CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
KOKU - TÜRKİYE  
(Başvuru no. 27305/95)  
KARAR  
STRAZBURG  
31 Mayıs 2005  
Bu karar AİHS’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle  
ilişkin değişiklik yapılabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Koku – Türkiye davasında,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),  
Başkan J.-P. COSTA,  
Yargıçlar A.B. BAKA,  
K. JUNGWIERT,  
M. UGREKHELIDZE,  
A. MULARONI,  
E. FURA-SANDSTRÖM,  
Geçici yargıç F. GÖLCÜKLÜ ve  
Bölüm Sekreteri S. DOLLÉ’nin katılımı ile kapalı oturumda 10 Mayıs 2005 tarihinde  
toplanmış ve bu tarihte alınan izleyen kararı vermiştir:  
USUL  
1. Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski 25.  
maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Mustafa Koku  
(“başvuran”) tarafından, 19 Nisan 1995 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na  
(“Komisyon”) yapılan başvurudan (no. 27305/95) kaynaklanmaktadır.  
2. Başvuran, Londra’da görev yapan avukat Dr. Anke Stock tarafından temsil  
edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) Sözleşme kurumları huzurundaki işlemler için bir  
Ajan tayin etmemiştir.  
3. Başvuran, özellikle, erkek kardeşinin polis nezareti altına alınmış ve Devlet  
görevlileri tarafından öldürülmeden önce insanlığa aykırı ve alçaltıcı muameleye maruz  
kalmış olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2., 3., 5., 6.,  
13., ve 14. maddelerine atıfta bulunmuştur. Ancak, başvuran, esaslara ilişkin görüşlerinde,  
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden, 6. madde ile ilgili şikayetlerini Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin 13. maddesi uyarınca değerlendirmesini talep etmiştir.  
4. Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin 11 No.’lu Protokol’ünün yürürlüğe girdiği tarih olan, 1 Kasım 1998’de  
iletilmiştir (11 No.’lu Protokol’ün 5 § 2. maddesi).  
5. Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Birinci Daire’sine tevzi edilmiştir  
(Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm  
(AİHS’nin 27 § 1. maddesi), İç Tüzük’ün 26 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi  
oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilen hakim Rıza Türmen, dava heyetinden çekilmiştir (İç  
Tüzük 28. madde). Hükümet, dolayısıyla, heyette ad hoc hakim olarak yer almak üzere,  
Profesör Feyyaz Gölcüklü’yü tayin etmiştir ( AİHS’nin 27 § 2. maddesi ve İç Tüzük 29 § 1.  
madde).  
6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 26 Haziran 2001 tarihli bir karar ile başvurunun  
kabuledilebilir olduğunu açıklamıştır.  
7. Başvuran esaslara ilişkin görüş bildirmiş, ancak, Hükümet bildirmemiştir (İç Tüzük  
59 § 1. madde).  
8. 1 Kasım 2004 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Daire’lerinin yapısını  
değiştirmiştir ( İç Tüzük 25 § 1. madde). Bu dava, yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye  
verilmiştir (İç Tüzük 52 § 1. madde).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
9. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran, 1963 doğumludur ve İngiltere’de  
yaşamaktadır. Başvuran, 20 Ekim 1994 tarihinde polis tarafından tutuklandığı iddia edilen ve  
cesedi 26 Nisan 1995 tarihinde Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan Pötürge İlçe’sinin  
dışında bir mevkide bulunan, Hüseyin Koku’nun erkek kardeşidir.  
A. Giriş  
10. Dava olayları, özellikle de 20 Ekim 1994 ve 26 Nisan 1995 tarihleri arasında  
cereyan eden olaylar, taraflar arasında ihtilaf halindedir.  
11. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle dava olayları aşağıda yer alan B  
Kısmı’nda ortaya konmaktadır( 12-41. paragraflar). Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri  
aşağıda yer alan C Kısmı’nda özetlenmiştir (42-58. paragraflar). Başvuran ve Hükümet  
tarafından sunulan yazılı deliller, sırasıyla, D (59-87. paragraflar) ve E (88-93. paragraflar)  
Kısımları’nda özetlenmiştir.  
B. Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri  
12. Başvuranın erkek kardeşi Hüseyin Koku, 1958 yılında, Türkiye’nin  
güneydoğusunda yer alan Elbistan İlçesi’nde doğmuştur. 1978 yılında, Hüseyin Koku, Fatma  
Koku (née Güzel) ile evlenmiş ve onlar 1994 yılına kadar o zaman yaşları 6 ile 15 arası olan  
altı çocuk sahibi olmuşlardır.  
13. Hüseyin Koku ve ailesi Elbistan’da yerel politikada aktiflerdi. Hüseyin, Kürt  
yanlısı Demokrasi Partisi (DEP)’nin aktif bir üyesi olmuştur. DEP’in Anayasa Mahkemesi  
tarafından 1994 yılında kapatılması ve DEP Meclis Üyeleri’nin tutuklanması üzerine DEP’in  
devamı olarak Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kurulmuştur. Hüseyin Koku, HADEP  
Elbistan İlçe teşkilatının kurucu üyelerinden biriydi ve HADEP Elbistan kolunun başkanı  
olmuştur.  
14. 1994 yılı Mart ayı sonu veya Nisan ayı başı, Hüseyin Koku tutuklanmış, gözaltına  
alınmış ve tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir. Kürdistan İşçiler Partisi (PKK)’ne üye  
olmak, yardım ve yataklık yapmakla suçlanmıştır. Hapishanede olduğu sürede, gözleri bağlı  
tutulmuş, elektrik şoku verilmiş, falaka ve Filistin askısına maruz kalmış, buz gibi soğuk su  
ile hortumlanmış, sudan ve uykudan mahrum bırakılmış ve cop ve demir çubuklarla  
dövülmüştür. 10 Mayıs 1994 tarihinde serbest bırakılmış ve aleyhinde delil yetersizliği  
nedeniyle 17 Mayıs 1994 tarihinde aklanmıştır.  
15. Hüseyin Koku, önde gelen yerel bir HADEP politikacısı olarak, polisin ve  
özellikle de Elbistan Valisi Şükrü Görücü’nün taciz ve tehditlerine maruz kalmıştır. Görücü,  
onu öldürmekle tehdit etmiş, onun bir vatan haini olduğunu ve ayrıca HADEP’in bir terörist  
partisi olduğunu iddia etmiştir. Görücü, ayrıca, Hüseyin Koku’ya “çabucak ortadan  
kaldırılacak” olduğunu söylemiştir. Hüseyin, bu tehdidi ciddiye almış ve diğer HADEP parti  
yetkilileriyle görüşmüştür. 11 Kasım 1994 tarihinde, Özgür Ülke gazetesinde yayınlanan bir  
makalede, HADEP Kahramanmaraş kolu başkanının, Hüseyin Koku’nun, kendisine, Elbistan  
yerel valisi tarafından yapılan tehditlerden bahsettiğini söylediği yazmıştır.  
16. Sözkonusu zamanda, Hüseyin Koku, ayrıca, sivil polis memurları tarafından  
düzenli olarak takip ediliyor ve isimsiz telefonlar ve tehditler alıyordu. HADEP’te Hüseyin’le  
yakın çalışan, Hüseyin ve başvuranın başka bir erkek kardeşi Ali Koku, siyasi baskı sebebiyle  
Türkiye’yi terk etmiştir ve şu anda İngiltere’de yaşamaktadır.  
17. 17 Ekim 1994 tarihinde veya yaklaşık bu tarihte, Elbistan’daki Cumhuriyet  
Mahallesi’nden bazı Kürtler, HADEP yerel merkezine gitmiş ve HADEP yetkililerine, sivil  
güvenlik güçlerinin mahalledeki Kürt ailelerine ait olan evlerin üzerine kırmızı çapraz işareti  
çizdiklerini ve çevrede bulunan herkesin ev numaralarını ve kişisel detaylarını not ettiklerini  
bildirmişlerdir. Bu olay, aileleri endişelendirmiştir, zira, 1970’lerin sonunda,  
Kahramanmaraş’ta, öncesinde evlerin benzer şekilde işaretlendiği, Alevi Kürtlerin katliamı  
yaşanmıştır. Hüseyin Koku, bu konu hakkında, Özgür Ülke gazetesine bir demeç vermiştir.  
18. 18 Ekim 1994 tarihli ertesi gün, Hüseyin Koku, Elbistan Belediye Başkanlığı’na  
çağrılmıştır. Belediye Başkanı, Hüseyin Koku’ya, onu daha önce tutuklayıp hapse attıklarında  
onun bölgedeki politik faaliyetlerine devam etmeyeceğini düşündüklerini söylemiştir.  
Belediye Başkanı, Hüseyin’i, partiden ayrılması, partinin bu kolunu kapatması ve bölgeyi terk  
etmesi konusunda uyarmıştır. Belediye Başkanı, Hüseyin Koku’ya, ayrıca, tavsiyesini  
dinlediği takdirde ona bir şey olmayacağını, ancak, dinlemediği durumda, kendisinin, ona  
olacaklardan sorumlu olamayacağını söylemiştir. Belediye Başkanı, Hüseyin’e, ayrıca,  
Hüseyin’in ve diğer HADEP üyelerinin PKK’ya yardımda bulunduğuna inandığını  
söylemiştir. Hüseyin, yanıt olarak, seçilmiş bir temsilci olduğunu ve yasa dışı hiçbir şey  
yapmadığını söylemiştir. Hüseyin, sonradan, bu görüşmeyi, aralarında HADEP yerel başkan  
yardımcısı Mustafa Yeter’in de bulunduğu HADEP Elbistan kolu yönetim kurulu üyelerine  
anlatmıştır.  
