CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
KILINÇ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:40145/98)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
7 Haziran 2005  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (40145/98) başvuru no’lu davanın  
nedeni, bu ülke vatandaşları Abdurrahman Kılınç, Memnune Kılınç ve Şule Özsoy’un  
(başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 6 Şubat 1998 tarihinde Avrupa  
İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Ankara Barosu avukatlarından  
Kamer Beyaztaş ve Müslüm Beyaztaş tarafından temsil edilmektedirler.  
Başvuranlar hem kendi adlarına hem de oğulları ve kardeşleri Mustafa Canan Kılıç  
adına, adıgeçen kişinin intiharı çerçevesinde meydana gelen olayların, AİHS’nin 2. maddesi  
ile 8. maddesinin ihlaline neden olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda  
AİHS’nin 6§1 maddesine de atıfta bulunmaktadırlar.  
AİHM 10 Eylül 2002 tarihinde, AİHS’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamında başvuruyu  
kabul edilebilir bulmuştur.  
OLAYLAR  
Başvuranlar, 1944 doğumlu Abdurrahman Kılınç, 1947 doğumlu Memnune Kılınç ve  
1967 doğumlu Şule Özsoy sırayla, Mustafa Kılınç’ın babası, annesi ve kızkardeşidirler. Kılınç  
askerlik görevini yaparken 15 Mayıs 1995 tarihinde intihar etmiştir.  
A. Dava konusu olayların ortaya çıkışı  
Kılınç’ın askere çağrılmadan önce de atipik depresyonu vardır ve 1 Mayıs 1992  
tarihinde Adana Devlet Hastanesi Psikiyatrik Kliniği tarafından hastalığa ilk kez tanı  
konduğundan beri adıgeçen kişi gözlemlenmektedir.  
Kılınç 1994 yılında askere çağrılmış ve yapılan sağlık kontrollerinin sonucunda  
askerlik hizmetini yapmaya uygun olduğu tespit edilmiştir. Kılınç’a Aydın Birinci Jandarma  
Er Eğitim Komutanlığı’na teslim olması emredilmiştir.  
24 Kasım 1994 tarihinde birliğine teslim olan Kılınç, eğitimi süresince kısa süreli  
psikiyatrik tedavi görmüştür.  
7 Şubat 1995 tarihinde Kılınç askerlik hizmetini sürdürmek üzere Senirkent (Isparta)  
İlçe Jandarma Garnizon Komutanlığı’na gönderilmiştir.  
21 Şubat 1995 tarihinde Garnizon Komutanı Jandarma Astsubay Kıdemli Çavuş T.  
Akpınar (Garnizon Komutanı), Kılınç’ın psikiyatrik bozukluğu olduğunu öğrenince Isparta  
Askeri Hastanesi Psikiyatri Kliniği tarafından muayene edilmesini talep etmiştir. Burada  
yapılan muayene sonucunda Kılınç’a anksiyete teşhisi konmuş ve kendisine ilaç tedavisinin  
yanı sıra üç günlük istirahat verilmiştir. Kılınç birliğe dönüşünde, yazı işleri ile  
görevlendirilmiştir.  
Yaklaşık on gün sonra Garnizon Komutanı Kılınç’ın firar ettiğini öğrenmiştir. Arama  
ekiplerini ilgili kişiyi Yassıören köyü civarında bulmuşlardır. Kılınç bu davranışını can  
sıkıntısı ve depresyona bağlayarak açıklamıştır.  
Psikolojik sorunları süren Kılınç’ın 23 Mart 1995 tarihinde Senirkent Devlet  
Hastanesi’ne sevk edilmesine karar verilmiştir. Sözkonusu kişi buradan Isparta Askeri  
Hastanesi’ne nakledilerek 4 Nisan 1995 tarihine kadar burada gözetim altında tutulmuştur.  
Belirtilen tarihte Hastane sağlık kurulu tarafından muayene edilen Kılınç’a anksiyete teşhisi  
konmuş ve bu sürenin sonunda muayene edilmek kaydıyla (S.M.K.) bir aylık hava değişimi  
verilmiştir.  
Muayeneden sonra doğrudan Adana’daki köyüne giden Kılınç’ın hava değişimi  
izninin bir kopyasını birliğine göndermesi üzerine, Garnizon Komutanı Adana Askerlik  
Şubesi’ne gönderdiği bir yazıyla sözkonusu kişinin, sağlık raporunda belirtildiği gibi izninin  
bitiminden önce sağlık kontrolünden geçmesi gerektiğini bildirmiştir.  
