KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
1
AVRUPA  
CONSEIL  
KONSEYĐ  
DE L’EUROPE  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 30206/04, 37038/04, 43681/04, 45376/04,  
12881/05, 28697/05, 32797/05 et 45609/05)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
2 ubat 2010  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde  
kesinleecektir. ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
2
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (30206/04, 37038/04,  
43681/04, 45376/04, 12881/05, 28697/05, 32797/05 ve 45609/05) no’lu  
davanın nedeni T.C. vatandaları Kemal Takın (bavuru no: 30206/04),  
Medeni Alpkaya (bavuru no: 37038/04), Abdulkadir Fırat (bavuru no:  
43681/04), Doğan Genç (bavuru no: 45376/04), Emin Anğ (bavuru  
no: 12881/05), Celalettin Yöyler (bavuru no: 28697/05), Emir Ali imek  
(bavuru no: 32797/05) ve Reit Sünbül’ün (bavuru no: 45609/05)  
(bavuranlar), 20 Temmuz 2004 tarihinde (bavuru no: 37038/04), 28  
Temmuz 2004 tarihinde (bavuru no: 30206/04), 8 Eylül 2004 tarihinde  
(bavuru no: 43681/04), 8 Ekim 2004 tarihinde (bavuru no: 45376/04), 19  
Mart 2005 tarihinde (bavuru no: 12881/05), 16 Temmuz 2005 tarihinde  
(bavuru no: 28697/05), 3 Eylül 2005 tarihinde (bavuru no: 32797/05) et 9  
Aralık 2005 tarihinde (bavuru no: 45609/05) Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin  
Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde A.  
Demirta, R. Yalçındağ ve S. Demirta(bavuru no: 30206/04 ve 37038/04),  
H. Akay (bavuru no: 43681/04), R. Doğan ve Y. Aydın (no: 45376/04 ve  
28697/05), N. Eldem (bavuru no: 32797/05 ve 45609/05) ve M. Erbil (no:  
12881/05), tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaıdır.  
Bavuranlar isim değitirilmesi ilemini balatmak amacıyla ilgili Asliye  
Hukuk Mahkemes’ine bavuruda bulunmulardır. Her bir bavuranın  
aktardığı ekilde olaylar öyle özetlenebilir:  
A. Kemal Takın, Medeni Alpkaya, Abdulkadir Fırat, Emin Anğ ve  
Emir Ali imek  
2003 yılı Kasım ve Aralık aylarında, Takın, Alpkaya, Fırat, Anğ ve  
imek yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (« mahkeme ») isim  
değitirme davası açmılardır.  
Dava dosyasının giriinde Takın, (1971 doğumlu) « Kemal » olan  
adının Kürtçe « arzulanan » anlamına gelen « Dilxwaz » olarak  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
3
değitirilmesini talep etmitir. Mahkeme özellikle bu ismin yakın çevresi  
tarafından kullanılan bir isim olduğunu kaydetmitir. Aynı iddiaya atıfta  
bulunan Alpkaya (1971 doğumlu), Fırat (1958 doğumlu), Anğ (1969  
doğumlu) ve imek (1966 doğumlu) isimlerinin sırasıyla: Alpkaya için  
« Xoewist » (Kürtçede « Yüce, saygın ») ve Fırat, Anğ ve imek için  
« Berxwedan » (Kürtçede « direnç ») olarak değitirilmesini talep  
etmilerdir.  
Mahkeme, 25 ubat ( Alpkaya için), 26 ubat (Fırat için), 5 Mart (Anğ  
için), 6 Nisan ( Takın için) ve 20 Mayıs 2004 ( imek için) tarihlerinde  
verdiği kararlarda bavuranların taleplerini reddetmitir. Mahkeme,  
bavuranların seçtiği isimlerin « q », « w » ve « x » gibi harfler içerdiğini ve  
bu harflerin Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353 Sayılı  
Kanun’da belirtilen yirmi dokuz resmi harf arasında bulunmadığı  
gerekçesiyle söz konusu bavurular için dava açılmasının imkânsız  
olduğuna karar vermitir.  
Bavuranlar, ilk derece mahkemesinin kararlarını temyiz etmilerdir.  
8 Haziran (Alpkaya için), 17 Haziran (Fırat için), 26 Haziran (Takın  
için), 30 Eylül 2004 (Anğ için) ve 8 ubat 2005 tarihlerinde (imek’e 4  
Mart 2005 tarihinde tebliğ edilen) verdiği kararlardaYargıtay, ilk derece  
mahkemesi kararlarını onamıtır.  
B. Doğan Genç ve Celalettin Yöyler  
30 Eylül 2003 tarihinde, Genç (1963 doğumlu) Beyoğlu Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nde isim değitirme davası açmıtır. Đlgili ahıs « Doğan » olan  
isminin « Ciwan » olarak değitirilmesini talep etmi, Kürtçe bir isimle  
kendisini daha iyi ifade edebileceğini ve çocuklarına Kürtçe isim vermek  
istediklerinde ailelerin zorluklarla karılatıklarını ileri sürmütür.  
Öte yandan, 27 Ekim 2003 tarihinde, Yöyler (1941 doğumlu) Đstanbul  
Asliye Hukuk Mahkemesi önünde kendisi için isim değitirme davası  
açmıtır. Đlgili ahıs özellikle anne babasının kendi doğumunda « Xwebin  
Yekta » adını vermek istediklerini (Kürtçede, « Xwebin » « iyimser » ve  
Yekta « esiz » anlamına gelmektedir), ancak o dönemde yürürlükte olan  
yasalar yüzünden ismini « Celalettin » koymak zorunda kaldıklarını iddia  
etmitir.  
