C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
DÖRDÜNCÜ DAĐRE  
MANSUROĞLU - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 43443/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
26 ubat 2008  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek  
olup ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 43443/98 bavuru no’lu davanın nedeni bu ülke  
vatandaları Emine Mansuroğlu ve ei erifali Mansuroğlu’nun (bavuranlar) Avrupa Đnsan  
Hakları Komisyonu’na (AĐHK) 22 Temmuz 1998 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve  
Özgürlüklerini güvence altına Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) eski 25. maddesi  
uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar adli yardımdan yararlanarak Đstanbul barosu avukatlarından . Turan, M. Đriz, R.  
Doğan ve Y. Aydın tarafından temsil edilmilerdir.  
Bavuru AĐHS’nin 11. no’lu Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinde Avrupa  
Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) geçmitir (11 no’lu Protokol’ün 5/2. maddesi).  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar Emine Mansuroğlu ve erifali Mansuroğlu sırasıyla 1932 ve 1933 doğumludur  
ve 15 Ağustos 1996 tarihinde ölen Mazlum Mansuroğlu’nun (1972 doğumlu) ebeveynidirler.  
Bavuranlar olayların meydana geldiği dönemde Olağanüstü Hal Bölgesinde yer alan Tunceli  
ili, Kocakoç ilçesi Çerme köyüne bağlı bir mezrada ikamet etmekteydiler.  
Taraflar arasında ihtilaf konusu olan dava olayları u ekilde özetlenebilir:  
A. 15 Ağustos 1996 tarihli kaza  
1. Bavuranlar tarafından aktarıldığı haliyle  
E. Mansuroğlu 15 Ağustos 1996 tarihinde komu köyden silah sesleri geldiğini duyar. Hemen  
akabinde özel polis harekât ekipleri bavuranın ikamet ettiği Çerme köyüne gelir.  
Üç polis E. Mansuroğlu’nu, oğlu Mazlum’u, komuları M. Ekici ve V. Ekici’yi bavuranların  
bahçesinde toplar. Mazlum askerlik görevi sırasında ayaklarında oluan rahatsızlık nedeniyle  
terlikleriyle dıarı çıkmıtır.  
Polisler bu kiilere yere yatmalarını emretmive dipçiklerle vurmaya balamıtır. Bu duruma  
karı çıkan E. Mansuroğlu polisler tarafından hırpalanmıtır. E. Mansuroğlu daha sonra telsiz  
konumasına ahit olmutur:  
«- Sakallıyı buldunuz mu?  
-
-
Evet.  
Getirin onu.»  
Telsizle yapılan ekâle uyan Mazlum kimlik kartını göstermive bir yanlılık olduğunu ve  
baka birisiyle karıtırıldığını söylemitir. Polisler kimlik belgelerine ihtiyaçları olmadıklarını  
belirterek ona dipçiklerle vurmulardır.  
Polisler M. Ekici, V. Ekici ve köylülerden biriyle birlikte Mazlum’u beraberlerinde götürmü,  
daha sonra da bavuranların evlerinde arama yapmılardır.  
2
Olaydan haberdar olan bavuran erifali Mansuroğlu hemen Çerme istikametine yola  
koyulmutur. Mezraya yaklağında arabadan inmi, yürümeye balamı, tepeye  
mevzilenmiaskerleri görmüve onlara mezradan olduğunu söylemitir. Askerler onu tepeye  
kadar elleri havada yürümeye zorlamılar, adıgeçen yürürken evinin arkasında yere uzanmıꢀ  
eofmanlı iki kii görmütür. Tepeye varmadan önce, kalp hastası olduğunu söylemesine  
rağmen askerler tepeye kadar komaya zorlamılardır. Bavuran erifali Mansuroğlu,  
askerlere 50 metre kala kimliğini ve sağlık karnesini çıkarmı, polislerden biri sağlık karnesini  
almı, adıgeçene bir yumruk atmıve karneyi suratına fırlatmıtır.  
Polisin topladığı köylüleri gören bavuran M. Ekici’ye oğlunun nerede olduğunu sormutur.  
M. Ekici Mazlum’un bir araçla götürüldüğü yanıtını vermitir.  
Bu arada polisler o civarda çıkan bir çatımada ölen ve PKK mensubu olduklarından  
üphelendikleri iki kiinin cesedini getirmilerdir. Devamında, orada bulunan ve aralarında M.  
Ekici ve R.Ç.’nin de bulunduğu birçok kii yakalanmıtır.  
Bavuran daha sonra Tunceli’nin merkezinde bir panzer üzerinde içlerinden birinin Mazlum’a  
ait olabileceği üç cesedin çıplak olarak tehir edildiğini iitmitir.  
Bavuranlar ertesi gün aralarında maktulün kız kardei de dahil diğer aile fertleri ile bulumak  
için Tunceli’ye gitmilerdir.  
2. Hükümet tarafından aktarıldığı haliyle  
Hükümetin resmi belgelere dayanarak verdiği bilgiye göre 15 Ağustos 1996 tarihinde saat  
12.45 sularında güvenlik güçleri Tunceli il merkezine saldırı düzenleme hazırlığında olan üç  
PKK militanının Çerme’ye geldiği yönünde isimsiz bir ihbar almıtır. Bu kiiler Serhat, Đvis  
ve Hayri kod adlı M. Oral, H. Korkmalı ve Y. Karanlık idi.  
Bu ihbar üzerine 37 kiiden oluan özel zırhlı polis ekibi Çerme’ye gitmitir. Saat 15  
sularında devriye gezen ekipler Hasan Ekici’nin evinin arkasında beliren üç kiiyi görmütür.  
Polisler ile teröristler arasında çıkan çatımada üç terörist ölü olarak ele geçirilmitir. Buna  
dair ayrıntılar raporda yer almaktadır.  
Operasyonun sonunda güvenlik güçleri Hasan Ekici’nin evinde arama yapmak istemilerdir.  
Adıgeçen ve ailesinin diğer fertleri M. Ekici, V. Ekici, B. Ekici, F. Ekici ve Ekici ile M.T. ve  
R.Ç. isimli köylüler polislere karı koymular, akarsuya doğru kaçmaya çalıırken  
yakalanmılardır. Hasan Ekici’nin evinde ele geçirilen belge ve mühimmat u ekildedir:  
-
-
-
-
-
-
-
-
PKK ile ilgili bilgilerin yer aldığı iki not defteri  
PKK ile ilgili bilgiler içeren iki telefon fihristi  
Bir telefon konumasının dökümü  
Bir intihar saldırısı faili PKK mensubunun el yazısıyla ve daktiloyla yazdığı notlar  
PKK teröristlerinden birinin ölüm haberinin yer aldığı gazete kesiği  
PKK’ya ilikin bilgilerin yer aldığı altı sayfalık belge  
Altı el yapımı el bombası  
Đki av tüfeği (seri no: 369982 ve 20897) ve bunlara ait dokuz fiek.  
3
Yapılan aramanın ardından bu kiiler gözaltına alınmılardır. Sorgulamaları sırasında Hasan  
Ekici ve M.T., PKK ile olan bağlantılarını itiraf etmilerdir, adı geçenler bunun üzerine  
tutuklanarak cezaevine konulmulardır. Diğer köylüler serbest bırakılmıtır.  
B. Ön soruturma ve Mazlum Mansuroğlu’nun ölümüne ilikin yapılan ikayet  
Tunceli’de yine 15 Ağustos 1996 tarihinde adli tıp uzmanı olmayan bir ekip tarafından üç  
ceset üzerinde otopsi yapılmıtır. Kimlikleri tespit edilemeyen cesetler 1’den 3’e kadar  
numaralandırılmıtır. 1 numaralı cesedin bıyıklı kahverengi gözlü birine ait olduğu, 3  
numaralı cesedin kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir kiiye ait olduğu belirtilmitir.  
Diğer iki cesedin sırasıyla H. Korkmalı (kod adı Đvis) ve M. Oral (kod adı Serhat) olduğu  
tespit edilmitir.  
Hekimler 2 numaralı cesetle ilgili ayrıntılı rapor hazırlamılardır. Hekimler kesin ölüm  
nedeninin kurun yarası nedeniyle beyin kanaması olduğu sonucuna varmılardır; bu sonucun  
aleni olması nedeniyle klasik bir otopsiye gerek görmemilerdir.  
Her üç cesede ait giysilerin ise fazlasıyla zarar görmüolmaları nedeniyle saklanmalarına  
gerek görülmediğine dair rapor düzenlenmitir.  
16 Ağustos 1996 tarihinde Mazlum’um kız kardei Tunceli Cumhuriyet Savcısı’nın eliğinde  
Tunceli Devlet Hastanesine gitmive 2 numaralı cesedin kardeine ait olduğunu tehis etmi,  
kardeinin hiçbir zaman PKK’nın eylemlerine katılmadığını ileri sürmütür.  
Aynı gün tutuklu bulunan M. Ekici üç cesedi tehis etmesi için getirilmi, adı geçen 1 ve 3  
numaralı cesetlerin Đvis ve Serhat kod adlı kiilere ait olduğunu, buna karın 2 numaralı  
cesedin Mazlum Mansuroğlu’na ait olduğunu söylemitir.  
Yine 16 Ağustos 1996 tarihinde, bavuran, 15 Ağustos 1996 tarihinde evlerine baskın  
düzenleyen üç polis memurunun kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını talep  
ettiği resmi ikayetini Savcıya sunmutur. Bavuran, sözkonusu üç polis memurunu,  
Mazlum’a ikence etmek, Mazlum’u ortadan kaldırmak ve öldürmek ile suçlamıtır.  
Bavuran, oğlunu korumaya çalıırken kendisinin de hakarete uğradığını ve dövüldüğünü  
iddia etmitir.  