27 Nisan 1995 tarihinde ilgili şube Kılınç’ı İskenderun Askeri Hastanesi’ne göndermiş  
fakat burada psikiyatri servisi bulunmadığından muayenesi yapılamamıştır. Sonuçta Kılınç’ın  
birliğine dönerek muayenesinin Isparta Askeri Hastanesi’nde yapılmasına karar verilmiştir.  
Kılınç 6 Mayıs 1995 tarihinde Garnizon Komutanlığı’na dönmeden önce doğduğu  
köye bir kez daha gitmiştir. 8 Mayıs’tan 15 Mayıs’a kadar olan günler Ramazan Bayramına  
denk geldiğinden Kılınç’ın Isparta Askeri Hastanesi’nde de muayenesi yapılamamıştır.  
B. Olay  
7 Mayıs 1995 tarihinde Garnizon Komutanı tarafından olağan işlerle görevlendirilen  
Kılınç, 15 Mayıs 1995 gününde silahlı nöbet tutmakla görevlendirilmiştir. Aynı gün saat  
15:25’ doğru Kılınç kendisine verilen silahla intihar etmiştir.  
C. Kılınç’ın intiharı üzerine yürütülen soruşturmalar ve Garnizon Komutanı  
aleyhine açılan dava hakkında  
18 Mayıs 1995 tarihinde olayla ilgili olarak iki askeri müfettiş tarafından sorgulanan  
Garnizon Komutanı, Kılınç’ın hastalığının bu derece ilerlemiş olabileceğini kendisinin  
bilemeyeceğini, sağlık muayenesini yapanların bunu bilip, ona göre ilgili kişiyi GATA’ya  
sevk etmiş olmaları gerektiğini fakat bunun yerine Kılınç’ı Garnizon’a geri gönderdiklerini  
belirtmiştir. Kendisinin başta Kılınç’a silah gerektirmeyen basit işler verdiğini fakat ilgili  
kişinin kendi isteği üzerine silahlı görev verildiğini eklemiştir.  
25 Haziran 1995 tarihinde Askeri Savcı, Garnizon Komutanı T. Akpınar hakkında,  
Türk Ceza Kanunu’nun 230 § 1 maddesi gereğince görevi kötüye kullanmaktan dolayı Isparta  
Askeri Mahkemesi’nde dava açmıştır. 12 Eylül 1995 tarihinde Askeri Mahkeme önüne çıkan  
T. Akpınar daha önceki beyanlarını tekrarlamıştır.  
17 Ekim 1995 tarihli duruşmada başvuranlar, mağdur sıfatları saklı kalmak kaydıyla  
kamu davasına müdahil taraf olarak katılmışlardır.  
14  
Kasım  
1995  
tarihini  
takiben  
yapılan  
duruşmada  
başvuranlar  
müdahil taraf olarak, Kılınç’a ait nöbet kayıtlarının gösterilmesini talep etmişlerdir. Diğer  
yandan başvuranlar Adana Polis Karakolu’nda görev yapan T. Özkul isimli bir kişiyi tanık  
olarak göstermişlerdir. Adıgeçen kişinin ifadesine göre Kılınç onbeş gün önce komutanıyla iyi  
geçinemediğini söylemiştir.  
12 Mart 1996 tarihindeki son duruşmada Askeri Savcılık, Garnizon Komutanı’nın, 211  
sayılı Kanun’un 17. maddesine göre görevi kötüye kullandığı gerekçesiyle, Türk Ceza  
Kanunu’nun 230 §1 maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep etmiştir. Askeri Mahkeme,  
mevcut davada görevi kötüye kullanmak suçunu oluşturan kasıt unsurunun bulunmadığı  
gerekçesiyle oyçokluğuyla Akpınar’ın beraatine karar vermiştir.  
Başvuranların yanısıra Askeri Savcı da kararı temyize götürmüştür. 28 Ocak 1997  
tarihli kararıyla Askeri Yargıtay ilk kararı onamıştır.  
D. Askeri İdare Mahkemeleri’nde açılan tazminat davası  
12 Mart 1996 tarihli davayla ilgi olarak Askeri Yargıtay karar vermeden önce  
başvuranlar, 10 Mayıs 1996 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, askeri yetkililerin  
Kılınç’ın hayatını gerektiği gibi koruyamadıkları gerekçesiyle 1.000.000.000 TL maddi ve  
500.000.000 TL manevi tazminat talep etmişlerdir.  
Sözkonusu talep 21 Haziran 1996 tarihli yazıyla, ölüm olayından merhumun  
kendisinin sorumlu olduğu ve sözkonusu talebin hiçbir yargı kararıyla desteklenmediği  
gerekçesiyle reddedilmiştir.  
