Bu sava karşı çıkan Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı itirazlarını
yinelemektedir. Bu bağlamda Hükümet, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin, AİHM’nin içtihadına
dayanarak ve iç hukukun bir uyarı cezasının mahkemelerde yargılanmasına izin vermemesi
dolayısıyla başvuranın adil yargılanma hakkının çiğnendiğini belirterek (mevcut davada olduğu gibi
öğretmenlik yapan) bir kamu çalışanına verilen uyarı cezasını iptal eden 6 Nisan 2006 tarihli kararının
bir kopyasını sunmaktadır.
Ancak, bu karar incelendiğinde – sözkonusu kararın, Danıştay’ın 18 Ekim 2005 tarihinde bu
kararı bozmasından sonra, 29 Haziran 2004 tarihli daha önceki bir kararı yinelemesi dolayısıyla,
Danıştay’ın, nihai olarak Hukuk Daireleri’ni toplayarak karar alması gerektiğinden - mevcut
durumda Danıştay önünde bir temyiz davası açılabileceği anlaşılmaktadır.
Oysa mevcut dosyada bu davanın sonu ile ilgili bilgiler eksiktir. Bunun içindir ki, AİHM, 2 Mayıs
2008 tarihli yazıda Hükümete bu karara Danıştay önünde itiraz edilip edilmediğini sormuştur.
Hükümet, AİHM’ye yazdığı cevapta, 21 Haziran 2006 tarihinde temyize gidildiğini bildirmiş, ancak
konuyla ilgili daha fazla bir bilgi vermemiştir.
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.
Hükümetin atıfta bulunduğu Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 6 Nisan 2006 tarihli içtihadı ile ilgili
olarak AİHM, başvurunun sunulduğu 30 Temmuz 2004 tarihinde, bu içtihadın, AİHS’nin 35.
maddesinin 1. paragrafı kapsamında kullanılması ya da kullanılabilmesi için yeterli hukuki kesinlik
düzeyine erişmediğini tespit etmektedir (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fransa aleyhine
Nouhaud ve diğerleri davası no 33424/96, prg. 44-45, 9 Temmuz 2002). Her ne kadar Danıştay Hukuk
Daireleri, AİHM içtihadına uygun bir karar vermiş olsa da, bu kararın mevcut başvurunun AİHM’ne
sunulduğu tarihten sonra alındığının tespit edilmesi gerekmektedir. Oysa aynı AİHS’nin 35.
maddesinin 1. paragrafı anlamında iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğinde olduğu gibi,
itirazların 13. madde anlamındaki « etkinliği » de ancak başvurunun AİHM’ne sunulduğu tarihte
değerlendirilmelidir; zira bu iki hüküm « yakın benzerlik» göstermektedir (Polonya aleyhine
Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 152, CEDH 2000-XI). Dolayısıyla, Hükümetin iç hukuk yollarının
tüketilmediğine dayalı itirazı kabul edilemez.
Şikâyetin esas yönüne gelince AİHM, daha önce Türkiye aleyhine Karaçay (no 6615/03, prg. 44, 27
Mart 2007) davasında aynı sorun hakkında karar verme fırsatı bulduğunu kaydetmektedir. Bu
bağlamda AİHM, T.C. Anayasası’nın 129. maddesi ile 657 sayılı Kanun’un 136. maddesinden
anlaşıldığına göre, bir uyarı ya da kınama cezasının mahkeme önüne götürülemeyeceğini
hatırlatmaktadır. Böylece AİHM, iç hukukun başvuranların almış olduğu gibi bir uyarı cezasına
ulusal mahkemeler önünde itiraz etme imkânı sunmadığını tespit etmektedir (Karaçay, ilgili bölüm,
prg. 44). Dolayısıyla, başvuranlar olası istismarları engelleyecek ya da sadece bu tür bir disiplin
cezasının yasal olup olmadığının incelenmesini mümkün kılacak teminatlardan mahrum kalmıştır.
Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, uğradıkları maddi ve manevi zarar karşılığında 3 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görememekte
ve bu talebi reddetmektedir. Manevi zararla ilgili olarak ise AİHM, bir ihlal tespitinin zaten manevi
tazminat için yeterli bir adil tatmin oluşturduğu kanaatine varmaktadır (Karaçay ilgili bölüm prg. 49).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, sadece AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderlerinin geri ödenmesini
talep etmektedir. Ancak, başvuranlar bu konuda rakam vermemekte ve kanıt belgesi sunmamaktadır.
Hükümet, başvuranlara yargılama masraf ve giderlerinin ödenmesine gerek olmadığı
kanaatindedir.