CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
KILAVUZ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 8327/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
21 Ekim 2008  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 8327/03 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı  
Nihal Kılavuz’un (başvuran) 10 Şubat 2003 tarihinde kendisi ve ölen oğlu Baybars Geren  
adına Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Bursa barosu avukatlarından  
G. Emek ve Ü. Emek tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1948 doğumlu olup Bilecik’te ikamet etmektedir. Başvuran, Bilecik cezaevinde  
hükümlü iken 24 Kasım 2001 tarihinde yaşamını yitiren 1972 doğumlu Baybars Geren’in  
annesidir.  
A. Davanın gelişimi  
Baybars Geren, 1 Ekim 1999 tarihinde kimlik kontrolü sırasında güvenlik güçlerine  
direnmek suçundan yakalanmış, Pazaryeri cezaevi 1 nolu koğuşuna yerleştirilmiş ve hakkında  
dava açılmıştır.  
56 günlük tutukluluğu sırasında, cezaevi personeli tarafından dengesiz olarak nitelendirilen  
davranışlarda bulunmuş; diğer tutuklularla devamlı tartışmış ve tahliye edilme umuduyla  
kasıtlı olarak havalandırma deliklerine vurarak kolunu kırmıştır. Tutukluluk halinin sona  
ermesine birkaç gün kala, Pazaryeri cezaevi savcısı, başvuranı çağırarak oğlunun sorunlarını  
bildirme ihtiyacı duymuş ve uykusuzluk sorunu olan oğlunun zehirlenme kuşkusuyla yemek  
yemeyi reddettiğini kendisine iletmiştir.  
Savcı, 25 Kasım 1999 tarihinde, Geren’i Eskişehir Devlet Hastanesi’nin psikiyatri  
servisine göndermiştir. Doktorlar, ilgili şahsın iştahsız olduğunu, uykusuzluk sorunu  
olduğunu, tedirgin ve kuruntulu göründüğünü ve asabi davranışlara meyilli olduğunu tespit  
etmişlerdir. Sonuç olarak doktorlar, şizofrenin tipik belirtisi olan « aşırı paranoid taşkınlık »  
denilen ölçüsüz davranış sendromu teşhisi koymuşlardır. Hastaneye yatırılan Geren,  
antikolinerjik ve nöroleptik ilaçlarla tedavi altına alınmıştır.  
Geren 29 Kasım’da hastaneden taburcu edilmiştir. Kendisiyle ilgilenen psikiyatr R.A.’ya  
göre, Geren’in muzdarip olduğu şizofreni türü, hızlı ilerleme riski taşımaktaydı. Bununla  
birlikte psikiyatr, hapiste kalmasında bir sakınca olmadığını, ancak tedavisine devam etmek  
gerektiğini, aksi takdirde durumunun kötüleşeceğini rapor etmiştir.  
9 Aralık 1999 tarihinde Geren, Bozüyük Ağır Ceza Mahkemesi tarafından altı ay bir gün  
hapis cezasına mahkûm edilmiştir.  
Geren, 3 Ocak 2000 tarihinde, temyize başvurmuştur.  
Bu dava devam ederken Geren, Devlet’e 15.000 Alman markı ödemek suretiyle, 13  
Temmuz ile 13 Ağustos 2000 tarihleri arasında kısa dönem bedelli askerlik yapmıştır. Söz  
2
konusu dönemde askere çağırılanların doktor muayenesi kayıtlarına göre, Geren, beş defa  
dispansere gitmek için talepte bulunmuş, ancak sadece üç sefer gitmiştir.  
Geren’in mahkûmiyeti 30 Mayıs 2001 tarihinde kesinleşmiş ve 13 Kasım’da Pazaryeri  
cezaevine teslim olmuştur.  
Geren, 21 Kasım tarihine kadar on dört mahkumla birlikte 1 nolu koğuşta kalmıştır. O gün  
saat 16:30 sıralarında, parmaklıklar ardından bağırmaya başlamış ve tutukluluğu sırada  
tanıdığı bazı sanıkların kendisine kin beslediğini ileri sürerek, tek başına bir hücreye  
alınmasını talep etmiştir.  
Saat 17.15 sıralarında, cezaevi savcısı E.K. bu talebi yerine getirmiştir.  
22 Kasım 2001 günü sabahı saat 03.30 sıralarında Geren, C.Ö. ve Ü.Y. isimli gardiyanları  
çağırarak bu defa üşüdüğü gerekçesiyle 4 nolu koğuşa çıkmak istediğini söylemiştir.  
Gardiyanlar, sekiz kişiyi barındıran 4 nolu koğuşun sözcüsü A.C. isimli mahkumla  
konuştuktan sonra, bu isteğini yerine getirmişlerdir.  
Yirmi dakika sonra, yatağına çıkmak istemeyen ve diğerlerinin uyumasını engelleyen  
Geren ile A.C. arasında kavga çıkmıştır. Bu kavga sırasında Geren A.C.’ye kafa atmış, ancak  
kimse bu iki kavgacıyı ayırma teşebbüsünde bulunmamıştır. Gardiyan C.Ö. ve Ü.Y. kavga  
edenleri ayırdıktan sonra onları bürolarına götürmüşlerdir. Ancak orada tekrar arbede çıkmış  
ve A.C. eline geçirdiği demir ateş karıştırıcısı ile Geren’in kafasına vurmuştur.  
Gardiyanlar Savcı E.K.’ya verdikleri ifadelerinde olayların gelişimini teyid etmiş, 4 nolu  
koğuşta kalan beş mahkum da sorguları sırasında aynı yönde ifadelerle Geren’in koğuşa gelir  
gelmez – devamlı kendi kendine konuşarak- dikkatleri üzerine çektiğini ve davranışlarının  
kompülsif ve endişe verici olduğunu beyan etmişlerdir.  
Geren ve A.C.’nin karşılıklı olarak şikâyetçi olmamaları dolayısıyla olay kapanmıştır.  
Savcı E.K., Geren’in «psikolojik sorunları» dolayısıyla hapishane hayatına alışamadığı,  
diğer mahkumlarla uyum sağlayamadığı ve bu şartlarda «hem kendisinin hem diğer  
şahısların» hayatını tehlikeye atma riski olduğu gerekçesiyle Bilecik cezaevine nakledilmesini  
talep etmiştir.  
Naklinden önce Geren, saat 05:45 sıralarında, Pazaryeri sağlık merkezi nöbetçi doktoru  
A.G.D. tarafından yapılan muayenesi sırasında alnında sert bir cisimle vurma sonucu oluşan  
bir şişlik tespit edilmiştir. Doktor A.G.D. raporunda, ilgili şahsın « psikolojik sorunları  
olması dolayısıyla, gözetim altında tutulması » ve uygun bir hastanede yeniden muayene  
edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Doktor A.G.D. tarafından hazırlanan 169 nolu tıbbi raporda,  
yeniden muayene edilme gerekliliği ile ilgili olarak «acil» ibaresi kullanılmamıştır. Bu rapor,  
Geren’in özel dosyasına konulmuştur.  
Aynı gün saat 16.00 sıralarında Bilecik Cumhuriyet Savcısı, « psikolojik sorunları »  
yüzünden Geren’in dengesiz davranışlar sergilediğini belirterek, Bilecik cezaevine konmasına  
izin vermiştir. Geren, söz konusu cezaevi doktorunun beş gündür hastalık izninde olması  
dolayısıyla bu cezaevine kabul edilmeden önce muayene edilememiştir.  
Cezaevi idaresi, Geren’i nezaret hücresi diye bilinen 3 nolu hücreye yerleştirme kararı  
almıştır. Kaydı yapılırken belirgin hiçbir ruhsal bozukluk emaresi göstermediği gerekçesiyle,  
3
cezaevinin iç tüzüğüne uygun olarak, kemerini üzerinde taşımasına ve hatta hücrede bir çarşaf  
bulundurmasına izin verilmiştir.  
23 Kasım 2001 tarihinde savcı E.K., Geren ve A.C.’ye bir ay ziyaret yasağı öngören  
disiplin cezası vermiştir.  
Pazaryeri ceza infaz hakimi, aynı gün Geren’in 30 Kasım 2001 tarihinden itibaren şartlı  
tahliyesini önermiştir.  
B. Geren’in ölümü  
24 Kasım 2001 günü sabah saat 03:30 teftişi sırasında Ö.Ş.Z. ve M.A.K. isimli gardiyanlar,  
1 nolu hücrede oruç tutan R.R. isimli mahkûma yemeğini vermek üzere başgardiyan K.A.’dan  
nezaret hücrelerinin anahtarlarını istemişlerdir. Bu amaçla oraya girdikleri zaman, Geren’in  
ayakları yere değer vaziyette kemerinin yardımıyla boynundan parmaklıklara asılmış cansız  
bedeniyle karşılaşmışlardır. Gardiyanlar E.G. ve K.A. olay yerine intikal etmişler, K.A. derhâl  
müdür yardımcısı E.E.’ye haber vermiştir. Müdür yardımcısı da hemen cezaevi müdürü ile  
savcı yardımcısını bilgilendirmiştir. Olay yerinde hemen tutulan ilk tutanağa göre, iki  
gardiyan, olay yerinde hiçbir anormal durum fark etmediklerini beyan ederken, R.R. isimli  
mahkûm da hiçbir şey duymadığını ifade etmiştir.  
C. Daha sonra yürütülen hukuki ve idari işlemler  
1. Cezaevi personeline karşı yürütülen disiplin işlemi  
Geren’in ölümünden sonra, Bilecik cezaevi müdürü E.İ., yardımcısı E.E.’nin emrindeki  
görevliler ile gardiyanlar K.A., Ö.Ş.Z., E.G. ve M.A.K.’nın olayın meydana gelişinde hataları  
olup olmadığını ortaya çıkarmak amacıyla bir idari soruşturma başlatmıştır.  