18 Ocak 2005 tarihinde mahkeme, bavuranın seçtiği isimde « w » harfi  
bulunduğu ve bu harfin Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353  
Sayılı Kanun’da belirtilen yirmi dokuz resmi harf arasında yer almadığı  
gerekçesiyle Genç’in talebini reddetmitir. Mahkeme özellikle, Anayasa’nın  
4
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
3. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm resmi belgelerinde  
kullanılması gereken Türkçe diline anayasal bir statü tanındığını  
gözlemlemitir. Öte yandan mahkeme, böyle bir durumda özellikle Medeni  
Kanun’un 27. maddesinin uygulanması gerektiğine hükmetmitir. Mahkeme  
son olarak, bavuranın, isminin çıkardığı ses açısından « w » harfiyle hemen  
hemen aynı veya çok benzer olan «v » harfiyle yazılmasını talep etmediğini  
eklemitir.  
Mahkeme, 5 Mart 2004 tarihinde Yöyler’in talebini de reddetmitir.  
Mahkeme, resmi alfabedeki yirmi dokuz harf arasında yer almadığı  
gerekçesiyle bavuranın « q » ve « w » harfleriyle yazılan isim talebi  
doğrultusunda dava açılmasının imkânsız olduğuna hükmetmitir.  
2005 yılı Mayıs ayında, Genç yakın çevresinin kendisini nüfus kâğıdında  
yazılı olan « Doğan » ismiyle değil « Ciwan » ismiyle çağırdıklarını ileri  
sürerek, ilk derece mahkemesi kararını temyize götürmütür. Bavuran  
ayrıca, « Ciwan » kelimesinin « w » harfi kullanılmadan yapılan  
aktarımında ismin anlamının değitiğini savunmutur. Adıgeçen AĐHS’nin 8  
ve 14. maddelerine atıfta bulunmutur.  
Yargıtay, 28 Aralık 2004 (Yöyler) ve 30 Haziran 2005 (Genç)  
tarihlerinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıtır.  
C. Reit Sünbül  
18 Kasım 2003 tarihinde, Sünbül (1956 doğumlu) de Ankara Asliye  
Hukuk Mahkemesi önünde isim değitirme davası açmıtır. 2003 yılında  
yapılan yasal değiiklikler sonrasında Kürtçe soyadı taıma imkânı  
doğduğunu hatırlatan ilgili ahıs, adının « Bawer Reit » olarak  
değitirilmesini talep etmitir.  
Mahkeme, 10 Aralık 2004 tarihli kararında bavuranın talebini kısmen  
kabul etmive « Bawer » kelimesindeki « w » harfinin resmi alfabedeki  
yirmi dokuz harf arasında yer almaması dolayısıyla bu ekilde yazılmasının  
imkânsız olduğuna ve « v » harfiyle yazılarak – Baver – eklinde nüfus  
kütüğüne ilenmesine hükmetmitir.  
Bavuran, 16 Mart 2005 tarihinde kararı temyize götürmütür. Çifte  
vatandağa sahip olan bir kiinin kızlarının soyadını « x » harfiyle  
yazdırmasını örnek gösteren bavuran, AĐHS’nin 8 ve 14. maddelerine atıfta  
bulunarak kendi isminin de « w » harfiyle yazılması konusunda ısrar  
etmitir.  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
5
Yargıtay, bavurana 13 Haziran 2005 tarihinde tebliğ edilen 9 Mayıs  
2005 tarihli kararında ilk derece mahkemesinin kararını onamıtır.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 8. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, taımayı arzu ettikleri ve « q », « w » veya « x » harflerini  
içeren isimlerin olduğu gibi yazılmasının yasaklanmasıyla AĐHS’nin 8.  
maddesinde öngörülen özel hayatın korunması haklarının gerekçesiz bir  
ekilde ihlal edildiğini ileri sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve AĐHM’nin kii  
bakımından yetkisiz olduğu gerekçelerine dayalı iki kabuledilemezlik itirazı  
sunmaktadır (Bavuru no 45609/05).  
Bavuranlar Takın, Alpkaya ve Fırat verilen süre içerisinde bu konuyla  
ilgili görülerini sunmamılardır. Diğer bavuranlar ise, Hükümetin savına  
karı çıkmaktadır.  
1. Đç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı itiraz hakkında  
Hükümet, bavuranların karar düzeltme talebinde bulunmadıklarını ve  
dolayısıyla iç hukuk yollarını tüketmiolarak kabul edilemeyeceklerini  
savunmaktadır. Bavuranlar bu argümana karı çıkmakta ve kendi  
görülerine göre bu itiraz yolunun Türk mahkemelerinin içtihadı  
çerçevesinde uygun bir çözüm sunmadığını ileri sürmektedir.  
Hükümet tarafından dile getirilen kararın düzeltilmesi talebi ile ilgili  
olarak AĐHM, Türk hukukunda bu bavurunun, Yargıtay tarafından yapılan  
bir hata nedeniyle sözkonusu kararı tekrar gözden geçirme amacıyla  
yapıldığını not etmektedir. Tarafların tekrar bavuru yapması üzerine, yeni  
unsurlar olmadan mahkeme ikinci bir inceleme balatmaktadır (bakınız  
Türkiye aleyhine Gök ve diğerleri davası, no 71867/01, 71869/01, 73319/01  
ve 74858/01, prg. 50, 27 Temmuz 2006 ve mutatis mutandis, Türkiye  
aleyhine Karaduman davası, no16278/90, 3 Mayıs 1993 tarihli Komisyon  
kararı).  
AĐHM, bir bavuranın etkili ve yeterli olan iç hukuk yollarını uygun bir  
ekilde kullanmıolması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir bavuru yolu  
kullanılğında, uygulamada sonucu aynı olacak baka bir bavuru yolunun  
6
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
kullanılması gerekli olmamaktadır (Portekiz aleyhine Patrícia Raquel Real  
Alves davası (karar), no 19485/02, 9 Kasım 2004). Mevcut davada,  
bavuranların yaptığı itirazların asliye hukuk mahkemeleri tarafından  
reddedilmesini Yargıtay’ın da kesin kararla onadığını kaydetmek AĐHM  
için yeterlidir.  
Yukarıdaki unsurları dikkate alan AĐHM, Türk hukukunun tanıdığı süre  
içerisinde isim değitirme davası açan bavuranların, iç hukuk yollarını  
tüketmek amacıyla kendilerinden makul bir ekilde beklenecek hereyi  
yaptığı sonucuna varmaktadır. Bu itibarla AĐHM, Hükümetin iç hukuk  
yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını reddetmektedir.  