Bunun üzerine başvuranlar, 2 Ağustos 1996 tarihinde Askeri Yüksek İdare  
Mahkemesi’ne (İdare Mahkemesi), İçişleri Bakanlığı’na karşı tam yargı davası başvurusunda  
bulunmuşlardır.  
25 Aralık 1996 tarihinde İdare Mahkemesi, intihar olayı ile askeri idareye  
atfedilebilecek olası bir hizmet kusuru arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle  
başvuranların talebini reddetmiştir.  
Sözkonusu karara karşı ancak düzeltme talebinde bulunulabileceğinden başvuranlar,  
31 Ocak 1997 tarihinde bu yolu kullanmışlar ve 9 Nisan 1997 tarihinde başvuruları  
reddedilmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 2. VE 8. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuranlar, Mustafa Canan Kılınç’ın askerlik görevini yaparken intihar etmesine  
neden olan olayların, AİHS’nin 2. maddesinin ve aile hayatının korunmasını güvence altına  
alan 8. maddesinin ihlaline neden olduğunu iddia etmektedirler.  
A. Tarafların Savları  
1. Başvuranlar  
Başvuranlar, askeri yetkililerin Mustafa Kılınç’ın psişik problemlerinden haberdar  
oldukları halde ilgili kişinin yaşamını korumak için gerekli tedbirleri almadıklarından,  
AİHS’nin 2§1 maddesiyle benimsenen pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerini iddia  
etmektedirler.  
Bu itibarla başvuranlar ne İskenderun Askeri Hastanesi’nde psikiyatr bulunmayışının  
ne de Ramazan Bayramı tatilinin, ilgili makamların ihmalkârlığını haklı kılamayacağı  
kanaatindedirler. Zira ilgili makamlar Mustafa Kılınç’ın psişik yeterliğinin saptanması  
açısından hayati önem taşıyan psikiyatrik muayenenin sonucunu beklemeden silahlı nöbet  
görevi vermişlerdir.  
2. Hükümet  
Hükümet, askere alınacakların durumunu düzenleyen yasalar uyarınca, askerlik  
hizmeti yapmaya elverişli olmayan kişilerin, askerlik yoklamalarında yapılan sağlık  
muayenelerinin sonucuna göre askerlikten muaf tutulabileceklerini hatırlatmaktadır. Bununla  
birlikte mevcut davada Kılınç’ın sağlık durumundaki istikrarsızlık, o an için kesin bir tanının  
konmasına elvermediğinden sözkonusu kişi askerlik hizmeti için uygun bulunmuştur.  
Kılınç’ın askere alınmasından sonraki sürece ilişkin olarak ise Hükümet, Garnizon  
Komutanı Akpınar hakkında başlatılan dava süresince tespit edilen olgulara gönderme  
yapmaktadır. Sözkonusu tespitler, mevcut davada intihar olayının meydana gelmesini  
önlemek için gerekli tüm tedbirlerin alınmış olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. Bu noktada  
Hükümet, ilgili kişide saptanan sorunlar hakkında doktorlar tarafından kesin bir karar  
verilmesini talep eden Garnizon Komutanı’nın hiyerarşik üst olarak görevini ihmal etmiş  
kabul edilemeyeceğini dile getirmektedir.  
Hükümet’e göre şayet Kılınç Garnizon’a dönüşü için belirlemiş olan 25 Nisan 1995  
tarihini değiştirip bunu Ramazan Bayramı’na denk getirmeye çalışmamış olsaydı, Isparta  
Askeri Hastanesi’nde muayene edilmesi için hiçbir engel bulunmamaktaydı.  
Böylelikle Hükümet, merhumun ailesine zarar vermeyi amaçlayan kasti bir fiil söz  
konusu olmadığından, AİHS’nin 8. maddesinin mevcut davaya uygulanamayacağı itirazını  
yöneltmektedir. Sözleşme’nin 2. maddesi konusunda ise Hükümet, insan psikolojisindeki  
değişikliklerle yeniden ortaya çıkan sözkonusu intihar riskinin, AİHM’nin bu konudaki  
içtihatlarına göre öngörülebilir sayılamayacağını ve de ne kadar acı verici olursa olsun  
meydana gelen ölüm olayında Devletin sorumluluğunu doğurmayacağını savunmaktadır.  
