CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
KESER VE KÖMÜRCÜ -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:5981/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
23 Haziran 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (5981/03) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaları) Cemal Keser ve Müdet Kömürcü’nün (bavuranlar) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 21 Kasım 2002 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına  
ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
olduğu bavurudur.  
Bavuranlar Đstanbul Barosu avukatlarından M. Kırdök ve H.K. Elban tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar Müdet Kömürcü ve Cemal Keser sırasıyla 1972 ve 1969 doğumlulardır.  
Bavurunun yapıldığı tarihte, bavuranlar, Kocaeli  
F
Tipi cezaevinde tutuklu  
bulunmaktaydılar.  
A. Bavurunun kaynağı olan olaylar  
2000 yılı aralık ayında, Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından eski Türk Ceza  
Kanunu’nun 168. ve 169. maddeleri kapsamında terör örgütüne üye olmak suçundan mahkûm  
edilen bavuranlar, Ümraniye’de (Đstanbul) bulunan Üsküdar E tipi cezaevinde cezalarını  
çekiyorlardı.  
O dönemde, F tipi diye bilinen yüksek güvenlikli cezaevleri açılmıtı. Tüm ülkede aynı  
yapıya sahip olan bu cezaevlerinde, diğer alıılagelmiE tipi cezaevlerindeki koğulardan  
farklı olarak iki üç kiilik yaam üniteleri bulunuyordu (F tipi cezaevlerinin yapısı hakkında  
daha fazla bilgi için bakınız örneğin Türkiye aleyhine Tekin Yıldız davası, no 22913/04,  
prg. 36, 10 Kasım 2005).  
Yetkililerin bazı kategorideki tutukluları F tipi cezaevlerine nakletme projelerine karı ve  
özellikle tutuklular arasındaki iletiimi kısıtlayan yeni cezaevi yönetim biçimini protesto  
etmek amacıyla bazı tutuklular, bahsi geçen cezaevlerinde grev ve isyan eylemleri  
balatmıtır.  
Eski rejime tabi Üsküdar E tipi cezaevi de bu eylemlere sahne olmutur ; güvenlik güçleri  
isyanı bastırmak üzere 19 Aralık 2000 günü saat 4 :30 sıralarında bir operasyon balatmıve  
üç gün süren bu operasyon sırasında yer yer iddetli çatımalar olduğu görülmütür. Toplam  
1 142 devlet görevlisinin katıldığı operasyonda 268 görevli, koğularında yangın çıkaran  
isyancılara karı cezaevi binası içerisinde mücadele verirken saldırı silahları, gözyaartıcı gaz  
bombaları ve yüksek basınçlı su kullanmak zorunda kalmılardır. Bu operasyonda bir  
astsubay ile yedi tutuklu hayatını kaybetmitir (dört tutuklu vurularak ve bir tutuklu gazdan  
boğularak ve diğer iki tutuklu ise arkadalarının balattığı yangında yanarak ölmülerdir).  
Aralarında mermi isabet eden iki gardiyanın da bulunduğu bir çok kii yaralanmıtır.  
Koğularda ve tutuklu ve mahkumların üzerinde yapılan aramalarda, betabanca, 55 mermi,  
beꢀ ꢀarjör, 108 bokovan, çok sayıda patlayıcı madde ve el yapımı ateli silah, bir saatli  
bomba, değiik tipte bıçaklar, kimyasal maddeler ve Molotov kokteylleri ele geçirilmitir.  
2
Operasyondan sonra 23 Aralık 2000 tarihinde, Üsküdar Cezaevi Đdaresi bavuranların da  
aralarında bulunduğu yirmi sekiz tutuklunun Kocaeli F tipi cezaevine naklini  
gerçekletirmitir.  
Bunu takip eden olaylar, bir husus hariç, ihtilaf konusu olmutur : tartımasız tek husus,  
hücrelerine alınmadan önce Bay Kömürcü (saat 9 :10 sıralarında) ve Bay Keser’in  
(bilinmeyen bir saatte) Kocaeli cezaevinin üç doktoru tarafından bir sefere mahsus muayene  
edilmiolmalarıdır.  
B. Bavuranların bireysel durumları  
1. Müdet Kömürcü  
23 Aralık 2000 tarihli doktor raporuna göre, Kömürcü’nün vücudunda yapılan muayenede  
boyun kısmında bir hiperemi, sağ kolunda iki paralel ekimoz ve sağ dizinde morluklar tespit  
edilmitir.  
27 Aralık 2000 tarihinde bavuran, yoklama sırasında kendisini tanıtmayı reddettiği  
gerekçesiyle gardiyanlar tarafından hücresinde dövüldüğünü ifade etmektedir. Daha sonra tek  
baına baka bir hücreye kapatılmıtır.  
Bavuran, 19 Ocak 2001 tarihinde cezaevi idaresi aracılığı ile ikâyette bulunmutur.  
Bavuran ikâyetinde, isyanı bastırma operasyonu sırasında kendisine copla vurulduğunu,  
elleri bir baka tutuklunun elleriyle kelepçelenmivaziyette A bloğuna kadar sürüklendiğini,  
2-3 saat boyunca yerde hareketsiz kalmaya zorlandığını, diğer mahkumlar gibi furgona  
konulmadan önce hakaret ve tehditler altında dövüldüğünü iddia etmitir. Bavurana göre,  
sıkı sıkıya bağlanmaktan elleri uyuan on dört tutuklu, yaklaık üç saat süren güzergâh  
boyunca, soluk kesecek kadar sıcak bir aracın içerisinde susuz bırakılmılardır. Kocaeli  
cezaevine varıldığında, jandarmalar tutukluları furgonun içerisinde bekletmilerdir. Daha  
sonra, tutukluları furgondan indirmiler, Đstiklâl marını söylemeye zorlayarak istisnasız  
hepsine vurmaya balamılardır.  
Bavuran, üzerindeki kıyafetleri çıkardıklarını, saçını kesmek için kendisini beton üzerine  
yatırdıklarını, tüm bunların bir asker tarafından kameraya kaydedildiğini, daha sonra  
gardiyanlara teslim edildiğini ve onların da kendisini cezaevi doktoruna göndermeden önce  
iyice dövdüğünü ileri sürmütür.  
