CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
MÜCAHĐT VE RIDVAN KARATA-TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:39825/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
14 Haziran 2007  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve ( 39825/98) bavuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandalarından Mücahit Karatave Rıdvan Karata’ın ( bavuranlar) 28 Ekim 1997  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na ( “ Komisyon”) Avrupa Đnsan Hakları  
Sözlemesi’nin (“ Sözleme”) Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri koruma altına alan eski  
25. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Adli yardımdan yararlanan bavuranlar Diyarbakır Barosu avukatlarından T.Elçi  
tarafından temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
I.  
DAVA KOULLARI  
Bavuranlar Mücahit Karatave kardei Rıdvan Karatasırasıyla 1978 ve 1974  
doğumlulardır. Olayların meydana geldiği dönemde Antalya’da ikamet etmekteydiler.  
Yasaı PKK örgütü mensubu olmakla suçlanan Mücahit, kardei Rıdvan’ın  
kahvehanesinde bulunduğu sırada, sahte evraklar bulundurmaktan dolayı yakalanmıtır.  
Bavuranlar 27 Nisan 1997 yılında saat 10.00’a doğru yakalandıklarını belirtmilerdir. Oysa  
bu olay bavuranların avukatlarına göre 29 veya 30 Nisan günü, resmi belgelere göre ise 30  
Nisan saat 14.00 sıralarında gerçeklemitir.  
Yakalanma Tutanağından, bavuranların jandarma görevlileri tarafından etkisiz hale  
getirilmeden önce kaçmaya teebbüs ettikleri sırada kahvehanede bulunan masa ve  
sandalyelere iddetli bir eklide çarparak yere dütükleri sonucu çıkarılmaktadır.  
30 Nisan 1997 tarihinde Antalya Cumhuriyet Basavcığı bavuranların gözaltında  
tutulma sürelerini 4 Mayıs 1997 gününe kadar uzatmıtır.  
Aynı gün Antalya Adli Tıp Kurumunda bavuranların muayenesi yapılmıtır.  
Rıdvan Karata’ın raporuna göre sağ eli sırtında ekimoz ve ilik, göğsü sağ yanı üst  
kısmında ekimoz, sağ kolu dıyüz alt kısmında sıyrık, her iki taraf tibial bölgelerde ekimoz  
ve sıyrıklar, baında ve sırt kısımlarında hassasiyet tespit edildiği ve Adli tıp doktoruna göre  
iki gün süreyle mutad itigaline mani tekil eder nitelikte olduğunu bildirmektedir.  
Mücahit Karata’ın muayenesinde aynı adli tıp doktoru, bavuranın göğüs ön yüzü  
orta kısım altta yaygın ekimoz ve sıyrıklar, sağ kürek kemiği üzerinde ekimoz, sağ kolu  
ında ve omuzlarında sıyrıklar, tibial bölgelerde sıyrıklar ve solda hafif ilik, sol eli 1.  
parmak sırtında sıyrıklar tespit etmitir. Doktor, bavuranın iddialarına rağmen penisinden  
elektrik verilmesine ilikin bulguya rastlamamıtır fakat yine de hastanın ürolojik  
muayenesinin yapılmasını ön görmütür.  
Ertesi gün Antalya Devlet Hastanesinde Mücahit Karata’a yapılan ürolojik  
muayenede ahsın normal olduğunu anlaılmıve belirtilen lezyonların iki gün süreyle mutad  
itigaline mani tekil eder nitelikte olduğu bildirilmitir.  
2 Mayıs 1997 tarihinde, jandarmalar tarafından bavuranların kolluk ifadeleri  
alınmıtır. Rıdavan, kardeinin 1993 yılında evden ayrılıp, PKK’ya “gerilla” olarak katıldığını  
ailesinden öğrendiğini ifade etmitir. Kardeinin bu beyanı Mücahit tarafından inkar  
edilmemitir. Rıdvan ayrıca kardeinin 1994 yılının ubat ayında, kendi rızasıyla PKK’dan  
2
ayrılğını da sözlerine eklemitir. Rıdvan son olarak kardeinin geçmiinde yaadıklarından  
dolayı tutuklanmaktan çekindiği için sahte kimlik kartı kullanmayı tercih ettiğini söylemitir.  