Bu bağlamda bavuran, komuları Ekici ve Tekin ailesinden birçok kiiyi görgü tanığı  
göstermitir.  
Bavuran, ayrıca polis memurlarının evlerini aramasından ve iki av tüfeği ile oğlu Mazlum’un  
cüzdanı, ehliyeti, askerlik belgeleri ve fotoğrafları gibi kiisel evraklarını gizlice almalarından  
ikayetçidir.  
17 Ağustos 1996 tarihinde, bavuranlar, Savcıdan, mermilerin atımesafesinin tespit  
edilmesine ve ayet Mazlum’un vücudunda tespit edilen diğer izlerin ölümden önce mi sonra  
mı olutuğunun belirlenebilmesi için klasik bir otopsi yapılması talimatını vermesini  
istemilerdir.  
Savcı bu talebi kabul etmitir; aynı gün Tunceli’de ek bir muayene raporu hazırlanmıtır.  
4
Savcının isteği üzerine, ceset, Malatya Adli Tıp Kurumu’na gönderilmitir. Burada, bir  
patoloji uzmanın da hazır bulunmasıyla Adli Tıp Kurumu doktorları klasik otopsi  
yapmılardır.  
Ceset, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı bir polis memuru tarafından, 15 Ağustos 1996  
tarihindeki çatıma sırasında öldürülen teröristlerden biri olarak tehis edilmitir. Hazır  
bulunan bavuranın avukatı, bahsedilen çatımanın, polislerin Mazlum’a, baını taa vurarak  
ve tekmeleyerek saldırmalarından 15 dakika önce komu mezrada meydana geldiğini  
belirtmitir.  
Otopsi raporunda ateli silahların neden olduğu yaralanmalar sayıltır.  
Adli tıp uzmanları, Mazlum’un yüzünün bir bölümünün “patlayan bir bomba” nedeniyle  
tamamen hasar gördüğünü tespit etmilerdir. Ayrıca yüzünde, bombanın patlaması sonucu  
ortaya çıkan gaza bağlı olarak siyahlıklar ile biri çene ucundan diğeri sol yanağından çıkan  
arapnel parçaları” görültür.  
Bir mermi ve muhtemelen el bombasından çıkan onlarca metal parça, cesetten çıkarılmıve  
mühürlenmitir.  
Ayrıca doktorlar, vücutta özellikle sırt kısmında yeni ve eski, değiik boylarda çok sayıda  
sıyrık tespit etmilerdir. Sıyrıkların çoğunluğu açık kül rengi deri lekeleri eklindedir ve deri  
altı ekimoz sayısının azlığı göz önüne alındığında, sözkonusu lezyonların, cesedin  
sürüklenmesi ile post-mortem kaynaklı olduğunu düünmek gerekmektedir.  
Doktorlara göre, ilk iki raporda belirtilenin aksine, sol omuzda tespit edilen 3-4 cm’lik üç  
lezyonun, kesici silahlardan değil de daha çok arapnel parçaları veya vücudu sıyıran  
kurunlardan kaynaklanmıtır.  
Vücudu delip geçen özellikle üç kurun, raporda “ölümcül” olarak nitelendirilmitir. Vücutta  
bulunan dördüncü kurun ise ölümcül nitelikli değildir.  
Sözkonusu dört kurun sırttan öne doğru ilerleyen bir yol izlemitir. Kurun izleri göz önüne  
alındığında, yakından ateedilmitir. Bununla birlikte, atımesafesi ancak, Đstanbul Adli Tıp  
Kurumu tarafından maktulün giysilerinin balistik incelemesi ile belirlenebilinirdi. Otopsiyi  
yapan ilk ekibin, maktulün giysilerini saklamaya gerek olmadığına kanaat getirmesinden  
dolayı balistik inceleme hiçbir zaman gerçeklememitir.  
Ölüm nedeni, “ateli silah ve muhtemelen bir el bombasından kaynaklanan patlamaya bağlı  
beyin ve ciğerlerin delinmesi sonucunda iç ve dıkanama” olarak belirlenmitir.  
Yine 17 Ağustos 1996 tarihinde, R.Ç. polis karakolunda, olay günü, Hasan Ekici’nin evine  
yağ almak için gittiğini, ardından Ekici ile konumak isteyen PKK’lı üç teröristin geldiğini  
gördüğünü ifade etmitir. Bu üç terörist, daha sonra Mazlum Mansuroğlu’nun evine gitmitir.  
O esnada, polis operasyonu balamıtır, üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçmılar ve  
içlerinden üçü ölmütür.  
Ertesi gün sorgulanan Ekici, kendisinin ve hayatta iken Mazlum’un da PKK mensubu  
olduğunu kabul etmitir. Ekici, olay günü, Serhat, Đvis ve Hayri kod adlı üç silahlı PKK’lının,  
Mazlum’a gitmeden önce kendi evine geldiklerini ifade etmitir. Köye baskın düzenleyen  
5
polisleri fark eden üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçlardır. Çama, kısa bir süre  
sonra balamıve polislerin, Serhat ve Đvis kod adlı teröristler ile Mazlum’un cesedi ile  
bölgeden ayrılmaları ile sona ermitir.  
Ekici ayrıca, polisler tarafından el konulan el bombalarının, yasa dıı belgelerin ve iki av  
tüfeğinin kendisine ait olduğunu kabul etmitir.  
Birkaç gün sonra yeniden ifadesi alınan Ekici, söylediklerinden vazgeçmive sözü edilen iki  
av tüfeğinin aslında Mazlum’a ait olduğunu ifade etmitir.  
20 Ağustos 1996 tarihinde, bavuran, Tunceli Devlet Hastanesi’nde sağlık muayenesinden  
geçmitir. 6110/81 dosya numarası ile düzenlenen nihai rapor, sonuçlarını tasdik ettiği geçici  
rapora atıfta bulunmaktadır. Rapora göre, bavuranın klinik tablosu, bavuranın begün  
geçici igöremezliğini tespit etmekte ve toplam on gün istirahatini gerektirmektedir.  
21 Ağustos 1996 tarihinde, bavuran ve köylüler, E. Ekici, Z.A, F.Ekici ve H.Ekici (Hasan  
Ekici’nin ei) Tunceli noterinden, 15 Ağustos 1996 tarihli olayın konu olduğu beyanlarının  
tasdik edilmesi talebinde bulunmulardır (sözkonusu beyana tanıklık etmek için köylüler,  
H.A. , M.B. , K.A. , G.D. , N. K. , Y.A. , H.Z. , C.A. , M.Y ve H.B hazır bulunmulardır).  
Aynı gün bavuranların avukatları, tamamı Çerme’de ikamet eden V. Ekici, F. Ekici, E. Ekici,  
B. Ekici adlı görgü tanıklarının dinlenmesi talebiyle savcılığa bavurmulardır.  
Avukatlar ayrıca, mevtanın giysilerinin balistik incelenme yapılması için Đstanbul’daki Adli  
Tıp Kurumu’na gönderilmesini talep etmilerdir.  
Malatya Adli Tıp Grup Bakanlığı Mazlum’un cesedinden alınan kan tahlili sonuçlarını  
açıklatır. Tahlillerde normalin çok üzerinde alkolemiye rastlandığı gözükmektedir.  
Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 5 Eylül 1996 tarihinde PKK’ya  
yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle M. Ekici’nin mahkumiyetini talep etmitir. Savcılık,  
adıgeçen ahsın ‘örgüt üyesi üç kiiyi evinde’ barındırdığına ilikin yapılan bir ihbarın  
ardından yakalandığını belirtmitir.  
Đlgili, 3 Ekim 1996 tarihinde yapılan durumada, baskı altında alındığı gerekçesiyle daha önce  
verdiği ifadeleri inkar etmitir. Đlgili, aslında 15 Ağustos 1996 tarihinde komusu Mazlum’un  
evinden zorla götürüldüğünü ifade etmitir.  
Bavuranlar Tunceli Cumhuriyet Savcısına gönderdikleri 7 Ekim 1996 tarihli mektupta, 16  
Ağustos 1996 tarihinde yaptıkları ikayeti desteklemek üzere M. Ekici’yi ahit  
göstermilerdir. Bavuranlar ayrıca, 15 Ağustos 1996 tarihinde gözaltına alınan köylülere  
iddet uygulandığını gösteren tıbbi raporları da mektuba eklemilerdir.  
Buna karın savcı, güvenlik güçlerine isnat edilen adam öldürme ve ahsi eyaların çalınması  
gibi olayların olağanüstü hal valiliğinin yetkisine tabi olduğu gerekçesiyle ratione materiae  
görevsizlik kararı vererek dosyayı Tunceli Đl Đdare Kurulu’na havale etmitir. Zira dosyanın  
soruturulması memurin muhakematı hakkındaki kanuna tabi idi.  
Bavuran, 17 ubat 1997 tarihli bir mektupla yürütülen idari soruturmaların seyri hakkında  
bilgi almak için Tunceli’deki idari makamlar nezdinde giriimde bulunmuancak bir sonuç  
6
alamatır. Bavuran aleyhte tanıklar Hanım Ekici, F. Ekici, F.T. ve L.S.’nin ifadelerinin  
alınmasına yönelik herhangi bir ilem yapılmadığına dikkat çekmekteydi.  
Bavuranların avukatı 19 Mart 1997 tarihinde il idare kurulu önünde bu talebi bir kez daha  
gündeme getirmitir. ‘Güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan bir çatıma sırasında  
öldürülen Mazlum Mansuroğlu’nun yakınları tarafından dile getirilen iddialara ilikin olarak  
yapılan soruturma’ya atıfta bulunan il idare kurulu bavuranların dosyanın seyri hakkında  
bilgi talebinde bulunamayacaklarını zira yapılan yargılamada müdahil taraf tekil etmeyi  
ihmal ettiklerini bildirmitir.  