19. 20 Ekim 1994 tarihinde, Hüseyin, kendisini, daha sonra beyaz bir Renault ile  
götüren, telsiz taşıyan sivil polis memurları tarafından kaçırıldığında, saat 12:00 ile saat 13:00  
arasında, Elbistan’daki Malatya Caddesi’nde eşi Fatma ile birlikte yürüyordu. Olay sırasında,  
Hüseyin’den üç ila dört metre uzaklıkta olan Fatma Koku, olaya tanıklık etmiştir. Üç adam  
kendilerini polis memurları olarak tanıtmış ve Hüseyin’e onlarla birlikte merkeze geleceğini  
söylemişlerdir.  
20. Kaçırılma olayına görgü tanıklığı eden diğer kişi, yine bu dönemde Elbistan  
HADEP partisi içinde aktif olan ve Hüseyin’i iyi tanıyan, Bulut Yılmaz’dır. Yılmaz, sivil  
polis memurlarından birini, dana önce, dükkanındaki gazetelere el koyan polis memuru olarak  
hatırlamıştır.  
21. 20 Ekim 1994 tarihinde, Fatma Koku, daha sonra, eşinin iş arkadaşlarına olanları  
anlatmak üzere HADEP merkezine gitmiştir.  
22. 21 Ekim 1994 tarihinde, Fatma Koku, eşinin yeri hakkında bilgi edinmek için,  
Mustafa Yeter eşliğinde, Elbistan Emniyet Müdürlüğü’ne gitmiştir. Fatma Koku’ya  
Hüseyin’in gözaltına alınmamış olduğu söylenmiştir. Fatma Koku, daha sonra, Jandarma’ya  
ve onun sonrasında Cumhuriyet Savcılığı’na yönlendirilmiştir. Ailenin diğer üyeleri  
tarafından ilave soruşturmalarda bulunulmuş, ancak onlara hiçbir bilgi verilmemiştir. Fatma  
Koku, ayrıca, eşinin – başvuranın abisinin – önceki gün tutuklandığını haber vermek için  
başvuranla temasa geçmiştir.  
23. Kaçırılma olayından kısa bir süre sonra, Ali Koku, Fatma Koku’ya, beş veya altı  
polis karakoluna gitmesinde eşlik etmiş, ancak, onlara her karakolda Hüseyin Koku’nun orada  
alıkonulmadığı söylenmiştir.  
24. 31 Ekim 1994 tarihinde, Elbistan Valisi Şükrü Görücü’nün verdiği bir demeç,  
Elbistanın Sesi isimli yerel gazetede yayınlanmıştır. Görücü, bu demeçte, Hüseyin’in  
tutuklanmış olduğunu reddetmiştir.  
25. 1 Kasım 1994 tarihinde, Fatma Koku, eşinin ortadan kaybolmasına ilişkin,  
Elbistan Cumhuriyet Savcısı’na cezai şikayette bulunmuştur. Fatma Koku eşinin bir  
fotoğrafını getirmiş ve konunun araştırılmasını talep etmiştir. Fatma Koku’nun dilekçesine, 1  
Kasım 1994 tarihinde, hem Cumhuriyet Savcısı hem de Emniyet Müdürü tarafından teyit  
imzası atılmıştır.  
26. 1 Kasım 1994 tarihinde, ayrıca, Uluslararası Af Örgütü, Hüseyin Koku’nun  
ortadan kaybolmasına ilişkin olarak ‘Acil Eylem’ bülteni yayınlamıştır.  
27. 3 Kasım 1994 tarihinde, Fatma Koku ve bazı HADEP yöneticileri, Elbistan  
Valisi’ne dilekçe vermiş ve Hüseyin’in kaybolmasına ilişkin bir araştırma yürütmesini talep  
etmişlerdir.  
28. 5 Kasım 1994 tarihinde veya yaklaşık bu tarihte bir akşam, Hüseyin Koku’nun evi  
telefonla aranmış ve bu telefona Hüseyin Koku’nun 13 yaşındaki kızı Özlem cevap vermiştir.  
Telefonda, Özlem’e, babasının işkence gördüğü esnadaki sesi dinletilmiştir. Fatma Koku, bu  
telefon hakkında şikayette bulunmak için, hemen polis merkezine gitmiş, ancak, polisler  
ilgilenmemiş ve hatta onunla alay etmişlerdir. Yapılan arama hakkında Cumhuriyet Savcısı’na  
şikayette bulunulmuş, ancak, başvuranın bildiği kadarıyla, Cumhuriyet Savcısı tarafından,  
konuyu araştırmak üzere, hiçbir adım atılmamıştır. Yaklaşık iki buçuk ay sonra, Koku ailesi,  
Elbistan Cumhuriyet Mahallesi polis merkezine çağrılmış ve burada onlara, yapılan telefon  
araması hakkında sorular sorulmuştur. Fatma Koku, polis memurlarına, eşinin olayını niye  
daha önce araştırmadıklarını sormuştur. Polis memurlarından biri, Fatma’ya şu cevabı  
vermiştir: “Hüseyin’i iyi tanırdım, ancak, onu şimdi görsem tanımazdım ve sen de  
tanımazdın”. Fatma Koku, ona, bununla neyi kastettiğini sormuş, ancak, uzaklaştırılmıştır.  
29. Fatma Koku ve diğer aile üyeleri, Şükrü Görücü ile görüşmeye gitmişler, ancak,  
Şükrü Görücü onlara Hüseyin Koku’nun yeri hakkında hiçbir bilgi vermemiş ve bunun yerine  
Fatma’yı aşağılamış ve tehdit etmiştir.  
30. Hüseyin Koku’nun kaçırılması üzerine, Mustafa Yeter ve Hasan Güner, HADEP  
Elbistan kolunun geçici liderleri yapılmışlardır. Mustafa Yeter ve Hasan Güner, daha sonra  
tutuklanmış ve işkenceye maruz kalmışlardır. Yeter, Hüseyin Koku’nun olayı hakkında  
konuşmaması, onun hakkında başka soru sormaması veya konuya dışarıda dikkat çekmemesi  
yönünde polis tarafından tehdit edilmiştir. Yeter’e istifa etmesi, aksi halde diğerleri ile aynı  
kaderi yaşayacağı söylenmiştir.  
31. 24 Nisan 1995 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Savcısı, Fatma Koku’yu  
Cumhuriyet Savcılığı’na çağırmış ve onu eşi hakkında sorgulamıştır. Cumhuriyet Savcısı,  
ona, Hüseyin Koku’nun PKK tarafından öldürülmüş olup olamayacağını sormuştur. Fatma,  
eşinin PKK ile hiçbir zaman bir bağlantısının olmamış olduğu ve eşinin onlar tarafından  
kaçırılmış veya öldürülmüş olduğuna inanmak için hiçbir sebep olmadığı yanıtını vermiştir.  
Fatma Koku, eşinin daha önce, PKK ile ilgisi olduğu iddiası ile tutuklanmış, ancak serbest  
bırakılmış olduğunu söylemiştir. Fatma Koku, Cumhuriyet Savcısına, kendisinin ve eşinin  
ailesinin hiçbir zaman kimseyle bir problem yaşamadığını söylemiştir.  
32. 27 Nisan 1995 tarihinde veya yaklaşık bu tarihte, Fatma Koku’ya, polis tarafından,  
Elbistan’dan yaklaşık 150 km. uzaklıkta, Malatya ilinin Pötürge ilçesi yakınında bir ceset  
bulunmuş olduğu bildirilmiştir. Fatma ve Koku ailesi üyeleri, Pötürge’ye gittiklerinde,  
Hüseyin Koku’nun üç veya dört parçaya ayrılmış, başı kesilmiş olan cesediyle  
karşılaşmışlardır. Cesedin büyük kısmı çürümüş bir haldedir.  
33. Pötürge Cumhuriyet Savcısı, mevcut Koku ailesi üyelerinin ifadesini almıştır.  
Güvenlik güçleri, Hüseyin Koku’nun akrabalarına, 15 gün içinde bir otopsi yapılacağını ve  
bunun sonrasında cesedin bırakılacağını söylemiştir.  
34. 28 Nisan 1995 tarihinde, Fatma Koku, Cumhuriyet Savcısı’na, eşinin cinayetinin  
araştırılmasını ve gerektiği şekilde harekete geçilmesini talep eden, birkaç resmi şikayette  
bulunmuştur.  
35. 12 Mayıs 1995 tarihinde, Uluslararası Af Örgütü, Hüseyin Koku hakkında başka  
bir ‘Acil Eylem’ bülteni daha yayınlamıştır.  
36. Adli Tıp Kurumu tarafından, 29 Haziran 1995 tarihinde, hazırlanan otopsi  
raporuna göre, bir tanesi kafatasında olmak üzere, cesette iki kurşun yarası vardır.  
37. Temmuz 1995’de, Fatma Koku polis merkezine çağrılmış ve eşine ilişkin verdiği  
dilekçeler hakkında sorgulanmıştır. Fatma Koku, polis merkezindeyken, bu dilekçeleri  
sunduğunu teyit ettiğini sandığı bir belge imzalamıştır.  
38. Koku ailesi, Cumhuriyet Savcısı veya herhangi başka bir yetkili tarafından, Fatma  
Koku’nun eşinin ortadan kaybolmasına ve öldürülmesine ilişkin yürütülen herhangi bir  
araştırmadan haberdar edilmemiştir.  
39. 23 Ağustos 1995 tarihinde, Hüseyin Koku’nun cesedi aile avukatına bırakılmıştır.  
Aynı gün ceset defnedilmiştir. Güvenlik güçleri mensupları, cenaze esnasında, yakın aile  
dışında herhangi bir kimsenin girmesini engellemek için bölgeyi çevrelemiştir.  