Müdür E.İ., 15 Ocak 2002 tarihinde, elinde bulunan bilgilere dayanarak astları hakkında  
disiplin cezası verilmesinin gerekli olmadığına karar vermiştir.  
Bilecik savcılığı önünde bu karara itiraz etme imkânı bulunduğu halde, kimse bu yola  
başvurmamıştır.  
2. Ölümün meydana geliş şartlarına ilişkin yürütülen cezai işlem  
Olaydan hemen sonra, saat dört sularında, Bilecik Cumhuriyet Savcısı, nöbetçi doktor  
K.M.B. ve Bilecik Adliye Sarayı’nda görevli Ü.Ş. ile birlikte ölüm sonrası inceleme işlemini  
gerçekleştirmek üzere olay yerine gelmiştir. Hücrede hiçbir fiziki boğuşma izine  
rastlanmamıştır.  
Cesedin yüzeysel incelemesinde, 1,82 m. boyunda olduğu, sağ kaşın üzerinde 5 x 5 cm  
boyutunda bir yara izi ile hemen altında 1 x 2 cm boyutunda en az üç günlük başka bir yara izi  
bulunduğu, dilin morarmış ve ısırılmış olduğu ve sperm sızıntısı bulunduğu gözlemlenmiştir.  
Asılma izleri, alt çene kemiği altından geçerek ensenin üst kısmında yerden 1,54 cm  
mesafede bulunan düğüme doğru ilerlemektedir. Elle yoklandığında boyunun kırıldığı ve  
larenks kıkırdaklarının koptuğu anlaşılmaktadır. Kol ve bacaklarda, sol elin üzerinde 1 x 5 cm  
ve sağ elin üzerinde 1 x 3 cm boyutunda üç günlük eski lezyonlar görülmektedir. Bunlar  
dışında, bedende hiçbir zehirlenme veya kurşun ya da bıçak yarası izine rastlanmamıştır.  
4
Bacaklarda yatay morlukların gözlemlendiğini ve parmakların etli kısmında siyanoz  
bulunmamasını değerlendiren doktor, ölümün üç ila altı saat önce bulber ve meduller  
lezyonlarla boğulma sonucu gerçekleştiğine karar vermiştir. Burada söz konusu olan, tipik bir  
«tamamlanmamış asılma» olayıdır.  
Ölüm sebebinin kesin olarak tespit edildiğine karar veren savcı, klasik otopsi talimatına  
gerek görmemiş ve cesedin Bilecik Devlet Hastanesi morguna nakledilmesine izin vermiştir.  
Yine 24 Kasım 2001 günü, Bilecik Cezaevi müdür yardımcısı E.E., gardiyanlar E.G.,  
Ö.Ş.Z. ve M.A.K. ile başgardiyan K.A.’nın ve aynı zamanda R.R. ve H.B. isimli mahkûmların  
tanıklıklarına başvurmuştur. Ö.Ş.Z. ve M.A.K. nezaret hücrelerinin nöbetini gece yarısı  
devraldıklarını; yoklama yapılırken herşeyin normal göründüğünü, 15 ila 30 dakika aralıklarla  
ve nöbetleşe bir şekilde teftişlerini yaptıklarını ve saat 3.30’daki geçişlerinde cesetle  
karşılaştıklarını ifade etmişlerdir. Mahkûm R.R., kendi kaldığı hücre ile mağdurun kaldığı  
hücre arasındaki 2 nolu hücrede kimsenin olmadığını beyan etmiştir. R.R., ayrıca Geren’in  
geldiği gün hiç konuşmadığını söylemiştir. Ertesi gün, kendi kendine konuştuğunu duyduğunu  
ve olayın meydana geldiği günden bir gün önce bunalımda olduğunu haykırdığını, kendi  
kendine annesinin ziyaretine gelip gelmeyeceğini veya normal koğuşlara çıkarılıp  
çıkarılmayacağını sorduğunu ifade etmiştir. Olayın meydana geldiği gün, gece yarısına doğru,  
yatmadan önce müteveffayla biraz laflamışlardı. R.R., üzücü olayı gardiyanların saat 3.30’da  
kendisine yemek vermek için geldiklerinde öğrendiğini, o zamana kadar garip hiçbir şey  
duymadığını belirtmiştir.  
5 nolu hücrede kalan mahkûm H.B., ifadesinde, gece yarısı yoklaması yapıldıktan hemen  
sonra yattığını ifade etmiştir. Savcı A.D. tarafından yeniden sorgulanan bu mahkûm,  
ifadesinde, gece yarısından itibaren gardiyanların panik içerisinde kendisini uyandırdığı ana  
kadar hiçbir gürültü veya insan çığlığı duymadığını beyan etmiştir.  
Ertesi gün savcı, müteveffaya 21 Kasım 2001 tarihinde yapılan son ziyaretle ilgili gardiyan  
Y.Ö.’den bilgi almıştır. Y.Ö., bir önceki gün, başvurana oğlunun midesiyle ilgili sorunları  
için Pazaryeri sağlık merkezi doktoru İ.K. tarafından düzenlenen reçeteyi verdiklerini, ancak  
başvuranın bunların oğlunun rahatsızlığıyla alakalı olmadığını ve önce kendi doktorlarına  
danışması gerektiğini söyleyerek, reçetede yazılı ilaçları satın almayı reddettiğini ifade  
etmiştir.  
Cezaevi müdürü E.İ. tarafından Geren’in kişisel dosyası üzerine başvuranın hücresinde  
intihar ettiği, cezaevi personelinin bir ihmalinin veya kasıtlı bir eyleminin bulunmadığı  
şeklinde not düşmüştür.  
26 Kasım 2001 tarihinde, Pazaryeri Ağır Ceza Mahkemesi, ölümünden sonra alınan karar  
niteliğinde, Geren’in 30 Kasım 2001 tarihinde şartlı tahliyesine hükmetmiştir.  
26 Aralık 2001 tarihinde müdür E.İ., Bilecik savcılığına yazdığı cevapta, dosyasında yer  
alan doktor raporundaki tavsiyeler doğrultusunda Geren’in daha yakından izlenebilmesi için  
nezaret hücresine alındığını, zira ilgili şahsın diğer mahkûmların fiziksel bütünlüğünü  
tehlikeye sokan saldırgan psikolojik davranışları yüzünden bu cezaevine nakledildiğini  
belirtmiştir.  
Bilecik Cumhuriyet Savcısı, 31 Aralık 2001 tarihinde, resen başlatılan soruşturma  
çerçevesinde takipsizlik kararı vermiş ve elindeki bilgiler ile Geren’in psikolojik sorunları  
olduğunu belgeleyen « tıbbi raporları » dikkate alarak, müteveffanın başkasının müdahalesi  
olmaksızın kendi kendini öldürdüğü sonucuna varmıştır.  
5
Temyize açık olan bu kararın müteveffanın ailesine tebliğ edildiğini gösteren herhangi bir  
belge bulunmamaktadır.  
3. Başvuranın şikâyetleri ve Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine açılan dava  
Başvuran, hüküm hakkında bilgi sahibi olduktan sonra Adalet Bakanına başvurarak  
Pazaryeri ve Bilecik cezaevi savcıları ile yöneticilerinden şikâyetçi olduğunu bildirmiştir.  
Başvuran, aynı şikâyet dilekçesini Bursa’daki İnsan Hakları Derneği’ne de göndermiştir.  
Başvuran şikâyetinde, oğlunun sağ iken « aşırı paranoid taşkınlık » teşhisiyle ilaçlı tedavi  
gördüğünü hatırlatmaktadır. Oysa, 20 Kasım 2001 tarihinde, bir cezaevi gardiyanı kendisini  
arayarak oğlunun psikiyatrik hastalıklarıyla alakası olmayan öksürük için Sekrol, reflü için  
Rennie ve Akset gibi ilaçları getirmesini istemiştir. Ertesi gün ziyaretçi odasında, başvuran,  
oğlunun depresif halinin bariz bir şekilde nüksettiğini gördüğünü, ancak ısrar etmesine  
rağmen, savcının önce psikiyatrik raporun iletilmesini ve daha sonra teşhisi koyan psikiyatrın  
dinlenmesini isteyerek, oğlunun hastaneye kapatılmasını reddettiğini ifade etmektedir.  
Başvuran, 22 Kasım günü sabah saat 5 sularında, oğlunun kendisini öldürecekleri  
düşüncesine kapılarak panik içerisinde ona art arda iki kez telefon açtığını belirtmektedir.  
Bunun üzerine başvuran, kardeşiyle birlikte derhâl cezaevine gittiğini, ancak idarenin Geren’i  
görmelerine izin vermediğini ifade etmektedir. Bu durum karşısında yine bu ikili, savcının  
istediği psikiyatrik raporun bir suretini almak için Eskişehir Devlet Hastanesi’ne gitmişler,  
ancak ilgili savcılığın resmi talebi olmadığı gerekçesiyle bu istekleri de reddedilmiştir.  
Pazaryeri cezaevine geri dönen başvuran, oğlunun Bilecik cezaevine nakledileceğini  
öğrenmiştir. Cezaevi sorumluları kendisine her şeyin daha iyi olacağı teminatını vermişlerdir.  
Adalet Bakanlığı, 8 Ocak 2002 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet Savcısı’ndan (« Cumhuriyet  
Savcısı ») bir soruşturma başlatması, başvuranın şikayetlerinin dinlenmesi ve ayrıca olayların  
ve suçlanan görevlilerin olası sorumluluklarının belirlenmesi talimatını vermiştir.  