B. Mahkeme’nin Takdiri  
Mahkeme, AİHS’nin 2. maddesinin ilk cümlesinin, Devletlere, yargı yetkileri altında  
olan kişileri, üçüncü kişilerin eylemlerine ya da gerektiğinde kendi eylemlerine karşı  
korumaları amacıyla, gerekli tüm tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklediğini  
hatırlatır (Bkz., örneğin, Tanrıbilir-Türkiye, no: 21422/93, § 70, 16 Kasım 2000 ve Keenan-  
Birleşik Krallık, no: 27229/95, §§ 88-89, CEDH 2001-III).  
Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu  
yükümlülük (Alvarez Ramon-İspanya, no: 51192/99, 3 Temmuz 2001) Devletlere, etkili bir  
önlem sağlamak için yasal ve idari bir çerçeve oluşturma yükümlülüğü getirmektedir (mutatis  
mutandis, Öneryıldız-Türkiye [GC], no: 48939/99, § 89, CEDH 2004-XI). Askerlik hizmeti  
alanı sözkonusu olduğunda bu çerçeve, yaşama yönelik risk teşkil etme seviyesine göre  
uyarlanmış bir düzenlemeye özel bir yer ayırmalıdır. Bu yalnızca askerlikle ilgili bir takım  
faaliyet ve görevlerin niteliğinden dolayı değil, aynı zamanda bir Devlet, sade vatandaşları  
askere alma kararı verdiğinde sözkonusu olan insan unsurundan da kaynaklanmaktadır.  
Böylesi bir düzenlemede, kendilerini askerlik yaşamının doğasında varolan tehlikeler  
karşısında bulan askerlerin etkin bir şekilde korunmasını gözeten uygulamaya ilişkin önlemler  
ile hiyerarşinin farklı basamaklarındaki sorumlular tarafından işlenebilecek kusur ve hataların  
tespit edilmesini sağlayacak usuller öngörülmelidir.  
Bu bağlamda, askerlerin korunmasının sağlanmasına yönelik düzenleyici tedbirlerin  
ilgili sağlık kuruluşları tarafından uygulamaya geçirilmesi de gerekmektedir (Alvarez Ramon,  
adıgeçen karar). Zira askeriyeye bağlı sağlık hizmet birimlerinin sağlık uygulamaları  
dahilindeki davranışları, bazı durumlarda, AİHS’nin 2. maddesinin maddi kısmı açısından  
sorumluluk yükleyebilir (Powell-Birleşik Krallık, no: 45305/99, CEDH 2000V).  
Mevcut davada, askeri makamların Kılınç’ın yaşam hakkını korumaya ilişkin pozitif  
yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası karşısında AİHM, yerleşik içtihatlarına uygun  
olarak, yetkili mercilerin, adıgeçen kişinin intihar etmesi için ortada gerçek ve ani bir tehlike  
olduğunu bilip bilmediklerini ya da bilmeleri mi gerektiğini; şayet ilk sorunun cevabı olumlu  
ise bu riskin önlenmesi için sözkonusu mercilerin, kendilerinden makul olarak beklenen her  
şeyi yerine getirip getirmediklerini araştıracaktır (Tanrıbilir, § 72 ve Kenan, § 92, adıgeçen  
kararlar).  
Mevcut davada, 1 Mayıs 1992 tarihinde Adana Ruh ve Sinir Hastalıkları  
Hastanesi’nde tespit edildiği gibi Kılınç’ın ruhsal rahatsızlığının bulunduğu ihtilafa neden  
olmamaktadır.  
Buradan çıkan sonuca göre 1994 yılında Adana Askerlik Bürosu, ilgili kişinin  
geçmişinden ve mevcut sağlık dosyasından hareketle, askerlik hizmeti için yeterliğini  
saptayabilecek durumdaydı. Hükümet’in savunmasından ortaya çıkan kanının aksine, hatta  
yetkililerin sözkonusu muayene belgelerine ulaşamadığı varsayılsa bile –AİHM sözkonusu  
belgelerin konusu ve kapsamı hakkında bilgi sahibi değildir–, ilk yeterlik muayeneleri  
sırasında Kılınç’ta tespit edilen psişik dengesizlik, normal koşullarda, ilgiliyi alelacele askere  
almak yerine daha sıkı bir psikiyatrik muayene yapılmasını gerektirmeliydi.  
AİHM, Kılınç’ın eğitim birliğine alınır alınmaz psikiyatrik tedavi görmek zorunda  
kalmasının kanıt olarak görülmesini istemektedir. AİHM bu tedavinin niteliği ve sonuçları  
hakkında bilgilendirilmemiş olsa da, yine de bu, henüz erken aşamada bile Kılınç’ın  
davranışlarının kaygı uyandırıcı olduğu sonucunu çıkartmaya yetmektedir.  