20 Ocak 2001 tarihinde, üst düzey bir bakanlık görevlisinin ikâyeti üzerine, bavuranın da  
aralarında bulunduğu bazı mahkumlar zorunlu olarak genel bir doktor muayenesinden  
geçirilmitir. Ancak, bu muayene sonuçları hiçbir zaman açıklanmamıtır.  
7 ubat 2001 tarihinde bavuran, yoklama sırasında hücresinde bir kez daha iddete maruz  
kalmıtır.  
23 ubat 2001 tarihinde, Avukat Kırdök müvekkiline kötü muamele uygulayanların ve  
kendisini hücresinde döven gardiyanların tespit edilip cezalandılmaları talebiyle Kandıra  
savcığına – 7 ubat tarihli – ikinci bir resmi suç duyurusunda bulunmutur.  
3
2. Cemal Keser  
Keser’e gelince, 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporundan anlaıldığına göre, sırtında geniꢀ  
ekimozlar, kalçanın sol dıkısmında baka bir ekimoz ve sağ baldırda yüzeysel sıyrıklar tespit  
edilmitir.  
25 Aralık 2000 tarihinde, Avukat Kırdök bavuranla Kocaeli’de görütür. Bu görümede  
bavuran avukatına, cezaevine götürülürken yol boyunca furgonda dövüldüğünü, Đstiklâl  
marını söylemeye zorlandığını ve daha sonra gruptan ayrılarak jandarmalar ve diğer sivil  
görevliler tarafından tartaklandığını, kötü muameleye maruz kaldığını ve copla tecavüze  
uğradığını, testislerinin ezildiğini ve falakaya yatırıldığını söylemitir.  
Bavuran ayrıca, hücresine kapatıldıktan sonra iki kez gardiyanların gelerek onu dövdüklerini  
ileri sürmütür.  
26 Aralık 2000 tarihinde Avukat Kırdök, Keser’in anlattığı bütün bu durumlardan ikâyetçi  
olarak Kocaeli savcılığına resmi bir suç duyurusunda bulunmutur.  
Kocaeli savcılığı, 18 Ocak 2001 tarihinde yer yönünden yetkisizlik kararı alarak davayı  
Kandıra savcılığına sevk etmitir.  
3. Đki bavuranla ilgili olarak  
Kandıra savcılığı Keser’in dosyasını, görülmekte olan ve Kömürcü’nün de aralarında  
bulunduğu yirmi yedi davacıyı ilgilendiren diğer davayla birletirmitir.  
Bununla birlikte, 26 ubat 2001 tarihinde Kandıra savcılığı, yetkililerin kovuturulmasıyla  
ilgili yasaya dayanarak jandarma personelini kapsayan davayı diğerinden ayırmak üzere kii  
yönünden yetkisizlik kararı alarak dosyayı Đstanbul valiliğine sevk etmitir (dosya  
no 2001/240).  
Buna karın, Kandıra savcılığı davanın cezaevi personeliyle ilgili olan 2001/106 dosya sayılı  
ikinci bölümü için yetkili olduğunu ilan etmitir.  
2001 yılı Mart ayında, Adalet Bakanlığı müfettileri bir idari denetim gerçekletirmek üzere  
Kocaeli cezaevine gelmilerdir. Bu fırsattan yararlanan bavuranlar, muayene edilmek üzere  
Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmeyi baarmılardır. Ancak, haklarında düzenlenen doktor  
raporları dava dosyasına dahil edilmemitir.  
C. Mevcut davayla ilgili olarak balatılan soruturmaların sonucu  
1. Üsküdar Cezaevi binası içerisinde gerçekletirilen operasyona katılan askeri  
personelle ilgili soruturmaların sonucu  
26 Kasım 2002 tarihinde Kandıra savcılığının ilgili yasa gereğince olaya adı karıan devlet  
yetkilileri hakkında kovuturma açılması isteğini değerlendiren Đstanbul valisi, ilgili  
jandarmalar hakkında kovuturma açılmasına yer olmadığına karar vermitir.  
Bununla birlikte, davacı tarafların itirazı üzerine Đstanbul Bölge Đdare Mahkemesi ikâyet  
konusu eylemlerin kamu hukuku alanına girdiği gerekçesiyle valinin bu kararını bozmutur.  
Bu suretle, Đstanbul savcılığı bünyesinden üç savcının görev aldığı bir adli soruturma  
balatılmıtır.  
4
16 Mart 2004 tarihinde, görevli savcılar raporlarını sunmular ve 268 jandarma hakkında kötü  
muamele uygulamak ve orantısız güç kullanarak betutuklu ile bir astsubayın ölümüne ve  
sekizi ağır olmak üzere 408 tutuklunun yaralanmasına sebebiyet vermek suçlarından  
soruturma açılmasını istemilerdir. Yaralılar arasında bulunan iki bavurana yedi gün  
istirahat izni verilmitir.  
29 Mart 2004 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, 267 jandarmayı görevleri sırasında adam  
öldürme ve yaralamaya sebebiyet verme suçundan Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne  
sevketmitir. Bavuranlarla ilgili olarak, Türk Ceza Kanunu’nun devlet görevlilerinin kötü  
muamele uygulamasını yasaklayan 245. maddesi uygulanmıtır.  
Durumalar 28 Nisan 2006 tarihinde balamıtır. Esas hakimleri, bavuranların müdahil taraf  
oluturmasına izin vermive durumada hazır bulunan Kömürcü’yü dinlemitir.  
AĐHM, on ikisi ön soruturmayla ilgili olmak üzere toplam otuz dosya içerikli bu  
yargılamanın sonucu hakkında bilgilendirilmemitir.  
2. Operasyon sırasında farklı görevleri bulunan askeri personelle ilgili soruturmaların  
sonucu (dosya no 2002/5940)  
Dava dosyasından anlaıldığına göre, isyanı bastırma operasyonuna aktif olarak katılan  
personel dıındaki görevlilerle ilgili iddialar üzerine hazırlanan 2002/5940 sayılı diğer  
dosyaya Ümraniye Savcılığı bakmıtır. Bu dosya, özellikle bina dıının güvenliğinden ve  
tutukluların hastane ve F tipi cezaevlerine naklinden sorumlu 874 jandarmayı kapsamaktadır.  