Cumhuriyet savcısı, 16 Ocak’ta başvuranı sorgulamıştır. Bu görüşmede başvuran 21 Kasım  
2001 tarihinde yaptığı son ziyaret sırasında ve Pazaryeri cezaevinde geçen tüm süre içerisinde  
tanık olduklarını anlatmış ve sorumluların oğlunun derhâl hastaneye yatırılmasını veya en  
azından yakın izlemeye alınmasını hiç düşünmediklerini dile getirmiştir. Başvurana göre ne  
olursa olsun, oğlunun kemerini yanında bulundurmasına asla izin verilmemeliydi.  
Ertesi gün, Cumhuriyet savcısı, cezaevi müdür yardımcısı E.E.’yi dinlemiştir. E.E.,  
öncelikle Geren’in Bilecik cezaevine geliş şartlarını dile getirmiştir. Daha sonra, gece yarısı  
yoklaması sırasında ilgili şahsın intihar etme eğiliminde olduğunu gösterecek hiçbir anormal  
davranışta bulunmadığını eklemiş, ailesinin de kendisinin ruhsal durumunun bu denli bozuk  
olduğu hakkında cezaevi idaresini uyarmadığını, aksi takdirde nakil esnasında alışılagelen  
önlemlere ilaveten, bu davada olması gerektiği gibi, diğer önlemlerin de alınacağını beyan  
etmiştir. Olaydan hemen sonra sorgulanan diğer iki mahkûmun hiçbir şey duymadıkları  
yönünde ifade verdiklerini hatırlatan E.E., cezaevi personelinin bu olayda hatalı davrandığını  
iddia etmenin mümkün olamayacağını savunmuştur.  
Yine 17 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı Geren’in hangi şartlarda vatani  
görevini yerine getirdiğini öğrenmek, 22 Kasım 2001 tarihli psikiyatri raporunu ve  
müteveffanın ettiği telefonların listesini elde etmek için birçok idari makama yazılar  
göndermiştir. Özellikle, Eskişehir Devlet Hastanesi’nden Geren’e konulan tam teşhisin  
bildirilmesini istemiş, hastalığının kendine has belirtilerini ve bu belirtilerin ne zaman ortaya  
6
çıktığını, hastanede tedavi gördükten sonra iyileşip iyileşmediğini ve bu hastalığın hapishane  
hayatıyla uyumlu olup olmadığını sormuştur.  
Diğer taraftan, Pazaryeri savcısı Cezaevi idaresinden, olayla ilgili yürütülen disiplin  
soruşturması ile idari soruşturmaların dosyalarını, 20-23 Kasım 2001 tarihleri arasındaki  
dönem için gardiyan listesi kayıtlarını, müteveffanın hapsedildiği koğuşların ve hücre  
arkadaşlarının listesini ve müteveffanın özel eşyalarının dökümünü istemiştir. Cumhuriyet  
savcısı, ayrıca müteveffanın kaç defa cezaevi doktoru tarafından muayene edildiğini,  
kendisine hangi ilaçların yazıldığını ve gardiyanlara ait sabit telefonu nasıl kullanabildiğini  
sormuştur.  
Cumhuriyet savcısı, son olarak Bilecik cezaevi idaresinden, cezaevine girmeden önce  
müteveffanın bir doktor muayenesinden geçirilip geçirilmediğini, hangi amaçla nezaret  
hücresine yerleştirildiğini ve niçin kemerinin kendisinde bırakıldığını izah etmelerini  
istemiştir. Bunlara ilaveten Cumhuriyet savcısı, 23 ile 24 Kasım 2001 tarihlerinde görevli  
olan gardiyanların listesini de istemiş, ailesinin onun ruh hastalığıyla ilgilenilmesini gerçekten  
isteyip istemediğini açıklamalarını talep etmiştir.  
Pazaryeri ve Bilecik cezaevi savcıları, 21 Ocak 2002 tarihinde gerekli bilgileri  
vermişlerdir.  
Pazaryeri Cezaevi savcısı özellikle 22 Kasım 2001 günü saat 04:43 sularında C.Ö. ve Ü.Y.  
isimli gardiyanların A.C.’yi hücresine götürdükleri sırada Geren’i bir an yalnız bıraktıklarını  
ve Geren’in annesiyle konuşmak için gardiyanların kullandığı sabit telefona o zaman  
ulaştığını ifade etmiştir.  
Bilecik Cezaevi savcısı ise, Geren’in cezaevine girmeden önce, kişisel dosyasında daha  
önceki doktor raporları bulunduğu için yeniden doktor muayenesinden geçirilmediğini ifade  
etmiştir. Nezaret hücresine yerleştirilmeden önce ilgili şahıs, mevzuata uygun olarak  
kendisine sorulduğunda «hiçbir tıbbi sorunu olmadığını» beyan etmiştir, ailesi de hiçbir  
şekilde onun ruhsal sorunları olduğunu bildirmemiştir. Savcı, kemerle ilgili olarak,  
mahkûmların kemerlerini taşımasına izin veren 005808 sayılı bakanlık kararına atıfta  
bulunmaktadır.  
Yine 21 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı başgardiyan K.A.’yı sorgulamıştır.  
Kendisi, müteveffayı canlı olarak en son saat 23.50 civarında gördüğünü, o anda her şeyin  
normal göründüğünü ifade etmiştir. K.A. ayrıca, çalıştıkları kuruluşta nezaret koğuşundaki  
hücrelerin parmaklıklı olduğunu, izdihamı önlemek ve diğer mahkûmları rahatsız etmemek  
amacıyla bu koğuşun giriş kapısının daima kapalı tutulduğunu ve ihtiyaç duyulduğunda iç  
mahalin gözetimini yapmak için « sözkonusu kapının hava deliklerinden bakıldığını »  
belirtmiştir.  
Ertesi gün, Cumhuriyet savcısı, Geren’in tutuklu bulunduğu dönemde Pazaryeri cezaevi  
savcısı olan M.K.’yı dinlemiştir. M.K., bu kuruluştaki görevini yerine getirirken, ruhsal  
sorunu olan bir kimseyi görmediğini ifade etmiştir. Bu dönemde, ne Geren’in, ne  
gardiyanların kendisine böyle bir endişeden söz ettiklerini belirttikten sonra, yalnızca koğuş  
arkadaşlarının söylediklerine göre, Geren’in kendi kolunu kendisinin kırdığı olaydan sonra  
ağır bunalım anları yaşadığını ve hapishane ortamına katlanamadığını ifade etmiştir.  
7
M.K. ayrıca, oğlunun babasızlıktan kaynaklanan sorunlarıyla ilgili olarak başvuranla  
konuştuklarını ve hatta bu yüzden ilgili şahsın Eskişehir Devlet Hastanesi psikiyatri bölümüne  
sevk edilmesini emrettiğini belirtmiştir.  
Cumhuriyet savcısı, R.R. ve H.B. isimli mahkûmları bir kez daha sorgulamıştır. Bu  
sorgulamada H.B., R.R.’nin aksine, nezaret koğuşunda kaldığı günlerde müteveffayla hiç  
konuşmadıklarını ifade etmiş, Geren’in sık sık yemek tepsisine hiç dokunmadan koridora  
bırakmasının dikkatini çektiğini söylemiştir. R.R.’ye hiçbir şey yiyemediğini söylediğini  
belirten H.B., ayrıca gece yarısından saat 3.30’a kadar şüpheli hiçbir şey duymadığını da  
beyan etmiştir.  
Müteveffayla daha önce birkaç kelime konuşmuş olan R.R., ölümünden bir gün önce onun  
kendi kendine konuştuğunu ve normal koğuşlara ne zaman nakledileceğini ve annesinin ne  
zaman ziyaretine geleceğini sorduğunu duyduğunu ifade etmiştir. Bazen Ayhan isimli  
birinden bahsettiğini söyleyen R.R., olayın gerçekleştiği gece saat 00.15 sularında, koğuşta bir  
gürültü duyulduğunu, bunun üzerine Geren’in düştüğünü söylediğini belirtmiştir. R.R., kitap  
okuduğu için geç saatlere kadar uyanık kaldığı halde bu gürültünün duyduğu son gürültü  
olduğunu ve ceset bulunana kadar başka bir ses duymadığını açıklamıştır.  
R.R. ayrıca, gardiyanların koğuşun giriş kapısındaki hava deliklerinden bakarak 3 nolu  
hücreyi görmelerinin madden mümkün olmadığını, zira oradan sadece 1 nolu hücrenin  
görülebildiğini ifade etmiştir.  
Cumhuriyet savcısı, 23 Ocak günü gardiyan Ö.Ş.Z.’yi dinlemiş ve o da daha önce  
söylediklerini tekrarlamıştır.  
Cumhuriyet savcısı ayrıca H.G. ve Y.P. isimli tutukluları da dinlemiştir. Olayın geçtiği  
dönemde nezaret koğuşunda yemek servisi yapmakla görevli olan H.G., Geren’in yemeklerini  
bitirip bitirmediğini bilmediğini, zira kurallara uygun olarak tepsisini daima temizlenmiş  
vaziyette geri verdiğini ve verirken de hiçbir şey söylemediğini ifade etmiştir. H.G., ayrıca,  
üzücü olayın meydana geldiği gece R.R.’ye iftar yemeğini vermek üzere girdiğinde onun  
henüz yatmadığını belirtmiştir.  
Pazaryeri Cezaevinde Geren’in yanında kalan mahkumlardan biri olan Y.P. de kendi  
ifadesinde, onun sadece bisküvi, süt ve maden suyu ile beslendiğini ve verilen yemekleri  
yemediğini anlatmıştır. Kendisinin açığa vurmadığı bazı sorunlarla pençeleştiğini ve  
kompülsif davranışlara sahip olduğunu ifade etmiştir.  
Aynı gün, Cumhuriyet savcısı, Geren’in kesin ölüm şartlarının doğrulanması amacıyla  
klasik bir otopsi yapılmak üzere cesedin mezardan çıkarılmasını emretmiştir.  