2. Kii bakımından yetkisizliğe dayalı itiraz hakkında (bavuruno  
45609/05)  
45609/05 nolu bavuru çerçevesinde, Hükümet, mahkemenin bavuranın  
isim değitirme talebini kısmen kabul ettiğini ve « Bawer » kelimesinin  
resmi alfabedeki yirmi dokuz harf arasında yer almaması dolayısıyla « w »  
harfiyle yazılmasının imkânsız olduğuna ve « v » harfiyle yazılarak –  
Baver – eklinde nüfus kütüğüne ilenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır.  
Dolayısıyla, Hükümete göre bu karardan sonra Sünbül AĐHS’nin ihlali  
nedeniyle mağdur olduğunu iddia edemez.  
AĐHM, Hükümetin bavuranın mağdur sıfatı taımadığına dayalı  
iddiasının, bavuranın AĐHS’nin 8. maddesine atıfla dile getirdiği ikâyetin  
esasıyla yakından bağlantılı olduğunu ve bu nedenle iddianın esasla  
birletirilmesi gerektiğini düünmektedir (bakınız, mutatis mutandis, 9 Ekim  
1979 tarihli Đrlanda aleyhine Airey davası kararı, prg. 19, seri A no 32).  
Öte yandan AĐHM, bavuruların baka bir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bavuruların kabuledilebilir  
ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
AĐHM, isim ve soyadı konusunda AĐHS’nin 8. maddesinde açık bir hükmün  
bulunmadığını, ancak bir kimlik belirleme ve aile bağı aracı olarak insanın  
isminin özel hayatını ve aile yaamını etkilediğini hatırlatmaktadır (Đsviçre  
aleyhine Burghartz davası, 22 ubat 1994 tarihli karar, prg. 24, seri A no  
280-B). Devletin ve toplumun isimlerin kullanımını düzenlemelerinde yarar  
olsa dahi, belli ölçülerde bireyin hemcinsleriyle iliki kurma hakkını  
kapsayacak ekilde tasarlanmıolan bir kiinin ismi meselesini özel yaam  
ve aile yaamı konusunun kapsamı dıına çıkarmak için yeterli değildir  
(ibidem). Filhakika, AĐHM, daha önce de birçok kez gerçek kiilerin ad ve  
soyadlarına ilikin itirazlarını 8. maddenin «özel hayat» olduğu gibi «aile  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
7
hayatı» açısından da uygulama alanına girdiğini kabul etmitir (Ukrayna  
aleyhine Boulgakov davası, no 59894/00, 11 Eylül 2007). Bu durumda  
bavurunun konusu, AĐHS’nin 8. maddesinin uygulanma alanına  
girmektedir. Zaten bu konuda taraflar arasında bir ihtilaf yoktur.  
Bavuranların taımayı talep ettikleri ve « q », « w » ve « x » harflerini  
içeren isimlerin yazılmasının yasaklanması, AĐHM’nin kanaatine göre,  
kiinin soyadının veya isminin değitirilmesine zorlanması gibi örneklerden  
farklı olarak mutlaka bavuranın özel hayatına müdahale olarak  
değerlendirilemez. Bununla birlikte, AĐHM’nin müteaddit defalar dile  
getirdiği üzere, 8. maddenin asıl amacı, güvence altına alınan hakkın  
kullanılmasında kamu erklerinin keyfi müdahalelerine karı bireyi korumak  
ise de, buna ek olarak özel hayatın korunmasına « saygı » gösterilmesini  
sağlayacak pozitif yükümlülükler de getirebilmektedir.  
AĐHM, yabancı dillerdeki (bakınız, örneğin, Letonya aleyhine Mentzen  
davası (karar), no 71074/01, CEDH 2004-XII, ve Boulgakov ilgili bölüm)  
ve bölgesel dillerdeki (Fransa aleyhine Baylac-Ferrer ve Suarez davası  
(karar), no 27977/04, 25 Eylül 2008) bir soyadın fonetik yazılıına ya da  
anne babanın çocuklarına istediği ismi koymasına izin vermeyen nüfus  
dairelerine (Fransa aleyhine Guillot davası, 24 Ekim 1996, Karar ve  
hükümlerin derlemesi 1996-V) ilikin ikâyetleri daha önce de incelediğini  
hatırlatmaktadır. Bu davalarda AĐHM, bir isim ya da soyadın birebir  
çevirisinin yapılmasının (« her karakterin diğer dildeki edeğerine  
çevrilmesi », bakınız özellikle Letonya aleyhine Kuharec namı diğer  
Kuhareca davası, no 71557/01, 7 Aralık 2004 ve Mentzen, Baylac-Ferrer  
ve Suarez ve Boulgakov davaları ilgili bölümler) veya haklı bir ret (Guillot  
ilgili bölüm) kararının bavuranların özel hayatına saygı gösterilmediği  
eklinde değerlendirilemeyeceğine hükmetmitir.  
Öte yandan, bir kiiyi ismini değitirmeye iten ciddi nedenler  
olabileceğini göz önünde bulunduran AĐHM, nüfusun eksiksiz olarak  
kaydedilmesi, kiisel kimlik saptaması ve/veya belli bir ismi taıyanların  
belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri  
uyarınca isim değitirme imkânına yasal sınırlamalar getirilebileceğinin  
altını çizmektedir (Finlandiya aleyhine Stjerna davası, 25 Kasım 1994, prg.  
39, seri A 299-B).  