Bu andan itibaren, ister askeri hiyerarşiye bağlı olanlar isterse sağlıkçılar olsun askeri  
yetkililer, Kılınç’ın durumunun kaygı verici olduğunu bildiklerini inkar edememişlerdir.  
Sonuçta, ilgili kişi askerlik hizmetine başlamadan önce, bu hastalığın askerlik yaşamına  
uygun olup olmadığının ya da intihar riski taşıyıp taşımadığının ve bunların ne ölçüde  
muhtemel olduğunun saptanması amacıyla, sözkonusu yetkililerden, ilgili kişide gözlemlenen  
sorunların boyutunu ve ciddiyetini belirlemek için daha fazla çaba göstermiş olmaları  
beklenirdi.  
Oysa yapılan sadece, askerliğini er olarak yapmak üzere Kılınç’ın Isparta Jandarma  
Garnizon Komutanlığı’na sevk edilmesi olmuştur.  
Kılınç’ın Garnizon Komutanlığı’na gelişinden sonraki süreç de yapılan ihmalkarlıkları  
açığa vurmaktadır.  
Askerin ruhsal bir rahatsızlığı olduğunu gözlemleyen Garnizon Komutanı, 21 Şubat  
1995 tarihinde ilgilinin Isparta Askeri Hastanesi’nde psikiyatrik muayeneden geçirilmesi  
talebinde bulunmuştur. Zira Kılınç’ın durumu verilen görevleri yerine getirmekten  
alıkoymaktadır.  
22 Şubat 1995 tarihinde adıgeçen Hastane’de görevli psikiyatrlar “anksiyete” teşhisi  
koymuş, fakat ilaçla tedavi edilmek suretiyle üç günlük istirahat dışında başka hiçbir öneride  
bulunmamışlardır.  
Ardından durum daha da kötüleşmiş, Kılınç emirlere uymamaya ve gitgide daha  
dengesiz davranışlar sergilemeye başlamıştır. Mart 1995’te Isparta Askeri Hastanesi Psikiyatri  
Kliniği’nde gözetim altına alınmış ve 4 Nisan 1995 tarihine kadar burada kalmıştır. Bu tarihte  
daha önce konulan teşhis, sağlık kurulu tarafından o an için doğrulanmıştır. Kesin bir karar  
henüz verilmemiş olsa da, doktorlar Kılınç’a bir aylık hava değişimi izni vermişlerdir.  
Elbette askerlik hizmetinin bazı dönemlerinde Kılınç, görünürde normal bir davranış  
sergilemiştir. Bununla birlikte ilgili kişinin akıl sağlığı durumundan dolayı dengesiz olan  
davranışları daha ciddiye alınmalı ve zaten asker arkadaşlarına da söylemiş olduğu gibi,  
intihar edebileceği ihtimali gözardı edilmemeliydi.  
Bu konuda AİHM, soruşturmayı yürütmekle yetkili ulusal makamlar tarafından olaya  
ilişkin olarak ortaya konan saptamaları şüpheye düşürebilecek hiçbir unsur bulmamıştır  
(Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no: 269, s. 17, §§ 29-30). Askeri Savcı, askere  
alınmasıyla birlikte daha da ağırlaşan psikolojik bir depresyonla karşı karşıya kalan Kılınç’ın  
“intihar eğilimi geliştirdiği ve bunu gerçekleştirmeye ciddi bir şekilde meyilli olduğu”  
sonucuna varmış, iki askeri müfettiş ise Kılınç’ın Garnizon’da “kendisini öldürmek istediğini”  
söylediğini ortaya koymuştur.  
Dolayısıyla AİHM, askeri yetkililerin, Kılınç’ın intihar etme riski taşıdığını bilmeleri  
gerektiğine kanaat getirmiştir. Şu halde, Kılınç’ın durumunun taşıdığı riskin niteliğinden  
dolayı, sözkonusu yetkililerin, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yapıp  
yapmadıkları sorusu gündeme gelmektedir: sözkonusu risk gerçektir ve riskin aciliyeti konusu  
ise, o an için bunu saptamakta yetersiz kaldıkları açığa çıkan askeri hastaneler tarafından  
çözülmesi gereken bir sorundur.  
Olayların devamı için AİHM, davaya ait olgulara başvurmaktadır. Bunlar, Kılınç’ın  
durumunun, ölümüne kadar belirsizliğini koruduğunu göstermektedir.  