Bavuranların da aralarında bulunduğu bazı tutukluların furgonla nakledilmeleri sırasında  
meydana gelen olaylarla ilgili ikâyetlerin bu dosyada yer aldığı anlaılmaktadır.  
Ancak, Ümraniye savcılığı 4 Mart 2004 tarihinde bu 874 jandarma hakkında takipsizlik kararı  
almıtır. Bu karar için itiraz yolunun açık olmasına rağmen kimse bu yola bavurmatır.  
3. Kocaeli cezaevi personeliyle ilgili soruturmaların sonucu (dosya no 2001/106)  
22 Mayıs 2001 tarihinde savcılık tarafından dinlenen Keser, daha önceki ifadesini yinelemiꢀ  
ve copla yapılan fiili livata sonucu rektumunun günlerce kanadığını ileri sürmütür. Bay  
Keser, operasyondan bir ay sonra Adli Tıp Kurumunda tekrar muayene edildiğini, ancak bu  
muayeneyle ilgili rapor hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını iddia etmitir. Đlgili  
ahıs son olarak, bir yüzletirme yapılırsa yoklama sırasında kendisini döven gardiyanları  
tehis edebileceğini ifade etmitir.  
16 Temmuz 2001 tarihinde Kandıra savcılığı, « davacıların iddiaları dıında, kamu davası  
açmayı gerektirecek herhangi bir kanıt veya ipucu bulunmadığı » gerekçesiyle 2001/106 sayılı  
davayla ilgili (yukarıdaki ilgili paragrafın son bölümü) takipsizlik kararı vermitir.  
Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nun (CMUK) 164. maddesi gereğince itiraz yolunun  
kullanılabilmesi için sözkonusu takipsizlik kararının « davacılara » tebliğ edilmesi  
gerekmektedir.  
Cezaevi idaresi, 18 Temmuzda bu kararı davacı mahkumlara elden tebliğ etmitir. Kömürcü  
tebligatı kabul ederken, Keser reddetmitir.  
5
6 Kasım 2001 tarihinde, Avukat Kırdök bizzat Kandıra savcılığına giderek söz konusu kararı  
öğrenmitir.  
Avukat Kırdök, özellikle copla yapılan fiili livata iddiasının tıbbi bir uzman tarafından kontrol  
edilmediğini ve Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen ikinci raporun, tutukluların Kocaeli  
cezaevine konulurken çekilen fotoğraflarının ve video kayıtlarının dosyada yer almadığını  
gerekçe göstererek, 15 Kasım günü Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi bakanı önünde Keser  
adına itiraz bavurusunda bulunmutur.  
Đtiraz bavurusunu alan mahkeme bakanı, 21 Mayıs 2002 tarihinde kararını vermitir.  
Bakan, itirazın yalnızca Keser adına değil yine Avukat Kırdök tarafından temsil edilen  
Kömürcü adına da yapıldığını kabul ederek, itirazın « gecikmive mesnetsiz » olduğu  
sonucuna varmıve itirazı reddetmitir.  
D. Bavuranlar aleyhine açılan davanın sonucu  
23 Mart 2001 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 19 Aralık 2000 tarihinde meydana gelen  
ayaklanma sırasında bir astsubayın ateli silahla, iki mahkûmun yakılarak öldürülmesi ve dört  
jandarmanın yaralanmasıyla ilgili olarak bavuranların da aralarında bulunduğu 397 mahkum  
hakkında iddianame hazırlamıtır. Daha sonra astsubayın vücudu üzerinde yapılan otopsiye  
göre, jandarmanın kullandığı silahtan çıkan bir merminin sekerek isabet etmesi sonucu öldüğü  
anlaılmıtır.  
Keser 15 Ekim 2001 tarihinde ve Kömürcü ise 8 Eylül 2004 tarihinde tahliye edilmilerdir.  
AĐHM, halen Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülmekte olduğu sanılan bu  
yargılamanın sonucu hakkında bilgilendirilmemitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 3 VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Đhtilafın konusu  
Bavuranlar, AĐHS’nin 3 ve 13. maddeslerine atıfta bulunarak, Kocaeli F tipi cezaevine  
nakilleri sırasında ve sonrasında maruz kaldıkları kötü muameleden, suç duyurularıyla ilgili  
olarak yürütülen soruturmaların etkisizliğinden ve konuya ilikin ikayetlerini sunmak için  
etkili bir bavuru yolunun bulunmadığından ikâyetçi olmaktadırlar.  
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.  
AĐHM, bavuranların 3. maddeyle bağlantılı olarak 13. madde hükümlerine uygun bir maddi  
tazminat yolunun yokluğundan yakınmamaları dolayısıyla, söz konusu ikâyetin AĐHS’nin  
13. maddesi bakımından incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız,  
özellikle, Türkiye aleyhine Fahriye Çalıkan davası, no 40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007, ve  
Türkiye aleyhine Ölmez davası, no 39464/98, prg. 67, 20 ubat 2007). Dolayısıyla AĐHM,  
mevcut davadaki ikâyetleri yalnızca 3. maddenin maddi ve usule ilikin bölümleri  
bakımından inceleyecektir.  
6
B. Tarafların argümanları  
1. Kabuledilebilirlik hakkında  
a) Hükümet  
Hükümet ilk olarak, Keser’in dul einin ölen kocası adına AĐHS’ne atıfta bulunarak herhangi  
bir hak  
talep edemeyeceğini, zira bu hakların kiiden kiiye aktarılamayacağını  
savunmaktadır.  
Hükümet ikinci olarak, iç hukuktaki itiraz yollarının dört dalda tüketilmediğini ileri  
sürmektedir :  
Önce, bavuranlar Kocaeli F tipi cezaevinde görevli personnel hakkındaki takipsizlik kararına  
yasal süre içerisinde itiraz etmedikleri için bu itirazları reddedilmitir; bu nedenle AĐHM’nin  
içtihadı anlamında « iç hukukta öngörüldüğü ekil ve sürede » bir itiraz yolunun kullanıldığı  
söylenemez. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, takipsizlik kararının bavuranlara elden tebliğ  
edilmesinin CMUK’un 164. maddesine uygun ve yeterli olduğunu belirtmektedir.  