25 Ocak 2002 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet savcısı, başvuranın aradığı ve onun arandığı  
telefon görüşmelerinin tarihlerini bildirmiştir. Buna göre başvuran, cezaevi idaresi tarafından  
20, 21 ve 22 Kasım 2001 tarihlerinde sırasıyla saat 23’te, saat 07:49’da ve saat 11:28’de  
aranmışken, kendisi 11 Kasım 2001 tarihinde, cezaevi savcıları N.A. ve E.K.yı saat 13:55 ile  
20 :23 arası tam beş sefer aramıştır.  
Yine 25 Ocak 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, Geren’i son kez muayene eden doktor  
A.G.D.’nin ifadesine başvurmuştur. Tespit ettiği yara izleri dışında, A.G.D., ilgili şahısla ilgili  
olarak onun « saldırgan ve taşkın davranışlar » sergilediğini ve dengesiz davranışlara sahip  
8
olduğunu, ancak psikiyatrik durumunun çok vahim olmadığını, intihar etmesine şaşırdığını  
beyan etmiştir.  
Cumhuriyet savcısı, ayrıca hükümlüler A.C., C.A. ve E.K.’yı, gardiyanlar Ü.Y., C.Ö.,  
H.C., F.B. ve Y.K.’yı, jandarma karakolundan astsubay L.A.’yı ve Pazaryeri sağlık merkezi  
ikinci doktoru İ.K.’yı dinlemiştir. A.C. ifadesinde, müteveffayla niçin kavga ettiklerini bir kez  
daha anlatmıştır. 4 nolu koğuşa geldikten sonra müteveffanın saçma sapan düşünceler ortaya  
attığını, diğerleriyle birlikte yemek yemeyi reddettiğini, devamlı volta atıp, sigara içtiğini ve  
kimseyle konuşmadığını, ayrıca her şeyden korktuğunu ve tanımadığı herkesi kendisi için  
potansiyel düşman olarak gördüğünü ifade etmiştir.  
Bu ifadeler C.A. ve E.K.’nin ifadeleriyle desteklenmiştir. E.K. ayrıca, Geren’in cesedinin  
fotoğraflarında görülen giysilerin A.C. ile kavga ettiği sırada üzerinde olan giysilerle aynı  
olduğunu belirtmiştir.  
Gardiyanlar da kendi cephelerinden, Geren’in çelişkili davranışlarıyla ilgili gözlemlerini  
ve kendi kendine kolunu kırdığı olay hakkında daha önce verdikleri ifadeleri tekrarlamışlar,  
müteveffanın A.C. ile olan atışmalarını, diğer mahkumlardan duyduğu endişeleri ve 21 Kasım  
2001 tarihinde başvuranın ziyaretiyle ilgili tüm bildiklerini anlatmışlardır.  
20 Kasım 2001 tarihinde başvurandan oğlu için satın alması istenen ilaçları yazan doktor  
İ.K. verdiği ifadede, ilgili şahsı bir defa gördüğünü ve bu görüşme sırasında kendisinde hiçbir  
psikolojik bozukluk gözlemlemediğini belirtmiştir.  
28 Ocak 2002 tarihinde, Geren’in cesedi mezardan çıkarılmış ve Adli Tıp Kurumu  
morguna götürülmüştür. Cumhuriyet savcısı, derhâl klasik bir otopsi ameliyatı yapılmasını  
emretmiştir.  
Diğer taraftan, Pazaryeri cezaevinde yatan diğer iki mahkum K.Ö. ve S.S.’nin ifadeleri  
alınmıştır. Bu şahıslar da yine, Geren ile A.C.’yi karşı karşıya getiren olayın gelişimini  
doğrulamışlardır.  
18 Şubat 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, Bilecik cezaevinin gardiyanları E.G. ve  
M.A.K.’yı tekrar sorgulamış ve kendileri daha önce verdikleri ifadeleri yinelemişlerdir. 1  
Mart 2002 tarihinde ifadesine başvurulan müteveffanın erkek kardeşi M.A.G., bildiği  
kadarıyla kardeşinin yargıyla karşı karşıya gelmeden önce hiçbir psikolojik sorunu  
olmadığını, ancak tutukluluk süresinin sonlarına doğru her şeyden kuşku duymaya başladığını  
ve ailesini tedirgin ettiğini belirtmiştir.  
18 Mart 2002 tarihinde, başvuran, oğlunu öldürdükleri gerekçesiyle Ö.S.Z. ve M.A.K  
isimli gardiyanlar hakkında Bilecik Savcılığı’na ikinci bir suç duyurusunda bulunmuştur.  
Aynı zamanda, ilk soruşturmayı yapan savcı A.D.’nin ve ölüm sonrası incelemeye katılan  
görevlilerin de yetkilerini suiistimal ettikleri ve delilleri kararttıkları için mahkûm  
edilmelerini talep etmiştir.  
Başvuran, bir kimsenin tahliyesine birkaç gün kala canına kıymaya karar vermesinin  
şaşılacak bir durum olduğunu savunmaktadır. Ceset üzerinde gözlemlenen şiddet izlerine  
dikkat çeken başvuran, 1,82 boyundaki oğlunun 1,54 m yükseklikte sabitlenen bir düğüm  
sayesinde kendi kendini asabilmesinin imkânsız olduğunu iddia etmektedir. Diğer taraftan,  
gardiyanların 15 ila 30 dakikalık aralıklarla yoklama yaptıkları kabul edilse bile, intihar  
9
olduğu iddia edilen olay saat 03.00 ile 03.30 arası meydana gelmiş olmalıdır, oysa adli tıp  
raporuna göre ölüm saat 22.30 ile 01.30 arası gerçekleşmiştir.  
Başvuran, oğlunun gerçekten intihar ettiği varsayılsa bile, cezaevi idaresinin oğlunu uygun  
bir biçimde gözetim altında tutmak suretiyle korunmasını sağlayamadığı ve daha da ileri  
giderek kemerini taşımasına izin verdiği için sorumlu tutulması gerektiğini savunmaktadır.  
3 Nisan 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın erkek kardeşi T.K.’yı dinlemiştir.  
Kendisi tutuklanmasına kadar yeğeninin hiçbir psikolojik sorun yaşamadığını doğrulamıştır.  
Ertesi gün yeniden sorgulanan Geren’in erkek kardeşi, daha önceki ifadesini yinelemiştir.  
16 Nisan günü Cumhuriyet savcısı tarafından bir kez daha dinlenen başvuran, ifadesinde,  
özellikle oğlunun hastaneye yatırılması yönündeki talepleri karşısında Pazaryeri ve Bilecik  
cezaevi savcılarının ilgisiz kalmalarından şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte,  
ölüm sonrası incelemeyi yöneten savcı A.D. hakkındaki şikâyetini geri çekmiştir.  
Cumhuriyet savcısı, 23 ve 30 Nisan 2002 tarihleri arasında, F.A., E.D., K.A., Y.K., S.T.,  
T.D., E.E., E.G. ve S.Y. isimli Bilecik Cezaevi gardiyanlarını sorgulamıştır. Bu kişilerin  
ifadeleri, ölüm koşullarıyla ilgili yeni bir şey ortaya koymamıştır, zira hepsi olaya  
karışmadıklarını beyan etmişlerdir. Bunun dışında, cezaevinde çalışan personel sayısının  
yetersiz olduğunu ve dolayısıyla idarenin nezaret koğuşunu daimi bir gardiyanla kontrol  
etmesinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, D koğuşu gardiyanlarının nöbetleşe  
çalışarak her yarım saatte bir bu koğuşu kontrol etmek zorunda kaldıklarını ifade etmişlerdir.  
M.A.K. buna ilave olarak, koğuş kapısındaki hava deliklerinden 3 nolu hücrenin  
gözetilmesinin mümkün olmadığını vurgulamış, zaten kendilerinin de oraya giremediklerini,  
zira anahtarların sadece müdür yardımcısında bulunduğunu söylemiştir. M.A.K. ayrıca  
ifadesinde, bu koğuşun genellikle ve tutuklular çağırmadıkça, her şeyin yolunda olup  
olmadığını kontrol etmek için onlara belli etmeden ve hava delikleri açılmaksızın dışarıdan,  
yani koğuş kapısının arkasından kulak verilerek gözetlendiğini belirtmiştir.  
16 Mayıs 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, hapishane arkadaşı R.R.’yi bir kez daha  
sorgulamıştır. Daha önceki ifadelerini tekrarlayan R.R., arkadaşının intihar ettiğine inandığını  
belirtmiştir.  
24 Mayıs 2002 tarihinde savcı, başvuranı, savcılığa ve bakanlığa yaptığı suç duyurularıyla  
ilgili olarak dinlemek istemiştir. Başvuran, oğlunun durumu karşısında cezaevi yetkililerinin  
sergiledikleri vurdumduymaz davranışlardan şikâyetçi olduğunu bir kez daha ifade etmiştir.  
Cumhuriyet savcısı, 27 Mayıs ile 6 Haziran 2002 tarihleri arasında, başvuranın ölüm  
sonrası incelemenin yapılışıyla ilgili şikâyeti hakkında gardiyan Ö.Ş.Z., adli tabip K.M.B. ve  
Ü.Ş.’yi dinlemiştir. Hepsi, haklarındaki suçlamaları reddetmişler ve müdahalelerinin kurallara  
uygun olduğunu ve o sırada klasik otopsi yapılmasını gerektirecek bir durumun  
gözlemlenmediğini ifade etmişlerdir.  