Aslında durumu düzeltmek için son fırsat, Garnizon Komutanı’nın talebi üzerine  
Adana Askerlik Bürosu’nun, ailesinin yanına kaçan Kılınç’ı, İskenderun Askeri Hastanesi’nde  
muayene ettirmek istediği 27 Nisan 1995 tarihinde doğmuştur. Fakat bu girişim, yalnızca  
Devlet’e yüklenebilecek sebeplerden ötürü başarısız olmuştur. Zira Hükümet tarafından bu  
konuda yapılan açıklamalar, yerel mahkemelerin aldığı tavır gibi, incelendiğinde zayıf  
kalmaktadır.  
Öncelikle Hükümet, Kılınç’ı 4 Nisan 1995 tarihinde Isparta Askeri Hastanesi’nden  
ayrıldıktan sonra Garnizon’a geri dönme emrine bile bile uymamakla suçlamakta haksızdır.  
Mevcut davada ortaya çıkan koşullar içinde, re’sen koruyucu tedbirler almak ilgili  
makamların üzerine düşen bir görevdir ve sözkonusu tedbirler ayırt etme yetisi zaten  
bozulmuş olan ilgili kişiye kesinlikle bırakılmazdı.  
Daha sonra, görevi kötüye kullanmaktan ötürü hakkında ceza davası açılan Garnizon  
Komutanı Akpınar’ın beraat etmesini desteklemek üzere Isparta Askeri Mahkemesi tarafından  
yorum getirilen İskenderun Askeri Hastanesi’nin vermiş olduğu karar vardır. Davanın esasına  
bakan hakimlere göre o anda Kılınç’ın psişik durumu bu derece kaygı verici olmazdı, aksi  
takdirde İskenderun Askeri Hastanesi sözkonusu kişinin Garnizon Komutanlığı’na dönmesine  
izin vermez ve bir psikiyatrın bulunduğu en yakın hastaneye sevk ederdi.  
Oysa cevaplanması gereken soru tam da, bir psikiyatrın bulunmadığı İskenderun  
Askeri Hastanesi’nin nasıl olup da Kılınç’ın kaderi üzerine karar verdiğidir.  
Bunun dışında bir de Hükümet’in, şayet Kılınç Ramazan Bayramı’nın başlamasından  
önce Garnizon’a dönmeye özen gösterseydi, kendisinin Isparta Askeri Hastanesi’nde  
muayene olabileceği yönündeki argümanı vardır.  
AİHM, Kılınç’ın Ramazan Bayramı dolayısıyla bu hastanenin birimlerinin tamamen  
kapalı olabileceğini düşünmemiş olmakla nasıl olup da eleştirilebildiğine anlam  
verememektedir. Burada sözkonusu olan adıgeçen hastanenin idari işleyişindeki aksaklıktır.  
Hastanenin hizmet vermediği günlerde, aralarında Kılınç’ın da bulunduğu askerlerin sağlık  
durumlarının aniden kötüleşmesi durumuna karşı hemen hemen önceden hiç çözüm  
üretilmemiştir.  
AİHM’ye göre, askeriyeye bağlı sağlık hizmet birimlerinin sorumlu tutulabileceği  
yukarıda sözüedilen ihmalkarlıklar, basit bir muhakeme hatası, ihtiyatsızlık veya sağlıkçılar  
arasındaki koordinasyon bozukluğunun sonucu olmanın ötesine geçmiştir (Powell, adıgeçen  
karar).  
Bu ihmalkarlıklar, Kılınç’ın ölümüne neden olan olayları belirlemekle kalmamış,  
büyük ölçüde, o zamana kadar özel bir dikkatle hareket eden Garnizon Komutanı Akpınar’ın  
son olarak ihtiyatsızca davranmasına da neden olmuştur.  
Aslında 15 Mayıs 1995 tarihinde, görünüşe göre Kılınç’ın tekrar Garnizon’a  
dönmesinde bir sakınca görmeyen sağlık yetkililerine güvenen Garnizon Komutanı Akpınar,  
ilgili kişiye silahlı nöbet görevi vermiştir. Akpınar bu görevi verirken, kuşkusuz böylesi bir  
görevin Kılınç’a faydalı olacağını ve bu konudaki iç yönetmeliğe aykırı olmadığını  
düşünmüştür. Bununla birlikte, Askeri İdare Mahkemesi’nde muhalefet şerhi koyan hakim  
üyenin de altını çizdiği gibi, Akpınar, o anda Kılınç’ın durumu hakkında henüz kesin bir tanı  
konmadığını ve ilgili kişinin tek başına bu görevi üstlenmeye hazır olduğunu ya da sıkı bir  
gözetimin yokluğunda, bunu kendini öldürmek için bir fırsat olarak kullanmayacağının  
garanti edilemeyeceği gerçeğini doğru değerlendirememiştir.  