Bavuranlar 2 Temmuz 1997 tarihinde Tunceli Emniyet Müdürlüğü TeftiKurulu  
Bakanlığı’na mektupla bavuruda bulunmulardır. Bavuranlar mektuplarında, 21 Ağustos  
1996 tarihli taleplerine rağmen daha evvel tanık gösterdikleri kimselerin – ad ve adreslerini  
yinelemilerdir- hiçbirinin soruturma mercileri tarafından dinlenmediğine dikkat  
çekmilerdir.  
Aynı gün bavuran H. Ekici, F. Ekici, R.Ç., F.T. ve L.S.’yi il idare kurulu önünde yeniden  
tanık olarak göstermitir.  
Polislerden kaçmayı baaran dört PKKlıdan biri olan Hayri kod adlı Y. Karanlık 28 Eylül  
1997 tarihinde polise ifade vermitir. Đfadesinde, Mazlum Mansuroğlu ile kendilerine  
katılması ile konutuklarını, jandarmanın geldiğini görünce militan Mazlum’la birlikte  
akarsuya doğru kaçmaya baladıklarını, diğerleri suyun akıyönünde kaçarken, kendisini aksi  
yöne gittiğini söylemitir.  
Y. Karanlık ertesi gün savcı tarafından dinlenmitir. Đꢀkence altında alındığı gerekçesiyle daha  
önce verdiği ifadeyi inkar etmitir. Adıgeçen, Çerme olayına karısa da silahlı olmadığı  
için çatımaya katılmadığını belirtmitir.  
Đl Đdare Kurulu 2 Temmuz 1998 tarihinde dosya üzerinden men’i muhakeme kararı vermitir.  
Kararın ilgili bölümünde, müteveffa Mazlum’un ‘ PKK’nın silahlı militanı olarak kuryelik ve  
vergilendirme gibi faaliyetler içinde bulunduğu’ ve ‘güvenlik kuvvetleri ile teröristler  
arasında çıkan çatıma esnasında ölü olarak ele geçirildiği’ ; evinden alınarak yargısız infaza  
kurban edildiği yolundaki iddiaların dayanaksız olduğu ifade edilmitir.  
Đl Đdare Kurulu, memurin muhakematı kanununda öngörülen kontrolün gerçekletirilmesi  
maksadıyla bu kararı 12 Kasım 1998 tarihinde re’sen Danıtay’a sevk etmitir.  
Bavuranlar ise bu karara itiraz etmilerdir.  
Y. Karanlık 6 Ekim 1998 tarihinde DGM tarafından ömür boyu hapse mahkûm edilmitir.  
Bavuran erifali Mansuroğlu 22 Mayıs 2000 tarihinde oğluna ilikin yargılamanın seyri  
hakkında bilgi almak için giriimde bulunmutur. Ertesi gün bavurana davanın Danıtay  
önünde görülmekte olduğu bilgisi verilmitir. Danıtay’ın 26 Ekim 2000 tarihinde men’i  
muhakeme kararını onaylaması üzerine karar kesinlik kazanmıtır.  
C. Bavuranın (Emine Mansuroğlu) kendi namına yaptığı ikâyet  
7
Verilen tıbbi rapora istinaden bavuran evlerine baskın düzenleyen üç polis hakkında 15  
Ağustos 1996 tarihinde meydana gelen olayda kendisine kötü muamelede bulundukları  
iddiasıyla suç duyurusunda bulunmutur. Orta boylu ve bıyıklı polisin kendisine vurduğunu  
kır saçlı ve uzun boylu olanın ise yalnızca küfrettiğini belirtmitir. Bavuran ayrıca  
Mazlum’un ölümüne ilikin ifadesini yinelemitir.  
19 ubat 2001 tarihinde Savcılık, Tunceli Valiliği’nden ‘efrada sui muamele’ gerekçesiyle  
haklarında ithamda bulunulan polisler aleyhinde soruturma izni talebinde bulunmutur.  
Savcılık bu olayın daha önce Mazlum’un ölümü ile ilgili olarak yapılan tahkikata konu  
olduğunu belirtmitir.  
23 ubat 2001 tarihinde soruturma izni verilmitir. Valilik Tunceli Đl Emniyet Müdürünü  
konuyla ilgili iddiaları aratırmakla görevlendirmitir. Valilik ayrıca halihazırdaki bavurunun  
AĐHM’ye sunulduğu bilgisini de vermitir.  
15 Ağustos 1996 yılında yapılan operasyona katılan 37 polisten yalnızca B.E., M.A., Y.Ç. ve  
Ü.Ç. hakkında 13 Mart 2001 tarihinde kovuturma balatılmıtır. Zira polislerin geriye kalanı  
baka ehirlere tayin olmulardı. Đhtilaf konusu operasyon sırasında M.A. ve Ü.Ç. Çerme  
giriini kapatmakla; Y.Ç. ise uzaktan meslektalarının güvenliğini sağlamakla görevliydi.  
Đlgililerin tamamı beyanlarında bavuranın iddialarının gerçek dıı olduğunu, kendisini hiçbir  
zaman görmediklerini aldıkları yegane adli tedbirin Hasan Ekici’nin evinde yaptıkları arama  
olduğunu iddia etmilerdir.  
Verilen resmi bilgiye göre 15 Mart tarihinde bir müfettibavuranı dinlemitir. Đfade  
tutanakları AĐHM’ye iletilmemitir ancak müfettie göre davacı, kendisine kötü muamelede  
bulunan polisleri tehis edemeyecek durumda olduğunu belirtmitir.  
Köylü R.Ç. bir kez de müfettitarafından sorgulanmıtır. R.Ç. polislerin bavuranı  
tanımağını ve polisler tarafından dövüldüğünü görmediğini, ancak Mazlum’u üç PKK  
militanıyla birlikte dere yatağına doğru koarken gördüğünü beyan etmitir.  
Müfetti16 Mart 2001 tarihli raporunda bavuranın iddialarının asılsız olduğu ve halihazırda  
cezai takibat yapılmasına mahal olmadığı neticesine varmıtır. Müfetti, 20 Ağustos 1996  
tarihli tıbbi rapora ilikin olarak bavuranın da aralarında bulunduğu köylülerin çıkan çatıma  
yüzünden paniğe kapılarak ‘sağa sola kotukları’ ‘arazinin engebeli olması sonucu düerek’  
yaralandıkları sonucuna ulatır.  
Valilik 23 Mart 2001 tarihinde aldığı kararla müfettiin raporunu onaylayarak kovuturma  
izni talebini geri çevirmitir.  
Valiliğe göre bavuran, polislerden oğlunu sorarak ‘eğer oğluma bir ey olursa ben bu evi  
yakarım ve bunu sizin üzerinize atarım’ eklinde tehditkâr sözler sarf etmiti.  
20 Nisan 2001 tarihinde bavuran bu karara karı Malatya Bölge Đdare Mahkemesi nezdinde  
itiraz etmitir.  
Savcı sonuç olarak 7 Mayıs 2001 tarihinde dosya hakkında takipsizlik kararı vermitir.  
8
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar oğulları Mazlum Mansuroğlu’nun güvenlik güçlerince kaçırıldığını ve  
öldürülğünü ileri sürmekte ve bu ölüm olayı ile ilgili yürütülen soruturmaların yetersiz ve  
tek taraflı olduğundan ikayetçi olmaktadır. Bavuranlar bu yönde AĐHS’nin 2. maddesine  
atıfta bulunmaktadır.  
A. Tarafların görüleri  
1. Hükümet  
Hükümet isimsiz yapılan bir ihbarın ardından güvenlik güçlerinin meru olarak PKK terör  
örgütü ile bağlantılarından ciddi olarak üphelenilen kiilerin yakalanması için harekete  
geçtiklerini hatırlatmaktadır. Hükümet bu bağlamda R.Ç ve M. Ekici’nin görgü tanıklıklarına  
göndermede bulunmaktadır. Hükümet olaylar sırasında polislerin karılarına silahla çıkan ve  
aralarında Mazlum Mansuroğlu’nun da bulunduğu üç kiinin kimliklerinden bihaber  
olduklarını belirtmektedir.  
Hükümetin diğer argümanları iç hukuktaki sürecin genibir bölümünü oluturmaktadır.  
Hükümet maktulün geçmii hakkında Mazlum Mansuroğlu’nun silahlı örgütün  
militanlarından biri olduğunu dile getiren Y. Karanlık’ın beyanlarını dayanak olarak ele  
almaktadır. Y. Karanlık yapmıolduğu eylemleri ve Çerme olayına karığını hiçbir zaman  
inkâr etmediğinden, onun içtenlikle söylediklerinin bavuranlarının uydurduklarına göre daha  
inandırıcı olması gerekir.  
Hükümet sözü edilen ölüm olayının güvenlik güçlerinin meru müdafaa yapmak durumunda  
kaldıkları çatıma sırasında uzun menzilli bir silahtan açılan atesonucu meydana geldiğini  
belirtmektedir. Hükümet AĐHM’yi aktarılan olayların AĐHS’nin 2. maddesinin ikinci  
paragrafının a) ve b) bendi alanına girdiği sonucuna varmaya davet etmektedir.  
Ölüm olayı ile ilgili sürdürülen soruturma hakkında Hükümet özellikle bavuran Emine  
Mansuroğlu’nun sürece etkili olarak katılabilmesi için aldıkları kovuturma tedbirlerini  
hatırlatmaktadır. Hükümet Tunceli Đl Đdari Kurulu’nun soruturmayı tamamen yasal çerçevede  
yürütğünü ve tespit edilen veriler ıığında men-i muhakemeden baka karar vermesine  
imkan olmadığını savunmaktadır.  
Hükümet bahse konu soruturmanın AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından tüm gereklerini  
yerine getirdiğini düünmektedir.  