Davaya konu olan cezaevi operasyonunu yöneten jandarma personeliyle ilgili olarak  
Hükümet, bavuranların bu konuda açılan davada müdahil taraf oluturmadıklarını ve  
dolayısıyla iç hukuk yolunu tüketme kuralına riayet etmisayılamayacaklarını ve üstelik  
Avukat Kırdök tarafından yapılan suç duyurusunun söz konusu operasyonla ilgili olmadığını  
ileri sürmektedir.  
Her hal ve karda, bahsi geçen yargılama halen görülmekte olduğuna göre, bu bavuru  
zamanından önce sunulmutur.  
Bavuranların furgonla nakledilmesinden sorumlu görevlilere karı yürütülen yargılama  
konusunda ise Hükümet, verilen takipsizlik kararının itiraza açık olduğunu, ancak  
bavuranların bu yolu kullanmadığını hatırlatmaktadır.  
Hükümet son olarak, Anayasanın 125. maddesine ve özel yetkili mahkeme kovuturmalarına  
ilikin 2577 sayılı yasanın 13. maddesine atıfta bulunarak, bavuranların uğradıkları zararın  
tazmin edilmesi için hukuki yollara bavurabileceğini ve hatta yasadıı eylemlere maruz  
kalmıkiilerin tazmin edilmesini öngören Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde dava  
açabileceklerini savunmaktadır.  
Yukarıdaki olgular çerçevesinde Hükümet, bavuranların kullanmayı hiç denemedikleri  
hukuk yollarının etkisiz olduğunu ileri sürmelerinin doğru bir davranıolmadığı  
kanaatindedir.  
b) Bavuranlar  
Bavuranlar Türkiye aleyhine Aksoy davası kararına atıfta bulunmakta (18 Aralık 1996, prg. 3,  
Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-VI) ve davanın bu arada vefat eden Keser’in ei  
tarafından takip edilmesinde bir sakınca bulunmadığını savunmaktadır.  
Takipsizlik kararının CMUK’un 164. maddesine uygun bir ekilde tebliğ edilip edilmediği  
konusunda bavuranlar, bu hükmün, bir avukat tarafından takip edilen davalarda tüm  
tebligatların o avukata yapılmasını öngören 7201 sayılı tebligat yasasının 11. maddesi  
ıığında değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.  
7
Askeri personelle ilgili halen devam eden yargılama hakkında ise bavuranlar, bu davada  
zanlıların adalet önüne ancak üç yılda çıkarılabildiğini ve davacıların dinlenmesi için de beꢀ  
yıldan fazla bir sürenin gerektiğini; üstelik, çok sayıda zanlı olduğu dikkate alındığında bu  
kamu davasının onlarca yıl süreceğini ve büyük bir ihtimalle de zamanaımına uğrayacağını  
ileri sürmektedir. Dolayısıyla, bavuranlara göre sonucu imdiden belli olan bu yargılamanın  
bitmesini beklemek meseleye bir çözüm getirmeyecektir.  
Son olarak bavuranlar, Hükümetin atıfta bulunduğu hukuk yollarının bu ve buna benzer  
ikâyetler için uygun ve etkili olmadığını iddia etmektedir.  
2. Esas hakkında  
a) Hükümet  
Hükümet, bavuranların « zorla saçlarının kazınmasından », « Đstiklâl marını söylemeye  
zorlanmalarından » ve « yoklama sırasında gardiyanlar tarafından dövülmelerinden »  
ikâyetçi olduklarını gözlemlemektedir.  
Bu konuda hükümet, saç kesimi ve yoklama ilemlerinin cezaevi ortamında hijyen ve düzenin  
sağlanması amacıyla alınan önlemler olduğunu belirtmektedir. Hükümete göre, bavuranların  
Đstiklâl marını söylemeye zorlandıkları ve yoklama sırasında gardiyanlar tarafından  
dövüldükleri yönündeki diğer ikâyetleri, hiçbir dayanağı olmayan soyut iddialardan ibarettir.  
Hükümet, dava dosyasındaki unsurlarda AĐHS’nin 3. maddesi hükümlerine ters düen bir  
uygulamanın mevcudiyetini gösteren herhangi bir kanıt belgesinin bulunmadığını  
kaydetmektedir.  
Bavuranların Kocaeli cezaevine nakilleri sırasında ve daha sonra meydana gelen olaylarla  
ilgili olarak Hükümet, isyan bastırma operasyonu bittikten sonra düzenlenen 23 Aralık 2000  
tarihli doktor raporunda yer alan yara izlerine atıfta bulunmaktadır. Hükümet, söz konusu yara  
izlerinin ancak 19 ile 23 Aralık 2000 tarihleri arasında Üsküdar cezaevinde meydana gelen  
olaylara ait olabileceğini ileri sürmektedir.  
Hükümete göre, bavuranların AĐHS’nin 3. maddesine dayandırdıkları ikâyetler  
« savunulabilir » değildir ve Kandıra savcılığı tarafından yürütülen soruturmalarda bu  
iddiaları destekleyen herhangi bir somut delil bulunmamaktadır.  
b) Bavuranlar  
Bavuranlar, AĐHS’nin 3. maddesindeki mutlak yasağa atıfta bulunmakta ve cezaevi  
ortamında « bir ayaklanma giriiminde » bulunmuolsalar dahi, isyan bastırıldıktan sonra bu  
hükme ters düen uygulamalara maruz bırakılmalarının haklı bir tarafı olmayacağını  
savunmaktadır.  
Mevcut davada, üç gün boyunca aç kaldıklarını ve göz yaartıcı gaz bombasına maruz  
bırakıldıklarını belirten bavuranlar, jandarmalar cezaevine girdiğinde zaten güçlerinin  
tükenmiolduğunu, dolayısıyla hiçbir karılık vermediklerini, buna rağmen operasyon  
bittikten sonra Kocaeli cezaevine götürülene kadar dövülüp aağılandıklarını iddia etmektedir.  
Hükümete cevap olarak bavuranlar, yoklama sırasında kendini tanıtmak istemeyen bir  
tutukluya karı verilecek disiplin cezasının herhalde onlarca gardiyan tarafından saldırıya  
uğramak olmadığını savunmaktadır.  