AİHM’ye göre bu durum sadece, askerlik hizmeti için gereken yeterliğe sahip  
oldukları şüpheli olanların askere alınmalarına ilişkin, ya da bundan daha önemlisi, Kılınç  
örneğinde olduğu gibi, ruhsal rahatsızlığı olan askerlerin durumundaki belirsizlikleri idare  
edecek üstlerin görev ve sorumluluklarını düzenleyen yönetmelikteki hükümlerin açık  
olmayışıyla açıklanamaz.  
Dolayısıyla AİHM mevcut davada, askeriyeye bağlı sağlık birimleri tarafından  
Kılınç’ın askere alınmasından önce ve sonra psişik yeterliğinin saptanması ve izlenmesi  
konusunda, ilgili yönetmeliğin yetersiz kaldığını tespit etmiştir. Bu durum ayrıca, Silahlı  
Kuvvetler İç Tüzüğü uyarınca ilgili kişiye verilebilecek görevlerin niteliği hakkında da  
belirsizlik yaratmıştır. Yetkili merciler Kılınç’ın hayatını, hem bilinen hem de kaçınılmaz olan  
bir tehlikeye karşı korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmadıklarından dolayı, yukarıda  
bahsedilen durum, olayın meydana gelmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.  
Savunmacı Devlet’in, mağdurdan kaynaklanan herhangi bir öngörüsüzlük veya hata  
gösteremediği benzer bir durumda, sorumluluğunun Devlet’e ait olduğuna hükmedilmiştir  
(esas için, bkz., Tanrıbilir, §71 ve Keenan, § 89, adıgeçen kararlar).  
Sonuç olarak AİHS’nin 2. maddesi maddi açıdan ihlal edilmiştir. Ulaşılan bu sonuçtan  
dolayı AİHM, davayı Sözleşme’nin 8. maddesi açısından inceleme gereği görmemektedir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.  
A. Tazminat  
Başvuranlar Kılınç’ın ölümünden ötürü başta cenaze masrafları olmak üzere büyük  
miktarda harcama yaptıklarını belirtmektedirler. Almanya’da yaşayan Abdurrahman Kılınç,  
oğlunun cenazesine gelmek için yol masrafı yaptığını da ileri sürmektedir. Başvuranlar bu  
harcamaları kanıtlayıcı herhangi bir belge sunamayacaklarını, zira olayların meydana geldiği  
anda içinde bulundukları üzücü durumdan dolayı bunları ait belgeleri saklamayı hiç  
düşünmediklerini ifade etmişlerdir.  
Başvuranlar yukarıda bahsedilen harcamalar için AİHM’den kendilerine toplam  
5.000.000.000 -10.000.000.000 TL arasında tazminat ödenmesi yönünde karar vermesi  
talebinde bulunmaktadırlar. Başvuranlardan her biri ayrıca:  
-
-
Kılınç’ın aile fertlerine yapabileceği mali destek kaybı nedeniyle 100.000 Euro;  
Maruz kaldıkları manevi zarar için 100.000 Euro  
talep etmektedirler.  
Hükümet ise başvuranlar tarafından dile getirilen taleplerin fahiş tutarda olduğunu ve  
bunların belgelenmeyip hayali tahminlere dayandığını ileri sürerek, AİHM’den sözkonusu  
talepleri reddetmesini istemektedir.  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin ihlalinin, doğal olarak başvuranları yaraladığını ve  
bunlar ile iddia edilen maddi zararlar arasında nedensellik bağı bulunduğunu, zararların,  
ilkesel olarak, gelir kaynağı kaybı adı altında tazminat içerebileceğini belirtmektedir. Bununla  
birlikte bu yöndeki iddiaların hiçbiri usulüne uygun olarak belgelendirilmemiş ve kesin hesap  
yapılmamıştır. Dolayısıyla tüm hesaplamalar ancak spekülatif olabilmektedir (Bkz., diğerleri  
arasında, Öneryıldız, adıgeçen karar, § 166). Bu durumda Mahkeme elindeki unsurların  
tümünü dikkate alarak, AİHS’nin 41. maddesi ile öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun  
olarak hüküm verecektir.  
Öncelikle Kılınç’ın cenaze masraflarının geri ödenmesi ile ilgili olarak, AİHM,  
başvuranlara toplu olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine karar vermiştir. İddia edilen parasal  
destek kaybı konusunda ise AİHM, şayet Kılınç’ın sağken ailesine belli bir maddi katkı  
yapacak olsaydı, bunun şüphesiz küçük bir miktarda olacağını, zira ailesinin Almanya’da  
yaşadığını, kızkardeşinin ise evli olduğunu belirtmektedir. AİHM tüm bunları gözönüne  
alarak, başvuranlara parasal destek kaybı için toplam 3.000 (üçbin) Euro tutarında tazminat  
verilmesinin uygun olduğuna kanaat getirmiştir.  