4 Mayıs 1997 tarihinde, saat 11.15’te, yani gözaltında bulundukları sırada, Sema  
Yazar Sağlık Ocağında bavuranlar doktor G. Otuzaltı tarafından muayene edilmilerdir.  
Muayene sonucu hazırlanan raporlarda “ hiçbir darp ve cebir izi Ø” ibaresi yer almakta, bu  
sembol ile darp ve cebir izine rastlanılmadığı ifade edilmektedir.  
Muayenelerinin ardından bavuranlar, Antalya Cumhuriyet Basavcılığına sevk  
edildiler; bavuranlar,“ baskı altında” imzaladıkları gerekçesiyle jandarma tarafından alınan  
ifadelerini kabul etmemiler fakat Mücahit sahte belgelere ilikin bir açıklamada  
bulunamamıtır.  
Ardından iki kardeAntalya Asliye Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıtır. Đki kardeꢀ  
yalnızca haklarındaki suçlamaları reddetmilerdir. Hakim, Rıdvan’ın serbest bırakılmasına,  
ilediği suçun Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin görev alanına girdiğinden Mücahit’in tutuklu  
yargılanmasına karar vermitir.  
6 Mayıs 1997 tarihinde, soruturma dosyası,3 Haziran günü, Mücahit’i PKK mensubu  
olmakla ve Rıdvan’ı da kardeine yardım etmekle suçlayan Diyarbakır Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderilmitir.  
Gerçekletirilen dört durumada, bavuranlar Hakimler karısında ifadelerinin “ baskı  
altında” alındığını yinelemekle yetinmileridir.  
23 Ekim 1997 tarihli karar ile Devlet Güvenlik Mahkemesi, delil yetersizliğinden  
Rıdvan’ın beraatına ve 3853 sayılı Pimanlık Yasasına bağlı olarak Mücahit’in PKK’yı kendi  
isteğiyle terk etmesini dikkate alarak tahliyesine karar vermitir.  
Temyiz bavurusuna gidilmediğinden karar nihai hale gelmitir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. DAVA KONUSU  
Bavuranlar, gözaltında kötü muameleye maruz kaldıklarını, yetkili hakimler  
karısında yapmıoldukları ikayetlere karın bu yönde hiçbir etkili soruturma açılmadığını  
ileri sürmektedir. Bavuranlar AĐHS’nin 13. maddesi ile birleip AĐHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edildiğini iddia etmektedirler.  
Hükümet bu iddialara karı çıkmaktadır.  
II. TARAFLARIN ARGÜMANLARI  
A. Bavuranlar  
Bavuranlar, sorgulamalarının ikence altında yapıldığını ifade etmektedirler. Rıdvan  
üzerindeki elbiselerinin çıkarıldığını, dayak yediğini ve bir saat boyunca ayak parmaklarına  
3
ve el parmaklarına bağlanan kablolarla kendilerine elektrik verildiğini iddia etmektedirler.  
Mücahit ise maruz kaldıkları diğer ikencelere ilikin olarak unları ileri sürmektedir:  
jandarmalar tarafından testislerinin sıkılmı, genital organlarına elektrik verilmi,  
bavuranların baına poet geçirilip boğazları sıkılmıve bavuranlara soğuk su dökülerek  
nefes almakta güçlük çektikleri dar bir dolaba koyulmutur.  
Bavuranların avukatı müvekkillerinin Filistin usulü olarak adlandırılan ekilde  
kollarından bağlandıklarını ve müvekkillerine falaka uygulandığı da eklemitir.  
Bu bağlamda bavuranlar, Türkiye’de söz konusu dönemde güç kullanarak gözaltına  
alma ve ikenceyle ifade alma gibi yöntemlerin, memurlar hakkında yürütülen soruturmaya  
ilikin yasanın çoğunlukla memurlar hakkında cezai ilem uygulamamasından dolayı Devlet  
görevlilerine karı yürütülen tüm adli giriimleri boa çıkaran idari bir uygulamadan  
kaynaklandığı ileri sürmektedirler.  
Mevcut davada, bavuranların kendilerini sorgulayanlar tarafından gördükleri kötü  
muameleye dair ayrıntılı sözlerini kayda geçirmeye ilikin yargıçların reddi de bu husustaki  
idari uygulamanın içinde yer almaktaydı.  