40. Başvuran, bu süreç boyunca, Hadep Elbistan kolunun bir başka üyesi olan Mehmet  
Kaya ile temasta kalmıştır. 1996 yılında, Kaya, başvurana, gelecek HADEP yıllık genel  
toplantısında, HADEP’in erkek kardeşinin kaçırılması ve öldürülmesi hakkında bir beyanat  
vereceğini söylemiştir. Kaya ve iki diğer HADEP yerel politikacısı, sözkonusu yıllık genel  
toplantıdan dönüşlerinde vurularak öldürülmüşlerdir.  
41. Başvuran, konuyu, Uluslararası Af Örgütü dahil olmak üzere, muhtelif uluslararası  
örgütlere taşımıştır. Başvuran, Hüseyin Koku’nun ölümüne ilişkin olarak Avrupa  
Parlamentosu’na dilekçe veren, Avrupa Parlamentosu Üyesi Alf Lomas’a akıl danışmıştır.  
Sözkonusu zamanda, başvuranın, Türkiye ile telefon görüşmeleri yaparken birkaç defa  
görüşmesi kesilmiş ve Türkçe konuşan bir ses araya girip onu tehdit etmiştir.  
C. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri  
42. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Hükümet’in, davanın esaslarına ilişkin görüş  
sunmadığını kaydeder (bkz. yukarıda 7. paragraf). Dolayısıyla, aşağıdaki görüşler, Avrupa  
İnsan Hakları Komisyonu’na 15 Mayıs 1996 tarihinde sunulan görüşlerden ve 10 Nisan 1997  
tarihinde sunulan ek görüşlerden alınmış, yani başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar  
verilmesinden önce alınmıştır.  
43. Hükümet’e göre, yetkililer, Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolduğunun, ilk olarak,  
Fatma Koku tarafından Kahramanmaraş Valisi’ne sunulan dilekçenin alınması üzerine (bkz.  
aşağıda 91. paragraf), 3 Kasım 1994 tarihinde farkına varmışlardır. Bu dilekçenin alınması  
üzerine, Kahramanmaraş Vali Yardımcısı, bazı yetkililerden bilgi talep etmiştir.  
44. 7 Kasım 1994 tarihinde, Elbistan Jandarma Komutanlığı, Vali Yardımcısı’na  
cevap göndermiştir. Bu cevaba göre, Hüseyin Koku, jandarma tarafından gözaltına  
alınmamıştır.  
45. 7 Kasım1994 tarihinde, ayrıca, Emniyet Müdürlüğü, Vali Yardımcısı’na, Hüseyin  
Koku’nun 20 Ekim 1994 tarihinde veya dolaylarında kendileri tarafından tutuklanmadığını  
bildirmiştir.  
46. 9 Kasım 1994 tarihinde, Kahramanmaraş Valisi raporunu İçişleri Bakanlığı’na  
göndermiştir, buna göre, bazı gazeteler, Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolduğu iddiası  
haberlerine yer vermiştir. 23 Ekim 1994 tarihinde, Özgür Ülke gazetesi şu başlığı geçmiştir:  
“HADEP Elbistan Kolu Başkanı Gözaltına Alındı”. Aynı gazete, 5 Kasım 1994 tarihinde,  
“HADEP Elbistan Başkanı Kayıp” haberini vermiş ve şu soruyu sormuştur: “HADEP Başkanı  
Öldürüldü mü?”. 29 Ekim 1994 tarihinde, Nevroz gazetesi, “Elbistan’da Gözaltı” başlığını  
taşımıştır. Bu yazıların doğruluğu Kahramanmaraş güvenlik birimleri tarafından  
değerlendirilmiş ve Hüseyin Koku’nun gözaltına alınmamış olduğu tespit edilmiştir. Ancak,  
Hüseyin Koku, yasadışı örgütlere üye olması iddiasına bağlı olarak, 1982 ve 1994 tarihlerinde  
tutuklanmıştır. Kahramanmaraş Valisi, Hüseyin Koku’nun geçmiş faaliyetlerine dayanarak,  
onun, PKK’ya katılmak veya PKK yararına faaliyetler yürütmek amacıyla yasadışı yollarla  
ülkeyi terk etmiş olduğunun mümkün olduğu sonucuna varmıştır.  
47. Hüseyin Koku’nun işkence sonucu maruz kaldığı yaralanmalar için  
Kahramanmaraş Devlet Hastanesi’nde muayene edilip edilmediğini 2 Kasım 1994 tarihinde  
açıkça soruşturmuş olan İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı’na, 10 Kasım 1994  
tarihinde cevap verilmiştir. Cevapta, Hüseyin Koku’nun “20 Kasım 1994 ve 10 Kasım 1994”  
tarihleri arasında, bu hastaneden hiçbir şekilde muayene talep etmediği ve oraya polis  
tarafından getirilmediği belirtilmiştir.  
48. 11 Kasım 1994 tarihinde, Elbistan Emniyet Müdürlüğü komiseri, Kahramanmaraş  
Emniyet Müdürlüğü komiserine bir mektup göndermiş ve mektubunda, Hüseyin Koku’nun  
polis tarafından götürüldüğü iddia edilen Malatya Caddesi’ndeki bazı dükkan sahiplerini  
sorguladığını yazmıştır. Bu kişilerden hiçbirinin böyle bir olay hakkında bir bilgisi yoktur. Bu  
bilgiye ve ayrıca Fatma Koku ve Özlem Koku’dan alınan ifadelere dayanarak, Elbistan  
komiseri, bu iddianın, güvenlik güçlerinin şerefini lekelemek için ortaya atılan birçok benzer  
iddiadan biri olduğu sonucuna varmıştır.  
49. 26 Haziran 1995 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Başsavcısı, Uluslararası Hukuk ve  
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü (bundan sonra “Müdürlük” olarak anılacaktır)’ne, içerisinde  
Bakanlık’a daha önce gönderilen bilgiye atıfta bulunulan bir mektup göndermiştir. Bu  
mektup, Genel Müdürlüğe, 26 Nisan 1995 tarihinde, Hüseyin Koku’nun cesedinin üç  
anahtarla birlikte bulunduğunu bildirmiştir, bu anahtarlardan bir tanesi HADEP partisi merkez  
binasının kapısı, bir tanesi Hüseyin Koku’nun evi ve üçüncüsü Hüseyin Koku’ya ait olan  
çanta içindir.  
50. Çantanın içinde yer alanlara göre, Hüseyin Koku’nun, evli bir kadın olan C. E.  
isimli bir kişiyle evlilik dışı bir ilişki yürüttüğü tespit edilmiştir. Zina suçunun olduğu  
sözkonusu zamanda, C. E.’nin eşi, yetkililere Hüseyin Koku aleyhinde, 20 Aralık 1993  
tarihinde Elbistan Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan takipsizlik kararı ile sonuçlanan, bir  
şikayette bulunmuştur. Çantada bulunan bazı mektuplar, C. E.’nin sadakatsiz davranışlarını  
ortaya koymuştur.  
51. Cumhuriyet Başsavcısı, ayrıca, 28 Nisan 1995 tarihinde Pötürge Cumhuriyet  
Savcısı tarafından, Fatma Koku’nun erkek kardeşi Ahmet Güzel’den alınan bir ifadeye atıfta  
bulunmuştur. Bu ifadeye göre, 22 Ekim 1994 tarihinde, C. E.’nin babası Mehmet Çolak,  
Güzel’e şöyle demiştir: “…onu mahvettiler ve ondan kurtuldular…”. Bunun, Hüseyin  
Koku’ya yönelik olduğu anlaşılmıştır.  
52. Cumhuriyet Başsavcısı, yukarıdaki bilgileri göz önüne alarak, Genel Müdürlüğe  
yazdığı mektubunu, Hüseyin Koku’nun ölümünün C. E. ile kurduğu evlilik dışı ilişkiyle  
yakından ilgili olduğuyla sonuçlandırmıştır.  
53. İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan 26 Haziran 1995 tarihli otopsi  
raporuna göre, cesedin vücudunda iki kurşun yarası ve bir tane de kafatasında vardır.  
54. 8 Eylül 1995 tarihli bir mektupta, Elbistan Cumhuriyet Savcısı, Genel Müdürlük’ü,  
o tarihe kadar toplanan bütün olaylar ve delillerden haberdar etmiştir.  
55. 1 Mart 1996 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Savcısı, Genel Müdürlüğe bir başka  
mektup göndermiştir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvuruya atıfta  
bulunarak, Cumhuriyet Savcısı, Genel Müdürlüğe, Hüseyin Koku’nun ölümünün, cesedin  
bulunmasından sonra Pötürge Cumhuriyet Savcısı tarafından başlatılan ön soruşturma  
tamamlandıktan sonra, açıklığa kavuşacağını bildirmiştir.  
56. 21 Mart 1996 tarihinde, Adalet Bakanlığı, Genel Müdürlüğe, ona yukarıda  
belirtilen yazışmayı bildiren bir mektup göndermiştir. Bu mektuba göre, Devlet yetkilileri  
aleyhine yöneltilen iddialar sahtedir ve propaganda amaçlı yaratılmışlardır.  
57. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 22 Mart 1996 tarihinde  
hazırlanan bir mektup, yukarıda belirtilen olaylara ve raporlara atıfta bulunmuş ve Hüseyin  
Koku’nun cesedinin 23 Ağustos 1995 tarihinde Elbistan’da ailesi tarafından defnedildiğini  
belirtmiştir.  
