B. Esasa ilişkin
Hükümet, başvuranların iddiasına itiraz etmekte ve davalarının ulusal mahkemeler tarafından
«makul süre» içerisinde görüldüğünü ileri sürmektedir.
Başvuranlar, iddialarını yinelemektedirler.
AİHM, bir yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığının belirlenmesi için davanın
ortaya çıkış şartlarının irdelenmesi ve konunun kendi yerleşik içtihadındaki kıstaslar
bakımından değerlendirilmesi gerektiğini anımsatmakta ve özellikle dava karmaşıklığının,
başvuran ile yetkili makamların tutumlarının ve ilgili şahıslar için davanın öneminin de ayrıca
dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa
aleyhine Frydlender davası [GC], no 30979/96, prg. 43, CEDH 2000-VII).
AİHM, mevcut başvuruda, ilk derece mahkemesinde açılan davayla başlayıp, Yargıtay’ın
verdiği kararla sona eren yargılamaların bir yıl altı ay ile iki yıl dokuz ay arasında değişen bir
sürede tamamlandığını gözlemlemektedir. AİHM’nin yerleşik içtihadına göre ve yukarıda söz
edilen kıstaslar çerçevesinde, bu süreler, AİHS’nin 6/1 maddesi anlamında aşırı veya ölçüsüz
olarak değerlendirilemez.
Bununla birlikte AİHM, İdare’nin başvuranlar lehine verilen kesin kararları iki yıl beş aydan
iki yıl dokuz aya kadar varan sürelerde yerine getirdiğini tespit etmektedir AİHM, hangi
düzeyde verilmiş olursa olsun bir mahkeme kararının uygulanmasının, AİHS’nin 6/1 maddesi
anlamında « yargılama » sürecinin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini anımsatır
(bakınız, özellikle, Yunanistan aleyhine Hornsby davası, 19 Mart 1997, prg. 40 ve sonrası,
Derleme 1997-II ; Yunanistan aleyhine Metaxas davası, no 8415/02, prg. 25, 27 Mayıs 2004).
Bir Sözleşmeci Devletin ulusal hukuk düzeni tarafından verilen zorunlu ve kesinleşmiş bir
yargı kararının taraflardan birinin zararına etkisiz kalması durumunda 6/1 maddesiyle
güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı anlamsız hale gelmiş olacaktır. Dolayısıyla,
yargılanabilirlerin etkin şekilde korunması ilkesi idarenin yargı kararlarına uyma
yükümlülüğünü de kapsar. Devlet otoritesi yargı kararına dayanan bir borcu ödememek için
kaynak yetersizliğini bahane olarak öne süremez (bkz. Bourdov – Rusya, no:59498/00, prg.
35).
AİHM, bir idari makamın ödeme yapmak için, makul olmak şartıyla, belli bir süreye ihtiyacı
olduğunu elbette kabul edebilir (bakınız Türkiye aleyhine Ak davası, no 27150/02, prg. 26, 31
Temmuz 2007).
Mevcut davada AİHM, idari makamın başvuranların ek istimlak tazminatlarının ödemelerini
ulusal mahkemelerin verdiği kesin karardan itibaren iki yıl beş aydan iki yıl dokuz aya varan
bir süre için geciktirdiğini tespit etmektedir. Geçen bu süre, AİHM’nin gözünde makul bir
süre olarak değerlendirilemez.
Dolayısıyla AİHM, ulusal makamların kesinleşmiş yargı kararlarına makul bir süre içerisinde
uymamak suretiyle AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafının yararlı etkisinden kısmen yoksun
bıraktıkları kanaatine varmaktadır
Bu nedenle, söz konusu madde ihlâl edilmiştir.
5