Bununla birlikte, bu alanda, Akit Devletler her ne kadar genibir takdir  
hakkına sahipse de (bakınız ayrıca Finlandiya aleyhine Johansson  
dava, no 10163/02, prg. 38, 6 Eylül 2007 ve Türkiye aleyhine Güzel  
Erdagöz davası, no 37483/02, 21 Ekim 2008), AĐHM özel hayata ve aile  
hayatına saygı hakkına getirilen kısıtlamanın « gerekliliğinin » inandırıcı  
olup olmadığını değerlendirmek için bilhassa ulusal makamlar tarafından  
8
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
sunulan ve ulusal mahkemeler tarafından bavuruyu reddetmek için  
dayanılan gerekçeyi esas alacaktır (Macaristan aleyhine Daróczy davası, no  
44378/05, prg. 32, 1 Temmuz 2008). Bu konuyla ilgili olarak, Johansson ve  
Güzel Erdagöz kararlarında AĐHM, ulusal makamların baka örneklerde  
daha önce kabul ettiği ve resmi kayıtlara ilediği (Johansson ilgili bölüm,  
prg. 38) ya da Türkçe sözlükte bulunmadığı halde kelimenin bölgesel  
telaffuzunu kabul ettiği (Güzel Erdagöz, ilgili bölüm, prg. 54) bir ismi  
reddetme gerekçelerinin yetersiz olduğuna hükmetmitir.  
Yukarıdaki unsurlar ıığında AĐHM, bavuranlar tarafından arzu edilen  
isimlerin Türk alfabesinde bulunmayan harflerle yazılmasının  
reddedilmesinin ilgili ahısların özel hayata saygı gösterilmesi haklarını  
kullanmalarına bir mühahale tekil ettiği ilkesinden yola çıkacaktır.  
Böylesi bir müdahale, amaç ya da amaçlarına ulamak için « yasayla  
öngörüldüğü », 8. maddenin 2. paragrafı bakımından bir veya birden fazla  
meru amaca yönelik olduğu ve bu amaçlara ulamak için “ demokratik bir  
toplumda gerekli” kabul edildiği takdirde AĐHS’ne aykırılık tekil etmez.  
1. Müdahale « yasayla öngörülmü» müdür?  
Anğ, Sünbül ve imek ihtilaflı müdahalenin « yasayla öngörülmü»  
olduğuna itiraz etmezken, Genç ve Yöyler, Đçileri Bakanlığı tarafından  
yayınlanan ve ihtilaflı harflerin kullanılmasını yasaklayan genelgenin yasal  
kaynağını tekil edecek hiçbir hukuki kural bulunmadığını iddia etmektedir.  
Hükümet, bu savlara karı çıkmakta ve Türk mahkemelerinin, verdikleri  
kararlarda, özellikle Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında 1353  
Sayılı Kanun’u esas aldıklarını kaydetmektedir.  
AĐHM, Hükümetin savunduğu gibi, söz konusu müdahalenin tüm resmi  
belgelerde ulusal alfabenin kullanılmasını zorunlu kılan 1353 sayılı Kanun’a  
dayanğından kuku duymamaktadır.  
2. Müdahale bir « meru amaca » yönelik midir?  
Genç, Yöyler, Anğ, Sünbül ve imek ihtilaflı kısıtlamanın AĐHS’nin 8.  
maddesi anlamında hiçbir meru amacı olmadığını savunmaktadır. Đlgili  
ahıslar, söz konusu harflerin ulusal televizyon kanallarında ve bilhassa  
Kürtçe yayın yapan TRT-6’da kullanıldığı göz önüne alındığında, bu  
müdahalenin meru amaca yönelik olduğunu savunmanın gerçek dıı  
olacağı görüündedir. Bavuranlar, ayrıca Kürtçe dilinin korunmasına  
dikkat çekmektedir.  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
9
Hükümet, bu sava karı çıkmaktadır. Hükümete göre, bir Devletin resmi  
dilinin oynadığı önemli rol göz önüne alındığında, ihtilaflı müdahalenin  
esas olarak bakalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ve kamu  
düzeninin sağlanması gibi meru amaçlara yönelik olduğu açıktır.  
AĐHM, 18 Ocak 2005 tarihli kararında Asliye Hukuk Mahkemesi’nin  
ihtilaflı kısıtlama gerekçesini özellikle Devletin resmi dilinin Türkçe  
olmasına dayandırdığını gözlemlemektedir. Bu noktada AĐHM, dil  
özgürğünün AĐHS kapsamında düzenlenen bir konu olmadığını daha önce  
de defalarca belirttiğini hatırlatmaktadır (Leyonya aleyhine Kozlovs davası  
(karar), no 50835/99, 10 Ocak 2002). Buna ilaveten, 5/2 ve 6/3 a) ve e)  
maddelerinde öngörülen özel haklar dıında, AĐHS, ne belli bir dilin kamu  
yetkilileriyle ilikilerde kullanılma hakkını, ne de kendi seçtiği dilde bilgi  
alma hakkını kendiliğinden teminat altına almamaktadır. Bu nedenle, AĐHS  
tarafından korunan haklara saygı göstermek kaydıyla, her Akit Devlet,  
serbestçe, kimlik belgelerinde ve diğer resmi belgelerde kendi resmi dil  
veya dillerinin kullanımını zorunlu kılmak ya da kurallara bağlamak  
hakkına sahiptir (Mentzen, ilgili bölüm).  
Üstelik AĐHM, her Devletin, kendi kurumsal sisteminin normal bir  
ekilde ileyiini sağlamasının tartımasız olarak meru bir niteliği haiz  
olduğu kanaatindedir. (Letonya aleyhine Podkolzina davası, no 46726/99,  
prg. 34, CEDH 2002-II). AĐHM, birçok Akit Devletin bir veya birden fazla  
dile resmi dil ya da Devlet dili statüsü verdiğini ve bunu olduğu gibi  
anayasalarına yazdıklarını hatırlatmaktadır (Mentzen, ilgili bölüm). Aynı  
ey ulusal alfabe seçimi için de geçerlidir. Burada söz konusu olan, ulusal  
yasa koyucunun söz konusu Devletin kendi tarihi ve siyasal yapısına bağlı  
kalarak yaptığı bir seçimdir (Baylac-Ferrer ve Suarez, yukarıdaki karar).  
Bu nedenle AĐHM, söz konusu müdahalenin sonuç itibariyle kamu  
düzenini sağlamak ve bakalarının haklarını korumak amacıyla  
gerçekletirildiği sonucuna varmaktadır.  
