B. Esasa ilişkin
1. Dikkate alınacak dönem
Hükümet 26 Temmuz 1989 tarihinden önceki dönemin dikkate alınamayacağını, sadece bu
tarihte başvuranın müdahil taraf olarak bu sürece katıldığını savunmaktadır.
Başvuran AİHM’ye sözkonusu sürecin bütünü için yaklaşık otuz yıllık bir süreyi dikkate
alması önerisinde bulunmaktadır.
AİHM, bu yöndeki yerleşik içtihadını hatırlatmakta ve sivil süreçlerdeki üçüncül şahısların
müdahalelerine ilişkin şu ayrımı yapmaktadır: başvuran ulusal yargılama sürecine kendi adına
taraf olduğunda dikkate alınması gereken dönem bu tarihten itibaren başlamaktadır, başvuran
bu davaya mirasçı olarak katıldığı vakit bütün yargı süreci boyunca şikayette bulunabilir
(Bkz. Pandolfelli ve Palumbo-İtalya kararı, 27 Şubat 1992, seri: A no: 231-B, s. 16, § 2, X-
Fransa 31 Mart 1992, seri A no: 234-C, s. 89, § 26, Also Tripodi-İtalya, no:45078/98, 12
Ekim 2000 ve Antonio Ruocco-İtalya no: 34881/97, Komisyonun 27 Ekim 1998 tarihli
kararı).
AİHM, başvuranın 26 Temmuz 1989 tarihindeki ulusal süreçte halef sıfatıyla bulunmuş fakat
kendi adına de cujus mirasçı olarak yer almamıştır.
Bu durumda dikkate alınacak dönem 26 Temmuz 1989 tarihinde başlamakta ve 28 Şubat 1996
tarihli Yargıtay kararı ile son bulmaktadır ve her iki yargı süreci için yaklaşık olarak altı yıl
yedi aydır.
AİHM yine de bu sürecin yirmi üç yıl olduğu eleştirisini dikkate alacaktır.
2. Sürecin makullüğü hakkında
AİHM bir yargılama sürecinin uzunluğunun makul yapıda olmasının davanın ardından
meydana gelen olaylarla, mahkemenin bu yöndeki içtihadı ile değerlendirildiğini, özellikle
davanın karmaşık yapısının, başvuranların ve yetkili mercilerin tutumlarının dikkate alındığını
hatırlatmaktadır (Bkz. diğer birçokları arasında, Frydlender-Fransa kararı no: 30979/96, 43,
AİHM 2000-VII).
AİHM tarafların davanın karmaşıklığı hakkında görüş beyan etmediklerini not etmektedir.
Hükümet başvuranın özellikle himayesinde bulunan delilleri sunmayarak, bilirkişi incelemesi
için tanıklar bulmayarak sürecin uzamasına katkıda bulunduğunu savunmaktadır.
Başvuran sürenin uzamasına neden olmadığını ve mahkemelerin dava için yeterli ihtimamı
göstermediklerini ileri sürmektedir.
AİHM, ne davanın karmaşıklığının ne de başvuranın tutumunun yargı sürecinin uzunluğunu
açıklamaya yettiği tespitinde bulunmaktadır. Mahkeme özellikle başvuranın müdahil olarak
katıldığı tarihte sürecin iki temyize konu teşkil ettiğini ve Yargıtay’ın davayı geniş ölçüde
inceleme ve özellikle 15 Şubat 1977 tarihinden itibaren yargılama imkanını bulduğunu
gözlemlemektedir.