2. Bavuranlar  
Bavuranlar Hükümetin ölen kiilerin kimliklerini operasyondan önce bilmediğini iddia  
edemeyeceğini, çünkü bu kiilerin isimlerinin polise açıkça ihbar edildiğini (M. Oral, H.  
Korkmalı ve Y. Karanlık) ileri sürmektedir.  
Bavuranlar bu doğrultuda R.Ç. ve M. Ekici’nin ilk bataki ifadelerinde uyumazlıkların  
bulunduğunu ortaya koymaktadır. Adıgeçenler önce Mazlum’un üç militanla birlikte koarak  
9
kaçtığını söylemilerdir ki bu durum ayaklarındaki rahatsızlığı nedeniyle askerlik hizmetinden  
muaf olan ve üstelik de sarhoolan bir kii için ihtimal dahilinde değildir.  
Her halükarda olay yeri raporunda dört değil, üç kiiden bahsedilmektedir.  
Bavuranlar polislerin yalnızca üç üpheli gördükleri, M. Oral’ın ve H. Korkmalı’nın ölü  
olarak ele geçtiği ve Y. Karanlık’ın kaçmayı baardığı verisinden hareketle, polislerin  
oğullarını kaçırdığını ve Y. Karanlık’ı ellerinden kaçırmalarını örtbas etmek onu Y. Karanlık  
olarak göstermek amacıyla öldürdükleri sonucunu çıkarmaktadır.  
Bavuranlar yetkililerin evlerinde arama yaptıklarını inkar etmelerine dikkat çekmektedir;  
ayet yetkililer Mazlum’u terörist olarak kabul ediyorlarsa, bu durumda öldürülmesinin  
ardından evde arama yapmaları gerekmez miydi? Bavuranlar bu bağlamda Ekici’lerde  
bulunduğu öne sürülen iki av tüfeğinin aile yadigârı olduğunu, M. Ekici’nin tüfeklerin  
evlerinden çalındığını daha sonra itiraf ettiğini ileri sürmektedir.  
Bavuranlara göre 15 Ağustos 1996 tarihli ilk otopsinin ölüm olayını çevreleyen koulları  
güvenilir ekilde sonuçlandırmasına imkan yoktur; zira Mazlum’un giysilerinin ve vücuduna  
isabet eden mermilerin balistik incelemesi yapılmamıtır. Maktulün giysileri muhafaza  
edilmediğinden bavuranlar bu durumda CMUK’un 153. maddesinin 2. paragrafı uyarınca suç  
unsurunun olutuğunu iddia etmektedirler.  
Bavuranlar Hükümetin iddiasının aksine oğullarının uzun menzilli bir silahtan açılan ateꢀ  
sonucu öldüğünün kanıtlanamadığını öne sürmektedirler: uzun menzilden açılan ateile yakın  
menzilden açılan atearasında 35-40 cm erimi olan kısa mesafeden atıbulunmaktadır.  
Bavuranlar son olarak hukukçulardan olumayan idari merciinin, her türlü bağımsızlık ve  
tarafsızlık kavramını inkar ederek, karı görgü tanıklarının hiçbirini dinlemeksizin suçlanan  
polislerin ifadelerini kabul etmesini ve bütün soruturma belgelerinde Mazlum’un terörist  
olarak nitelendirilmesine müsaade etmesini kınamaktadır.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
1. Genel ilkeler  
a. AĐHS’nin 2. maddesinin maddi bakımından  
Yaam hakkını güvence altına alan 2. madde AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel  
hükümlerinden biridir. Sözkonusu madde aynı zamanda 3. madde ile birlikte Avrupa  
Konseyi’ni oluturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini güvence altına  
almaktadır. AĐHS’nin hedef ve amacı 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir  
kılacak ekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle yaam hakkından  
mahrumiyetin meru kılınabileceği artlar dar bir ekilde yorumlanmalıdır (Anık vd.-Türkiye,  
no: 63758/00, 5 Haziran 2007; sözü edilen Erdoğan vd., Akkum vd.-Türkiye no: 21894/93,  
Velikova-Bulgaristan no: 41488/98, Salman-Türkiye no: 21986/93; McCann vd.-Birleik  
Krallık 27 Eylül 1995).  
2. maddenin lafzı, bir bütün olarak okunduğunda 2. paragrafın sadece bir bireyin kasten  
öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, kasıt olmadan ölümle sonuçlanması  
imkan dahilinde olan güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını gösterir. Ölümcül  
10  
güce kasti olarak bavurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken göz önünde  
bulundurulacak faktörlerden sadece biridir. Ancak, zor kullanmanın (a), (b) ve (c) fıkralarında  
ortaya konan amaçlardan birine ulamak için «mutlaka zorunlu” olması ve hedeflenen amaçla  
«kesin olarak orantılı» olması gerekmektedir. (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Akkum vd.,  
McKerr-Birleik Krallık no: 28883/95, sözü edilen McCann vd.).  
Devletin görevlilerinin ölümcül güce bavurmaları belli hallerde meru sayılabilmekle birlikte  
2. madde kendilerine açık çek vermemektedir. Devlet görevlilerinin fiillerinin sınırlarının  
kurallarla çizilmemiolması ve bu konuda keyfiliğe izin verilmesi, insan haklarına saygı  
ilkesi ile bağdamamaktadır.  
AĐHS’nin 2/1 maddesinin ilk cümlesi devleti iç hukuki düzende kendi yargısına tabi kiilerin  
yaam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda  
Devletin yükümlülüğü bireye karı ilenecek suçları caydıracak hukuki ve idari bir çerçeve  
oluturarak ve ihlalleri engelleyecek, ortadan kaldıracak ve cezalandıracak bir mekanizma  
kurarak yaama hakkını güvence altına almaktadır. (sözü edilen Erdoğan vd-Türkiye,  
Makaratzis-Yunanistan no: 50385/99, Kılıç-Türkiye no: 22492/93).  
Bu bağlamda sözkonusu hukuki ve idari çerçeve öncelikli olarak güç kullanımı ve ateli  
silahlara bavurulması hakkındaki yasaların uygulanmasında sorumluların sınırlarını  
belirlemek, uluslararası kuralları göz önünde bulundurmak durumundadır: polis memurlarının  
gerek planlı bir operasyon kapsamında gerek beklenmedik ekilde tehlikeli olduğu  
değerlendirilen bir ahsın takibinde görevlerini ifa ederken belirsizlik içinde olmamaları  
gerekmektedir (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Makaratzis).  
Bu husus mevcut bavurudakine benzer, ulusal yasa ile yetkilendirilen polis operasyonlarının  
keyfi güç kullanımına ve hatta kaçınılabilir kazalara karı etkili ve uygun güvenceleri  
sağlayan bir sistem dahilinde yasa ile yeterince sınırlandırılması gerektiği anlamına  
gelmektedir (Akpınar ve Altın-Türkiye kararı no: 56760/00; sözü edilen Makaratzis; Hilda  
Hafsteinsdottir-Đzlanda no: 40905/98, 8 Haziran 2004).  
b. AĐHS’nin 2. maddesinin usulü bakımından  
AĐHS’nin 2. maddesinin usulü bakımından yer alan yükümlülüklere ilikin bkz. Kanlıba-  
Türkiye (no: 32444/96, 8 Aralık 2005) ve sözü edilen Makaratzis kararı, ayrıca Finucane-  
Birleik Krallık kararı (no: 29178/95).  
2. Bu ilkelerin mevcut bavuruya uygulanması  
a. AĐHS’nin 2/2 maddesi açısından olayların tespiti ve ispat yükümlülüğüne ilikin ön  
değerlendirmeler  
AĐHM, AĐHS uyarınca Savunmacı Devletin sorumluluklarını yerine getirmediğine ilikin  
ciddi ve dayanaklı gerekçelerin olup olmadığını saptamak amacıyla tarafların sunmuꢀ  
oldukları deliller ıığında ve ihtiyaca binaen resen edindiği unsurlar ıığında bu sorunları  
incelemeye alacaktır (Yaa-Türkiye 2 Eylül 1998, sözü edilen McCann vd. Đrlanda-Birleik  
Krallık 18 Ocak 1978, mutatis mutandis Artico-Đtalya kararı 13 Mayıs 1980).  
AĐHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her türlü makul üpheden uzak’ delil ölçütüne  
bavurmaktadır Bununla birlikte, böylesi bir delil, yeterli derecede ciddi, belirli ve tutarlı bir  
11  
göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (Bkz.  
diğerleri arasında Ağda-Türkiye no: 34592/97, 27 Temmuz 2004, Gömi vd.-Türkiye no:  
35962/97, 21 Aralık 2006, sözü edilen Yaa, Aydın-Türkiye 25 Eylül 1997, Kaya-Türkiye  
kararları 19 ubat 1998).  
Tüm bu sözü edilenler ıığında ve/veya 2. maddenin 2. paragrafında tanımlandığı üzere  
Devletin görevlililerinin aırı güç kullanmaları sonucu ölüme sebebiyet verdikleri ihtilaf  
konusu edilmediğinde, Savunmacı Hükümete uygun ve ikna edici araçlarla bavuran tarafın  
iddialarını çürütme sorumluluğu dümektedir.  
Özellikle Devletin yetkililerinin ve görevlilerinin, ki bunlar olayların tam olarak nasıl  
meydana geldiğini bilen ve gerekli tüm bilgilere eriebilen kiilerdir, tamamıyla kontrolü  
altındaki kiilerin yaralanması veya ölmesi hallerinde –örneğin polis veya askeri operasyonlar  
sırasında- mağdur yakınları tarafından öne sürülen iddiaları doğrulamak veya çürütmek  
Devletin sorumluluğudur (sözü edilen McKerr, ve ilgili referanslar; Çelikbilek-Türkiye no:  
27693/95, 31 Mayıs 2005, 3. maddede yer alan ilkelerle ilgili olarak bkz. örneğin sözü edilen  
Akkum vd. ve ilgili kısımlar).  