Adli Tıp Kurumu, 29 Mayıs tarihli klasik otopsi raporunu, 12 Haziran 2002 tarihinde  
savcılığa iletmiştir. K.M.B.’nin tespitlerini doğrulayan ve gerekli tüm araştırmalar yapıldıktan  
sonra düzenlenen bu raporda, sol kemer altında görülen iz haricinde herhangi bir zehirlenme  
belirtisine veya darp ve cebir izine rastlanmadığı, ölümün asılma yoluyla intihar sonrası  
gerçekleştiği belirtilmektedir.  
10  
13 Haziran 2002 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, yapılan soruşturmalar hakkında 31 Aralık  
2001 tarihinde çıkan takipsizlik kararını doğrulayan sonuç raporunu Adalet Bakanlığı’na  
bildirmiştir. Savcı, özellikle Geren’in 23 Kasım 2001 tarihinde ön muayeneden geçirilmeden  
Bilecik cezaevine kabul edilme sebebini, cezaevi doktorunun hastalık izninde olmasına ve  
nöbetçi doktor getirtmek için yeterli zaman bulunmamasına bağlamış, ayrıca Geren’in hiçbir  
zaman bir doktora görünmeyi talep etmediğini bildirmiştir. Üstelik, Pazaryeri idaresi,  
cezaevine ilaçları olmadan gelen ilgili şahsın psikiyatrik sorunlarıyla ilgili olarak gerektiği  
gibi uyarılmamıştır. Diğer taraftan, A.G.D.’nin vermiş olduğu yegâne sertifikada « acil »  
ibaresi bulunmuyordu. Ayrıca, Adalet Bakanlığı’nın onayı olmadan ilgili şahsın cezaevi  
dışındaki bir hastane ortamına sevk edilmesi sağlanamazdı, böyle bir onayın alınması için  
gerekecek zaman göz önüne alındığında, tüm girişimlerin bu trajediyi önlemeye yeterli  
olamayacağı da açıktır.  
Cumhuriyet savcısı, buradan yola çıkarak 14 Haziran 2002 tarihinde, bu davada ihbar  
edilen gardiyanlar hakkında kamu davası açılmasının gerekli olmadığına hükmetmiş ve ilgili  
kişiler için takipsizlik kararı almıştır. E.K., N.A. ve A.D. isimli savcılar hakkındaki dava ise  
düşmüştür.  
Başvuran, cezai müeyyide istemlerinde ileri sürdüğü gerekçeleri yineleyerek Eskişehir  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde bu karara itiraz etmiştir. 30 Temmuz 2002 tarihinde, bu  
başvuru reddedilmiş ve konuyla ilgili karar 8 Ağustos 2002 tarihinde tebliğ edilmiştir.  
Yine 30 Temmuz 2002 tarihinde, Adalet Bakanlığı Ceza Davaları Müdürlüğü, başvurana  
gönderdiği cevap yazısında üç savcı hakkında herhangi bir adli işlem başlatılamayacağını  
bildirmiştir.  
D. Hapishane arkadaşı R.R.’nin daha sonraki ifadeleri  
Bu arada tahliye edilen eski hapishane arkadaşı R.R., 24 Aralık 2002 tarihinde, Star TV  
kanalındaki bir televizyon programına katılmıştır. Bu programda, kendisinin bir cinayete tanık  
olduğunu söylemiştir. Televizyon yayınında, R.R.’nin kameramanlar eşliğinde başvuranın  
evine gittiği görüntülenmiştir. R.R. televizyonculara olanları anlatırken, aslında müteveffanın  
M.A.K., Ö.Ş.Z., E.G. ve K.A. isimli gardiyanlar tarafından öldürüldüğünü ve o ana kadar aynı  
sonu paylaşmaktan korktuğu için bu şüpheli ölüm hakkında konuşmadığını söylemiştir.  
Kısacası R.R., daha önce mecburiyet karşısında verdiği ifadelerin doğru olmadığını, olayın  
gerçekleştiği gece uyumadığını, dört gardiyanın arkadaşını dövdüğünü duyduğunu ve en son  
olarak da boğulan bir kişinin iniltilerini işittiğini söylemekteydi. R.R.’ye göre, olaya karışan  
şahıslar daha sonra ölü bedeni asmak suretiyle intihar süsü vermişlerdi.  
R.R., 15 Ocak 2003 tarihinde yakalanmış ve tutuklanmıştır.  
3 Şubat 2003 tarihinde, Bilecik Cumhuriyet savcısı, medya yoluyla iftira atmak, şantaj  
yapmak ve sahte ihbarda bulunmak suçlarından R.R. hakkında dava açmıştır. R.R.’nin  
uyruksuz ve sabıkalı bir sahtekâr olduğuna dikkat çeken savcı, verdiği kararın gerekçesi  
olarak, kendisinin tuhaf ve uydurma söylemleriyle tanındığını, örneğin bir defasında  
kendisinin erselik ve milyarder Bill Gates’in babası olduğunu iddia ettiğini öne sürmüştür.  
Televizyon ekranlarına çıkana kadar böyle bir olayı hiçbir zaman adli makamların önüne  
taşımamış olan bu kişi, programdan sonra kaybolmuştur. Ortaya attığı iddialar yüzünden dört  
gardiyanın aileleri çeşitli tehditlere, göz korkutmalarına maruz kalmışlar ve üstelik gereksiz  
yere açılan ikinci bir adli soruşturma dolayısıyla sıkıntılı günler yaşamışlardır. Aslında R.R.,  
11  
televizyona çıkmadan önce Bilecik’e gelmiş, cezaevi personeliyle görüşmek istemiş ve daha  
sonra «Baybars [Geren] ailesi beni ifademi değiştirmeye ikna etmeye çalışıyor ve bunun için  
bana para teklif ediyor, ya siz benim için ne yapabilirsiniz ?» tarzındaki sözlerle üstü kapalı  
olarak tehdit ettiği gardiyan K.A. ile ısrarla konuşmak istemiştir.  
17 Nisan, 1 ve 3 Temmuz ve 12 Ağustos 2003 tarihli duruşmalar sırasında hakimler  
tarafından dinlenen davacı ve tanıklar, ifadelerini yinelemişler ve Geren’in ölümüyle  
sonuçlanan olaya hiçbir şekilde bulaşmadıklarını ifade etmişlerdir.  
R.R., 9 Mart 2004 tarihinde Bilecik Ceza Mahkemesi önüne çıkmıştır. R.R. Baybars  
Geren’in M.A.K., Ö.Ş.Z., E.G. ve K.A. tarafından asıldığı izleniminde olduğunu, doğrudan  
bir şey görmediğini, ancak o gece hücrelerin bulunduğu bölümde bir gardiyanın görevli  
olduğunu, ancak diğerlerinin de girip çıktığını, Baybars Geren’in intihar ettiğini  
düşünmediğini, televizyon programına çıkmak için para almadığını belirtmiş ve hapishane  
görevlileri ile görüşerek para istediği iddiasını reddetmiştir.  
R.R., 10 Mart 2005 tarihinde tahliye edilmiştir. Bilecik Ceza Mahkemesi 18 Eylül 2007  
tarihinde R.R.’yi hakkındaki şantaj yapmak ve iftira atmak suçlamalarından beraat ettirmiş,  
yalan ihbarda bulunmaktan suçlu bularak hapis cezasına çarptırmış ve daha sonra bu ceza  
1.800 YTL para cezasına çevrilmiştir.  
Bu karar, tarafların temyize gitmemesi üzerine 5 Şubat 2008 tarihinde kesinleşmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 2. VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, oğluyla ilgili davanın etkili bir soruşturma yapılmadan hatalı bir şekilde intihar  
olayı şeklinde sonuçlandırıldığını iddia etmektedir. Ona göre, Geren gardiyanları tarafından  
öldürülmüştür.  
Ayrıca müteveffanın intihar ettiği varsayılsa bile, bu trajediyi önleme çabasını  
göstermeyen Devlet görevlilerinin sorumluğu bulunmaktadır.  
Bu konuyla ilgili olarak, başvuran, AİHS’nin 2/1 maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Başvuran ayrıca, oğluna sağlığında uygulanan kötü muameleden de şikâyetçi olmakta ve  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğini savunmaktadır.  
Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir.  
A. Tarafların argümanları  
1. Hükümet  
Hükümet, başvuranın cinayet iddialarını destekleyen görgü tanığı gibi inandırıcı hiçbir  
delilin bulunmadığını anımsatmaktadır. Geren’i tanımayan Bilecik gardiyanlarının  
masumiyetleri hakkında şüphe uyandıracak ve bu eylemi gerçekleştirmelerine neden olacak  
herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Buna karşın, cezaevi personelinin ve müteveffa  
12  
Geren’in hapishane arkadaşlarının verdiği ifadeler ve yine adli tıp raporları kendi kendini  
öldürdüğü tezi ile tamamen uyuşmaktadır.  
Geren’in kendisine karşı korunması konusuyla ilgili olarak Hükümet, bu davada, önceden  
kestirilmesi güç davranışlarıyla tanınan birinin başına gelen bu dramı engellemek için  
imkânsızı gerçekleştirmedi diye cezaevi idaresini suçlamanın mümkün olmadığını, bu konuda  
alınan önlemlerin ötesinde alınacak önlemlerin olayın meydana geldiği dönemde Geren’in  
kendi hayatına kıyabileceği yönünde hiçbir bilgiye sahip olmayan yetkililer için aşırı yük  
oluşturacağını öne sürmektedir. Müteveffanın Bilecik cezaevine naklinden önce yaşananları  
hatırlatan Hükümet, Geren’in kasten kendi kolunu kıracak derecede saldırgan bir kişiliğe  
sahip olduğunu kabul etmektedir. Ancak, kendisine veya başkalarına şiddet uygulayabilecek  
yapıda olduğu bilinse bile, “gerçek ve yakın bir intihar” riskinin olduğunu tahmin etmek  
oldukça güçtür.  