58. 10 Nisan 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na sunulan ek  
görüşlerinde, Hükümet, son olarak, Pötürge Cumhuriyet Savcısı’nın Hüseyin Koku’nun  
ölümüne ilişkin araştırmasının 1995/42 no.’lu dosya altında halen devam etmekte olduğunu  
ve zamanaşımı süreci dolana kadar devam edeceğini sunmuştur.  
D. Hükümet tarafından sunulan yazılı deliller  
59. Aşağıdaki bilgiler, Hükümet tarafından sunulan belgelerde yer almaktadır.  
60. Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi ( bundan sonra “Malatya Mahkemesi”  
olarak anılacaktır)’nin 10 Mayıs 1994 tarihinde aldığı ara karar uyarınca, PKK örgütüne  
yardım ve yataklık yapma şüphesi ve bu örgüte üye olduğu iddiasından dolayı hakkında  
başlatılan cezai işlemlerin sonucunun çözümünü bekleyen başvuranın erkek kardeşi Hüseyin  
Koku, hapisten serbest bırakılmıştır.  
61. 17 Mayıs 1994 tarihinde, Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, böyle suçlara  
karıştığına dair yeterli delil olmamasından dolayı başvuranın erkek kardeşinin kovuşturmasını  
durdurmaya karar vermiştir.  
62. 26 Nisan 1995 tarihinde, saat 13:00’de, bir köy korucusu olan Emin Ziya Kekeç,  
Tepehan Jandarma Karakolu komutanına, Pötürge ilçesinin idari kaza bölgesi içinde yer alan  
Sinan Köyü’nün Arguça küçük köyü yakınında bir mevkide parçalanmış bir ceset bulduğunu  
haber vermiştir. Tepehan Jandarma Karakolu komutanı, emrindeki bazı askerlerle birlikte,  
Kekeç tarafından cesedin bulunmuş olduğu mevkiye gitmiştir. Olay yerinde hiçbir mermi  
bulamamışlardır.  
63. Pötürge ilçe Cumhuriyet Savcısı Zeki Polat, jandarmalardan kısa bir süre sonra  
olay yerine varmış ve bulgularını bir rapora kaydetmiştir. Polat, ayrıca, bir fotoğrafçıya  
cesedin fotoğrafını çekmesi talimatını vermiştir. Ceset parçalarının altında ve etrafındaki  
toprakta mermi, boş mermi kovanı ve benzer deliller aranmış ancak hiçbiri bulunmamıştır.  
64. Ölünün ceket cebinde bulunan bir cüzdanın içinde bir elektrik faturası ve bir parça  
kağıt vardır. Bu kağıtların çok ıslak olduğu ve yırtılma riskinin olduğu hesaba alınınca, onları,  
kurudukları zaman, daha sonraki bir safhada okuma kararı alınmıştır. Ceket cebinde, ayrıca,  
bir kapı kilidi anahtarı, küçük, paslı bir sustalı bıçak ve paslı iki telefon jetonu bulunmuştur.  
65. Cumhuriyet Savcısıyla birlikte olay yerine varan Dr. Kağan Denge ve Dr. Naim  
Özata, cesedin incelenmesi sırasında hazırlanan bir raporda bulgularını ayrıntılarla  
anlatmışlardır. Bu rapora göre, ceset, fena halde çürümüş ve ceset parçaları ve kemikler  
etrafta yayılmıştır. Cesedin kafası kayıptır. Kemikler, muhtemelen vahşi hayvanlar tarafından,  
cesedin etrafına yayılmıştır. Ceset parçaları üzerinde yürütülen inceleme, herhangi bir ateşli  
silah yaralanmasını ortaya çıkarmamıştır. İç organların hepsi yok olmuştur. Doktorlar ölüm  
sebebini tespit edememişlerdir ve dolayısıyla, ceset kalıntılarını İstanbul Adli Tıp Kurumu’na  
gönderme kararı alınmıştır.  
66. 27 Nisan 1995 tarihinde, Pötürge Cumhuriyet Savcısı, Elbistan ilçesindeki  
meslektaşına, ondan, ceket cebinde bulunan bilgilere bakarak cesedin kimliğini tespit etmeye  
yardımcı olmasını isteyen bir faks göndermiştir.  
67. 28 Nisan 1995 tarihinde, Fatma Koku, cesedin üzerinde bulunan giysileri  
incelemiş ve onların eşi Hüseyin Koku’ya ait olduğu sonucuna varmıştır. Pötürge Cumhuriyet  
Savcısı, daha sonra, cesedin bulunduğu yerde hazırlanan raporlarla birlikte, ceset kalıntılarını  
Adli Tıp Kurumu’na göndermiş ve ölüm sebebinin tespit edilmesini istemiştir.  
68. 28 Nisan 1995 tarihinde, ayrıca, iki jandarma tarafından bir rapor hazırlanmıştır.  
Bu rapora göre, ceset üzerinde bulunan anahtar, Hüseyin Koku’nun sahibi olduğu ve  
kayınbiraderi Ahmet Güzel’in evinde tutulmakta olan bir çantaya aittir. Çanta, içerisinde bazı  
belgeler bulan, jandarmalar tarafından açılmıştır. Bu belgeler, inter alia, C. E. ile zina iddiası  
dolayısıyla Hüseyin Koku aleyhinde başlatılan cezai işlemlere ilişkindir.  
69. 29 Nisan 1995 tarihinde, bazı askerler ve köy korucuları, cesedin bulunduğu yere  
bir daha gitmişler ve kayıp olan ceset kafasını aramışlardır. Kafatasını, üç parçaya ayrılmış  
halde bulmuşlardır.  
70. Aynı günün sonrasında, Pötürge Cumhuriyet Savcısı ve Dr. Denge olay yerine  
gitmişler ve askerler tarafından aynı günün öncesinde bulunan kemikleri incelemişlerdir. Dr.  
Denge, kafatasının arka kısmında, 1 × 1 santimetre ölçüsünde bir mermi girişi olduğunu  
gözlemlemiştir. Bu mermi, ayrıca, kafatasında çatlamaya sebep olmuştur. Cumhuriyet  
Savcısı, kafatası parçalarını, İstanbul Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir.  
71. 28 ve 30 Nisan 1995 tarihleri arasında, yetkililer tarafından, Hüseyin Koku’nun C.  
E. ile ilişkisi olduğunu duyduklarını ve C. E.’nin ailesinin Hüseyin’le kavgalı olduğunu  
belirten, Hüseyin Koku’nun aile üyelerinin ifadeleri alınmıştır.  
72. 1 Mayıs 1995 tarihinde, Fatma Koku, Elbistan Cumhuriyet Savcısı’na bir dilekçe  
sunmuş ve eşinin ceset kalıntılarının İstanbul’da incelendikten sonra kendisine teslim  
edilmesini talep etmiştir.  
73. 25 Mayıs 1995 tarihinde, Adli Tıp Kurumu, ceset kalıntılarının incelemesine  
başlamıştır. Balistik Şubesi’nden, ölü tarafından giyilen giysilerin, merminin veya keskin  
objelerin sebep olduğu herhangi bir hasar taşıyıp taşımadığını tespit etmesi istenmiştir. Mermi  
hasarı bulunduğu takdirde, Balistik Şubesi’nden merminin atıldığı mesafeyi tespit etmesi  
istenmiştir.  
74. 26 Mayıs 1995 tarihinde, Pötürge Cumhuriyet Savcısı Zeki Polat, Elbistan  
ilçesindeki meslektaşına, Hüseyin Koku’nun C. E. ile yürütmüş olduğu ilişkinin Ekim  
1994’teki ölümüyle bağlantılı olabileceği görüşünü belirten bir mektup göndermiştir. Polat,  
Elbistan Cumhuriyet Savcısı’ndan, Elbistan ilçesinde yaşayan C. E. ‘nin aile üyelerinden  
ifadeler almasını istemiştir.  
75. Pötürge Cumhuriyet Savcısı, 26 Mayıs 1995 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’na da bir  
mektup göndermiş ve Hüseyin Koku’nun ceset kalıntılarının incelemesini hızlandırmaları için  
ısrar etmiştir.  
76. 1 Haziran 1995 tarihinde, Pötürge Cumhuriyet Savcısı Polat, araştırmada yer almış  
gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattığı bir rapor hazırlamıştır. Bu rapora göre, HADEP Elbistan  
kolu başkanı Hüseyin Koku, 26 Nisan 1995 tarihinde, kafatasında muhtemel kurşun yarası ile  
ölü bulunmuştur. Polat, ayrıca, Elbistan Cumhuriyet Savcısı’ndan, Hüseyin Koku’nun Ekim  
1994’te kayboluşunun bu Cumhuriyet Savcısının dikkatine sunulmuş olduğunu öğrenmiştir.  
Hüseyin Koku’nun kayboluşunun 15-20 gün öncesinde, C. E.’nin eşi de ortadan kaybolmuştur  
ve bundan sonra C. E., Gaziantep’te başka bir adamla birlikte yaşamaya başlamıştır. Hüseyin  
Koku, kayboluşunun öncesinde, Gaziantep’e gitmiş ve o adamla bir tartışma yaşamıştır.  
77. 13 Haziran 1995 tarihinde, Balistik Şubesi, giysiler üzerindeki çok sayıdaki kesik  
ve diğer hasarların bozulmadan kaynaklandığı sonucuna varmıştır.  
78. 29 Haziran 1995 tarihinde, Adli Tıp Kurumu, raporunda, Hüseyin Koku’nun  
başının arkasından vurulduğunu kaydetmiştir. Ayrıca, başka bir merminin omurgadan geçtiği  
gözlemlenmiştir. İki merminin ölüme sebep olmuş olduğu, ancak, mermilerin atıldığı  
mesafeyi tespit etmenin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Rapor, ölüm saatine ilişkin  
bir bilgi içermemektedir.  