Bu yaklaım, Savunmacı Hükümet’in sadece kendi tasarrufunda buluna bilgileri vermemesi  
nedeniyle olayların tespit edilememesi durumunda, AĐHM’nin bavuranların iddialarının  
kabuledilebilirliği konusunda Savunmacı Hükümet aleyhine sonuca varmasına izin veren  
AĐHS’nin 38/1 maddesi ile aynı anlayıtadır. (sözü edilen Akkum vd.; Timurta–Türkiye no:  
23531/94, ilgili bölümler; sözü edilen Çelikbilek).  
Đlgili içtihadından doğan öğretiye uygun olarak (Bkz, örneğin, Moussaiev ve diğerleri-Rusya,  
bavuru no: 57941/00, 58699/00 ve 60403/00, 26 Temmuz 2007, Akkum ve diğerleri;  
Erdoğan ve diğerleri; Anık ve diğerleri Çelikbilek) AĐHM, objektif olarak devlet organlarına  
isnat edilebilecek nedenlerden dolayı dava koullarını tam olarak tespit etmesinin  
engellenmesi durumunda, olayların meydana gelii hakkında tatmin edici ve inandırıcı  
açıklamalarda bulunmanın ve bavuranların iddialarını çürütebilecek sağlam kanıt unsurları  
sunmanın Savunmacı Devlet’in sorumluluğunda olduğunu belirtmektedir. Aksi takdirde,  
AĐHM, bavuranların iddialarının yerinde olduğu sonucuna ulaabilir (Bkz. Toğcu-Türkiye,  
27601/95, 31 Mayıs 2005, kıyaslayınız Ağdave Gömi kararlarında kabul edilen sonuçlar,  
sözkonusu iki karar ıığında incelenen Akpınar ve Altun).  
Bu durum, devlet görevlileri tarafından kontrolleri altındaki koullarda öldürücü güç  
kullanımı olduğunu belirten bir bavurunun AĐHS’nin 2/2. maddesine uygunluğunu ortaya  
koyan bir iddia karısında, sözkonusu gücün, “mutlaka gerekli” olmanın ötesine geçmediğini  
ve bu hükmün amaçları ile “kesinlikle orantılı” olduğunu ortaya koymanın Savunmacı  
devletin yükümlülüğünde olduğunu göstermektedir.  
b. Mazlum Mansuroğlu’nun öldürülmesi hakkında  
i. Đhtilaflı ölümde Devlet görevlilerinin sorumluluğu  
Mevcut davada, hiç kimse, Mazlum Mansuroğlu’nun, 15 Ağustos 1996 tarihinde, terörle  
mücadeleye karı yürütülen bir operasyon sırasında polis tarafından kullanılan güç sonucu ölü  
bulunduğuna itiraz etmemitir.  
Buna karın taraflar, bavuranların oğullarının öldürülme biçimde anlamazlık içindedirler.  
12  
Bavuran tarafın balıca iddiası, hiçbir zaman PKK üyesi olmayan Mazlum Mansuroğlu’nun,  
Çerme operasyonundan sorumlu polis memurlarının ellerinden kaçan PKK örgütü mensubu  
üçüncü PKK’lı yerine kaçırıldığı ve öldürüldüğü yönündedir.  
Mazlum’un zorla alıkonulduğu iddiasına kadar olan ihtilaflı döneme ilikin olarak  
bavuranların ifadeleri birbirini tamamlamakta ve ulusal mahkemeler önünde dile getirilen  
iddialarla, bavuru formunda olayların anlatıldığı bölümle ve AĐHM’ye sunulan yazılı  
görülerle uyumaktadır. Bavuranların ifadeleri ayrıca, sözkonusu ölüme tanıklık eden beꢀ  
görgü tanığı tarafından onaylanan beyanlar ile de desteklenmitir.  
Mevcut dava koullarında, AĐHM, prima facie ikayetlerini desteklemek için bavuranların  
yapabilecekleri her eyi yaptıkları kanaatindedir. Ayrıca, daha ikna edici kanıt unsurları  
sunmak zorunda, hatta sunacak halde değillerdi, çünkü eğer varsa bu tür kanıt unsurları ancak  
Hükümet’in elinde bulunabilirdi. (mutatis mutandis, Akkum, Çelikbilek).  
AĐHM, diğer unsurların yanı sıra, ulusal planda yürütülen soruturmaların sonuçlarından  
hareketle Hükümet’in Mazlum Mansuroğlu’nun ölümüne ilikin açıklamalar getirip  
getirmediğini ve bavuranların iddialarını çürütüp çürütmediğini aratıracaktır.  
ii. Mevcut davada kullanılan gücün gerekliliği ve orantılılığı hakkında  
Dava koullarına ilikin olarak, AĐHM, terör eylemlerinin Türkiye’nin güneydoğusunda çok  
iddetli olduğu bir dönemde (sözü edilen Kanlıba, 8 Aralık 2005), AĐHS’nin 2/2 maddesi ile  
uyuan nedenlere dayanarak, PKK militanı olduğu belirtilen sözkonusu üç kiiye karı,  
ihtilaflı operasyona bavurmanın “uygun ve geçerli bir kanı”dan kaynaklanmıolabileceğini  
kabul etmeye hazırdır.  
Müdahalenin ardından polis memurları tarafından düzenlenen olay hakkındaki rapor göz  
önüne alındığında, AĐHM, mevcut davada, güvenlik güçlerinin, polis memurlarının ve baka  
kiilerin hayatı pahasına hareket etme riski getirecek gerçekdıı bir yük getirmeden,  
hareketlerini planlamak ve üphelilerin tutumlarını öngörmek için yeterince zamanları  
olduğunu gözlemlemektedir (kıyaslayınız, örneğin, Gömi, McCann vd.)  
Amaç, üç üphelinin yakalanması idiyse, hiçbir unsur, yetkili polis memurlarının olaylardan  
önceki aamada, ölümcül veya ölümcül olamayan yöntemler arasında bir ayırım yaptıklarını  
veya barıçı yollarla üphelilerin teslim olmasını amaçladıklarını göstermemektedir.  
Sözkonusu ölümcül güce bavurmanın yasallığına ilikin olarak resmi bir soruturma  
yürütülmemesinden dolayı (Bakınız, Anık ve diğerleri; Kanlıba), mevcut dava koullarında  
hiçbir unsur, saldırı silahları ve el bombaları gibi patlayıcılar taıyan otuz yedi polis  
memurunun, tehlikeli teroristlerin söz konusu olduğu durumlarda bile, demokratik bir Avrupa  
toplumunda kanunların uygulanmasından sorumlu kiilerin alması beklenen tüm tedbirleri  
alarak görevlerini yerine getirmeleri gerektiği bilinciyle donatılıp donatılmadıklarını belirleme  
imkanı tanımamaktadır (Erdoğan ve diğerleri).  
Bu genel gözlemlerden hareketle, AĐHM, ihtilaflı operasyonun, ölümcül güce bavurmayı  
asgari düzeye indirecek ekilde yürütüldüğüne ikna olamamaktadır (Anık ve diğerleri;  
Akpınar ve Altun; Erdoğan ve diğerleri; Akkum ve diğerleri; Makaratzis; McCann ve  
13  
diğerleri). Aağıda belirtilen hususları dikkate alarak AĐHM, bu konu üzerinde daha fazla  
durmanın gerekli olmadığı kanaatindedir.  
Hükümet, “ihtilaflı ölümün, meru müdafaa durumunda güvenlik güçlerinin de yer aldığı  
silahlı çatıma sırasında uzak mesafeden açılan atesonucunda meydana geldiğini”  
belirtmektedir.  
Üç üphelinin, polislerin uyarı atılarına karılık vermeyi tercih ettikleri farz edilse dahi, daha  
önce yukarıda da belirtildiği üzere, polis memurları, “sıcak temasta” bulunduklarını öne  
sürememilerdir (Anık ve diğerleri, Bubbins-Birleik Krallık, 50196/99 ve Andronicou ve  
Constantinou- Kıbrıs). Meydana gelen çatıma, Hükümet’in savunduğu kadar iddetli  
olmamıtır. Zira görünüte hiçbir polis memuru, vücut bütünlüğüne halel getirecek  
muamelelere maruz kalmamıtır (Erdoğan ve diğerleri, Gömi).  
Her ne olursa olsun, mevcut davada, hiçbir belgenin, polis memurları tarafından kullanılan  
silahların adaletin kullanımına sunulduğunu veya ilgili uzmanlar tarafından inceleme konusu  
yapıldığını belirtmemesinin gözlemlenmesi daha büyük bir önem taımaktadır. Burada ciddi  
bir ihmalkârlık sözkonusudur, zira ilgili yetkililerin ellerinde en azından Mazlum’un  
cesedinden çıkarılabilen ve saklanan mermilerden biri bulunmaktaydı. Sözkonusu mermi,  
balistik incelemelere çok uygundu ve sonuç olarak, ölümcül atıların kaynağı olan silahların  
tespit edilmesi için önemli bir kanıt unsuru oluturmaktaydı.  
Atımesafeleri, yadsınamaz bir önem taımaktaydı; ancak sözkonusu mesafeler hiçbir zaman  
tatmin edici bir ekilde belirtilmemitir. Hükümet’e göre atıların “uzun mesafeden”  
yapıldığına ilikin olarak dosyadan çıkarılabilecek tek güvenilir bilgi, dört merminin  
gerçekten “yakın mesafeden” atılmamasıdır. Ancak bu bağlamda AĐHM, Đstanbul Adli Tıp  
Kurumu’nda Mazlum Mansuroğlu’nun giysileri üzerinden balistik inceleme yapılmadan atıꢀ  
mesafelerinin belirlenemeyeceğini anlamak için cesede, iki kere Tunceli’de üçüncü kez de  
Malatya’da otopsi yapılmasının gerekli olmasını akınlıkla karılamaktadır.  