Hükümet, bu konuyla ilgili olarak, Geren’in Eskişehir Devlet Hastanesi’ne sevk  
edilmesinde «adli» değil «normal» prosedürün uygulandığını savunmaktadır. Bu nedenle,  
kendisini tedavi eden servis, ilgili şahsın psikiyatri dosyasını cezaevi yetkililerine  
iletmediğinden, yetkililer konulan teşhis hakkında bilgi sahibi olamamışlardır.  
Diğer taraftan, Geren de bu teşhis veya tıbbi dosyadan ne cezaevi makamlarına ne aynı  
hafta kendisini muayene eden iki doktora söz etmiş, rutin kontrolleri için yeniden hastaneye  
gitmeyi bile talep etmemiştir. Bu şartlar altında yetkililerin, sadece birkaç gün cezası kalan  
Geren ile ilgili tıbbi bilgileri öğrenmek için gereğinden fazla vakit ayırmalarına gerek  
bulunmamaktadır.  
Hükümet, ayrıca, bu davada resen veya başvuranın şikâyeti üzerine yürütülen üç cezai  
soruşturmanın hiçbir eleştiriye mahal vermeyecek nitelikte olduğunu ileri sürmektedir. İlgili  
savcılar kararlarını kurmadan önce müteveffayı tanıyan davacıları, cezaevi personelini ve  
hapishane arkadaşlarını sorguladıklarını, ayrıca tıbbi deliller dahil gerekli tüm delilleri  
topladıklarını yinelemektedir. Üstelik, gardiyanların olası hatalarını ortaya çıkarmak üzere  
Bilecik cezaevi bünyesinde bir idari soruşturma yapılmıştır.  
Hükümet, bu argümanlarını desteklemek üzere, bu davanın oluşma koşullarıyla Birleşik  
Krallık aleyhine Keenan davası (no 27229/95, CEDH 2001-III) ve Türkiye aleyhine Uçar  
davası (no 52392/99, 11 Nisan 2006) davalarında incelenen koşulları karşılaştırmaktadır.  
Hükümet, Mark Keenan davasının aksine Geren davasında - müteveffa Cemal Uçar  
davasında olduğu gibi (Uçar, söz konusu bölüm, prg. 87) – daha önce intihar girişimi  
olmadığı, bu yönde herhangi bir tedavi görmediği ve düzenli doktor kontrolünden geçmediği,  
davranışlarının kabalık ve saldırganlık şeklinde kendisini gösterdiği konusunu ön plana  
çıkarmaktadır.  
Bu bağlamda, Hükümet’e göre, Geren’in durumunu daha önce intihar edebileceği izlenimi  
vermeyen ve bu yönde hiçbir tıbbi tedavi görmeyen Uçar’ınkiyle karşılaştırmak daha doğru  
olacaktır. Uçar davasında, AİHM, mağdurun hapishane arkadaşlarına kendisini öldüreceğini  
söylemesine fazla ağırlık vermemiştir. Bu davada da yalnızca başvuranın oğlunun psikiyatrik  
hastalığıyla ilgili olarak savcıyı bilgilendirdiği iddiasına ki bu tür bir bilgi Uçar davasıyla  
kıyaslayınca çok daha az vahimdir, dayandırılması dolayısıyla AİHM’nin yine aynı yönde  
karar vermesi gerekmektedir.  
13  
2. Başvuran  
Başvuran, öncelikle, şüpheli olarak nitelenen ölüm nedenine ışık tutacak bir otopsinin  
zamanında yapılmamasından şikâyetçi olmaktadır.  
Yazılarından da anlaşıldığı gibi bilgisayar mühendisi olan Geren, kültürlü ve dürüst bir  
insandı, kendine özgüveni ve iyi bir işi vardı. Kendisini öldürmesi için hiçbir sebep yoktu.  
Cezaevi personelinin de kabul ettiği gibi, oğlu öldürüleceği endişesiyle annesini iki kez  
aramıştı. Televizyon ekranları karşısında ifadesini değiştiren ve Geren’in gardiyanlar  
tarafından öldürüldüğünü ileri süren R.R.’nin söylediklerine bakarak, olayın böyle cereyan  
ettiğini söyleyebiliriz.  
Başvurana göre, R.R.’nin kaygı verici beyanlarından sonra ortaya çıkan belirsizliği ortadan  
kaldırmak veya teyit etmek için uygun ek soruşturmaların yapılması gerekiyordu. Bu konuyla  
ilgili olarak başvuran, R.R.’nin davasında yargıçların başından beri önyargılı davranarak  
karşılarında akli dengesi bozuk, yalancı, uyruksuz bir şahsiyet olduğunu varsayarak tarafsızlık  
ve hakkaniyet ilkelerini ihlâl ettiklerini ve davanın yanlış sonuçlandığını ileri sürmektedir.  
Başvuran, bu iddiaların aslında hiç kimse tarafından araştırılmadığını savunmaktadır.  
Oğlunun psikolojik sorunları konusunda ise başvuran, dosyadaki belgelere dikkat çekerek,  
en azından savcı M.K. ve E.K, doktor A.G.D., psikiyatr R.A. ve astsubay L.A.’nın bunları  
inkâr edemeyeceklerini savunmaktadır. Oysa, yetkililer bu sorunları görmezden gelmişler ve  
düzenli olarak gözetilmeyen bir hücrede tek başına kalan Geren’in kemer taşımasına izin  
vermişlerdir.  
B. AİHM’nin değerlendirmesi  
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, bu dava başvurusunun kabuledilebilirliğini engelleyici bir itiraz ileri  
sürmemiştir. AİHM, kendi açısından, AİHS’nin 35. maddesinde öngörülen başka bir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemiştir.  
AİHM, davayı kabuledilebilir olarak ilan etmektedir.  
2. Esasa ilişkin  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin 1. paragrafının ilk cümlesinin Devletlere iç hukuki düzende  
kendi yargısına tabi kişilerin keyfi ve kanunsuz olarak yaşamına son vermelerini yasakladığı  
gibi, üçüncü kişilerin eylemlerine ya da gerektiğinde kendi eylemlerine karşı korumak  
amacıyla gerekli tüm tedbirleri almaları yönünde pozitif yükümlülük getirdiğini bir kez daha  
hatırlatır (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Tanrıbilir davası, no 21422/93, prg. 70, 16  
Kasım 2000 ; Keenan, sözü geçen bölüm, prg. 88-89).  
Bu bağlamda, AİHM, ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken iki bölüm olduğunu tespit  
etmektedir.  
a) Geren’in hayatını başkalarının eylemlerine karşı koruma yükümlülüğü  
Başvuran, esas itibariyle, oğlunun nezaret hücrelerini kontrol etmekle görevli Bilecik  
cezaevi gardiyanları tarafından kasten öldürüldüğünü iddia etmektedir.  
14  
Öncelikle bu dosyada, Geren’in Bilecik cezaevine nakledilmesinden sonra hayatının  
herhangi bir şekilde başkaları tarafından tehdit edildiğini gösteren veya kavgalı olduğu eski  
koğuş arkadaşı A.C.’nin intikam alma olasılığını güçlendiren hiçbir delil bulunmadığını  
vurgulamak uygun olacaktır.  
Bu olayla ilgili olarak, Geren’in vücudunda tespit edilen lezyonların ve dosyada yer alan  
fotoğraflarda görülen kan izlerinin cinayet tezini desteklememektedir, zira bulundukları yer ve  
doğaları itibariyle A.C. ile tutuştukları kavgada aldığı darbelerden kaynaklandıkları açıktır.  
Bilecik cezaevi personeli ile ilgili olarak ise AİHM, hem gardiyanların iki gün önce gelen  
bir tutukluyu başka iki tutuklunun daha bulunduğu kapalı bir yerde öldürmek istemelerini  
haklı gösterecek, hem bu yönde yürütülen soruşturmaların dürüstlüğünün sorgulanmasını  
gerektirecek herhangi bir neden göremediğinden, onları aklayan soruşturma sonuçlarını  
onaylamaktadır.  
AİHM’ne göre, başvuranın kendi isteğiyle ölüm sonrası inceleme hakkındaki şikâyetini  
geri çektiği dikkate alındığında, ilk etapta klasik otopsinin yapılmaması, bu soruşturmaların  
düzgünlüğüne gölge düşürmemektedir. Ne olursa olsun, gecikilmeden mezardan tekrar  
çıkarılarak –klasik otopsi yapılması– intihar gerçeğini doğrulamış ve müteveffanın  
yakınlarının bu konudaki kuşkularını ortadan kaldırmıştır (yukarıdaki ilgili paragraflar–  
konuyu ilgilendiren ilke hakkında, bakınız, Türkiye aleyhine Çalışkan ve diğerleri davası, no  
13094/02, prg. 50 sonunda, 27 Mayıs 2008).  
Bu kuşkular, kısmen Geren’in kişisel durumundan kaynaklanmıştır ve müteveffanın  
yakınlarına göre onun gibi umut dolu bir insanın tahliyesinden birkaç gün önce asla intihar  
etmeyeceği yönünde oluşan bu kanı, her ne kadar meşru ise de, dosyada Geren’in ceza infaz  
hakiminin kendisi için tahliye kararı vermeyi düşündüğünü bildiğini ve kendisinin böyle  
sevindirici bir olayın sonuçlarını takdir edecek kapasitede olduğunu gösteren hiçbir delil  
bulunmadığını da kabul etmek gerekir.  
