CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
KEMAL KOÇAK - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:40991/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
19 Temmuz 2007  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koullar çerçevesinde  
kesinleecek olup bazı ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 40991/98 no’lu davanın nedeni T.C vatandaı  
Kemal Koçak’ın (“bavuran”) Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) 26 ubat  
1998 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözlemesinin  
(“AĐHS”) eski 25. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M.E. Aktar tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1960 doğumlu Türk vatandaı olan Kemal Koçak Van’da ikamet etmektedir.  
A. Davanın koulları  
28 Eylül 1991’de, terör örgütü PKK’ya karı düzenlenen bir operasyon çerçevesinde  
bavuran, Van Đl Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polislerce üzerinde PKK’ya ait bir tabancayla  
yakalanarak gözaltına alınmıtır.  
Belirtilmeyen bir tarihte, adıgeçen emniyet müdürlüğüne bağlı polisler bavuranın ifadesini  
almılardır.  
9 Ekim 1991 tarihinde Van Sulh Ceza Hakimliği’ne sevkedilen bavuranın tutuklu  
yargılanmasına karar verilmitir.  
Aynı gün bavuranın ifadesini alan Van Cumhuriyet Savcılığı konuyla ilgili olarak görevsizlik  
kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (“DGM”)’ne havale etmitir.  
DGM Savcısı, özellikle TCK’nın 168/2 maddesi temelinde bir iddianame hazırlayarak  
yasaı bir örgüte üye olmak suçlamasıyla bavuran aleyhinde bir ceza davası açmıtır.  
DGM 12 Aralık 1991 tarihli durumada bavuranı dinlemitir. Bavuran savunmasında,  
aleyhindeki iddiaların tamamını reddederek gözaltında tutulduğu sırada polis baskısına maruz  
kaldığını belirtmitir. DGM bavuranın tutukluluk halinin devamına karar vermitir.  
10 Ocak 1992 ila 19 Ocak 1994 tarihlerinde yapılan 24 durumanın tamamında, suçun  
niteliği, mevcut delil durumu, kaçma tehlikesi gibi unsurları göz önünde bulunduran DGM,  
bavuranın tutuklu olarak yargılanmasına devam edilmesi yönünde karar vermitir.  
19 Ocak 1994 tarihinde DGM, belirli bir gerekçe göstermeksizin, aralarında bavuranın da  
bulunduğu bazı sanıkların dosyalarının ayrılması talimatı vermitir.  
19 Ocak 1994 ila 15 Eylül 1997 tarihlerinde yapılan 31 durumada DGM, bavuranın  
tutukluluk halinin devamına karar vermitir.  
DGM’nin tutukluluk halinin devamı kararına karı yapılan itiraz 15 Eylül 1997 tarihli bir ara  
kararla gerekçe belirtmeksizin sözkonusu mahkeme tarafından reddedilmitir.  
Đki sivil ve bir askeri hakimden oluan DGM bavuranı PKK üyesi olmaktan suçlu bularak on  
iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıtır.  
2
26 Mart 1999 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıtır.  
Bavuran, 10 ubat 2001 tarihinde artlı tahliye edilmitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 5/3 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran tutuklu yargılanma süresinin AĐHS’nin 5/3 maddesine aykırı olduğun iddiasıyla  
ikayette bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
Hükümet, iki bakımdan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Đlk olarak  
CMUK’un 128. maddesinin 4. fıkrasına dikkat çeken Hükümet, tutuklu yargılanma süresinin  
uzatılması kararına karı bavuranın hakim önünde itirazda bulunmadığını savunmaktadır.  
Đkinci olarak ise Hükümet, kanun dıı yakalanan ya da haksız yere tutuklanan kimselere  
tazminat verilmesi hakkındaki 15 Mayıs 1964 tarih ve 466 sayılı kanuna atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, bavuranın kanun dıı tutuklandığı iddialarını yetkili bir mahkeme önünde dile  
getirmesinin mümkün olduğunu savunmaktadır.  