Ancak adli bir memurun, “tamamen parçalandıkları” ve “hiçbir önem taınmadıkları”  
gerekçesiyle Mazlum’un giysilerinin muhafaza edilmemesinde sakınca görmemesinden dolayı  
böyle bir inceleme yapılamamıtır.  
AĐHM’ye göre, Hükümet tarafından sunulan fotoğraflar bu memurun yorumunu  
destekleyemez çünkü, her halukarda, günümüz adli tabibi tarafından sunulan imkânlar göz  
önüne alındığında, bir kanıtın kullanılabilir nitelikte veya ortadan kaldırılacak nitelikte olup  
olmadığı hususunda karar vermek, kesinlikle, konunun uzmanı olmayan birinin görevi  
değildir (benzer bir durum için, bakınız, Kamil Uzun-Türkiye, bavuru no: 37410/97, 10  
Mayıs 2007).  
Ölümcül atıların kaynağının belirlenmesindeki sözkonusu eksikliklere ciddi baka bir  
ihmalkârlık daha eklenmitir: dosyadaki hiçbir unsur, 13 Mart 2001 tarihi itibarıyla,  
operasyona katılan otuz yedi polis memurunun müdahalenin meydana gelii hakkında  
gerektiği gibi sorgulandıklarını göstermemektedir. Ayrıca bu tarih itibarıyla, bavuranın ikinci  
ikayeti ile ilgili olarak yalnızca dört polis memuru sorgulanmıtır ve bunlar arasından  
anlaılan yalnızca bir polis memuru, operasyonda aktif olarak yer almıtır.  
14  
Bu koullarda, yetkililerin, kaçınılmaz olduğu belirtilen ölümle sonuçlanmıkoulların  
tamamını aydınlatmaya muktedir polis veya polislerin kimliklerini tespitine gerçekten  
çalıtıkları söylenemez.  
Mazlum Manzuroğlu’nun davranıları ile ilgili olarak ise AĐHM, cesedin ve maktulün  
yakınlarında bulunan mermilerin yerine ilikin hiçbir fotografik kanıtın sunulmadığını not  
etmektedir. Bununla birlikte dosyaya eklenen fotoğraflar, yetkililerin dediği gibi, raporda  
kalanikov taıdığı belirtilen “sakallı” kiinin Mazlum Mansuroğlu olduğu yönünde tahminde  
bulunma olanağı sağlayan izler içermektedir. Bu durumda, balistik incelemeler ve sözkonusu  
silah üzerindeki el ve parmak izlerinin adli tıp bulguları ve kullanılan fieklerin kovanı  
olmaksızın, dosyada, olayların meydana geldiği dönemde, Mazlum Mansuroğlu’nun silahlı  
olduğu ve silahını polislere karı kullandığını gösteren somut hiçbir unsurun bulunmadığını  
gözlemlemek yeterli olacaktır.  
Sonuç olarak, ne sözkonusu polis memurlarının, nasıl bu kadar ciddi yararlanmalara neden  
olacak ekilde mermi ve patlayıcılarla mutlak vurucu güç kullanma zorunluluğu içinde  
olduklarını ne silahlı çatıma sırasında öldürücü tüm mermilerin Mazlum Mansuroğlu’nun  
sırtına isabet etmesini anlamak mümkündür.  
Mevcut davada Hükümet, bavuranların iddialarını çürütecek durumda değildir (Tanive  
diğerleri-Türkiye, bavuru no: 65899/01; Akkum ve diğerleri; Canan-Türkiye, bavuru no:  
39436/98, 26 Haziran 2007). Ancak bu durum, özellikle bavuranın ve begörgü tanığının  
Mazlum’u görümesafesinden kaybetmesinin ardından meydana gelen olaylar hususunda  
sürüp giden tutarsızlıkları dikkate alan, AĐHM’yi aradan geçen zamanı dikkate alarak yapılan  
değerlendirmenin sağlayacağı avantaj (Bubbins) kendisini büyük bir özen göstermekten  
alıkoymaz. Dahası belirli bir zaman ve mekanda meydana gelen olaylar sırasında “uygun ve  
geçerli bir kanıya” dayalı ölümcül güce bavurmak, daha sonra bu kanının yanlıolduğu  
anlaılsa dahi AĐHS’nin 2/2 maddesi çerçevesinde doğrulanabilir bir eylem olabilir. (Akkum  
ve diğeleri; McCann ve diğerleri; Andronicou ve Constantinou).  
Ayrıca AĐHM, polis memurlarının, bavuranların oğullarının ellerinden kaçan terörist  
olduğunu zannettikleri için bilinçli olarak öldürdüklerine dair olan karineyi de temel  
alamamaktadır.  
Buna karın, Mazlum Manzuroğlu’na karı kullanılan ölümcül gücün “mutlaka gerekli”  
olandan fazla olmadığını ve AĐHS’nin 2. maddesi ile öngörülen amaçlardan biri veya tümüyle  
“kesinlikle orantılı” olduğunu ortaya koyamadığından, bu olayda devletin sorumluluğu  
bulunmaktadır.  
Bu nedenle AĐHS’nin bu hükmü esas bakımından ihlal edilmitir.  
c) Mazlum Mansuroğlu’nun ölümü hakkında yürütülen soruturmanın etkisiz olduğu  
iddiası hakkında  
AĐHM, yetkililerin, Mazlum Manzuroğlu’nun ölümünün meydana gelikoullarının tespitini  
sağlayacak hiçbir soruturma yürütmedikleri sonucuna varmasına neden olan zaafiyetleri  
yukarıda saymıtır.  
Bunlara belirtilmesi gereken diğer eksiklikler de eklenmektedir.  
15  
AĐHM, bavuranların sundukları 16 Ağustos 1996 tarihli ikayet dilekçesi üzerine Tunceli  
Savcısının, Mazlum Manzuroğlu’nun cesedi üzerinde yapılmasını istediği post-mortem  
muayenelerin pek de verimli olmadığını ve ifadeleri güvenlik güçlerinin iddialarını  
destekleyen R.Ç’nin ve M. Ekici’nin sorgulandığını gözlemlemektedir. Dosya, ister  
sözkonusu dilekçe olsun isterse de 21 Ağustos ve 7 Ekim tarihli dilekçeler çerçevesinde olsun  
bavuran taraf tarafından belirtilen tanıkların dinlenip dinlenmediği hususuna açıklık  
getirmemektedir.  
25 Ekim 1996 tarihinde, sözkonusu savcının davayı Tunceli Đl Đdare Kurulu’na  
göndermesinden önce, bavuranlar konudan haberdar edilmemilerdir. Bundan sonra da bu  
durum devam etmitir. Son olarak, dosyayı incelemeye balamasının ardından sözkonusu  
Kurul, müdahil tarafı oluturmadıkları gerekçesiyle hukuki yolları ileri sürerek bavuranların  
taleplerini reddetmitir. Buna karın, olayların yetkililer tarafından sunulan resmi ekline  
uygun olan Y. Karanlık’ın ifadesi, soruturmaların bu safhasında kabul edilmitir.  
Y. Karanlık’ın ifadesinin kabul edilmesi, Đl Đdare Kurulu’nun dosyanın içeriği hakkında karar  
vermesinden önce alınan son tedbir olmutur.  
Hükümet’in savunduğunun aksine, bu ekilde hareket etme, bavuranları soruturmaların  
ında tutma ve dolayısıyla sözkonusu güvenlik güçlerinin inkârlarının tamamını kabul etme  
isteğini ortaya koymaktadır. AĐHM’nin daha önce birçok kez belirttiği üzere, mevcut davada  
olduğu gibi, böyle bir durum, idari organlar tarafından yürütülen soruturmaların yürütme  
karısında bağımsız olmamalarından dolayı duyulan üpheleri teyit etmektedir (Sultan Öner  
ve diğerleri- Türkiye, no: 73792/01, 17 Ekim 2006 ve bu kararda yapılan atıflar; Kanlıba).  
Bu gerekçeler, AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna ulamak için  
yeterlidir.  
II. AĐHS’NĐN 3. ve 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, bata oğulları Mazlum Manzuroğlu’nun öldürülmeden önce kötü muameleye  
maruz kalmasından ikayetçidir. Sonra da Manzuroğlu’nun annesi, 15 Ağustos 1996 tarihinde  
oğlunu korumaya çalıırken kendisinin, darp, yaralama ve hakaretlere maruz kaldığını  
belirtmitir.  
Bu bağlamda bavuranlar, AĐHS’nin 3. maddesine müstakilen veya 13. maddesi ile birlikte  
atıfta bulunmaktadırlar.  
A. Tarafların savları  
1. Hükümet  
Hükümet, Mazlum Mansuroğlu’nun cesedinin üzerinde, hayatta olduğu sırada bir ikenceye  
maruz kaldığını gösteren izlere değil, çatıma esnasında bir el bombasının patlaması  
sonucunda isabet eden arapnel parçalarının neden olduğu sıyrıklara rastlanıldığını gösteren  
17 Ağustos 1996 tarihli post mortem muayene raporuna dikkat çekmektedir.  
ikayetin ikinci kısmına ilikin olarak Hükümet Emine Mansuroğlu’nun vücudunda herhangi  
bir kötü muamele izine rastlanıldığını gösteren hiçbir unsur bulunmadığını belirten 20  
Ağustos 1996 tarihli rapora atıfta bulunmaktadır.  
16  
Ayrıca, konuyla ilgili olarak yapılan soruturmalarda bu iddiayı destekleyen herhangi bir  
bulguya rastlanmamıtır. Bir kiinin tanıklığı gibi yeterli bir unsur bulunmadığından,  
AĐHS’nin 13. maddesi anlamında konuyla ilgili olarak daha derin bir soruturma yapılmaması  
tabii idi.  