Manevi tazminat hususunda ise AİHM, başvuranların kendi adlarına ve aynı zamanda  
Kılınç adına başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir. Mevcut davada başvuranların  
kendileri açısından Sözleşme’nin herhangi bir şekilde ihlalinin sözkonusu olmadığı doğru da  
olsa, bu durum, başvuranların Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca zarar gören taraf olma  
sıfatlarını ortadan kaldırmamaktadır. Zira AİHS’nin 2. maddesinin maddi ihlaline neden olan  
koşullar içinde meydana gelen oğullarının/ kardeşlerinin ölümü karşısında, başvuranların  
büyük bir sıkıntı ve üzüntü yaşadıkları inkar edilemez.  
Burada söz konusu olan, Kılınç hakkında tespit edilen ihlal kararı nedeniyle  
merhumun kendi adına adil tazmin verilmesinden bağımsız bir konudur. Çünkü bu durumda,  
AİHM’nin ilgili içtihatlarına uygun olarak (Bkz, diğerleri arasında, Akkum ve Diğerleri-  
Türkiye, no: 1894/93, §§ 287-289, 24 Mart 2005, ve İpek-Türkiye, no: 25760/94, §§ 235-239,  
CEDH 2004-II) verilebilecek tazminat tutarı, şayet varsa, ulusal yasalar tarafından de cujus  
olarak veraset için hak sahiplerine geçmektedir.  
Verili bir davada “başvuran” sıfatı ile “hak sahibi” sıfatı arasında örtüşme olması,  
AİHM’yi gerektiğinde, bir yandan ölmüş kişiye ve onun hak sahiplerine, diğer yandan  
AİHM’ye şikayette bulunan başvuranlara, manevi tazminat olarak, verilen zarara göre  
hesaplanan adil bir tazminat ödenmesi yönünde karar vermesini engellemez.  
AİHM tüm bunları dikkate alarak, Kılınç’ın şahsındaki manevi zararın tazmini için,  
hak sahipleri olarak başvuranlara verilmek üzere, 10.000 (onbin) Euro tutarında manevi  
tazminat ödenmesine karar vermiştir. Başvuranlar konusunda ise AİHM, her birine yine  
manevi tazminat olarak 2.500 (ikibin beşyüz) Euro, yani toplam 7.500 (yedibin beşyüz) Euro  
ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuranlar yaptıkları yargı harcamaları için tahsis edilecek tutarın belirlenmesini  
AİHM’ye bırakmaktadırlar.  
Hükümet masraf ve harcama olarak ödenecek tutar için koşulların oluşmadığı  
kanaatindedir.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi açısından yalnızca gerçekten maruz kalındığı tespit  
edilen ve bir zorunluluğa denk düşen makul tutardaki harcamaların ödenebileceğini hatırlatır  
(Bkz., diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan [GC], no: 31195/96, § 79, CEDH 1999-II).  
AİHM mevcut davada, başvuranların yaptıkları masraf ve harcamalar ile avukatlık  
ücretlerine ilişkin herhangi bir kanıtlayıcı belge veya yazı sunmadıklarını gözlemlemiştir.  
Bununla birlikte davanın hazırlanması için başvuranların belli miktarda harcama yapmak  
zorunda oldukları dikkate alındığında, Mahkeme, AİHS’nin 41. maddesinde öngörüldüğü gibi  
hakkaniyete uygun olarak, masraf ve harcamalar için 2.000 (ikibin) Euro ödenmesinin makul  
olduğu kanaatine varmıştır.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük  
bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Ölen Mustafa Canan Kılınç’ın şahsında, AİHS’nin 2. maddesinin maddi açıdan  
ihlaline edildiğine;  
2. Davanın AİHS’nin 8. maddesi açısından incelenmesine gerek görülmediğine;  
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından;  
i.  
ii.  
maddi tazminat olarak başvuranlara 4.000 (dört bin) Euro ödenmesine,  
manevi tazminat olarak toplam 17.500 (onyedi bin beşyüz) Euro, yani  
başvuranların her birine 2.500 (ikibin beşyüz) Euro ödenmesine ve ulusal  
yasalara göre Mustafa Canan Kılınç’ın verasetinde hak sahibi olanlara 10.000  
(onbin) Euro ödenmesine,  
iii.  
iv.  
masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;  
yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faizi ödenmesine;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 7 Haziran 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.