Bavuran bu hususta görübelirtmemektedir.  
Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı yönünden ileri sürdüğü argümana ilikin  
olarak, CMUK’un 128/4 maddesinin, gözaltında tutulmaya karı yetkili hakim önünde itiraz  
hakkını öngördüğünü tespit etmek yeterli olacaktır. Dolayısıyla bu kanun hükmü, mevcut  
davada olduğu gibi, tutuklu yargılanma süresi yönünden yapılan ikayetler için uygun değildir  
(Karatay ve diğerleri, no: 11468702, 5 ubat 2007).  
466 sayılı kanunda öngörülen bavuru yoluna ilikin olarak ise AĐHM, bu kanunun yasaya  
aykırı bir biçimde özgürlükten yoksun bırakılma vakalarında veya kanun dairesinde  
yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuturma yapılmasına veya  
beraetlerine veyahut ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen durumlarda tazminat  
ödenmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Ancak bavuran ulusal mahkemeler önünde  
mahkum edildiğinden durum farklıdır. Mevcut durumda AĐHM, ilgilinin, tutukluluk  
nedeniyle bir tazminat elde etmek için bir bavuru yolu bulunmamasından dolayı değil  
yargılanma süresinin uzunluğu gerekçesiyle ikayetçi olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla  
bavuranın ikayeti AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafıyla ilgili bir ikayettir. Oysa  
Hükümet tarafından gündeme getirilen bavuru yolu yalnızca 5. maddenin 5. paragrafını  
ilgilendirmektedir (bkz. Yağcı ve Sargın - Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, prg. 44).  
Bu itibarla Hükümet tarafından gündeme getirilen ön itirazın reddedilerek sözkonusu  
ikayetin kabul edilmesi yerinde olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
Bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi amamasını sağlamak ilk aamada  
ulusal yargı makamlarının görevidir. Bu amaçla ulusal yargı makamları masumiyet karinesine  
3
gereği gibi saygı göstererek kii özgürlüğüne saygı kuralından ayrılmayı haklı kılan gerçek bir  
kamu menfaatinin varlığının lehinde ve aleyhinde ileri sürülen bütün olayları incelemek ve  
salıverilme taleplerine ilikin kararlarında bu olayları belirtmek zorundadırlar. AĐHM  
öncelikle adıgeçen kararlarda yer verilen gerekçeler ve ilgilinin bavurularında iaret ettiği  
yalanlanmayan olaylar temelinde AĐHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini  
belirlemek durumundadır.  
Tutulan kiinin bir suç ilemiolduğuna ilikin duyulan makul kukuların sürmesi o kiinin  
tutukluluğunun olmazsa olmaz bir kouldur. Ancak bu koul belli bir süreden sonra yeterli  
olmaz. Bu durumlarda Mahkeme yargısal makamlar tarafından özgürlükten yoksun bırakmayı  
haklı kılmak için belirtilen gerekçelerin devam edip etmediğine karar vermek durumundadır  
(bkz. Assenov ve diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 154).  
Mevcut davada AĐHM, bavurana ilikin ihtilaflı tutukluluk döneminin 28 Aralık 1991  
tarihinde yakalanmasıyla birlikte baladığını ve 21 Ekim 1998 tarihinde DGM tarafından  
hakkında mahkumiyet kararı verilmesiyle sona erdiğini tespit etmektedir. Böylelikle  
bavuranın tutukluluğu yedi yıl yirmi üç gün sürmütür. 21 Ekim 1998 tarihinden Yargıtay’ın  
karar verdiği 26 Mayıs 1999 tarihine kadar bavuran AĐHS’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a)  
bendi anlamında ‘yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak  
hapsedilmiti’.  
Bu dönem boyunca ulusal mahkemelerin bavuran tarafından müteaddit defalar gündeme  
getirilen salıverilme taleplerini reddederek tutukluluk halinin devamına hükmettikleri dosya  
unsurlarından anlaılmaktadır.  