2. Bavuranlar  
Emine Mansuroğlu’nun ikayetine ilikin olarak bavuranlar, 20 Ağustos 1996 tarihinde  
geçici igöremezlik raporu verilmesinin kesinlikle bir nedeni olduğunu ve bunu açıklamanın  
Hükümete düğünü ifade etmektedirler. Her halükarda bavuranlar olayların üzerinden beꢀ  
yıl geçtikten sonra balatılan sözde soruturma sonucunda güvenlik mensupları yerine  
davacının iftiracılıkla suçlandığından ikayetçi olmaktadırlar.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
1. Mazlum Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan  
ikayetlerin ilk kısmı hakkında  
Mevcut davada AĐHS’nin 2. maddesinin gerek esası gerekse usulü bakımından ihlal edildiği  
tespitini göz önünde bulunduran AĐHM, bavuranların müteveffa oğullarına ilikin olarak  
bavuruda gündeme getirilen asıl hukuki sorunları incelediği kanaatine varmaktadır. Dava  
olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını dikkate alan AĐHM netice itibarıyla  
mevtaya ilikin olarak 3. ve 13. madde yönünden yapılan ikayetleri ayrıca incelemeye gerek  
olmadığını değerlendirmektedir (bkz., Kamil Uzun, adıgeçen, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ; Feyzi  
Yıldırım – Türkiye, no: 40074/98, prg. 96, Demirel ve diğerleri – Türkiye, no: 75512/01, prg.  
29, 24 Temmuz 2007 ; Mehmet ve Suna Yiğit – Türkiye, no: 52658/99, prg. 43, 17 Temmuz  
2007 ; Kapan ve diğerleri – Türkiye, no: 71803/01, prg. 45, 26 Haziran 2007).  
2. Bavuran Emine Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden  
yapılan ikayetler hakkında  
a. ilk gözlemler  
8 Nisan 2003 tarihli kabuledilebilirliğe ilikin kararında AĐHM, bavurunun bu bölümünün  
incelenmesinin Emine Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin 3. ve 13. maddeleri yönünden  
dile getirilen ikayetlerin esasıyla birletirilmesine karar vererek (bkz., sözgelimi, Michael  
Joseph Walker – Birleik Krallık, no: 34979/97) altı ay süresi kuralına riayet edilip edilmediği  
meselesini re’sen gündeme getirmitir.  
Kabuledilebilirlik aamasında AĐHS’nin 35/1 maddesi bakımından gerekçesiz ve bavuranlara  
atfedilebilecek atalet dönemlerini cezalandıran içtihadını göz önünde bulunduran AĐHM, altı  
ay süresinin dies a quo belirlenirken bavuranın ikinci ikayetini müteakip balatılan usul  
ileminin ne ölçüde hesaba katılacağı sorusuna cevap verebilmek için yeterli bilgiye sahip  
değildi (bkz., sözgelimi, Hamail Bayram ve ekir Yıldırım – Türkiye, no: 38587/97, 29 Ocak  
2002 ; Muazzez Epözdemir – Türkiye, no: 57039/00, 31 Ocak 2002 ; Siti Bulut ve Hatice  
Yavuz – Türkiye, no: 73065/01, 28 Mayıs 2002).  
Bununla birlikte dosyanın mevcut durumunda ilk ikayetin yapıldığı 16 Ağustos 1996 ila  
ikinci ikayetin yapıldığı 14 ubat 2001 tarihi arasında geçen sürenin haklı olarak gerekçeli  
17  
olarak sayılabileceği kanaatindedir. Nitekim ilk ikayete ilikin süreç 26 Ekim 2000 tarihinde  
men’i muhakeme kararıyla sonuçlanmıtır. Bu sürecin tamamen dıında bırakılmıolan  
bavuranlar Emine Mansuroğlu’na ilikin ikayetleriyle ilgili olarak hiçbir ilem  
yapılmadığını ancak bu tarihten sonra anlayabilmilerdir. Her halükarda AĐHM, bavuranın,  
oğlunun öldürülmesinin aydınlatılması konusunun esas önemi haiz olduğu bir dönemde kendi  
davasına ilgisini kaybetmekle suçlanamayacağı kanaatindedir.  
Bu ikayete ilikin olarak, son iç hukuk aamasına mevcut bavuru sunulduktan sonra ancak  
AĐHM kabuledilebilirliğe ilikin kararını vermeden önce 7 Mayıs 2001 tarihinde ulaılmıtır  
(Ringeisen – Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, prg. 91) ; dolayısıyla altı ay süresi  
sözkonusu ikayetin esastan incelenmesi açısından bir engel tekil etmemektedir.  
b.Emine Mansuroğlu’na kötü muamelede bulunulduğu iddiaları hakkında  
AĐHM daha evvel de, AĐHS’nin 2. maddesi çerçevesinde Hükümet tarafından yapılan  
açıklamaların bilhassa bavuranların evlerinin önünde meydana gelen olaylarla ilgili  
iddialarını çürütmeye imkân vermediğini tespit etmiti. Bu olgu aynı zamanda bavuran  
Emine Mansuroğlu’na göre polisler tarafından yapılan kötü muamelelerin kaynağı olan  
olayları da kapsamaktadır.  
Bu bağlamda, ispat yükü ve olayların tespitiyle ilgili olarak AĐHS’nin 2. maddesinde getirilen  
ilkeler AĐHS’nin 3. maddesi yönünden yapılan ikayetin incelenmesi için de geçerlidir. Bu  
itibarla sözkonusu ikayete neden olan koulların izahı Hükümete dümektedir ki bu ikayet  
20 Ağustos 1996 tarihinde verilen raporla desteklenmekteydi.  
Bu çerçevede Hükümet sözkonusu raporda kötü muamele izlerinden söz edilmediğine dikkat  
çekmektedir.  
AĐHM, ‘nihai’ rapor adı verilen bu raporda esasen bir geçici rapordan bahsedildiğini ve bu  
raporda varılan sonuçların yinelenmeksizin onaylandığını tespit etmektedir. Bununla birlikte,  
sözkonusu tespitlerin begün igöremezlik raporu ve on gün istirahat verilmesine neden  
olabilecek derecede ciddi bir klinik tablo arz eden ‘yaralara’ ilikin olduğu soruturma  
evrakından anlaılmaktadır.  
Her ne olursa olsun, ayet Hükümet sözkonusu sonuçların bavuranın savını desteklemek için  
ikna edici olmadığını göstermek arzusunu taıyor idiyse yukarıda anılan geçici raporu  
sunması gerekirdi.  
Hükümet konuyla ilgili olarak 14 ubat 7 Mayıs tarihleri arasında yürütülen soruturmaya  
atıfta bulunmaktadır. Ancak AĐHM, yapılan soruturma sonucunda bavuranın iddialarını  
tartımalı hale getirir nitelikte herhangi bir unsur tespit edememitir.  
Sözkonusu ikinci soruturmayı yürütmekle görevli müfettive valinin yürütmeye tabi  
olmaları meselesinin dıında, ister sözkonusu müfettiin isteksizliği yüzünden isterse  
operasyona katılan polislerin tamamının sayısını tespit etmek ve ifadelerini almak  
noktasındaki yetersizliği nedeniyle olsun yapılan soruturmanın uygun nitelikte olmadığı da  
ortadadır. Bavuranın huzurunda yapılan tehis ve yüzletirme ilemlerini de anlamsız hale  
getirmitir. Halbuki bavuran kendisine dayak atan ve küfür eden polisleri tarif etmiti.  
18  
Bu çerçevede, Hükümetin sözkonusu ifade tutanağını vermemesi nedeniyle, bavuranın  
kendisine saldırıda bulunanları tanımadığını bildirdiği eklindeki müfettitarafından sarf  
edilen ifade bir sonuca götürmemektedir.  
Mevcut davada müfettidört polisle birlikte R.Ç.’yi dinlemitir ancak bavuran tarafından  
tanık olarak gösterilen kiilerden hiçbiri dinlenilmemitir, dolayısıyla bavuran soruturmanın  
ında bırakılmıtır.  
Diğer dört polisin beyanlarına ilikin olarak AĐHM, neredeyse basmakalıp bu ifadelerin  
inandırıcılıktan yoksunlukla malul oldukları kanaatindedir. Esasen ihtilaflı operasyon  
esnasında 37 güvenlik mensubu farklı görevlerle küçük gruplar halinde farklı bölgelerde  
konulandırıllardı. Dolayısıyla bu dört polisin bavuranı gerçekten de görmemiolmaları  
muhtemeldi. Bu durumda sözkonusu güvenlik mensuplarının, bavuranın, kendi bilgileri  
ında, Mansuroğlu Ailesinin evinin önünde gerçeklemesi muhtemel olaylara ilikin yalan  
söyleyip söylemediğini bilmeleri mümkün değildi.  
AĐHM, nasıl olup da önce polis müfettii sonra da valinin sözkonusu ifadeleri eksiksiz olarak  
tekrar ettiğini anlamakta güçlük çekmektedir.  
Hakkında herhangi bir adli ilem yapılmadığı gözüken R.Ç. ise Mazlum aleyhindeki  
ifadelerini iki kez teyit etmitir. Bununla birlikte bavuran tarafın tanıklarıyla; bilhassa da 2  
Temmuz 1997 tarihinde Tunceli Đl Đdare Kurulu önünde adını açıkça zikreden bavuranla  
yüzletirilmemesi sebebiyle R.Ç.’nin beyanları yeterli olmayacaktır.  