8
Mevcut davada yürütülen soruturmalarla ilgili olarak Avukat Kırdök, Keser’i kendisini  
döven gardiyanlarla yüzletirilmesini ve Kömürcü’yü aağılayan video görüntüleri hakkında  
bilirkii raporu istemeyi reddeden soruturma yetkililerini eletirmektedir. Avukat ayrıca,  
mevcut davada düzenlenen tıbbi raporların yüzeysel olduğunu ve BirlemiMilletler Đstanbul  
Protokolü’ne uymadığını, buna rağmen savcılığın daha detaylı yeni raporlar istemediğini iddia  
etmektedir (Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 100)  
C. AĐHM’nin takdiri  
1. Kabuledilebilirlik hakkında  
a) Bayan Keser’in mağdur sıfatı  
AĐHM, Hükümetin savunmasını merhum Keser’in haklarının « devredilemez» olmasına  
dayandırdığını gözlemlemektedir. Oysa, mevcut davada böyle birey söz konusu olamaz, zira  
genel ilkeye göre, bir bavuran, davası görülürken vefat ederse mirasçıları onun ardılları  
olarak iddia edilen ihlâlin « mağdurları » olma sıfatını alabilirler (Belçika aleyhine Deweer  
dava, 27 ubat 1980, prg. 37, seri A no 35). Dolayısıyla Keser’in dul ei, AĐHS’nin 34.  
maddesi anlamında mağdur sıfatına ve bugün itibariyle de bavuran sıfatına haiz olduğunu  
iddia edebilir. Bununla birlikte, pratik nedenlerden dolayı AĐHM, ölen kiiyi « bavuran »  
olarak tanımlamaya devam edecektir (Romanya aleyhine Dalban davası [GC], no 28114/95,  
prg. 1, CEDH 1999-VI, ve Türkiye aleyhine Çakar davası, no 42741/98, prg. 2, 23 Ekim  
2003).  
b) Đç hukuk yollarının tüketilmesi  
Hükümetin ileri sürdüğü kabuledilemezliğe ilikin savların ilk bölümüyle ilgili olarak AĐHM,  
bir itirazın ekil yönünden reddedildiği durumlarda iç hukuk yollarının tamamen tüketilmiꢀ  
olmadığını kabul etmektedir, zira AĐHM’nin önüne getirilen ikâyetlerin daha önce « iç  
hukukun öngördüğü art ve süreler dahilinde » ulusal mahkemelerde yargılanmıolması  
gerekmektedir (bakınız, diğer birçok dava arasından, Fransa aleyhine Fressoz ve Roire davası  
[GC], no 29183/95, prg. 37, CEDH 1999-I).  
Bu bağlamda, Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi bakanının 21 Mayıs 2002 tarihli kararında  
itiraz bavurusunu gecikmiolduğu gerekçesiyle reddettiği doğrudur. Bakan, aynı zamanda  
kötü muamele iddialarının da mesnetsiz olduğunu bildirmitir. O halde, bavuranların  
itirazının esastan incelendiği (Almanya aleyhine Evelyn Voggenreiter davası (karar), no  
47169/99, 28 Kasım 2002, Moldovya aleyhine Mitopolia Basarabiei Exarhatul Plaiurilor ve  
diğerleri davası (karar), no 45701/99, 7 Haziran 2001, ve Đsviçra aleyhine Huber davası,  
no 12794/87, 9 Temmuz 1988 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve raporlar, no 57, sayfa 266)  
ve iç hukuk yollarının AĐHS’nin 35. maddesi anlamında tüketildiği kabul edilmelidir.  
Bu itibarla AĐHM, kabuledilemezliğe ilikin itirazların bu kısmını reddetmektedir.  
Đsyan bastırma operasyonunu yöneten askerlerle ilgili olan ve bavurunun « zamanından  
önce » yapıldığını savunan iddianın ikinci kısmı için AĐHM, söz konusu ceza yargılamasının  
etkinliğinin incelenmesiyle ilgili bir sorun olduğunu gözlemlemektedir. Öte yandan,  
bavuranlar, Hükümetin argümanına karı çıkmıolmakla birlikte, esasen adı geçen askeri  
personele yönelik bir suçlamaları bulunmamaktadır.  
Ayrıca AĐHM, Hükümetin bavuranların müdahil taraf oluturmadıkları yönündeki argümanı  
hakkında, belgeler aksini gösterdiği cihetle karar vermeye gerek kalmadığı kanaatindedir.  
9
Kısacası AĐHM, muhteviyatı kalmayan kabuledilemezliğe ilikin itirazın bu kısmını da  
reddetmektedir.  
Bavuranların cezaevine furgonla nakledilmelerinden sorumlu olanlar ve diğer görevlilerle  
ilgili üçüncü kısma gelince AĐHM, Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunun, Türk hukuk  
sisteminde yeraldığı ekliyle, AĐHS’nin 35. maddesi bakımından tüketilecek nitelikte  
olduğunu yinelemektedir (bakınız, Türkiye aleyhine Kanlıbadavası, no 32444/96, 28 Nisan  
2005, Türkiye aleyhine Epözdemir davası, no 57039/00, 31 Ocak 2002, ve Türkiye aleyhine  
en davası, no 41478/98, 30 Nisan 2002 kararları ve karar metinlerinde yeralan referanslar).  
Aslında, buna benzer birçok davada, bu itiraz yolunun kullanılması sonucunda suçlanan  
görevliler hakkında bir adli soruturma balatılğı tespit edilmitir (bakınız, örneğin, Türkiye  
aleyhine Toktadavası (karar), no 38382/97, 5 Mart 2002).  
Elbette ki, dosyadaki unsurlar Ümraniye savcılığı tarafından 4 Mart 2004 tarihinde alınan  
takipsizlik kararının bavuranlara ve/veya Avukat Kırdök’e tebliğ edilip edilmediğini kontrol  
etme imkânı sunmamaktadır. Bununla birlikte, bu kiiler hiçbir zaman aksini iddia etmemiꢀ  
ve davanın bu safhasında itiraz yolunun kendileri için neredeyse eriilmez olduğunu  
savunmamılardır. Tüm bu unsurları dikkate alan AĐHM, kabuledilemezliğe ilikin itirazın bu  
kısmını kabul etmektedir.  