79. 18 Ağustos 1995 tarihli bir mektupta, Elbistan Cumhuriyet Savcısı, Gaziantep  
şehir Cumhuriyet Savcısı’ndan, Hüseyin Koku’nun ölümü hakkında herhangi bir bilgisi olup  
olmadığını tespit etmek için C. E.’yi sorgulamasını istemiştir.  
80. 23 Ağustos 1995 tarihinde, Hüseyin Koku’nun ceset kalıntıları Pötürge  
Cumhuriyet Savcısı’na iade edilmiş ve sonra Pötürge Cumhuriyet Savcısı da ceset kalıntılarını  
cenaze için aile avukatına teslim etmiştir.  
81. 5 Eylül 1995 tarihinde, Gaziantep Cumhuriyet Savcısı tarafından C. E.’nin ifadesi  
alınmıştır. C. E., ifadesinde, Hüseyin Koku ile bir ilişki yaşamış olduğunu reddetmiş ve onun  
ölümü hakkında hiçbir şey bilmediğini eklemiştir.  
82. 18 Ocak 1996 tarihinde, Aziz Dalkılıç isminde bir şahıs, bir jandarma subayı  
tarafından, “1994 sonbaharında Sinan Köyü yakınında bir mevkide bir kişinin iki kişi  
tarafından öldürülmesi” ile ilgili olarak sorgulamıştır. Dalkılıç, Ekim 1994 sonlarında bir gün  
saat 15:00 sularında, hayvanlarına ot toplamak için kendisinin ve eşinin ormana gittiğini  
belirtmiştir. Yaklaşık iki saat sonra, ot toplamayı bitirdiklerinde ve bir traktörle geri dönüş  
yolculuklarına başladıklarında, birisi iki kayanın arasında yüzükoyun yerde yatan ve diğer  
ikisi “pozisyon almış” olan üç adam görmüşlerdir. “Pozisyon almış” olan iki adam, askeri  
üniformalara ve askeri botlara benzer giysiler ve şapkalar giymişlerdir. Her üç adam da,  
üzerinde mühimmat taşınabilir türe benzer açık kahverengi yelekler giymiştir. Dalkılıç,  
adamlardan bir tanesinin silah namlusunu görebilmiştir. Adamların kendisini veya eşini  
gördüğünü sanmamıştır. Hiçbir silah sesi duymamıştır. O ve eşi korkmuşlar ve yollarını  
değiştirmişlerdir ve bu da onları asfalt yola çıkarmıştır. Eve dönüş yollarında, şoförünü  
tanıdıkları bir minibüs görmüşlerdir. Dalkılıç, minibüs şoförüne, kendisinin ve eşinin üç  
silahlı adam görmüş olduklarını söylemiş ve minibüs şoföründen jandarma karakoluna haber  
vermesini istemiştir.  
83. Ertesi gün, Dalkılıç, kendisinin ve eşinin önceki gün tanıklık ettikleri hakkında  
sorgulandığı, jandarma karakoluna çağrılmıştır. Sonraki bir tarihte, Dalkılıç, askerlerin üç  
adama bakmak için bölgeye gitmiş olduklarını ancak onları bulamadıklarını duymuştur.  
84. Dalkılıç, 2 Şubat 1996 tarihinde, saat 09:00’da jandarmalar tarafından evinden  
alınmış ve üç kişiyi görmüş olduğu yere götürülmüştür. Dalkılıç, jandarmalara, askeri giysiler  
giyen “ölü adam”ın arasında yatmış olduğu iki kayayı göstermiştir.  
85. 2 Şubat 1996’da, ayrıca, Dalkılıç, Pötürge Cumhuriyet Savcısı tarafından  
sorgulanmıştır. Dalkılıç, daha önce jandarmaya verdiği ifadede yer alan olaylar şeklini  
tekrarlamış ve hepsi uzun saçlı olan üç adamın komando üniformaları ve bereleri giymiş  
olduklarını eklemiştir. Dalkılıç, hiçbirinin ölü olduğunu düşünmemiştir. İki kaya arasında  
uzanan kişi hareket etmiyor ancak diğer ikisi hareket ediyordur. Minibüs şoförüne Üç silahlı  
adam gördüğünü söylemiş olmasına rağmen, aslında, yalnızca iki tanesi silahlıdır. Adamların  
saçlarının askerlerin saçlarından uzun olduğu gerçeği, iki adamın terörist oldukları görüşüne  
varmasına sebep olmuştur.  
86. 8 Mart 1996 tarihinde, Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Elbistan  
Cumhuriyet Savcısı’na bir mektup göndermiş ve ona, Hüseyin Koku’nun Ekim 1994’te  
kayboluşuna ilişkin bir araştırma yürütülüp yürütülmediğini sormuştur. Cumhuriyet Savcısı,  
mektubunda, ayrıca, aşağıdaki yazışmalara atıfta bulunmuştur:  
(a) 1 Eylül 1995 tarihinde, Genel Müdürlük tarafından Elbistan Cumhuriyet  
Savcısı’na gönderilen bir mektup;  
(b) 8 Eylül 1995 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Savcısı tarafından gönderilen bir  
mektup;  
(c) 11 Eylül 1995 tarihinde, Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’ndan Genel  
Müdürlüğe gönderilen bir mektup;  
(d) 26 Eylül 1995 tarihinde, Genel Müdürlük tarafından gönderilen bir mektup;  
(e) 27 Eylül 1995 tarihinde, Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından,  
Genel Müdürlük’ün 26 Eylül 1995 tarihli mektubuna verilen bir yanıt;  
(f) 28 Şubat 1996 tarihinde, Genel Müdürlük tarafından Elbistan Cumhuriyet  
Savcısı’na gönderilen bir mektup; ve son olarak,  
(g) 1 Mart 1996 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Savcısı tarafından gönderilen bir  
mektup.  
87. 24 Eylül 1996 tarihinde, Elbistan Cumhuriyet Savcısı, Elbistan Cumhuriyet  
Savcılığı tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde Hüseyin Koku ve C. E. zinası için alınan  
takipsizlik kararını Genel Müdürlüğe iletmiştir.  
E. Başvuran tarafından sunulan yazılı deliller  
88. Aşağıdaki bilgiler, başvuran tarafından sunulan belgelerde yer almaktadır.  
89. 1 Kasım 1994 tarihinde, Fatma Koku, Elbistan ilçe Cumhuriyet Savcılığı’na bir  
dilekçe sunmuştur. Fatma Koku, bu dilekçede, eşinin, 20 Ekim 1994 tarihinde öğle vakti  
sıralarında, Renault marka bir otomobille sivil polis memurları tarafından götürüldüğünü iddia  
etmiştir. Ayrıca, Elbistan Emniyet Müdürlüğü’yle bağlantı kurmuş olduğunu ve burada  
kendisine eşinin polis tarafından tutuklanmamış olduğunun söylendiğini belirtmiştir. Fatma  
Koku, son olarak, 31 Ekim 1994 tarihinde yerel gazetede, Elbistan Valisi tarafından  
düzenlenen, basın bülteninin yayınlanması üzerine, eşinin güvenliği için duyduğu endişelerin  
arttığını belirtmiştir. Sözkonusu bildiriye göre, eşi polis tarafından gözaltına alınmamıştır.  
Cumhuriyet Savcısı’ndan eşini aramasını istemiştir. Bayan Koku, dilekçesine eşinin bir  
fotoğrafını ve adresini de eklemiştir.  
90. Aynı gün, Koku’nun dilekçesi Cumhuriyet Savcısı tarafından kabul edilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, dilekçe üzerinde “[Hüseyin Koku], bulunması muhtemel olan yerlerde  
aranmalıdır” şeklindeki talimatlarını yazılı olarak belirtmiştir. Ayrıca aynı gün, sözkonusu  
dilekçe ve talimatların, Elbistan Polis Karakolu’na gönderilmiş olduğu anlaşılmaktadır.  
91. 3 Kasım 1994 tarihinde Koku, kocasının bir fotoğrafı ile birlikte benzer bir  
dilekçeyi Kahramanmaraş Valiliği’ne sunmuştur.  
92. Bulut Yılmaz, başvuranın avukatlarına, Hüseyin Koku’nun 20 Ekim 1994  
tarihinde kaçırılmasına (bkz. paragraf 20) ne şekilde görgü tanığını belirten üç mektup  
göndermiştir. Yılmaz, 1995 senesinde Türkiye’yi terk etmiş ve müteakiben kendisine siyasi  
sığınma hakkı verilen İsviçre’ye yerleşmiştir. Sözkonusu mektuplara göre, Yılmaz 20 Ekim  
1994 tarihinde Elbistan’da bulunan Malatya Sokağı’nda Hüseyin Koku ile konuşmakta olan  
iki sivil polis görmüştür. Daha sonra Hüseyin, beyaz Renault arabaya binmiş ve polis  
memurları ile birlikte oradan ayrılmıştır.  
93. Başvuran AİHM’ye, 1990 ve 2001 seneleri arasında, özellikle Halkın Emek Partisi  
(HEP), DEP ve HADEP olmak üzere, Kürt yanlısı siyasi partilerin temsilcilerine yapılan  
saldırıları listeleyen bir olay kronolojisi sunmuştur.Sözkonusu kronoloji, saldırılar sonucu  
ölen ya da yaralanan Kürt yanlısı siyasi parti mensuplarına yapılan saldırıları listelemektedir.  