Zaten Đl Đdare Kurulu’na göre, çatıma nedeniyle paniğe kapılarak ‘sağa sola’ kaçan insanların  
arasında ‘arazinin engebeli olması sonucu düerek’ yaralanmıolan bavurana ilikin olarak  
20 Ağustos 1996 tarihinde düzenlenen tıbbi raporun hiçbir kıymeti yoktu.  
Böylesi bir varsayım adli bir soruturma sonucunda ya da uygun adli tıp değerlendirmeleri  
sonucunda varılabilecek bir sonuçla herhangi bir ekilde benzerlik arz etmemektedir.  
Bu itibarla AĐHM, Hükümetin ihtilaf konusu soruturmanın bavuranın ikâyetini destekler  
mahiyette ‘uygun unsur’ bulunmaması nedeniyle ihtilaf konusu soruturmanın  
sonuçlanmadığı yönündeki savını kabul etmeyecektir. Bunun nedeni ise, daha ziyade,  
sözkonusu dönemde devleti temsil eden kimseler karısında hissedilen kırılganlığı artırma  
pahasına böylesi unsurları aratırma niyetinin hatta var olan unsurları teyit etme niyetinin  
olmaıdır. Bu çerçevede hatırlatmak gerekir ki müfettive vali, bavuranın, PKK’ya ve  
PKK’nın bölücü propagandasına destek vermek amacıyla güvenlik güçlerini gözden  
ürerek Türkiye’yi AĐHM önünde tartımalı hale getirmeye çalığı kanaatindeydiler.  
Konuyla ilgili olarak herhangi bir adli tedbir alınmamasından dolayı AĐHM bu iddianın (bkz.,  
diğer birçokları arasında, Kanlıba, adıgeçen, prg. 63 ; Hasan Kılıç – Türkiye, no: 35044/97,  
prg. 41, 28 Haziran 2005 ; Uçkan – Türkiye, no: 42594/98, prg. 35, 22 Haziran 2006) hususi  
bir cevabı hak etmediği kanaatindedir. Zaten Hükümet de bu iddiayı AĐHM önünde yeniden  
gündeme getirmemitir.  
Özetle, etkisiz olduğu gibi uygun da olmayan idari soruturma sonuçlarını esas alan Hükümet  
bavuranın AĐHS’nin 3. maddesi bakımından yaptığı ikayete konu olan olayları  
açıklayamamıtır.  
Dolayısıyla Emine Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin bu hükmü ihlal edilmitir.  
19  
Bu tespite neden olan koullar aynı zamanda bavuranların 13. madde bakımından ikayetçi  
oldukları koulları da kapsamaktadır. Bu itibarla AĐHM sözkonusu mesele hakkında ayrıca bir  
karara varmasına gerek olmadığı kanaatindedir (bkz., sözgelimi, Evaldsson ve diğerleri –  
Đsveç, no: 75252/01, prg. 67, 13 ubat 2007).  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranların avukatı, 24 yaında olan Mazlum Mansuroğlu’nun ölmeden önce ailesinin  
evinde yaadığına, para kazandığına ve bu parayı ailesine yardım etmek amacıyla verdiğine  
iaret etmektedir. Mevcut davada Mazlum’un ölümünden kaynaklanan maddi desteğin  
kaybını kesin surette hesaplanamayacağını kabul eden avukat, Çalıma ve Sosyal Güvenlik  
Bakanğı tarafından yayınlanan yıllık asgari ücret tarifesi tutarını esas alarak Mazlum’un en  
az 19 yıl çalıabileceği varsayımından hareket etmektedir.  
Böylece bavuran taraf 19.958 ABD Doları (1996 yılından 2003 yılının sonuna kadar geçen  
sürede ortaya çıkan zarar)’na ek olarak yıllık ortalama 2.453 ABD Doları’na tekabül edecek  
ekilde 2004 yılından itibaren balatılmak suretiyle 46.607 ABD Doları olarak hesapladıkları  
zararın tazmini talebinde bulunmaktadırlar.  
Bavuranlar ayrıca 150 ABD tutarındaki defin masrafının da iadesini istemektedirler.  
Özetle bavuranlar toplam maddi zararlarını 66.715 ABD Doları olarak hesaplamaktadırlar.  
Bu rakam 56.755 Euro’ya tekabül etmektedir.  
Manevi tazminata ilikin olarak ise ilgililer, oğullarının ve bavuran Emine Mansuroğlu’nun  
maruz bırakıldığı durum sonucunda yaadıkları dayanılmaz acıyı ileri sürerek 100.000 Euro  
talep etmektedirler.  
Hükümet bu taleplerin herhangi bir belgeyle desteklenmediğine ve ölenin öğrenim görmemiꢀ  
bir çiftçi olduğu cihetle abartılı olduğuna, ailesine maddi yardımda bulunmasının ihtimal dıı  
olduğuna dikkat çekmektedir.  
Manevi tazminat talebine ilikin olarak ise Hükümet, bavuranların iddialarının temelden  
yoksun oluu dikkate alınarak yalnızca sembolik bir meblağın düünülmesi gerektiği  
kanaatindedir.  
Bavuranların zararlarına yönelik taleplerine ilikin olarak, AĐHM içtihadında iddia edilen  
zararla AĐHS’nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı olması gerektiği ortaya konulmutur ki bu  
gereği halinde gelir kaybı nedeniyle bir tazminata hükmedilmesini de kapsar (bkz., diğerleri  
arasında, Çakıcı – Türkiye, no: 23657/94, prg. 127). AĐHM; AĐHS’nin 2. maddesinin esası  
bakımından devletin sorumluluğu bulunduğunu tespit etmitir. Bununla birlikte, sözkonusu  
meblağın hesaplanmasına ilikin aktüariyel verilerin doğru olduğu varsayılsa dahi müteveffa  
Mazlum Mansuroğlu’nun ei ve ya da çocuğu bulunmamaktaydı ve ailesinin ekonomik olarak  
kendisine bağımlı olup olmadığının yahut ne ölçüde bağımlı olduğunun bilinmesine imkan  
tanıyacak teyit edilebilir nitelikte herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bununla beraber AĐHM,  
ailesiyle birlikte yaayan Mazlum’un bir ailedeki yetikin her birey gibi u ya da bu ekilde  
cüzi de olsa ailesine katkıda bulunmuolması gerektiği kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis,  
Öneryıldız – Türkiye, no: 48939/99, prg. 168).  
20  
Tüm unsurları değerlendiren AĐHM bu balık altında toplam 5.000 Euro ödenmesine  
hükmetmektedir.  
AĐHM ayrıca, cenaze masrafları bağı altında talep edilen 150 ABD Doları’nın makul  
olduğu hükmüne varmaktadır. Bu nedenle AĐHM bu miktarın tamamının ödenmesine  
hükmeder.  
Manevi tazminata ilikin olarak ise AĐHM, oğullarına ilikin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin  
ihlalleri nedeniyle bavuranların hiç kukusuz acı çektikleri kanaatindedir. Bavuran Emine  
Mansuroğlu açısından bu acı, AĐHS’nin 3. maddesi yönünden tespit edilen ihlale neden olan  
koullar sebebiyle iyice artmıolmalıdır.  
Yine de AĐHM bu balık altında talep meblağın aırı olduğuna hükmetmektedir. Konuyla  
ilgili içtihadından (bkz., sözgelimi, Akkum ve diğerleri, adıgeçen, prg. 298) ilham alan AĐHM  
erifali Mansuroğlu’na 9.000 Euro, Emine Mansuroğlu’na ise 13.000 Euro ödenmesine  
hükmeder.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Yargılama masraf ve giderleri bağı altında bavuranlar 6.024 Euro talep etmektedirler.  
Ancak 240.000.000 TL tutarındaki tercüme makbuzu dıında herhangi bir belge  
sunmamaktadırlar.  
Hükümet yalnızca gerçekten yapılmımasrafların iade edilebileceğini, bu nedenle de tüm  
harcamaların fatura, makbuz, vs. ile belgelendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Hükümet,  
Türkiye’de avukatlık ücretlerinin vergiye tabi olması nedeniyle bavuranların avukatının  
verdiği hizmet karılığında yasaya uygun hareket ederek müvekkillerinden alacağını talep  
edebilmek için avukatlık ücret sözlemesi hazırlaması gerektiğini belirtmektedir. Böyle  
olmaması durumunda bu yönde herhangi bir iade sözkonusu olamamaktadır.  
Hükümet gibi AĐHM de, AĐHS’nin 41. maddesi anlamında ancak gerçekten ve gerekli olduğu  
için yapıldığı ve makul bir oranda olduğu kanıtlanan masraflarının iadesinin mümkün  
olduğunu anımsatır (Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, prg. 79).  
Halihazırda AĐHM’nin elinde, yaklaık 141 Euro tutarındaki bir tercüme makbuzunun dıında  
yazılı herhangi kanıt bulunmamaktadır. Daha evvel Avrupa Konseyi tarafından adli yardım  
bağı altında 630 Euro tutarında bir ödeme yapıldığı cihetle bu meblağ tazmin edilmiꢀ  
sayılır.  
Bu itibarla AĐHM bavuranların yargılama masraf ve giderlerine ilikin taleplerini kabul  
etmeyecektir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
21  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Müteveffa Mazlum Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin gerek esas  
gerekse usul bakımından ihlal edildiğine ;  
2. Bavuran Emine Mansuroğlu’na ilikin olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine ;  
3. Müteveffa ile ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesi yönünden yapılan ikayete ve AĐHS’nin  
2. ve / veya 3. maddesiyle bağlantılı olarak 13. madde yönünden yapılan ikayetlere  
ilikin ayrıca bir karara varmaya gerek olmadığına ;  
4. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından,  
i. maddi tazminat olarak bavuranlara 5.000 Euro (bebin Euro) ve 150 ABD Doları  
(yüz elli Amerikan Doları) ;  
ii. manevi tazminat olarak erifali Mansuroğlu’na 9.000 (dokuz bin Euro), Emine  
Mansuroğlu’na ise 13.000 (on üç bin Euro) ödenmesine ;  
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 26 ubat 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
22