AĐHM, bavurana isnat edilen suçun ağırlığını ve alabileceği muhtemel cezayı not etmektedir.  
Bununla birlikte AĐHM, bir tutukluluk süresinin makul nitelikte olup olmadığı meselesinin  
soyut bir değerlendirmeye konu olamayacağını anımsatır. Bir sanığın tutukluluğunun  
devamının meruluğu her olayda davanın özelliğine göre incelenmelidir. Belli bir davada  
süregiden tutukluluk durumu yalnızca, masumiyet karinesine rağmen AĐHS’nin 5.  
maddesinde hüküm altına alınan kii özgürlüğüne saygı kuralından ağır basan gerçek bir  
kamu yararı bulunduğuna dair somut emarelerin varlığı halinde haklılık kazanır (Kudla –  
Polonya, no: 30210/96, prg. 110).  
AĐHM, bilhassa Smirnova – Rusya davasında, tutukluluğun devamının haklılık kazanması  
için, sağın durumaya gelmeme tehlikesinin varlığı (bkz. Stögmüller – Avusturya, 10 Kasım  
1969 tarihli karar, prg. 15), sanığın salıverilmesi halinde adaletin ileyiine zarar verecek  
faaliyetlerde bulunma tehlikesinin varlığı (bkz. Wemhoff – Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli  
karar, prg. 14), baka suçlar ileme tehlikesinin varlığı (bkz. Matznetter – Avusturya, 10  
Kasım 1969 tarihli karar, prg. 9) ya da kamu düzeninin bozulması tehlikesinin varlığı (bkz.  
Letellier – Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar) olmak üzere kabul edilebilir temel dört  
neden ortaya koymutur. Kaçma tehlikesi sadece sözkonusu cezanın ağırlığı temelinde  
değerlendirilemez. Sanığın kiiliği, alıkanlıkları, mal varlığı, yargılandığı ülkedeki  
bağlantıları ve uluslararası bağlantıları (bkz. özellikle, W – Đsviçre, prg. 33) gibi gerçek bir  
kaçma tehlikesinin varlığını teyit eden yahut tamamen yalanlayan önemli sayıda birçok baka  
etken de dikkate alınmalıdır. Bu tür bir tehlikenin var olmaması durumunda tutukluluk  
durumunun devamı haklılığını yitirir.  
Mevcut davada DGM, herhangi bir izahat vermeksizin isnat edilen suçun niteliği, delil  
durumu ve hakkında mahkumiyet kararı verilmesi halinde alabileceği cezanın sınırı gibi  
4
birbirinin aynı basmakalıp ifadelerle bavuranın tutukluluğunun devamına karar vermitir. Bu  
kararlarda sözkonusu suçun niteliğinden soyut bir biçimde bahsedilerek, anılan tehlikelerin  
dayanağı hakkında herhangi bir bilgi verilmemive özellikle kaçma tehlikesine ilikin olarak  
bavuranın gerçek durumu ortaya konulmamıtır. Sözgelimi ulusal mahkemeler bavuranın  
sabit bir ikametgahı olup olmadığı sorununu incelememiler ve durumaya çıkmama  
tehlikesiyle ilgili olarak net bir bilgi vermemilerdir.  
Mevcut davadaki uzun tutuklu yargılama süresini göz önünde bulunduran AĐHM bu  
koullarda AĐHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, kendisini yargılayarak mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin oluumunda  
askeri bir yargıcın bulunması sebebiyle hakkaniyete uygun bir dava güvencesi sunabilecek  
nitelikte ‘bağımsız ve tarafsız’ bir mahkeme olmadığını iddia etmektedir. Bavuran yine  
yargılamanın adilliği bağlamında gözaltında tutulduğu sırada yasaya aykırı bir biçimde elde  
edilen deliller temelinde mahkum edildiğini savunmaktadır. Bavuran ayrıca ceza yargılaması  
süresinin uzunluğundan ikayetçi olmaktadır. Bavuran bu hususta AĐHS’nin 6/1 maddesinin  
ihlal edildiği kanaatindedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
AĐHM bu ikayetlerin AĐHS’nin 35/3 maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olmadığını tespit  
etmektedir. AĐHM ayrıca, sözkonusu ikayetlerin baka herhangi bir kabuledilemezlik  
gerekçesinin bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla ikayetlerin kabuledilebilir ilan  
edilmesi yerinde olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlık ve tarafsızlığı hakkında  
Benzer sorunları gündeme getiren davaları müteaddit defalar incelemiolan AĐHM,  
sözkonusu davalarda AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği tespitinde bulunmutu.  