Ayrıca, bir yandan bu izlerin bazılarının gözaltı süresi boyunca kaybolacak nitelikte  
olmaları diğer yandan zaten yüzeysel hazırlanan bu raporların kamu hizmetinde olan  
dolayısıyla Devlet görevlileri karısında ilerini iyi gerçekletirmek için çekimser bir tutum  
içinde olan doktorların ürünü olmalarından dolayı, bavuranlar, AĐHM’ye vücutlarında  
hiçbir darp izine rastlanılmadığı sonucunu içeren raporları dikkate almama çağrısında  
bulunmulardır.  
B. Hükümet  
Hükümet, bavuranların gözaltına alınmadan önce ve sonra alınan sağlık raporlarını  
göndermekte, bavuranların vücutlarında tespit edilen morluk ve hafif sıyrıkların  
bavuranların kendilerinin neden olduğunu ifade etmektedir. Jandarmadan kaçmaya  
çalıırken, bavuranlar kahvehanenin masa ve sandalyelerine sert bir ekilde çarpmılar  
ardından etkisiz hale getirilmeden önce yere dülerdir.  
Hükümet, Mücahit Karaka’ın genital bölgelere elektrik verildiği iddialarına ilikin olarak  
ise Karaka’ın bir ürolog tarafından muayene edildiğine ve yapılan ürolojik muayenede bu  
iddiayı destekleyen hiçbir belirtiye rastlanmadığına dikkat çekmektedir. Zaten Hükümet,  
bavuranların u anda ifade etmioldukları ikayetleri hiçbir zaman kendilerini dinleyen  
hakimlerin hiçbiri önünde dile getirmediklerini de belirtmektedir.  
III. AĐHM’NĐN TAKDĐRĐ  
AĐHM, öncelikle bavuranların yakalanma tarihlerine ilikin uyumazlığı not  
etmektedir. Zira bavuranlara göre bu tarih 27 Nisan 1997, avukatlarına göre 29 veya 30  
Nisan ve resmi belgelere göre ise bu tarih 30 Nisan 1997’dir. Sahip olunan veriler  
incelendiğinde, AĐHM bu son tarihi kabul etmektedir çünkü bavuranlar bu sorunu hiçbir  
zaman ulusal yetkililer önünde ortaya koymamılardır. Bavuranlar ne konuya ilikin 30  
Nisan 1997 tarihi ile düzenlenen tutanakların içeriğine ne tutanakta, bavuranların kaçma  
teebbüslerine ilikin yer alan ifadeye ve ne de dümelerinin ardından yakalanabildikleri  
4
kahvehanede masaların ve sandalyelerin arasında kaçma-kovalamaya dönügibi görünen  
ifadeye itiraz etmilerdir.  
Yakalanmalarının ardından düzenlenen adli tıp raporlarına göre, bavuranların  
vücutlarında belirlenen izler çok sayıda ve farklı bölgelerde bulunan morluklar, sıyrıklar ve  
ilikler olarak özetlenebilir. Mücahit Karata’ın adli doktora ilettiği penisine elektrik  
verilmesine ilikin ikayeti doğru olsa da bavuranı ertesi gün muayene eden Antalya Devlet  
Hastanesinde görevli ürolog gibi adli doktor da bu iddiayı doğrulamamıtır.  
4 Mayıs 1997 tarihinde alınan yani gözaltının sonucunda alınan sağlık raporlarından  
darp ve yara izine rastlanmadığı sonucuna ulaılmaktadır.  
Mevcut davada bavuranlar, tutuklu bulundukları sıradaki koullardan değil gözaltında  
görmüoldukları ikenceden ikayetçi olmaktadırlar. Bunundan dolayı AĐHM, bu kısma bağlı  
olan daha önce gerçeklemiolayları incelemeye kendini yükümlü görmemektedir. Bununla  
birlikte, yukarıda bahsedilen raporlarda bavuranların iç hukuk alanında hiçbir zaman  
gündeme getirmedikleri yaraların tutuklu bulundukları esnada ya da en azından gözaltı  
sırasında gördükleri söz konusu kötü muameleler ile birletirildiğinde baka nedenlerden  
meydana geldiğini de ifade etmek zordur.  