Buna rağmen AİHM, başvuranın daha sonra kendini, kuşkularını körükleyecek ve bir  
adaletsizlik olduğu düşüncesine kapılabileceği bir durumda bulabilmiş olabileceğini kabul  
etmektedir. Gerçekten de, 24 Aralık 2002 tarihinde, – diğer koğuş arkadaşı H.B. gibi, üzücü  
olayın meydana geldiği gece hiçbir şey görmediğini ve duymadığını ifade eden – müteveffa  
oğlunun eski hapishane arkadaşlarından biri olan R.R., bir televizyon programı çerçevesinde  
başvuranın evine gelerek, oğlunun aslında Bilecik cezaevi gardiyanları tarafından işlenen ve  
intihar süsü verilen bir cinayete kurban gittiğini ve kendisinin aynı kaderi paylaşmaktan  
korktuğu için şimdiye kadar bunu söyleyemediğini itiraf etmiştir.  
Bununla birlikte, her ne kadar huzur bozucu gibi görünse de AİHM, R.R.’nin sözde  
pişmanlık duygusuyla ortaya attığı bu hikâyeye fazla ağırlık verilmemesi gerektiği  
kanaatindedir, zira R.R.’nin tahliyesinden hemen sonra, artık kendisinden intikam  
alınabileceği korkusu ortadan kalkmışken, yetkili makamlara başvurması gerekirdi. AİHM,  
belli başlı delillerle birlikte bilhassa R.R. aleyhine açılan dava dosyasını gereği gibi  
inceledikten sonra, R.R.’nin ifadelerini samimi bir şahitlikten uzak, iftiralarla dolu bir yalan  
furyası olarak değerlendiren ve başvuranın iddialarını destekleyecek nitelik taşımadığına  
hükmeden Bilecik Ceza Mahkemesi kararının doğruluğunu sorgulayacak herhangi bir kanıtın  
bulunmadığı kanaatindedir (bu görüşün açıklaması için, bakınız Türkiye aleyhine Akdoğdu  
davası, no 46747/99, prg. 40, 18 Ekim 2005; Türkiye aleyhine A.K. ve V.K. davası, no  
38418/97, prg. 36, 30 Kasım 2004).  
15  
Bu itibarla, R.R.’yi mahkûm eden kararın 5 Şubat 2008 tarihinde kesinleştiğini vurgulamak  
yerinde olacaktır. İlgili şahsın bu kararı temyize götürmediğini gözlemleyen AİHM,  
başvuranın davanın adil ve tarafsız olmadığı şikayetini incelemenin gereksiz olduğu  
kanaatindedir.  
Sonuç olarak, AİHM, her ne kadar 2. madde açısından itirazı kabil olmayan yeterince  
ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karineler delil olarak kabul edilse de (Akdoğdu,  
söz konusu bölüm, prg. 38), yukarıda ele alınan olaylara ilişkin unsurların bu cinayet iddiası  
ile ilgili olarak Devlet aleyhine yeterli kanıt unsuru oluşturmadığı kanaatindedir.  
AİHM, ulusal makamların Geren’in intihar ettiği yönündeki tespitlerinden ayrılmasını  
gerektirecek geçerli bir neden olmadığını düşünmektedir (Almanya aleyhine Klaas davası, 22  
Eylül 1993, prg. 29-30, seri A no 269).  
b) Geren’in hayatını kendisine karşı koruma yükümlülüğü  
Başvuranın ikinci iddiasına göre, eğer oğlu gerçekten intihar ettiyse, o halde cezaevi  
yetkilileri bu riske karşı onu koruma yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir.  
Bu iddia karşısında AİHM’nin, hükümlülük koşullarından sorumlu olan yetkililerin  
Geren’in intihar etme riski bulunduğunu bildikleri halde, bu riski ortadan kaldırmak amacıyla  
makul olarak almaları beklenen önlemleri almadıklarına kesin kanaat getirmesi gerekir  
(Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 72; Keenan, söz konusu bölüm, prg. 92 ; Akdoğdu, söz  
konusu bölüm, prg. 46 ; A.K. ve V.K., söz konusu bölüm, prg. 43 ; Birleşik Krallık aleyhine  
Younger davası (karar), no 57420/00, CEDH 2003-I).  
Bu itibarla, her türlü özgürlükten mahrumiyetin, doğası gereği, tutuklu veya hükümlü  
kişinin psikolojisinin bozulmasına neden olduğunu ve dolayısıyla bunun kırılgan ve  
korumasız bir kişinin intihar etme riskini artırabileceğini, bu yüzden ulusal mevzuatların  
cezaevi yetkililerine bu kişiler hakkında daha duyarlı ve dikkatli olma görevi yüklediğini ve  
tutuklu veya hükümlü kişilerin hayatlarının gereksiz yere tehlikeye atılmasını önleyici  
tedbirler getirdiğini anımsatmak yerinde olacaktır. Öncelikle, kesici eşyalara, kemer veya  
ayakkabı bağcıklarına el konulması ve gözetim ile doktor muayenesi sisteminin  
yerleştirilmesi gibi, bu tip risklerin azaltılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir.  
Olayın meydana geliş koşullarına bağlı olarak, bir tutuklu için daha sıkı önlemlerin alınması  
gerekebilir. (Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 74 ; Keenan, söz konusu bölüm, prg. 90 ve  
91 ; Akdoğdu, söz konusu bölüm, prg. 47 ; A.K. ve V.K., söz konusu bölüm, prg. 44 ; ayrıca  
bakınız, Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 27 ve 28, CEDH 2004-IX  
(alıntılar)).  
Bu davada AİHM, Pazaryeri’ndeki tutukluluk sırasında cezaevi personel ve savcısının  
hapishaneden çıkmak için kendi kendine kolunu kırmaya cesaret eden Geren’in  
davranışlarının dengesiz ve saldırgan olduğu konusunda hemfikir olduklarını  
gözlemlemektedir (yukarıdaki ilgili paragraflar).  
Yine 25 Kasım 1999 tarihinde, savcının isteği üzerine, ilgili şahıs psikiyatrik muayeneden  
geçirilmiş ve Eskişehir Devlet Hastanesi’nde karakteristik bir şizofreni belirtisi olan akut  
paranoid taşkınlık teşhisiyle yoğun tedavi uygulanmış, dört gün sonra, Geren durumunun  
kötüleşmemesi için ilaç tedavisine devam etmesi koşuluyla hastaneden taburcu edilmiştir.  
16  
Hükümet tarafından öne sürülen Uçar –Türkiye davası, söz konusu durumun incelenmesi  
açısından belirleyici bir nitelik taşımamaktadır, zira müteveffa Cemal Uçar için hiçbir zaman  
böyle bir teşhis konulmamış ve kendisine bu tip bir tedavi uygulanmamıştır.  
Bu teşhisin bir uzman doktor tarafından konulması büyük bir önem taşımaktadır, zira  
şizofren kişilerde intihar etme riskinin yüksek olduğu çok iyi bilinmektedir. (Keenan, söz  
konusu bölüm, prg. 94).  
Yine olayın meydana geliş nedenleriyle ilgili olarak AİHM, Pazaryeri cezaevine geri  
döndükten bir hafta sonra Geren’in paranoid eğilimli, kaygılı ve şiddet içeren davranışlarının  
yetkililer nezdinde tekrar tehlike işareti vermeye başladığını vurgulamaktadır.  
Aynı şekilde, «psikolojik sorunları» olması ve «kendisinin ve başkalarının hayatını»  
tehlikeye sokma riski bulunması dolayısıyla kendisinin Bilecik cezaevine nakledilmesi gerekli  
görülmüş, bunun için, Pazaryeri cezaevi doktoru A.G.D. bir rapor düzenlemiş (ilgili şahsın  
özel dosyasında yeralan belge no 169) ve bu raporda Geren’i teslim alacak kuruluşa onun  
« psikolojik sorunları olduğu için gözetim altında tutulması » ve muayene olması için uygun  
bir hastaneye sevk edilmesi gerektiğini bildirmiştir.  
Geren, Bilecik’e nakli sırasında öldürüleceği korkusunu dile getiren endişe verici  
konuşmalarına ısrarla devam etmiştir. Dosyadan açıkça anlaşıldığına göre, Bilecik  
Cumhuriyet Savcısı ile kendisini teslim alan cezaevi idaresi de, Geren’in herkes tarafından  
bilinen sorunlarını biliyorlardı, çünkü dosya ellerinde bulunmaktaydı.  
Dolayısıyla, Geren’in kendi veya bir başkasının hayatını tehlikeye sokabilecek kadar  
şiddetli bir ruhsal bozukluk içerisinde olduğunu kimsenin inkâr etmesi olanaklı değildir.  
Olayla ilişkili cezaevi yetkililerinin, gerçekten bu ruhsal bozukluğun getireceği intihar  
etme riskinin yakın olduğunu önceden sezebilmek için fazla donanımlı olmamaları çok da  
önemli değildir (bakınız Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 72 sonunda ; Keenan, söz konusu  
bölüm, prg. 92 ve 95). Aslında, burada, ilgili şahsın klinik tablosunun ve daha önce konulan  
teşhisin değerlendirilmesine imkân verecek doktor muayenelerinin gerçekleştirilmesi  
sayesinde uygun önlemlerin alınması suretiyle rahatlıkla çözülebilecek bir sorun  
bulunmaktadır.  
Bununla birlikte, doktor A.G.D.’nin yazdığı rapora ve uygulamadaki yönetmeliklere  
rağmen hiçbir muayene yapılmamıştır, oysa ki böyle bir girişim hem Hükümet’in ileri  
sürdüğünün aksine, yetkililer için aşırı bir yük olmayacak, hem Hükümet’in AİHM önünde  
öne sürdüğü Geren’in davranışlarının «önceden kestirilemezliğine» ilişkin muhtemel  
kuşkuların önünü kesecekti. (ilke olarak, bakınız, Keenan, söz konusu bölüm, prg. 89 ;  
Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg. 71 ; Akdoğdu, söz konusu bölüm, prg. 45 ; A.K. ve V.K.,  
söz konusu bölüm, prg. 42 ; ve yine, Younger, söz konusu bölüm).  