Son olarak iddianın dördüncü kısmıyla ilgili olarak AĐHM, Anayasa’nın 125. maddesinde  
öngörülen bavuru yolunun - tanımı gereği - idarenin objektif sorumluluğuna dayalı  
olduğundan faillerin tespit edilmesine gerek kalmadan yalnızca bir tazminata  
hükmedilmesiyle sonuçlanabileceği cihetle AĐHS’nin 3. maddesi bakımından tüketilmesi  
uygun bir bavuru yolu olmadığı kanaatindedir (bakınız, diğerleri arasından, ahmo, ilgili  
bölüm, ve Türkiye aleyhine Özkur ve Göksungur davası (karar), no 37088/97, 7 Aralık 1999).  
Zaten, mevcut davada yürütülen soruturmaların daha ileride incelenecek olan adli  
soruturmanın etkinliği konusundan bağımsız olarak, ilgili ahısların Kocaeli F tipi cezaevi  
personeli tarafından kötü muameleye maruz kalıp kalmadıklarına açıklık getirmediği  
gözlemlenmektedir. Dolayısıyla bavuranlar, idari ve/veya adli mahkemeler önünde tazminat  
elde etmeye yarayacak sağlam bir dayanağa sahip değillerdi, zira bu yargılamaların herbirinde  
devlet görevlileri tarafından kötü muameleye maruz kaldıklarını ispatlamaları gerekecekti  
(ibidem, ve Türkiye aleyhine Oğrave diğerleri davası (karar), no 39978/98, 7 Mayıs 2002).  
Tüm bu olgular çerçevesinde, isyan bastırma operasyonunu yürüten jandarmalar aleyhinde  
açılan davada bavuranlar dinlenmiolsalardı dava hangi yöne giderdi sorusuna cevap  
aramanın bir faydası olmayacaktır. Üstelik mevcut davada bu jandarmalar açıkça  
suçlanmamaktadır.  
Sonuç olarak AĐHM, bavuranların cezaevine furgonla nakledilme koullarıyla ilgili  
bavuruyu kabuledilemez ilan ederken, Hükümetin kabuledilemezliğe ilikin diğer itirazlarını  
reddetmektedir.  
2. Esas hakkında  
a) Genel ilkeler  
AĐHM, özgürlüğünden mahrum edilen bir kimseye karı, fiziki güç kullanımı gerektirmeyen  
bir davranıı sonucunda fiziki güç kullanılmasının insanlık onuruna karı yapılmıbir saldırı  
10  
olduğunu ve ilke olarak terörizmle ya da organize suçla mücadele gibi en zor koullarda ve  
hatta toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike olutuğu durumlarda dahi AĐHS’nin 3.  
maddesiyle mutlak bir ekilde güvence altına alınmıhakkın ihlalini tekil ettiğini  
hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Gömi ve diğerleri davası, no 35962/97, prg. 71-72, 21  
Aralık 2006, Fransa aleyhine Selmouni davası [GC], no 25803/94, prg. 95 ve 99, CEDH  
1999-V, ve Türkiye aleyhine Tekin davası, 9 Haziran 1998, prg. 52 ve 53, Derleme 1998-IV).  
Özellikle Devlet yetkililerinin ve görevlilerinin kontrolü altındaki kiilerin – örneğin polis  
veya askeri operasyonlar sırasında - yaralanması halinde, ispat yükümlülüğü ; dolayısıyla  
aleyhinde uygun yöntemlerle ve ikna edici ekilde sunulan iddiaları, özellikle de sözkonusu  
yetkili ve görevliler olayların tam olarak nasıl meydana geldiğini bildiklerinden ve bavuran  
tarafın iddialarını doğrulayacak ya da reddedecek gerekli tüm bilgilere erime imkanına sahip  
olduğundan Savunmacı Hükümet’e aittir (Türkiye aleyhine Mansuroğlu davası, no 43443/98,  
prg. 77-78, 26 ubat 2008, ve metinde yeralan referanslar).  
Bu ilkeler ıığında AĐHM, 19 ile 23 Aralık 2000 tarihleri arasında Üsküdar cezaevinde  
gerçekleen isyan bastırma operasyonu sırasında güvenlik güçleri ile tutuklu ve mahkumlar  
arasında iddetli çatımalar meydana geldiğini hiç kimsenin inkâr etmediğini  
gözlemlemektedir. Yine bu olaylar sırasında Devletin yetki ve sorumluluğu altında bulunan  
Kömürcü ve Keser’in yaralandıkları konusunda da ihtilaf bulunmamaktadır. AĐHM ayrıca,  
dosyada bavuranlardan biri veya diğerinin söz konusu isyanda aktif rol aldığını ve/veya  
güvenlik güçlerine saldırdığını gösteren herhangi bir delilin bulunmadığını tespit etmektedir.  
Oysa, 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli F tipi cezaevinin üç doktoru tarafından düzenlenen  
tıbbi raporlarda, Kömürcü’nün boyun bölgesinde hiperemi, sağ kolu üzerinde iki paralel  
ekimoz ve dizinde kan birikimi, Keser’in sırtında geniekimozlar, kalçasının sol dıtarafında  
bir ekimoz ve sağ baldırında sıyrıklar bulunduğu kaydedilmitir.  
Her ne kadar bu raporlarda istirahat verildiği belirtilmiyorsa da Đstanbul savcılığı  
bavuranların yedi gün istirahat aldıklarını bildirmektedir. AĐHM, bu sonucun Adli Tıp  
Kurumu’nun Đstanbul savcılığına ilettiği kesin raporlarda yeraldığı, ancak bunun bavuranlara  
bildirilmediği kanaatindedir.  
Her ne olursa olsun, ayet 3. maddeye konu olabilecek düzeyde ciddiyet arzeden bir kötü  
muamele söz konusu ise (Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 120, CEDH  
2000-IV, ve Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76), bavuranların iddialarını çürütmek ve  
olayları delilleriyle birlikte ortaya koyarak yaralanmaların kaynağına ilikin makul bir izahta  
bulunmak Hükümet’in görevidir (bakınız, diğer bir çoğu arasından, Selmouni, ilgili bölüm,  
prg. 87).  