3. Müdahale « demokratik bir toplumda gerekli » midir?  
AĐHM, önüne getirilen ihtilaf konusunun, bavuranların isim değitirme  
taleplerinin hukuk mahkemeleri tarafından isimlerin Türk alfabesinde  
bulunmayan « q », « w » ve « x » harflerini içerdiği gerekçesiyle reddetmesi  
olduğunu gözlemlemektedir.  
Đsim değitirme ilemleriyle ilgili olarak AĐHM, Türkiye’de bu konudaki  
balıca hükmün meru bir çıkarı olduğu müddetçe herkesin isim değitirme  
talebinde bulunabileceğini öngören Medeni Kanun’un 27. maddesi  
olduğunu kaydetmektedir. AĐHM öte yandan, yakın çevresi tarafından  
kullanılan bir ismi taıma hakkının Türk Yargıtay’ı tarafından doğal bir hak  
10  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
olarak  
değerlendirildiğini  
not  
etmektedir.  
Yine,  
isimlerin  
« Türkletirilmesi » yönünde olası bir politikayı kınayan Yargıtay, kiinin  
etnik kökeniyle ilikili bir isim taıma hakkını açık bir ekilde kabul etmitir  
(Güzel Erdagöz ilgili bölüm, prg. 53 ile karılatırınız). Buna ilaveten,  
« ulusal kültüre » uygun isim taıma zorunluluğu 2003 yılında yürürlükten  
kaldırıltır.  
1990’lı yıllarda yetkili makamların bazı tereddütlü uygulamaları görülse  
de AĐHM, olayların meydana geldiği dönemde ilgili ahısların, istedikleri  
takdirde, Kürtçe ad ve soyadı taıma imkânına sahip oldukları sonucuna  
varmaktadır. Bununla birlikte AĐHM, her ne olursa olsun istenilen ismin,  
1353 sayılı Kanun gereğince, ulusal alfabe kurallarına göre yazılması  
gerektiği kanaatindedir.  
Hükümete göre, isimlerin ulusal alfabe kurallarına uygun olarak yazılma  
zorunluluğu, bavuranların karılağı rahatsızlığın yeteri kadar önemli  
olmaması dolayısıyla, özel hayatlarına saygı gösterilmesi hakları için bir  
ihlal tekil etmemektedir. Ayrıca, Hükümet Türkçe alfabedeki « k », « ks »  
ve « v » gibi bazı harflerin okunularının sırasıyla « q », « x » ve « w »  
harfleriyle aynı sesi verdiğini savunmaktadır. Özellikle, Sünbül’ün taımayı  
talep ettiği « Bawer » isminin ulusal alfabeye uygun olarak « w » yerine  
« v » harfiyle yazılabileceğini örnek olarak gösteren Hükümet,  
bavuranların isimlerini ulusal alfabedeki harfleri kullanarak sorunsuz bir  
ekilde yazabileceklerini ileri sürmektedir.  
Bavuranlar Takın, Alpkaya ve Fırat kendilerine verilen süre içerisinde  
bu konuyla ilgili bir görüsunmalardır. Anğ, imek ve Sünbül ise,  
ihtilaflı ret kararlarından dolayı karılatıkları rahatsızlıkla ilgili olarak  
herhangi bir iddia sunmamılardır ( Đsviçre aleyhine Daniela Fornaciarini,  
Claudio Gianettoni ve Francesco Fornaciarini davası, no 22940/93, 12  
Nisan 1996 tarihli Komisyon kararı ile karılatırınız).  
Genç ve Yöyler, Hükümetin Kürtçe isimlerin Türk alfabesiyle  
yazılabileceği yönündeki iddialarına açık bir ekilde karı çıkmamaktadır.  
Bununla beraber, ilgili ahıslar bu tip bir uygulamanın isimlerinin anlamını  
değitirdiğini savunmaktadır. Genç, örnek olarak, Kürtçede « yakııklı ve  
genç » anlamına gelen « Ciwan » isminin « w » kullanılmadan « Civan »  
olarak yazıldığında « randevu » veya « toplantı » anlamına geldiğini ileri  
sürmektedir. Aynı ekilde, Yöyler, « Xwebin » (Kürtçede « iyimser »)  
isminin Türk alfabesindeki harflerle « Hebin » olarak yazıldığında Kürtçe  
hiçbir anlam taımayan bir kelime haline geldiğini savunmaktadır.  
Ayrıca Genç, bir insan hakları mücadelecisi olarak kendisinin Kürt  
kökenli insanlarla devamlı temas halinde olduğunu, bu kiilerin isminin  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
11  
Türkçe ses düzeniyle telaffuz edilmesi dolayısıyla sitem ettiklerini ve  
kendisini gerçek Kürt olmamakla suçladıklarını ileri sürmektedir. Yöyler de  
benzer savlar sunmakta ve isminin Kürtçe yazılmasına haksız yere izin  
verilmemesinin kültürel ve etnik kimliğin  
ihlalini tekil ettiğini  
savunmaktadır. Đlgili ahsa göre, kendisini Arapça kökenli olan  
« Celalettin » adını taımaya mahkûm eden bu kısıtlama, diğer Kürt  
gruplarla iliki kurmasını engellemea amacı gütmektedir. Aynı bavuran,  
AĐHM’nin kiisel özerklik konusuyla ilgili içtihadına atıfta bulunmakta ve  
Kürtçe dilinin daha fazla korunması gerektiğini savunmaktadır.  
