16
KEMAL TAꢀKIN VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE KARARI – AYRI GÖRÜꢀ
kullanma hakkını korumak amacıyla önlemler alınırken, yani resmi bir dil
düzenlemesi getirilirken, gereklilik ve orantılılık ilkelerinin de göz önüne
alınması ve baꢁkalarının durumunun düꢁünülmesi gerekir. Resmi dilde
kendini ifade eden insanlar gibi, bir azınlık grubu mensuplarının da
aralarında kendi dilleriyle iletiꢁim kurma hakkına sahip olmaları gerekir.
Yukarıdaki muhakemede, özel hayat hakkının kullanılmasına yapılan
müdahalenin bir hak olduğu tartıꢁılmaz olmakla beraber, bu hakkın nesnel
bir hakkın türevi olduğu da kabul edilmelidir. Aslında, Devletin aldığı
müdahale önleminin dilin çoğunluk tarafından kullanılmasını amaçladığı ve
vatandaꢁların Devletle arasındaki iletiꢁimi kolaylaꢁtırma konusundaki
pozitif yükümlülüğünden kaynaklandığını varsaymak gerekmektedir.
Burada bize sunulan durumda, Sözleꢁme’ye dayalı özel hayat
dokunulmazlığı hakkından doğan bu temel hak, Sözleꢁme’ye dayalı
olmayan hakları koruyan bir türev önlemle dengelenmelidir. Dolayısıyla,
buna AĐHS’nden doğan hakka uygun bir ağırlık vermek gerekir. AĐHM’nin
kendisinin de « bazı durumlarda, AĐHS tarafından korunan hakların
kullanılmasında bazı sorunlar ortaya çıkarabileceğini » kabul ettiği gibi,
bunun basit bir tedbir fazlalığı olarak karꢁımıza çıkmaması gerekir. Bu
nedenle, ulusal makamlar gerektiğinde uygun önlemler alabilmek amacıyla
bu konuyu yakından gözlemlemeye devam etmelidir (bakınız, mutatis
mutandis, Birleꢀik Krallık aleyhine Sheffield ve Horsham davası, 30
Temmuz 1998, prg. 60, Karar ve hüküm derlemeleri 1998-V ve Birleꢀik
Krallık aleyhine Christine Goodwin davası [GC], no 28957/95, prg. 74-75,
CEDH 2002-VI), Kuharec kararının kendisi bir ismin yazılıꢁındaki
değiꢁiklik sırasında mevcut olan bazı kıstasların gereklilik ve orantılılık
ilkelerini karꢁılamadığını, yani zorunlu değiꢁikliğin asgari düzeyde olması
ve özellikle kiꢁinin ꢁahsi kimliğinin açığa vurulmasında hiçbir engel teꢁkil
etmemesi gerektiğini kabul etmektedir. Örneğin, Kuharec davasında, adın
resmi belgelerde iki farklı versiyonda yazılmasına izin verilmiꢁtir.
Mevcut davada ise, Türkiye’de Kürtçe isimlerin kullanılmasının uzun süre
yasaklandığını ve bu kısıtlayıcı uygulamanın giderek azaldığını unutmamak
gerekir. Buna benzer durumlarda, özel hayatın dokunulmazlığı hakkı
kısıtlanan kiꢁilerin kimlik endiꢁeleri daha da öne çıkmakta ve duyarlılıkları
fazlaca önem kazanabilmekte, dolayısıyla da Devletin bunları göz önüne
almasını zorunlu kılmaktadır. Hâlihazırda var olan Kürtçe isimlerin yeniden
kimliklere kaydedilmesi, isimlerle ilgili düzenlemeyle ve isimlerin zorla
değiꢁtirilmesiyle alakalı bir durumdur. Özellikle, Türkiye uluslararası
yükümlülükleri gereğince Türkçe alfabede yer almayan latin harflerinin
kullanılmasını daha önce kabul ettiğine göre, ben ꢁahsen bu avantajın
yabancıya ait olmayan bu isimler için biraz daha geniꢁletilmesine engel
olacak bir neden göremiyorum. Bununla birlikte, bugünkü uygulama sonucu
mağdur olan kiꢁilerin ayrı bir kategori oluꢁturdukları ve baꢁvuranlar
tarafından dile getirilen koꢁullarda bu uygulamanın 14. maddeye aykırılık
teꢁkil etmediği konusunda AĐHM ile hemfikirim. Stjerna davasındaki