Furgonla nakil esnasında meydana gelen olaylarla ilgili olan ve kabuledilemez ilan edilen  
ikâyetler dıında, önüne getirilen diğer iddiaların – Avukat Kırdök’ün yaptığı suç duyuruları  
örneğinde olduğu gibi –iki olay serisi halinde incelenebileceğini vurgulayan AĐHM,  
bunlardan birincisinin ilgili ahısların Kocaeli cezaevine gelmeleriyle balayan ve hücreye  
yerletirilmelerine kadar devam eden olaylar ve ikincisinin ise yoklama sırasında cezaevi  
gardiyanlarının bavuranları kasten dövdüğü yönündeki iddialar olduğunu kaydetmektedir.  
Oysa Hükümet, bavuranların vücudunda görülen yaraların kesin olarak Üsküdar cezaevinde  
yürütülen operasyon sırasında meydana geldiğini savunmaktadır. Hükümet bu savunmayı  
yaparken, mevcut davada bavuranları mağdur eden olayların meydana gelikoullarının  
11  
değerlendirilmesini istemekte ve bu davranıların isyanı bastırmak ve cezaevinde görevli  
gardiyanların hayatlarını korumak için « mutlak gerekli» olduğunu ve bu amaca göre  
« oratılı » sayılacağını ileri sürmektedir (yukarıdaki ilgili paragraf – farklı olaylar için,  
bakınız, örneğin, Ceyhan Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97 ve 100, ve Gömi ve  
diğerleri, ilgili bölüm, prg. 77).  
b) Birinci seri olaylar  
Bu bağlamda AĐHM, mevcut dava dosyasında bulunan tek tıbbi kanıtın bavuranlar furgonla  
nakledildikten sonra Kocaeli cezaevinin üç doktoru tarafından düzenlenen 23 Aralık 2000  
tarihli rapor olduğunu hatırlatarak, Hükümetin bu savına katılmadığını kaydetmektedir.  
Hükümet, ilgili ahısların isyan bastırma operasyonu bittikten hemen sonra doktor  
muayenesinden geçirildiklerini kanıtlayamamaktadır. Dolayısıyla, yaraların söz konusu isyan  
sırasında meydana geldiğini kesin dille söylemek mümkün değildir.  
AĐHM, bavuranların tutarlı ifadelerine ve dosyadaki unsurlara bakarak, ilgili ahısların  
Kocaeli F tipi cezaevi içerisinde Devletin sorumluluğunu taıdığı ve AĐHS’nin 3. maddesinde  
yasaklanan insanlık dıı ve onur kırıcı sayılabilecek bir dizi iddete maruz kaldıkları kanaatine  
varmaktadır.  
Bunun akabinde, vakit kaybetmeden Keser’in cop yardımıyla tecavüze uğradığı, testislerinin  
ezildiği ve falakaya yatırıldığı iddialarına yönelmek gerekmektedir.  
Gerçekten de, bu bavuranla ilgili yegâne tıbbi rapor bu tür ikencelerin yapıldığını gösteren  
herhangi bir bulgu içermediğinden, söz konusu iddialar bu haliyle dayanaktan yoksun gibi  
görünmektedir. Bununla birlikte, aslında « savunulabilir » olan ve hem Kocaeli savcılığının  
hem Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi bakanının bilgisine sunulan bu durumun, yetkili kiilerin  
kötü muamele iddialarına karı atalet içinde kalmalarından kaynaklanmadığından emin olmak  
gerekir (yukarıdaki ilgili paragraf – Türkiye aleyhine Gürü Toprak davası, no 39452/98, prg.  
43, 20 ubat 2007, ve Labita, ilgili bölüm, prg. 131).  
Bu bakımdan AĐHM, 3. madde kapsamında savunulabilir olan kötü muamele iddiaları  
karısında, yetkili makamların pozitif yükümlülüklerin bir parçası olarak « resmi ve etkili bir  
soruturma » yürütmeleri gerektiğini kaydeden yerleik içtihadına atıfta bulunmaktadır  
(bakınız, diğer bir çok dava arasından, Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 30  
ve 31, CEDH 2004-IX, Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg.  
102, Derleme 1998-VIII, ve Aksoy, ilgili bölüm, prg. 95-98).  
Bu bağlamda AĐHM, yetkili makamların söz konusu olaylarla ilgili delilleri elde etmek  
amacıyla, mağdurun iddialarıyla ilgili detaylı ifadelerine, görgü tanıklarının beyanlarına,  
bilirkii raporları ile yaraları detaylı bir ekilde açıklayan ve nedenini ortaya koyan ek sağlık  
raporlarına bavurması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Zira, yaraların nedenini veya  
sorumlularını ortaya koyacak nitelikteki soruturmalar yapılmadığı takdirde bu normlar yerine  
getirilmemiolacaktır (bakınız, örneğin, mutatis mutandis, Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg.  
134 in fine, ve Türkiye aleyhine Kanlıbadavası, no 32444/96, prg. 40, 8 Aralık 2005)Bu  
ilkeler ıığında AĐHM, Kocaeli savcılığının Bay Keser’in yazılı suç duyurusunu 26 Aralık  
2000 tarihinde, yani mevcut davada ikâyet edilen üç olayın meydana geldiği tarihten üç gün  
sonra aldığını kaydetmektedir Bu hassas noktada, bavuranın tecavüz edildiği, testislerinin  
ezildiği ve falakaya yatırıldığı iddialarının doğru olup olmadığını ortaya koymak amacıyla  
tıbbi muayeneler yapılması gerekirdi, zira soruturma makamları da gayet iyi bilirler ki,  
12  
üzerinden belli bir süre geçtikten sonra bu tür saldırıların fiziksel belirtileri kaçınılmaz olarak  
azalacak ve kesin tarih belirlemek imkânsızlaacaktır.  
Oysa soruturma yetkilileri, bu alanda sahip oldukları yetkilere rağmen (Türkiye aleyhine  
Aydın davası, 25 Eylül 1997, prg. 104 son bölüm, Derleme 1997-VI), bu yönde herhangi bir  
adım atmamılardır.  
Ayrıca AĐHM, Hükümetin ihtilaf konusu soruturmanın bavuranın ikâyetini destekler  
mahiyette bir unsur bulunmaması nedeniyle bavuran lehine sonuçlanmadığı yönündeki savını  
kabul etmemektedir. Bunun nedeni ise, daha ziyade, kötü muameleye maruz kalan kimselerin  
Devlet görevlileri karısında korumasız olduklarını ortaya koyacak böylesi unsurları aratırma  
niyetinin olmayııdır (bakınız, kıyasen, Mansuroğlu, ilgili bölüm, prg. 120).  
c) Đkinci seri olaylar  
Đkinci seri olaylar, bavuranların yoklama sırasında gardiyanlar tarafından dövülerek  
yaralandıkları iddialarını kapsamaktadır.  