Genç ve Yöyler’in söz konusu ret kararıyla etnik kimliklerinin zarar  
gördüğünü iddia etmeleriyle ilgili olarak AĐHM, öncelikle, yukarıda da  
altını çizdiği gibi, ilgili ahısların Kürtçe ad ve soyadı taıma imkânına  
sahip olduklarını not etmektedir. AĐHM ayrıca, yukarıdaki açıklamalara  
bakarak, söz konusu isimlerin Türk alfabesindeki harflerle yazıldığında  
adıgeçenlere sosyal yaantılarında rahatsızlık verecek kaba veya gülünç bir  
anlam kazanmadığı veya bu kiilerin kimlik tespitlerinde herhangi bir  
engele yol açmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda adı geçen Kuharec  
namı diğer Kuhareca ve Baylac-Ferrer ve Suarez  
karılatırınız).  
kararlarıyla  
Aslında AĐHM, Türk sisteminde, Sünbül’ün durumunda ortaya çıktığı  
gibi « w » harfi bir « v » harfiyle değitirildiği durumlarda, Türk alfabesinde  
tam edeğeri mevcut olmayan seslerin bile fonetik çeviriler sayesinde nüfus  
kütüklerine ilenmesinin mümkün olduğunu gözlemlemektedir (diğer  
örnekler için bakınız, yukarıdaki ilgili paragraflar).  
Bu bağlamda AĐHM, bu alanda bir yeknesaklık oluturmayı amaçlayan  
14 No’lu CIEC (Kurumsal Etik Komisyonu) Sözlemesi’nin isim ve  
soyadların aktarımında fonetik aktarım da dahil olmak üzere birçok sistem  
öngörğünü not etmektedir. Bir Devletin yetkili mercileri bir kimsenin  
ulusal alfabede yer almayan harfler içeren ismini kimlik belgesi ya da baka  
bir resmi belge üzerine yazmak zorunda kaldığında en çok kullanılan ve  
aktarılacak ismin kaynak dildeki telaffuzunu bozmadan söz konusu Devletin  
resmi diline en yakın bir biçimde aktaran metod, fonetik aktarımdır  
(bakınız, mutatis mutandis, Letonya aleyhine Šiškina ve Šiškins davası, no  
59727/00, 8 Kasım 2001).  
Bununla birlikte, dosyadan anlaıldığına göre adı « Baver » olarak  
yazılolan Sünbül dıındaki bavuranlar bu yolu kullanmak  
istememilerdir. Esasen sözkonusu bavuran, sadece isim ve soyadlarda  
« w » harfinin kullanılmamasıyla ilgili argümanlara dayanarak bu  
uygulamaya karı çıkmakla yetinmi, bu yazılıꢁ ꢁeklinden ötürü karılağı  
herhangi bir rahatsızlıktan bahsetmemitir.  
12  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
üphesiz, bavuranların taımayı arzu ettikleri isimlerin Türk alfabesiyle  
aktarımı bazı fonetik sorunlar yaratabilir. Bununla birlikte AĐHM, diğer  
dillerde de böylesi zorlukların mevcut olduğunu hatırlatmaktadır. Bu  
bağlamda AĐHM, hem ulusal alfabe seçiminin, hem de isimlerin istenilen  
fonetiğe uygun aktarımında karılaılan zorlukların ulusal özelliklerin en  
güçlü alanını tekil ettiğini ve bu konuda Akit Devletlerin iç sistemleri  
arasında neredeyse hiçbir uyum bulunmadığını not etmektedir (bakınız,  
mutatis mutandis, Mentzen ilgili bölüm). Ayrıca, bu zorlukların bugün  
ülkeler ve farklı dil bölgeleri arasındaki nüfus hareketlerinin giderek arttığı  
Avrupa’da birçok insanın karılağı zorluklara göre daha sık ortaya  
çıkabileceğini ve bu sıkıntılardan daha önemli olduğunu söylemek mümkün  
değildir. (Stjerna ilgili bölüm, prg. 42).  
Öte yandan, baka Devletler tarafından kendi kurallarına göre  
düzenlenmive Türk alfabesinde yer almayan harfler içeren kimlik  
belgelerindeki ad ve soyadların nüfus kütüklerine kaydedilmesiyle ilgili  
olarak AĐHM, bu uygulamanın yukarıda bahsi geçen ve 2. maddesinde,  
birebir sistemi, yani ad ve soyadı oluturan herbir harfin değitirilmeden  
yazılmasını öngören Sözleme’ye dayandığını gözlemlemektedir. Bu  
bağlamda, mevcut dava koullarında bahsi geçen uluslararası metinlerin  
uygulama artlarının da AĐHS’nin gereksinimlerine aykırı olduğu  
söylenemez.  
Yukarıdaki unsurlar bakımından AĐHM, Türk yetkililerin bu alanda  
kendilerine tanınan takdir hakkını amadığı kanaatindedir. Çıkan bu sonuca  
göre AĐHM, Sünbül’ün AĐHS’in ihlal edildiği iddiasını sürdürüp  
sürdüremeyeceği konusunda çözüm aramanın gereksiz olduğu kanaatine  
varmaktadır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 8. maddesi ihlal edilmemitir.  
II. AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN 8. MADDEYLE BAĞLANTILI  
OLARAK ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar ayrıca, verilen ret kararı yüzünden AĐHS’nin 14. maddesinin  
8. maddeyle bağlantılı olarak çiğnendiğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, bu sava karı çıkmakta ve bavuranların ikâyet ettikleri  
kuralın istisnasız tüm vatandalar için uygulandığını savunmaktadır.  
Hükümete göre, Türkçe diline yabancı olan diğer tüm yazılım iaret ve  
karakterleri aynı ekilde reddedilmektedir.  
AĐHM, bu ikâyetin yukarıda incelediği ikâyetle bağlantılı olduğunu ve  
bu itibarla kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir. Öte  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
13  
yandan, yukarıdaki ilgili paragrafta yaptığı tespiti göz önüne alan AĐHM,  
burada 14. maddenin uygulanabileceği kanaatine varmaktadır (Stjerna ilgili  
bölüm, prg. 48).  
AĐHM, 14. maddenin AĐHS’nin diğer normatif hükümleri tarafından  
teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ortaya  
çıkabilecek bir ayrımcılığa karı korunma sunduğunu hatırlatmaktadır.  