Ayrıca, sözkonusu partilerin öncülerine düzenlenen silahlı saldırı ve bombalama olaylarını da  
içermektedir. Listeye göre, 1990 senesinde HEP Parlamentosu’na girişleri ile 1994 senesi  
Ekim ayında Hüseyin Koku’nun kaçırılması arasında geçen sürede, yukarıda kaydedilen  
siyasi partilere mensup altmış üzerinde politikacı öldürülmüştür.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI  
94. İlgili iç hukuk ve uygulaması, Tepe/Türkiye kararında ortaya konmaktadır (no.  
27244/95, §§ 115-122, 9 Mayıs 2003).  
HUKUK  
I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI  
95. Esaslara ilişkin hiçbir görüş bildirmeyen Hükümet (bkz. paragraf 7), hiçbir ön  
itirazda da bulunmamıştır. Ancak AİHM, 26 Haziran 2001 tarihli başvurunun  
kabuledilebilirliği hususundaki kararında, sözkonusu cezai soruşturmanın, AİHS uyarınca  
etkin olduğunun kabul edilip edilmemesinin, başvuranın şikayetinin içeriği ile yakından ilgili  
olduğu ve esaslara dahil edilmesi gerektiği kanısında olduğunu hatırlatır.  
96. AİHM, bu noktaya AİHS’nin 2. maddesi uyarınca başvuranın şikayetinin  
içeriğinin incelenmesi sırasında değinmeyi uygun görmüştür (paragraflar 147-160).  
II. AİHM’NİN DELİLLERİ VE OLAYLARIN SAPTANMASINI DEĞERLENDİRMESİ  
A. Tarafların iddiaları  
1. Başvuran  
97. Başvuran, Hüseyin Koku’nun 1994 senesi Ekim ayında Elbistan’ın merkezinden  
silahlı polis memurlarınca kaçırıldığına dair güvenilir görgü-tanığı ifadeleri bulunduğunu  
belirtmiştir. İddialarını inter alia, Hüseyin’nin sivil polisler tarafından beyaz bir Renault’a –  
başvurana göre, Komisyon ve AİHM huzurundaki Türkiye davalarında güvenlik güçlerince  
yasadışı adam kaçırma amacıyla kullanılan arabalar için kullanılan terim (bkz. paragraflar 19  
ve 92) – bindirilip götürüldüğünü gören Fatma Koku ve Bulut Yılmaz’ın ifadelerine  
dayandırmaktadır.  
98. Tarafınca sunulan Kürt yanlısı politikacılara yapılan saldırıların kronolojisine (bkz.  
paragraf 93) değinen başvuran, ayrıca, 1990lı yılların ortalarında işkence, insanlık dışı  
muamele, ortadan kaybolma, ve mahkeme dışı adam öldürmenin yaygın ve sistematik  
olduğuna ilişkin kuvvetli ve zecri deliller bulunduğunu ileri sürmüştür.Aktif bir yerel  
politikacı olan erkek kardeşi de gözaltında tutulduğu süre içerisinde kötü muameleye maruz  
bırakılmış ve Devlet yetkililerince, özellikle de Elbistan Valisi ve Belediye Başkanı tarafından  
tacize uğramış ve gözdağı verilmiştir. Devamlı olarak, sivil polislerce takip edilmiştir.  
99. Son olarak, Hüseyin Koku’nun kaçırılmasına ilişkin yetkili makamlarca yürütülen  
soruşturma tamamen yetersizdir ve gözaltına alınmış olması hususundaki kesin retlerce  
şekillenmiştir.  
100. Başvuran, yukarıda kaydedilen etkenler gözönüne alındığında, AİHM’nin makul  
şüphenin ötesinde erkek kardeşinin, polis tarafından kasıtlı öldürüldüğü sonucuna varması  
için somut ve delil niteliğinde yeterince materyal bulunduğunu belirtmiştir. Aydın/Türkiye (25  
Eylül 1997 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1997-VI, § 73) ve Kaya/Türkiye (19  
Şubat 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-I, § 77) davalarında AİHM’nin başvurulardaki  
içtihadına değinen başvuran, sözkonusu davanın, delil niteliğindeki gerekli esasların, yeterli  
derecede güçlü, net ve uygun çıkarımların bir arada yer almasından kaynaklanan bir dava  
olduğunu belirtmiştir. Son olarak, AİHM’nin, makul şüphenin ötesinde, Hüseyin Koku’nun  
gözaltında bulunduğu sırada öldürüldüğü hususunda teşvik olmaması durumunda, olasılıklar  
dahilinde iddialarını kanıtlamak için – başvuran, bunun gözaltında gerçekleşen ölümlere  
ilişkin davalarda uygun bir sınama yöntemi olduğunu ileri sürmüştür – yeterli delil  
bulunduğunu belirtmiştir.  
2. Hükümet  
101. Hükümet, esaslara ilişkin görüş belirtmemiştir ve sonuç olarak, başvuranın  
yukarıda kaydedilen iddialarına da değinmemiştir. Kabuledilebilir olduğu açıklanan  
başvurunun öncesinde sunulan görüşlerinde Hükümet, yerel makamlarca başvuranın erkek  
kardeşinin ortadan kaybolmasına ilişkin kapsamlı soruşturmaların yürütüldüğünü ileri  
sürmemiştir. Ortadan kaybolma sorunu, son olarak, Hüseyin Koku’nun cesedinin ortaya  
çıkarılması ile çözümlenmiştir. Hüseyin Koku’nun ölümünün, Devlet yetkililerinin fiilleri ile  
ilgisi bulunmamaktadır; sözkonusu ölüm, C.E.’nin eşinin ailesi tarafından işlenen bir intikam  
cinayet sonucudur. Devlet güvenlik birimleri, hiçbir şekilde ve hiçbir nedenle, yetkili  
makamlarca toplanmış olan delillere göre, başvuranın, muhtemelen evli bir kadınla evlilik dışı  
bir ilişki yaşaması nedeni ile kasıtlı olarak öldürülen erkek kardeşini kaçırmamış veya  
gözaltına almamıştır.  
102. Hükümet, sözkonusu başvurunun ve AİHS organlarına sunulan benzer  
başvuruların, politik amaçlarla ve propaganda amacıyla yapılmış olduğu kanısındadır.  
B. 38 § 1. madde ve müteakiben AİHM tarafından varılan sonuçlar  
103. AİHM, delilleri değerlendirmeye başlamadan önce, daha önce de yapmış olduğu  
gibi, AİHS’nin 34. maddesi uyarınca öngörülen, kişisel başvuru sisteminin etkin şekilde  
işlemesi için, Devletler’in başvuruların düzgün ve etkin şekilde incelenmesini mümkün  
kılmak için tüm gerekli imkanları sağlaması gerektiğini vurgulayacaktır (bkz.  
Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, § 70, ECHR 1999-IV). Başvuranın, Devlet  
yetkililerini, AİHS’nin öngördüğü haklarını ihlal etmekle suçladığı bu nitelikteki davalarla  
ilgili işlemlerde, belli durumlarda yalnızca sorumlu Devlet, sözkonusu iddiaları doğrulayacak  
veya çürütecek bilgilere erişebilir. Bir Hükümet’in, tatmin edici bir açıklamada bulunmadan,  
bu tür bir bilgiyi sunmamış olması, yalnızca başvuranın iddialarının meşru olduğuna ilişkin  
sonuçlara varılmasına değil, aynı zamanda sorumlu bir Devlet’in, AİHS’nin 38 § 1. (a)  
maddesinin öngördüğü sahip olduğu yükümlülüklere uyma düzeyi üzerinde olumsuz kanılara  
varılmasını da neden olur (bkz. Timurtaş/Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70, ECHR 2000-  
VI).  
104. AİHM ilk olarak, Hükümet’in, 15 Mayıs 1996 tarihinde Komisyon’a sunmuş  
olduğu görüşlerinde, yetkili yerel makamlar tarafından hazırlanan bir grup dokümandan alıntı  
yaptığını belirtir (bkz. paragraflar 44-57). Ancak, Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolmasından  
kısa süre sonra yetkili makamlarca yapılan çalışmaları ortaya koyduğu iddia edilen sözkonusu  
dokümanlardan hiçbiri, Sözleşme organlarına sunulmamıştır. Sözkonusu dokümanlar aşağıda  
kaydedilenleri kapsamaktadır:  
(a) Elbistan Jandarma Karakolunca Vali yardımcısına verilen 7 Kasım 1994 tarihli  
cevap (bkz. paragraf 44),  
(b) Polis Karakolunca Vali yardımcısına gönderilen 7 Kasım 1994 mektup (bkz.  
paragraf 45),  
(c) Kahramanmaraş valisinin, 9 Kasım 1994 tarihli raporu (bkz. paragraf 46),  
(d) İnsan Hakları Bakanı’na 10 Kasım 1994 tarihinde verilmiş olan cevap ve Bakan’ın  
2 Kasım 1994 tarihli soruşturması (bkz. paragraf 47),  
(e) Elbistan Emniyet Müdürlüğü Komseri’nin 11 Kasım 1994 tarihli mektubu  
(paragraf 48),  
(f) Elbistan Cumhuriyet Başsavcısı’nın 26 Haziran 1995 tarihli mektubu (bkz. paragraf  
49),  
(g) Elbistan Cumhuriyet Savcısı’nın 8 Eylül 1995 tarihli mektubu (bkz. paragraf 54),  
(h) Elbistan Cumhuriyet Savcısı’nın 1 Mart 1996 tarihli mektubu (bkz. paragraf 55),  
(i) 21 Mart 1996 tarihinde Adalet Bakanlığı tarafından Müdürlüğe gönderilen cevap  
(bkz. paragraf 56), ve son olarak,  
(j) İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nce 22 Mart 1996 tarihinde hazırlanan  
mektup (bkz. paragraf 57).  