AĐHM, Kocaeli cezaevi gardiyanları hakkında 23 Aralık 2000 tarihinden sonraki bir döneme  
ait iddiaları değerlendirmek için elinde inandırıcı herhangi bir unsur bulunmadığını  
kaydetmektedir. Bununla birlikte, bu olayların soruturma yetkililerine gerektiği gibi  
iletildiğini dikkate alan AĐHM, devletin sorumluluğuna ilikin tespitte bulunmasını imkansız  
kılan bu durumun sorumluluğunun bu yetkililere atfedilip atfedilemeyeceğinin aratırılması  
gerektiği kanaatine varmaktadır.  
Kocaeli cezaevi personeli hakkında yürütülen yargılamayla ilgili olarak AĐHM, yapılan  
soruturmaların AĐHS’nin 3. maddesindeki hükümleri yerine getirme açısından yeteri kadar  
derinlemesine ve etkin olmadığı kanaatine varmaktadır.  
Gerçekten de, dava dosyasından anlaıldığına göre, suç duyurusunda bulunulduktan sonra,  
soruturma yetkilileri adli tıp delillerini toplamak veya sorumlu oldukları iddia edilen devlet  
görevlilerini tespit etmek için herhangi bir çaba göstermemilerdir. Ayrıca, gardiyanlarla  
hiçbir yüzletirme yapılmaması ve hatta bunların hiçbir zaman sorgulanmaması oldukça  
dikkat çekicidir. Oysa savcı, hem sorumluları tanıyabileceğini ifade eden Keser (bu noktada,  
bakınız Labita, ilgili bölüm, prg. 134) için hem AĐHS’nin 3. maddesi gereğince « resen »  
yapılması zorunlu ilemler olduğundan Kömürcü için bu tür önlemleri alabilirdi.  
Bu gözlemler, ihtilaflı soruturmanın ikinci seri olaylarda da etkili bir ekilde yürütülmediğini  
ortaya koymaktadır.  
d) Sonuç  
Yukarıdaki tüm unsurları göz önüne alan AĐHM, iki bavuranın Kocaeli F tipi cezaevine  
kabul edilmeleri sırasında insanlık dıı ve onur kırıcı davranılara maruz kaldıklarını tespit  
etmekte ve bu suretle AĐHS’nin 3. maddesinin maddi yönden ihlâl edildiği sonucuna  
varmaktadır.  
AĐHM’in kanaatine göre, mevcut davada bir taraftan Bay Keser’in iddia ettiği tecavüz,  
testisleri ezme ve falaka olaylarıyla ilgili ve diğer taraftan iki bavuranın birlikte iddia ettikleri  
Kocaeli cezaevi gardiyanları tarafından uygulanan iddet ve yaralama olaylarıyla ilgili  
soruturmaların etkisiz olması dolayısıyla aynı hüküm, usul yönünden de çiğnenmitir.  
13  
II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Manevi tazminat  
Mevcut davada manevi tazminat olarak, Avukat Kırdök, Kömürcü adına 20.000 Euro,  
müteveffa Keser’in hak sahipleri adına 30.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, iç hukukla sağlandığı halde tazminat davası açmayan bavuranların, bu konuda  
AĐHM önünde hak ileri süremeyeceklerini savunmaktadır. Ayrıca Hükümet, sözkonusu  
taleplerin aırı olduğu kanaatindedir.  
AĐHM, iç hukukun tüketilmesi kuralının AĐHS’nin 41. maddesine uygulanmadığını  
hatırlatmaktadır (Guzzardi- Đtalya, 6 Kasım 1980 ve Bozano-Fransa, 2 Aralık 1987).  
Hakkaniyete uygun olarak, AĐHM, Kömürcü’ye 6.000 Euro ve müteveffa Keser’in hak  
sahiplerine 12.000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği kanaatindedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Avukat Kırdök, Keser’in AĐHM önünde yapmıolduğu yargılama masraf ve giderleri için 200  
TL’si kırtasiye masrafları olmak üzere 15.000 TL ödenmesini talep etmektedir. Bu bağlamda,  
Avukat Kırdök, çalıma saatleri dökümünü, imzalı bir ücret makbuzunu ve Hatun Keser ile  
imzalanan avukatlık sözlemesini belge olarak sunmaktadır.  
Hükümet, 200 TL saat ücreti ile hesaplanan avukatlık ücretinin aırı ve mesnetsiz olduğunu  
ifade etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mevcut davada, sahip olduğu unsurları ve  
yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alan AĐHM, tüm masraflar için Keser’in ei Hatun  
Keser’e 5.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM,  
1. Oybirliğiyle, bavuranların furgondaki nakil koulları kapsamında yapılan ikayetin  
kabuledilemez olduğuna;  
2. Oyçokluğu ile Kocaeli Cezaevinden konulacakları cezaevine kadar bavuranların  
nakilleri sırasında meydana gelen ilk seri olaylar kapsamındaki ikayetlerin  
kabuledilebilir,ve oybirliğiyle, bavurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir  
olduğuna;  
3. Bire karı altı oyla bavuranlar açısından AĐHS’nin 3. maddesinin esas bakımından  
ihlal edildiğine;  
14  
4. Oybirliğiyle, bavuranlar açısından AĐHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal  
edildiğine;  
5. Oybirliğiyle,  
a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere,  
Savunmacı Devlet tarafından aağıdaki miktarların ödenmesine:  
i)  
her türlü vergiden muaf tutularak Kömürcü’ye 6.000 Euro (altı bin Euro) ve  
müteveffa Keser’in hak sahipleri adına Hatun Keser’e 12.000 Euro (on iki bin  
Euro) manevi tazminat  
ii)  
her türlü vergiden muaf tutularak Hatun Keser’e 5.000 Euro (bebin Euro)  
yargılama masraf ve gideri  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragraflarına uygun olarak 23 Haziran 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde, AĐHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve Đçtüzüğün 74. maddesinin  
2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajo’nun kısmi ayrık oy görüü bulunmaktadır.  
15