Kesin kanıya ulatıran delillerin olmamasından dolayı, bavuranlar bu konuya ilikin  
argümanı, özellikle Türkiye’de ikencenin idari bir uygulama olduğu ve adli tıp kurumunun,  
Devlet görevlileri tarafından uygulanan iddetlerin belirlenmesinde çekingen olduklarına  
ilikin genel kanıdan çıkarmaktadırlar.  
Zaten 3.madde uyarınca bir delil ancak bir dizi emare veya çürütülemez karineler  
sonucunda ortaya çıkabilmelidir, benzer iddialar, mevcut davaya uygun hiçbir somut olaya  
dayanmadıklarından dolayı bu hususun içinde yer almaz. ( Bkz;örneğin, Gürü Toprak-  
Türkiye, 39452/98; Mehmet Faruk Kaplan-Türkiye, 24932/94)  
AĐHM, gözaltında kötü muameleye maruz kaldığını iddia eden bir ahsın delil elde  
etmedeki güçlüklerini ve bu güçlüklerin özellikle yetkili kiilerin, suç tekil eden eylemler  
karısında etkili bir biçimde harekete geçmelerindeki eksiklikten kaynaklanabileceğini inkar  
etmemektedir. ( sözü edilen, Gürü Toprak) Bununla birlikte, bu hususta bile bavuranların  
ikayetleri dayanaktan yoksundur zira dosyada bavuranların gözaltından sonraki  
dönemlerinde hassas bir durumda bulunduklarını gösteren herhangi bir unsur yer  
almamaktadır. ( 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı)  
Ayrıca, 4 Mayıs 1997 tarihinde serbest bırakılan Rıdvan Karata, kendisine uygulanan  
darpların ve elektrik okunun dört gün sonra ortaya çıkabilen izlere yol açtığını belirtirken,  
AĐHM, Karata’ın kendi seçtiği bir doktor tarafından muayene olmasının nasıl engellenmiꢀ  
olabileceğini anlamamaktadır. Bu düünce, Avukat Elçi’nin bavurusunun aslında dile  
getirdiği falaka ve Filistin askısı gibi uygulamalar içinde a fortiori geçerlidir. ( Bkz; sözü  
edilen Mehmet Faruk Kaplan ve Hasan Kılıç-Türkiye, bavuru no: 35044/97)  
Daha da önemlisi AĐHM, bavuranların Antalya Cumhuriyet Basavcılığı önünde  
niçin sadece ifadelerinin “ baskı altında” alındığını söylemekle yetindiklerini ve ardından  
Antalya Asliye Ceza Mahkemesi önünde neden sesiz kaldıklarını da anlamamaktadır. Diyelim  
ki sorgu tutanakları bavuranların söylediklerinin içeriklerini tam olarak yansıtmamıolsaydı  
ki dosya da bununla ilgili hiçbir ey belirtilmemekte, bavuranlar kendilerini o zaman ne  
5
sözlü olarak ne de yazılı olarak özgürce ifade etmemiolurlardı.( Bkz, kouları karılatırmak  
için, sözü edilen Mehmet Faruk Kaplan ve Gürü Toprak )  
Bu koullarda bavuranlar, ikayetlerini Türk yetkililerin bilgisine yeterince  
sunmamaktadır. Bu durumda bavuranlar, kendilerinin ve avukatlarının bu ikayetlere ilikin  
daha sağlam deliller sunmadan, AĐHS’nin 13. maddesi uyarınca derinlemesine bir soruturma  
yürütülmesini yasal olarak bekleyemezler. ( sözü edilen; Gürü Toprak ve .T-Türkiye kararı,  
no: 28310/95)  
Kısaca AĐHM, bavuranların jandarma görevlileri tarafından kötü muamele yaptıkları  
konusunda makul üphe uyandırabilecek veya ulusal adli makamların bavuranların  
iddialarına tepki gösterme eklinin tartıma konusu yapılmasını sağlayabilecek unsurların  
bulunmadığı sonucuna varmaktadır. ( Bkz; sözü edilen, Gürü Toprak ve Mehmet Faruk  
Kaplan)  
Dolayısıyla bu davada, AĐHS’nin 3.maddesi tek baına veya 13. madde ile birleerek  
ihlal edilmemitir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE  
AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlal edilmediğine karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 14 Haziran 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
6