Uygulamadaki her değiiklik otomatik olarak bu maddenin ihlal edildiği  
anlamına gelmez. Bu alanda benzer ya da karılatırılabilir durumları  
yaayan bazı kiilerin ayrıcalıklı uygulamadan yararlandıklarının ve üstelik  
bu farklı davranıı haklı gösterecek hiçbir gerçekçi ve makul gerekçe  
bulunmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Akit Devletler benzer  
durumlarda olası yasal uygulama farklılıklarını belirlemek ve hangi  
ölçülerde uygulanacağını tespit etmek üzere belli bir takdir hakkına  
sahiptirler (Birleik Krallık aleyhine Stubbings ve diğerleri davası, 22 Ekim  
1996, prg. 72, Derleme 1996-IV).  
Bavuranlar, bir etnik azınlığa ait oldukları için ayrımcılığa maruz  
kaldıkları kanaatindedir. Bavuranlar, özellikle çifte vatandalık hakkına  
sahip Türk uyruklu vatandaların « q », « w » ve « x » harflerini de içeren  
isimlerini nüfus kütüklerine aktarabildiklerine atıfta bulunmaktadır.  
AĐHM, yukarıda altını çizdiği gibi, söz konusu dönemde, Türk alfabesi  
kurallarına göre yazıldığı sürece Kürtçe ad ve soyadı seçimine engel tekil  
edecek herhangi bir hukuki düzenleme bulunmadığını gözlemlemektedir.  
Öte yandan, Kürt olmayan kiilerin Türk alfabesinde yer almayan harfler  
içeren bir isim yazılmasını talep ettiklerinde Türk yetkililerin farklı karar  
vereceklerini düündürecek herhangi bir unsur bulunmamaktadır. AĐHM  
ayrıca, Baylac-Ferrer ve Suarez (ilgili bölüm) kararında idari makamlar ve  
kamu hizmetleri ilikilerinde aynı dilin kullanılmasına dayalı bir gerekçeyi  
nesnel ve makul bulduğunu hatırlatmaktadır.  
Son olarak AĐHM, baka Devletler tarafından kendi kurallarına göre  
düzenlenmive Türk alfabesinde yer almayan harfler içeren kimlik  
belgelerindeki ad ve soyadların nüfus kütüklerine kaydedilmesiyle ilgili  
olarak daha önceki değerlendirmelerine atıfta bulunmaktadır. Burada söz  
konusu olan uygulama, bu alanda yeknesaklık oluturmayı amaçlayan  
uluslararası bir sözlemeye dayalı bir uygulamadır. Kendi içinde, böylesi bir  
amaç mantıksız olarak değerlendirilemez. Öte yandan AĐHM, isim  
değitirmek isteyen kiiler olarak bavuranların, nüfus belgeleri baka  
Devletler tarafından kendi kurallarına göre düzenlenmikiilerle benzer  
durumda oldukları kanaatini taımamaktadır.  
14  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI  
Yukarıdaki unsurlar doğrultusunda AĐHM, AĐHS’nin 14. maddesinin 8.  
maddeyle bağlantılı olarak ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.  
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavuruların kabuledilebilir olduğuna;  
2. Hükümetin bavuran Reit Sünbül’ün mağdur sıfatının bulunmadığı  
yönündeki itirazının esasa birletirilmesine, ancak bu konunun  
incelenmesine yer olmadığına;  
3. AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4. AĐHS’nin 8. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddesinin ihlal  
edilmediğine;  
KARAR VERMĐꢀTĐR.  
Đꢁbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77.  
maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 02 ubat 2010 tarihinde  
yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 maddesi ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi  
uyarınca Yargıç Sajo’nun ayrı oy görüü yer almaktadır.  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ  
15  
YARGIÇ SAJÓ’NUN KARARLA UYUAN AYRI GÖRÜÜ  
(Çeviri)  
Çoğunlukla aynı yönde oy kullandım, ancak AĐHS’nin 8. maddesi  
bağlamında isimlerde « yabancı » harf ve karakterlerin kullanımıyla ilgili  
bazı noktaların altının çizilmesinde fayda olduğu kanaatindeyim. Mevcut  
davada Kürt kökenli Türk vatandaı olan bavuranlar, 1353 sayılı Kanun’da  
öngörüldüğü gibi isimlerinin Türk alfabesinde yer almayan bazı harfleri  
içeren ekilde nüfus kütüklerine yeniden yazılmasını talep etmilerdir.  
Bavuranlar özellikle böyle harf ve karakterlerin kullanılmasının  
reddedilmesi suretiyle özel hayata saygı gösterilme haklarının çiğnendiğini  
ileri sürmektedir. Gerçekten de, bavuranlar açısından Kürtçe dilindeki  
isimleri telaffuz edildiğinde gülünç olmaması ve anlam değitirmemesi için  
istenilen yazılım ekliyle yazılmalıydı.  
Bir kimsenin isminin kiisel kimliğini açığa vurmada çok önemli bir rol  
oynağı ve hereyden önce özel hayatın dokunulmazlığı hakkını  
oluturduğu inkâr edilemez. Her ne kadar kullanımı kurallara bağlama  
Devletin menfaatine olsa da, bu ilem konunun 8. maddenin uygulama alanı  
ına çıkarılmasına yetmez (Đsviçre aleyhine Burghartz davası, 22 ubat  
1994, prg. 24, seri A no 280-B). Devlet dili ya da « resmi alfabe »  
uygulaması isimlerin düzenlenmesi kapsamında incelenmelidir.  
Đsim değitirme konusunda AĐHM, Devletin genibir takdir yetkisine  
sahip olduğuna ve bu yetkinin uygulanması sonucu ortaya çıkan  
rahatsızlıklar ve hissiyatınAĐHS’nin ihlalini tekil etmediğine hükmetmitir  
( Finlandiya aleyhine Stjerna davası kararı, 25 Kasım 1994, prg. 39 ve 42,  
seri A no 299-B). Bununla birlikte, bu son davanın daha önce kütüğe  
kaydedilmimevcut bir soyadın değitirilme talebiyle ilgili olduğu hatırdan  
çıkarılmamalıdır.  