105. Ayrıca AİHM, Hükümet’in Komisyon’a cevabı ve AİHM’nin doküman ve bilgi  
talepleri ile ilgili bir grup meseleye temas etmiştir.  
106. Hükümet, öncelikle, Komisyon’un kendisine, başvuranın erkek kardeşinin  
ortadan kaybolması ve müteakip ölümüne ilişkin soruşturma ile ilgili dokümanları sunması  
talebine verdiği cevap olarak AİHM’ye belli dokümanları sunmuştur. AİHM, sözkonusu  
dokümanların, AİHS organlarına sunulmamış olan soruşturmaya ilişkin önemli olma niteliği  
taşıyan bir grup diğer dokümanlara göndermede bulunduğunu gözlemlemiştir. Sözkonusu  
dokümanlar (paragraf 86’da değinilen) aşağıda kaydedilenleri içermektedir:  
(a) 1 Eylül 1995 tarihinde Adalet Bakanlığı’nın Uluslararası Hukuk ve Dışilişkiler  
Genel Müdürlüğü, tarafından Elbistan Cumhuriyet Savcısı’na gönderilen mektup,  
(b) 11 Eylül 1995 tarihinde Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından  
Müdürlüğe gönderilen mektup,  
(c) 26 Eylül 1995 tarihinde Müdürlük tarafından gönderilen mektup,  
(d) 27 Eylül 1995 tarihinde Malatya Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından  
Müdürlüğün 26 Eylül 1995 tarihli mektubuna verdiği cevap, ve son olarak,  
(e) 28 Şubat 1996 tarihinde Müdürlük tarafından Elbistan Cumhuriyet Savcısı’na  
gönderilen mektup.  
107. Ayrıca Hükümet, AİHS organlarına cesedin, otopsi sırasında çekilmiş  
fotoğraflarını (bkz. paragraf 63) ve Hüseyin Koku’nun ceketinin cebinde bulunmuş olan  
dokümanları (bkz. paragraf 64) göndermemiştir.  
108. Son olarak, 27 Temmuz 2000 tarihinde AİHM, Hükümet’ten, yine Hükümet’in  
belirtmiş olduğuna göre, 1995/42 no.lu dosya uyarınca Pötürge Cumhuriyet Savcısı tarafından  
başvuranın erkek kardeşinin ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmanın sonuçlarına ilişkin bilgi  
sağlamasını istemiştir (bkz. paragraf 58). Hükümet, sözkonusu talebe cevap vermemiştir ve  
vermemeleri hususunda bir açıklamada bulunmamıştır.  
109. AİHM, Hükümet’in, Komisyon’un ve AİHM’nin ilgili dokümanlara ve verilere  
ilişkin taleplerine cevap vermedeki ihmali hususunda hiçbir açıklamada bulunmadığı  
sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, AİHM, Hükümet’in bu husustaki tutumundan sonuçlar  
çıkarılabileceği kanısına varmıştır. Ayrıca AİHM, Sözleşme’ye dayalı işlemlerde sorumlu  
Hükümet’in işbirliğinin önemine değinerek (bkz. paragraf 103), Hükümet’in olayları saptama  
görevini ifa ederken, AİHS’nin 38 § 1. (a) maddesince öngörülen Komisyon’a ve AİHM’ye  
tüm gerekli imkanları sağlama hususundaki yükümlülüklerini yerine getirmemiş olduğu  
sonucuna varmıştır.  
C. AİHM’nin olayları değerlendirmesi  
110. Sunulan delilleri değerlendiren AİHM, umumiyetle “makul şüphenin ötesinde”  
kanıt standardını uygulamaktadır (bkz. İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi  
no. 25, § 161). Başvuranın belirtmiş olduğu gibi bu tür bir kanıtın, yeterli derecede güçlü, net  
ve uygun çıkarımların ve reddedilemeyecek benzer maddi karinelerin bir arada yer  
almasından kaynaklanması mümkündür.  
111. AİHM, başvuranın iddialarını, Hüseyin Koku’yu polis memurlarının götürmüş  
olduğunu iddia eden Fatma Koku (bkz. paragraf 19) ve Bulut Yılmaz’ın (bkz. paragraf 20 ve  
92) görgü tanıklığı etmiş olduklarına dair ifadelerine dayandırdığını gözlemlemiştir.  
Başvuran, ifadesini ayrıca, 5 Kasım 1994 tarihinde Hüseyin Koku’nun kızına gelen ve kızın,  
işkence edildiği sırada babasının sesini duyduğunu iddia ettiği isimsiz bir aramaya  
dayandırmıştır (bkz. paragraf 28).  
112. Ancak AİHM, yukarıda kaydedilen olayların, 20 Ekim 1994 tarihinde Hüseyin  
Koku’yu kaçıran veya akabinde onu öldüren kişilerin, Devlet yetkilileri olduğunu tatmin edici  
derecede kanıtlamadığı sonucuna varmıştır. Bunları belirten AİHM, bazı davalarda  
başvuranların, yalnızca sorumlu Hükümet’in erişimine açık olan dokümanların mevcut  
olmadığı durumlarda AİHM tarafından öngörülen gerekli kanıt standardını karşılamasının  
imkan dahilinde olmadığının farkındadır. Bu bağlamda AİHM, yukarıda kaydedilen belgeler  
– özellikle Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolmasından hemen sonra yürütülmeye başlandığı  
iddia edilen soruşturmaya ilişkin belgeler (bkz. paragraf 114) –, Hükümet’in davadaki  
menfaatlerine aykırı olduğu ve Hükümet’in sözkonusu belgeleri sunmaması, AİHM’nin,  
Hüseyin Koku’nun kaçırılmasının hangi koşullarda vuku bulduğunu tespit edememesine  
neden olduğu için yine Hükümet’in, yukarıda kaydedilen belgeleri, AİHS organlarına  
sunmamasına ilişkin tutumdan sonuçlar çıkarabileceği kanısındadır.  
113. Bununla beraber AİHM, Hükümet’in yukarıda kaydedilen ihmali ile ilgili olarak,  
başvuranın Hükümet’in, erkek kardeşinin yaşam hakkını korumadığını iddia ettiği şikayetini  
değerlendirirken bir karara varmayı daha uygun bulmaktadır (bkz. paragraf 121-146).  
114. Benzer şekilde, yetkili makamların, ailenin ortadan kaybolmaya ilişkin  
iddialarına kayıtsız kaldığı hususunda başvuranın iddiaları, Hüseyin Koku’nun kaçırılması ve  
ölümüyle ilgili koşulların gizlendiğine işaret ettiği için AİHM, dava koşullarının, Hükümet’in,  
Hüseyin Koku’nun ölümüne ilişkin koşullar hususunda etkin bir soruşturma yürütme  
yükümlülüğü bağlamında incelenmesinin, daha uygun olacağı kanısındadır.  
115. Yukarıda kaydedilen ışığında AİHM, Hüseyin Koku’nun kaçırılması ve müteakip  
ölümünden kimin sorumlu tutulabileceğine ilişkin bir sonuca varamamıştır.  
116. AİHM, başvuranın şikayetlerini, çeşitli AİHS hükümleri uyarınca  
değerlendirecektir.  
III. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
117. AİHS’nin 2. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan  
dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.  
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda  
meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını  
önlemek için;  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. Hüseyin Koku’nun Devlet yetkililerince öldürüldüğü iddiası  
118. Başvuran erkek kardeşinin, AİHS’nin 2 § 2. maddesinde ortaya konan ayrıntılı  
listedeki amaçların hiçbirinin uygulanmadığı koşullar altında Devlet yetkilileri tarafından  
kasıtlı olarak öldürülmüş olduğunu ileri sürmüştür.  
119. Hükümet, başvuranın erkek kardeşinin ölümünün, C.E.’nin eşinin ailesi  
tarafından gerçekleştirilen bir intikam eylemi olduğu kanısındadır.  
120. AİHM, Hüseyin Koku’nun kaçırılması ve müteakip ölümünün, Devlet  
yetkililerince gerçekleştirilmiş olduğunun tespit edilemediği sonucuna varmıştır (bkz.  
paragraf 115). Bu nedenle, bu bağlamda AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
B. Hüseyin Koku’nun yaşam hakkının korunmadığı iddiası  
1. Başvuran  
121. L.C.B./İngiltere davasında (9 Haziran 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-III, § 36)  
AİHM’nin içtihadına değinen, inter alia, başvuran, AİHS’nin 2. maddesinin, Devletlere, yargı  
yetkileri dahilinde olan kişilerin yaşamlarına korumaya ilişkin pozitif bir yükümlülük  
yüklemiş olduğunu belirtmiştir. Başvuran, kendilerine, kaçırıldığı ve ortadan kaybolduğunun  
teyit edildiği bildirilen bir kişinin, yaşamını korumak veya soruşturma başlatmak için yetkili  
makamların gerekli adımları atmamasının, yaşam hakkının korunması hususunda pozitif  
adımlar atma yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür.  
122. Başvuran iddiasını, Osman/İngiltere davasında (28 Ekim 1998 tarihli karar,  
Raporlar 1998-VIII, § 116) uygulanan sınama yöntemine dayandırmıştır ve erkek kardeşinin,  
1994 senesi Ekim ayında kaçırıldığı ve ortadan kaybolduğu andan itibaren yaşamının, gerçek  
ve ani bir risk altına girdiğini ve yetkili makamların, Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolmasını  
gerektiği şekilde soruşturmamaları nedeniyle sözkonusu riskten kaçınmak için gerekli  
adımları atmaktan vazgeçtiklerini belirtmiştir. Sözkonusu davada başvuranın erkek kardeşinin  
yaşamına yöneltilen gerçek ve ani risk, güneydoğu Anadolu’da görülen, faili meçhul olan,  
yukarıda kaydedilen kronolojide kapsamlı biçimde yer verilen, yinelenen ve devamlı olan  
ortadan kaybolma ve mahkeme dışı ölümlerden kaynaklanmaktadır (bkz. paragraf 93).  