AĐHM, mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayabilecek nitelikte herhangi bir olgu  
ya da kanıtın Hükümet tarafından sunulmadığını değerlendirmektedir. AĐHM, bir Devlet  
Güvenlik Mahkemesi önünde ‘ulusal güvenlik’ konusuyla alakalı suçlamalara cevap veren  
bavuranların, askeri yargıya mensup bir subayın da aralarında bulunduğu hakimlerin  
karısına çıkmaktan endie duymasının anlaılır bir durum olduğu tespitini yapmaktadır. Bu  
nedenle bavuranın meru bir ekilde, mahkemenin amacına aykırı birtakım mülahazaların  
etkisinde kalmasından kaygı duyması mümkündü. Bu itibarla bavuranın adıgeçen  
mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığı konusunda beslediği üphelerin objektif gerekçelere  
dayanğı mütalaa edilebilir (Incal – Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, § 72, in fine).  
AĐHM, bavuranı yargılayarak mahkum ettiği dönemde DGM’nin bağımsız ve tarafsız bir  
mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.  
2. Yargılamanın hakkaniyete uygunluğu hakkında  
Hükümet bu yönde bir ihlal olduğu iddiasına itiraz etmektedir.  
5
AĐHM benzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu kanıtlanmıbir  
mahkemenin, yargısına tabi kimselere hiçbir biçimde adil dava güvencesi sunamayacağına  
hükmettiğini hatırlatmaktadır.  
Bavuranların davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülme hakkı  
yönünden yapılan ihlal tespitini göz önünde bulunduran AĐHM, mevcut ikayeti incelemeye  
gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Çıraklar – Türkiye, 28 Ekim  
1998 tarihli karar, prg. 44 ve prg. 45).  
3. Ceza yargılaması süresi hakkında  
Bavuran son olarak ceza yargılamasının uzunluğundan ikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, dava koulları göz önüne alındığında yargılama süresinin aırı olarak telakki  
edilemeyeceği kanaatindedir. Hükümet, davanın karmaıklığı ve bavurana isnat edilen  
suçların niteliğine dikkat çekmektedir. Hükümet’e göre uzun ve yorucu aratırmalar  
yapılmasını gerektiren ihtilaflı ceza yargılaması sürecinde ulusal makamlara atfedilebilcek  
herhangi bir atalet dönemi yahut ihmal bulunmamaktadır.  
Bavuran bu sava karı çıkmaktadır.  
AĐHM, dikkate alınması gereken dönemin 28 Eylül 1991 tarihinde bavuranın yakalanmasıyla  
balayarak 26 Mayıs 1999 tarihli Yargıtay kararıyla son bulmutur. Böylelikle sözkonusu  
yargılama iki aama için yedi yıl sekiz ay sürmütür.  
Yargılama süresinin maküllüğü, dava koulları, AĐHM’nin konuyla ilgili içtihatları, davanın  
karmaıklığı, bavuranın ve yetkili makamların tutumu gibi unsurlar göz önünde  
bulundurularak değerlendirilir (bkz., diğerleri arasında, Pélissier ve Sassi - Fransa, no:  
25444/94, prg. 67).  