Bu konuda AİHM, Hükümet ve diğer ulusal yetkililerin ileri sürdüğü, Geren ve ailesinin  
kendilerine ruhsal rahatsızlığı ile ilgili bilgi vermedikleri ve/veya ona ait ilaçları temin  
etmedikleri yönündeki eleştirilere katılmamaktadır, Geren’in bir hastaneye yatırılmasını  
engelleyen maddi, bürokratik ve yöntemsel zorlukları ön plana çıkaran argümanlar da bu  
kararı değiştirmek için yeterli değildir.  
Aslında bu davanın aleni koşullarında, Geren’in sağlığının korunması (ilke açısından,  
Keenan, söz konusu bölüm, prg. 110 ve metinde yeralan referanslar) ve pozitif sorumluluk  
17  
çerçevesinde gerekli önleyici tedbirlerin alınması tamamen yetkili makamların  
sorumluluğundadır. Bu çerçevede idarenin işleyişindeki aksaklıklar hele ki başvuranın ihmali  
gibi mazeretler ileri sürülemez. Her halükarda, yetkili makamların Geren’in tıbbi ihtiyaçlarını  
belirlemek için, onun zaten bozulmuş olan değerlendirme yeteneğine hiç güvenmemeleri  
gerekirdi (mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Kılınç ve diğerleri davası, no 40145/98, prg. 51,  
7 Haziran 2005) ;  
Oysa, ilgili şahsın akıl sağlığı konusunda hala bir belirsizlik varken ve karar alınmamışken,  
cezaevine kabul edilmiş ve tek başına nezaret hücresine kapatılmıştır, üstelik kemerini  
taşımasına ve bir çarşaf bulundurmasına izin verilmiştir (Tanrıbilir, söz konusu bölüm, prg.  
75).  
AİHM’nin kanaatine göre, bu hatalar basit bir tedbirsizlik veya değerlendirme hatası olarak  
nitelenemeyecek kadar önemli olup, hapishane yaşamının ayrılmaz parçasını oluşturan asgari  
önlemlerin alınmasında baş gösteren bir ihmaldir.  
Zaten, bu durum Geren’in ölümüyle sonuçlanan olaylar zincirine zemin hazırlamıştır.  
Aslında, psikiyatrik durumunun değişken niteliği göz önüne alındığında, ilgili şahsın daha sıkı  
bir şekilde gözetim altında tutulması gerektiği ortaya çıkmaktadır (mutatis mutandis, Keenan,  
prg. 95, in fine ve Tanrıbilir, prg. 78, 79). Oysa, cezaevi yetkililerinin olayın meydana geldiği  
gün görevli olan personelini, Geren’in durumunda meydana gelebilecek ani değişikliklerle  
başa çıkmak için talimatlandırdığına dair hiçbir unsur bulunmamaktadır (karşılaştırınız  
Akdoğdu, sözü edilen karar prg. 49; A.K. ve V.K., prg. 46; Younger,). Nitekim, Geren sonunda  
kemeri ile intihar etmiştir.  
Esas itibariyle, nezaret hücrelerinde uygulanan yegâne kontrol yöntemi, giriş kapısının  
Geren’in kaldığı 3 nolu hücreyi görme imkânı tanımayan hava delikleri yardımıyla dışarıdan  
dinlemek suretiyle gerçekleştirilmektedir. Bu kontrol, yeterli personel olmadığından–ki bunun  
bile düzenli olarak yapıldığı kanıtlanamamaktadır (karşılaştırınız Keenan, prg. 98)– bu işi  
ikinci bir görev olarak üstlenen gardiyanlar tarafından yapılmaktadır. Her ne olursa olsun,  
AİHM, ellerinde söz konusu kapının anahtarı bile olmayan bu gardiyanların Geren’e yardım  
edebilecekleri kanaatini taşımamaktadır.  
c) Sonuç  
Bu gözlemlemeler çerçevesinde AİHM, cezaevi yetkililerinin bu dramı engellemek için  
kendilerinden makul olarak yapmaları bekleneni yerine getirmediklerinden, bu başvuruda  
müteveffa Geren’le ilgili olarak 2. maddenin esastan ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.  
AİHM, bu başvuruda ortaya konan temel hukuki sorunu hükme bağlamış olması ışığında  
ve olayların tamamını ve tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AİHS’nin 2. maddesinin  
usuli yönden ve 3. maddesinin esastan ihlal edildiğine dair diğer şikayetlerin ayrıca  
incelenmesine gerek görmemektedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine  
Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007).  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI  
A. Tazminat  
Başvuran oğlunun ölümü ile mali destekten yoksun kalması doğrultusunda 120.000 YTL  
maddi tazminat talep etmekte ve bunun için aktüaryel bir bilirkişi raporu sunmaktadır.  
Başvuran oğlunun kısa dönem dövizli askerlik bedeli olarak ödediği 10.000 Alman markının  
18  
da Devlet tarafından iadesini istemektedir. Başvuran bununla ilgili olarak mağazasını  
kapatmak durumunda kaldığı, 30.000 YTL gelir kaybına uğrayarak kredi borcuna girdiği ve  
11.000 YTL vergi borcu olduğu açıklamasında bulunmaktadır.  
Başvuran gerçekte neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmayan koşullarda oğlunu  
kaybetmesi nedeniyle uğradığı manevi zarara karşılık 50.000 Euro tazminat talep etmektedir.  
Hükümet aşırı, ispat edilmemiş, dayanağı olmayan dahası tahmini olarak nitelendirdiği bu  
meblağları AİHM’nin reddetmesi çağrısında bulunmaktadır.  
AİHM 2. madde bakımından tespit edilen ihlal kararı ile finansal destekten yoksun  
kalmaya dayalı maddi zarar iddiası arasında bir illiyet bağının mevcut olduğuna itibar  
etmektedir (Bkz. diğerleri arasında Kılınç vd. kararı). Bununla birlikte, yapılan talebin bir  
ölçüde spekülatif olması çerçevesinde AİHM, 41. madde uyarınca mahkemeye sunulan  
delillere dayalı hakkaniyete uygun olarak kararını verecektir. Geren’in hayatta iken ailesine  
belirli bir miktarda mali katkıda bulunmaktaysa da, başvuranın ticaretle geçimini sağlaması  
ışığında bu katkının tali bir katkı olması gerektiğine itibar etmektedir. Belgelere dayanan  
diğer açıklamaların yokluğunda, AİHM başvuranın ölen oğlunun borçlarını düzene koymak  
adına mağazasını kapatmaya varana kadar borçlanmasını anlamakta güçlük çekmektedir: işini  
kapatmasının oğlunun borçlarını ödemeye yetmediği varsayılsa bile Türk hukuku reddi mirasa  
imkan tanımaktadır.  
Yukarıda dile getirilen bu unsurlar ışığında, AİHM başvurana maddi tazminat olarak  
toplam 3.000 Euro ödenmesini kararlaştırır.  
Öne sürülen manevi zarar ile ilgili olarak AİHM, her ne kadar başvuran açısından  
AİHS’nin herhangi bir maddesinin ihlali tespit edilmediyse de, AİHS’nin 2. maddesinin esas  
bakımından ihlaline yol açan koşullarda meydana gelen olaylarda oğlunun hayatını  
kaybetmesinin derin üzüntü ve acı yaratması nedeniyle, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca  
zarara uğrayan taraf olarak kabul edileceğini belirtir.  
Yapılan bu saptamalar göz önüne alındığında AİHM, 7.000 Euro’su müteveffa Geren’in  
mirasçıları için, 3.000 Euro’su kendisi için olmak üzere başvurana toplam 10.000 Euro  
manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran Bursa barosunun avukatlık ücret tarifesine dayalı olarak iç hukukta ve AİHM  
önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderlerini şu şekilde sıralamaktadır:  
-
-
-
-
-
-
-
-
çeşitli avukatlık danışmanlık ücreti: 3.250 YTL;  
dosya inceleme: 400 YTL;  
iki ceza davasına başvuru: 1.300 YTL;  
AİHM’ye başvuru için yapılan çalışmalar: 650 YTL;  
başvurunun hazırlanması: 4.000 YTL;  
seyahat gideri: 360 YTL;  
fotokopi masrafı: 600 YTL;  
tercüme gideri: 1.800 YTL;  
Başvuran posta giderlerini hesaba katmaksızın yargılama masraf ve giderlerinin 12.360  
YTL’den fazla olduğunu öne sürmektedir.  
19  
Hükümet yargılama masrafı altında bu meblağı başvurana vermek için gerekli koşulların  
oluşmadığını savunmaktadır.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir (Bkz. diğerleri arasında, Nikolova-Bulgaristan  
kararı, no: 31195/96). Başvuran yukarıda ayrıntıları yer alan mevcut bu başvuruyu yapmak  
üzere birtakım masraf ve giderlerde bulunmuştur. AİHM bu bağlamda Avrupa Konseyi  
tarafından adli yardım başlığı altında verilen 850 Euro’luk kısım düşülerek başvurana 2.000  
Euro ödenmesini uygun görmektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına  
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin B. Geren açısından esastan ihlal edildiğine;  
3. Diğer kalan şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;  
4. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından başvurana;  
i.  
maddi tazminat olarak 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine;  
ii.  
manevi tazminat olarak müteveffa B. Geren’in mirasçıları için 7.000 (yedi bin) ve  
kendisi için 3.000 (üç bin) olmak üzere başvurana toplam 10.000 (on bin) Euro  
ödenmesine;  
iii.  
iv.  
yargılama masraf ve giderleri için 1.150 (bin yüz elli) Euro ödenmesine;  
belirtilen meblağların her türlü vergi ve kesintiden muaf tutulmasına;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
20