Stjerna kararından sonra, daha yakın tarihte görülen ve Devlet diline göre  
yazılan bir ad veya soyadı sorunuyla ilgili davalarda, mevcut bir ismin  
değitirilmesi bir müdahale olarak değerlendirilmitir. AĐHS’nin 8. maddesi  
tarafından korunan bir hakkın kullanımına yapılan bir müdahalenin haklı  
olması için bu müdahalenin aynı maddenin 2. paragrafında sıralanan  
amaçlardan birine yönelik olması gerekmektedir. Letonya aleyhine Kuharec  
namı diğer Kuhareca davası (no 71557/01, 7 Aralık 2004) kararında AĐHM,  
Devlet dilinin teminat altına alınmasıyla « bakalarının haklarının »  
korunduğunu, zira « resmi bir dil mevcudiyetinin kullanıcılarının yararına  
bazı öznel hakları da beraberinde getirdiğini » bildirmitir. Bazı durumlarda,  
çoğunluğun yararlandığı bu haklar özel koruma önlemlerinin alınmasını  
gerektirmektedir. Bu bağlamda, bu önlemler elbette ki ihtiyaç kıstaslarına  
uygun olmalıdır. Ayrıca unutulmaması gerekir ki, bir Devletin sınırları  
içerisinde yaayan bazı vatandalar çoğunluğun kullandığından farklı olan  
kendi dillerini kullanmaktadır. Dolayısıyla, çoğunluğun kendi dilini  
16  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ  
kullanma hakkını korumak amacıyla önlemler alınırken, yani resmi bir dil  
düzenlemesi getirilirken, gereklilik ve orantılılık ilkelerinin de göz önüne  
alınması ve bakalarının durumunun düünülmesi gerekir. Resmi dilde  
kendini ifade eden insanlar gibi, bir azınlık grubu mensuplarının da  
aralarında kendi dilleriyle iletiim kurma hakkına sahip olmaları gerekir.  
Yukarıdaki muhakemede, özel hayat hakkının kullanılmasına yapılan  
müdahalenin bir hak olduğu tartıılmaz olmakla beraber, bu hakkın nesnel  
bir hakkın türevi olduğu da kabul edilmelidir. Aslında, Devletin aldığı  
müdahale önleminin dilin çoğunluk tarafından kullanılmasını amaçladığı ve  
vatandaların Devletle arasındaki iletiimi kolaylatırma konusundaki  
pozitif yükümlülüğünden kaynaklandığını varsaymak gerekmektedir.  
Burada bize sunulan durumda, Sözleme’ye dayalı özel hayat  
dokunulmazlığı hakkından doğan bu temel hak, Sözleme’ye dayalı  
olmayan hakları koruyan bir türev önlemle dengelenmelidir. Dolayısıyla,  
buna AĐHS’nden doğan hakka uygun bir ağırlık vermek gerekir. AĐHM’nin  
kendisinin de « bazı durumlarda, AĐHS tarafından korunan hakların  
kullanılmasında bazı sorunlar ortaya çıkarabileceğini » kabul ettiği gibi,  
bunun basit bir tedbir fazlalığı olarak karımıza çıkmaması gerekir. Bu  
nedenle, ulusal makamlar gerektiğinde uygun önlemler alabilmek amacıyla  
bu konuyu yakından gözlemlemeye devam etmelidir (bakınız, mutatis  
mutandis, Birleik Krallık aleyhine Sheffield ve Horsham davası, 30  
Temmuz 1998, prg. 60, Karar ve hüküm derlemeleri 1998-V ve Birleik  
Krallık aleyhine Christine Goodwin davası [GC], no 28957/95, prg. 74-75,  
CEDH 2002-VI), Kuharec kararının kendisi bir ismin yazılıındaki  
değiiklik sırasında mevcut olan bazı kıstasların gereklilik ve orantılılık  
ilkelerini karılamadığını, yani zorunlu değiikliğin asgari düzeyde olması  
ve özellikle kiinin ahsi kimliğinin açığa vurulmasında hiçbir engel tekil  
etmemesi gerektiğini kabul etmektedir. Örneğin, Kuharec davasında, adın  
resmi belgelerde iki farklı versiyonda yazılmasına izin verilmitir.  
Mevcut davada ise, Türkiye’de Kürtçe isimlerin kullanılmasının uzun süre  
yasaklandığını ve bu kısıtlayıcı uygulamanın giderek azaldığını unutmamak  
gerekir. Buna benzer durumlarda, özel hayatın dokunulmazlığı hakkı  
kısıtlanan kiilerin kimlik endieleri daha da öne çıkmakta ve duyarlılıkları  
fazlaca önem kazanabilmekte, dolayısıyla da Devletin bunları göz önüne  
almasını zorunlu kılmaktadır. Hâlihazırda var olan Kürtçe isimlerin yeniden  
kimliklere kaydedilmesi, isimlerle ilgili düzenlemeyle ve isimlerin zorla  
değitirilmesiyle alakalı bir durumdur. Özellikle, Türkiye uluslararası  
yükümlülükleri gereğince Türkçe alfabede yer almayan latin harflerinin  
kullanılmasını daha önce kabul ettiğine göre, ben ahsen bu avantajın  
yabancıya ait olmayan bu isimler için biraz daha geniletilmesine engel  
olacak bir neden göremiyorum. Bununla birlikte, bugünkü uygulama sonucu  
mağdur olan kiilerin ayrı bir kategori oluturdukları ve bavuranlar  
tarafından dile getirilen koullarda bu uygulamanın 14. maddeye aykırılık  
tekil etmediği konusunda AĐHM ile hemfikirim. Stjerna davasındaki  
KEMAL TAKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ  
17  
durumun aksine ve tarihsel bağlamda, mevcut davada Kürtçe karakterlerin  
kullanılmasının reddedilmesiyle ortaya çıkan rahatsızlığın gerçek ve önemli  
olduğu kanaatindeyim. Bununla birlikte, bavuranlar ne isimlerinin Türk  
alfabesine uygun ve telaffuz bakımından kabuledilebilir baka bir yazılıꢁ  
eklini talep etmiler, ne de böylesi bir yazılıꢁ ꢁekli önermenin imkânsız  
olduğunu kanıtlamılardır. Bu itibarla, dava koulları, sunulduğu ekliyle  
AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaya yeterli  
olmamaktadır.