gerektiği farz edilse dahi  
AİHM, ihtilaflı yargılamanın hemen başında ve İdare Mahkemesi’nin ara kararının hemen  
ardından, başvuranların, tam anlamıyla İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun hükümlerine  
uygun olarak yeni bir başvuruda bulunduğunu not etmektedir.  
AİHM’ye göre, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 4. maddesi ile birlikte 9. maddesinin ratio  
legis’i (yani kanunun koyuluş nedeni) idare mahkemelerine erişimi kolaylaştırmaktı. Oysa  
mevcut davada, başvuranları, esas bakımından dilekçelerinin incelenmesinden yoksun bırakan  
usuli muameleye ilişkin bir gerekliliğin yorumu söz konusudur ki bu durum mahkemeler ve  
yüksek yargı organları tarafından sağlanan etkin koruma hakkına yönelik bir ihlal oluşturacak  
niteliktedir (Miragall Escolano ve diğerleri-İspanya, başvuru numaraları: 38366/97,  
38688/97, 40777/98, 40843/98, 41015/98, 41400/98, 41466/98, 41484/98, 41487/98 ve  
41509/98).  
4
Yukarıda söylenenler ışığında, AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nu 9. maddesinin çok  
katı bir şekilde uygulayan Türk idare mahkemelerinin aşırı şekilci davrandığı ve başvuranları  
mahkemeye erişim haklarından ve AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca adil yargılanma  
haklarından yoksun bıraktığı kanaatindedir.  
Sonuç olarak, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Aynı olaylar temelinde, başvuranlar, AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında yaptıkları şikayetleri  
sunmak için iç hukukta etkili bir başvuru yolunun bulunmayışından şikayetçilerdir.  
Başvuranlar, AİHS’nin 13. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
Hükümet, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
AİHM, sözkonusu şikayetin yukarıda incelenen şikayetle bağlantılı ve dolayısıyla  
kabuledilebilir olduğunu belirtmiştir.  
AİHS’nin 6/1 maddesi kapsamında ulaştığı tespiti göz önüne alarak AİHM, mevcut davada  
sözkonusu hüküm ihlal edilmiş olsa dahi ayrıca inceleme yapılmasına gerek olmadığı  
kanaatindedir (mutatis, mutandis, Bakan-Türkiye, başvuru no: 50939/99, 12 Haziran 2007;  
Mehmet Hüsni Tunç-Türkiye, başvuru no: 20400/03, 21 Şubat 2008).  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranlar, aile üyelerinin vefatı ile gelir kaybına uğradıklarını ifade ederek maruz kaldıkları  
maddi zarar için 181.512,80 YTL [yani yaklaşık 92.500 Euro] ve davalarının esas bakımından  
inceleme imkanı tanınmaması nedeniyle 15.000 Euro manevi zarar talebinde  
bulunmaktadırlar.  
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmemiş olsaydı dava konusu yargılamanın yol  
açabileceği sonuç hakkında yorum yapma gereği duymamaktadır (Bkz, örneğin,  
Mantovanelli-Fransa, 18 Mart 1997); böylece başvuranların maddi zarara ilişkin iddialarının  
reddedilmesi uygun olacaktır. Buna karşın AİHM, başvuranların adil yargılanma hakkından  
yoksun bırakılmalarının, sadece AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği tespiti ile telafi  
edilemeyecek bir manevi zarara neden olduğu kanaatindedir. AİHM, hakkaniyete uygun  
olarak AİHS’nin 41. maddesi uyarınca başvuranlara ortaklaşa olarak 3.000 Euro verilmesinin  
uygun olacağı kanaatindedir (Bkz; Walchli; Arma-Fransa, başvuru no: 23241/04, 8 Mart  
2007).  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar, çeviri masrafı yaptıklarını dile getirmiş ancak miktar belirtmemişlerdir.  
Başvuranlar taleplerini destekleyecek hiçbir belge de sunmamışlardır.  
5
Hükümet, mesnetten yoksun olduğu gerekçesi ile sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM yerleşik içtihadına göre, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca yargılama masraf ve  
giderlerinin geri ödemesi, gerçekliğinin, gerekliliğinin ve makul oranda olduğunun ortaya  
konulmasını öngörmektedir (Iatridis-Yunanistan (adil tatmin), başvuru no: 31107/96).  
AİHM, başvuranların yargılama masraf ve giderleri kapsamındaki iddialarını gerekli  
belgelerle desteklemediklerini gözlemlemektedir. Sözkonusu talebin reddedilmesi uygun  
olacaktır.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç  
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 13. maddesinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
4. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, her türlü vergiden  
muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvuranlara 3.000 Euro (üç bin Euro)  
manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 14 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
6