AĐHM tüm yargılama süreci boyunca bavuranın tutuklu kaldığını tespit etmektedir. Bu  
durum davaya bakmakla görevli mahkemelerin adaleti en kısa sürede tesis etmelerini  
gerektirir (bkz. Kalachnikov - Rusya, no: 47095/99, prg. 132, ve, yakın tarihli, Temel ve  
Takın - Türkiye, no: 40159/98, prg. 75, 30 Haziran 2005).  
Kendisine sunulan tüm unsurları inceleyerek bu konudaki içtihadını göz önünde bulunduran  
AĐHM, ihtilaflı yargılama süresinin aırı olduğunu ve ‘makul süre’ koulunu yerine  
getirmediğine hükmeder.  
Bu itibarla AĐHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran 21.405 Euro maddi ve 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.  
6
Talep ettiği maddi tazminatı gerekçelendirmek için bavuran, durumalara katılmak ve  
tutulduğu muhtelif cezaevlerinde ziyaretine gelmek için ehirlerarası yolculuk yapmak  
zorunda kalan ailesi tarafından yapılan ulaım masraflarını ve kendisini ulusal mahkemeler ve  
AĐHM önünde temsil ettirmek için yaptığı masrafları zikretmektedir.  
Manevi tazminat talebine ilikin olarak ise bavuran özgürlüğünden yoksun bir halde  
geçirdiği sekiz yıl boyunca yaadığı belirsizliğe ve manevi ızdıraba dikkat çekmektedir.  
Hükümet bu talepleri aırı ve dayanaksız olarak değerlendirmektedir.  
AĐHM bavuranın maddi tazminat taleplerini iki bölümde değerlendirmektedir. Avukatı için  
yaptığı ve avukatı tarafından yapılan tüm masrafları ‘yargılama masraf ve giderleri’ bağı  
altında inceleyecektir.  
Bavuranın ailesi tarafından yapıldığı iddia edilen masrafların dayanaksız olduğunu tespit  
eden AĐHM bu talebi reddeder. Buna karın AĐHM, manevi olarak bavurana 7.000 Euro  
ödenmesinin yerinde olacağına hükmeder.  
Bir kimsenin AĐHS’nin 6. maddesine aykırı kusurlar ihtiva eden bir yargılama sonucunda  
mahkum edilmesi durumunda, bavuranın talep etmesi durumunda yeni bir dava açılması ya  
da yargılamanın yeniden yapılması tespit edilen ihlalin telafi edilmesi bakımından uygun bir  
yol tekil eder (bkz. Öcalan – Türkiye, no: 46221/99, prg. 210 in fine).  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran ulusal mahkemeler önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 28.750 YTL (yaklaık  
15.600 Euro) ve AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar içinse 7.700 YTL (yaklaık  
4.000 Euro) talep etmektedir.  
Ulusal mahkemeler önünde yapılan masraf ve harcamaların dikkate alınmaması gerektiği  
kanaatinde olan Hükümet AĐHM önünde yapılan masraf ve harcamalara ilikin olarak ise  
herhangi bir belge sunulmadığına dikkat çekmektedir.  
AĐHM içtihadına göre bir bavurana, yaptığı masraf ve harcamaların geri ödemesi ancak  
sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve oranlarının makul yönü ortaya  
konulduğu sürece yapılmaktadır. Elindeki bilgileri ve yukarıda anılan ölçütleri dikkate alan  
AĐHM tüm masraf ve harcamaları için bavurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağına  
hükmetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç  
puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiğine;  
7
3. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin bağımsızlık ve tarafsızlıktıktan yoksunluğu ve  
yargılama süresiyle ilgili olarak AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. Ceza yargılamasının hakkaniyete uygunluğu yönünden yapılan ikayetin (AĐHS’nin 6/1  
maddesi) ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından, bavurana manevi tazminat olarak 7.000 Euro (yedi bin Euro) ve yargılama  
masraf ve giderleri için miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak 1.000  
Euro (bin Euro) ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragraflarına uygun olarak 19 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
8