2. Hükümet  
123. Hükümet, başvuranın Devlet’in Hüseyin Koku’nun ölümünden sorumlu olmasına  
ilişkin iddialarının gerekçesiz olduğunu belirtmiştir. Sözkonusu iddialar, başvuranın  
muhtemelen Hüseyin’in C.E. ile evlilik dışı ilişkisinden memnun olmayan kişilerce işlenmiş  
olan müşterek bir suçtan fayda sağlama çabasını yansıtmaktadır.  
124. Hükümet, PKK tarafından gerçekleştirilen ve Türk Devleti’nin bütünlük ve  
bölünmezliğine tehditler yönelten terörist eylemlere kapsamlı olarak değinmiştir. Tespit  
edilemeyen adam öldürmeler, adam kaçırmalar ve çeşitli diğer vahşi eylemler, terörizm  
koşullarında görülmektedir. Ortadan kaybolmalar da Devlet’in çözümlemesi gereken  
problemler arasındadır. Sözkonusu koşullar altında bile Devlet organları, vatandaşlarına karşı  
işlenen suçların faillerini bulabilecek şekilde hareket etmiştir. Sözkonusu davada, başvuranın  
erkek kardeşinin ortadan kaybolmasına ilişkin yürütülen kapsamlı soruşturmalar, ölümünün  
Devlet yetkililerinin faaliyetleri ile hiçbir ilgisi olmadığını ortaya koymaktadır.  
3. AİHM’nin değerlendirmesi  
125. AİHM, başvuranın erkek kardeşinin ortadan kaybolması ve müteakip ölümünden  
Devlet yetkililerinin sorumlu olduğunu tespit etmemiştir. Ancak, bu durum Hükümet’in ölüm  
hususundaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Başvuranın da belirtmiş olduğu gibi 2 § 1.  
maddenin ilk hükmü, Devlet’in yalnızca kasıtlı ve kanuna aykırı bir biçimde yaşamdan  
mahrum bırakmaktan kaçınmasını değil, aynı zamanda yargı alanı dahilindeki kişilerin  
yaşamlarını korumak için gerekli işlemleri yapmasını da öngörür (bkz. L.C.B., yukarıda  
kaydedilmiş olan, § 36).  
126. Bu durum, Devlet’e, etkin ceza hukuku maddelerinin ihlal edilmesinin  
engellenmesi, önlenmesi ve cezalandırılması hususunda icra mekanizmaları tarafından  
desteklenen kişiye karşı suç işlenmesini önlemek için sözkonusu maddeleri yürürlüğe koyarak  
yaşam hakkını koruma görevini yükler. Ayrıca sözkonusu durum, uygun hallerde, yetkili  
makamlar, yaşamı bir diğer kişinin suç fiili nedeniyle risk altına girmiş bir kişiyi korumak için  
önleyici eylemsel önlemler almasını gerekli kılar (bkz. Osman, yukarıda kaydedilen, § 115).  
127. Bu bağlamda AİHM, modern toplumları idare etmede yaşanan zorluklar, kişilerin  
tutumlarının önceden kestirilememesi ve öncelikler ve olanaklar gözönünde tutularak  
yapılması gereken işlemsel seçenekler ışığında, pozitif yükümlülük kapsamının, yetkili  
makamlar üzerine, gerçekleştirilmesi imkansız ya da oran dahilinde olmayan yükler  
yüklemeyecek şekilde yorumlanması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu nedenle, yaşamı riske  
sokma esasına dair her iddia, yetkili makamlar için, sözkonusu riskin gerçekleşmesini  
önlemeye ilişkin işlemsel önlemler alma hususunda bir AİHS yükümlülüğü gerektirmez (bkz.  
Akkoç/Türkiye, no. 22947/93 ve 22948/93, § 78, ECHR 2000-X).  
128. AİHM, pozitif bir yükümlülüğün ortaya çıkması için, yetkili makamların üçüncü  
bir kişinin suç fiilinden dolayı, kimliği tespit edilmiş bir kişinin ya da kişilerin yaşamları  
gerçek ve ani bir risk altına girdiği zaman bunu bildikleri ya da biliyor olmaları gerektiğinin  
ve makul biçimde değerlendirildiğinde, sözkonusu riskten kaçındıkları anlamına gelecek  
şekilde yetki alanları içerisinde gerekli önlemleri almamış olduklarının tespit edilmesi  
gerektiğini hatırlatır (bkz. Osman, yukarıda kaydedilen, § 116).  
129. Hüseyin Koku’nun yaşamının, gerçek ve ani bir risk altına girip girmediği  
hususunda AİHM öncelikle, Hükümet’in Hüseyin Koku’nun, iddia edildiği üzere kızlarıyla  
evlilik dışı bir ilişki yaşamasından hoşnutsuz olmaları sonucu C.E.’nin ailesi tarafından  
kaçırılmış ve öldürülmüş olduğunu belirttiğini gözlemlemiştir. AİHM ayrıca, yetkili  
makamların, Hüseyin Koku’nun C.E. ile ilişkisi olduğuna dair iddialardan haberdar oldukları  
ve bu hususta, Koku aleyhinde başarısızlıkla sonuçlanan bir cezai takibat başlatma  
girişiminde bulunduklarını belirtmiştir (bkz. paragraf 87).  
130. C.E’nin aile mensuplarının, Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolması ve  
öldürülmesi hususunda suçlu bulunduğu ya da aleyhlerinde cezai takibat açıldığına ilişkin  
hiçbir delil olmadığını belirten AİHM, Hükümet’in C.E.’nin ailesini, Hüseyin Koku’nun  
ölümüne dahil eden sunumlarını gözönünde tutmayı uygun görmemiştir.  
131. Buna mukabil AİHM, Hüseyin Koku’nun, HADEP Elbistan kolunun başkanı  
olarak, ortadan kaybolma ve öldürülme riski taşıyan kişiler grubuna girdiği sonucuna  
varmıştır. Bu bağlamda AİHM, başvuran tarafından sunulan kronolojide detaylı olarak yer  
verildiği şekliyle – doğruluğuna Hükümet tarafından itiraz edilmemiştir – HADEP için çalışan  
düzinelerce politikacının ve onlardan önce gelen politikacıların, Hüseyin Koku’nun  
öldürüldüğü sırada kaçırılmış, yaralanmış ve öldürülmüş olduğuna dikkat çekmiştir. Aslen,  
sözkonusu siyasal partilere mensup politikacılara yapılan saldırılar, veya sözkonusu  
politikacıların öldürülmeleri, AİHM tarafından incelenmektedir (bkz., inter alia,  
Binbay/Türkiye (dostane çözüm), no. 24922/94, 21 Ekim 2004; Ekinci/Türkiye, no. 25625/94,  
18 Temmuz 2000; Nuray Şen (no. 2)/Türkiye, no. 25354/94, 30 Mart 2004; Sincar/Türkiye  
(karar), 10 Ekim 2002, no. 70835/01; Sabuktekin/Türkiye, no. 27243/95, ECHR 2002-II  
(özetler); Macır/Türkiye, no. 28516/95, 22 Nisan 2004).  
132. AİHM, sözkonusu dava koşulları altında, ortadan kaybolmasını müteakip,  
başvuranın erkek kardeşinin yaşamının, sözkonusu tarihte, diğer kişilerin yaşamından daha  
gerçek ve ani bir risk altına girmiş olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, yerel  
makamlardan beklenen hareketin, başvuranın erkek kardeşinin ortadan kaybolmasını  
engellemek değil – zaten vuku bulmuştur – fakat, diğer kişilerin suç fiilleri sonucu risk altına  
giren yaşamını korumak için önleyici işlemsel tedbirler almak olduğu sonucuna varmıştır  
(Osman, yukarıda kaydedilen, § 115).  
133. Yetkili makamların, Hüseyin Koku’nun yaşamına yöneltilen tehditten haberdar  
olduğu ya da olması gerektiği hususunda AİHM, Hükümet’e göre, Fatma Koku’nun  
Kahramanmaraş Valisi’ne sunduğu dilekçeyi müteakip yetkili makamlara, Hüseyin Koku’nun  
3 Kasım 1994 tarihinde ortadan kaybolduğunun bildirilmiş olduğunu belirtmiştir (bkz.  
paragraf 91). Ancak başvuran, Koku ailesinin, 21 Ekim 1994 ve 3 Kasım 1994 tarihleri  
arasında yetkili makamlara görüşmelerde bulunduğunu (paragraflar 22, 23 ve 25)  
belirtmiştir.AİHM, 3 Kasım 1994 tarihinden önce başvuranın, Fatma Koku, ailesi ve eşinin  
arkadaşlarının bulunduğu girişimlere detaylı olarak yer veren ifadelerinin doğruluğuna,  
Hükümetçe bir itiraz getirilmediğini gözlemlemiştir. Ayrıca Hükümet, AİHM’nin,  
başvuranın, sözkonusu tarihte ailenin bulunduğu girişimlere ilişkin ifadelerinin  
doğruluğundan şüphe etmesine neden olacak bir bilgi sunmamıştır. Buna ilaveten, 23 Ekim  
1994 tarihinde Özgür Ülke Gazetesi’nin, “HADEP’in Elbistan Kolu Başkanı Gözaltına  
Alındı” başlığını attığını ve yerel makamların, sözkonusu medya kuvertüründen haberdar  
olduğunu belirtmiştir (bkz. paragraf 46). Her durumda, Elbistan Valisi’nin Hüseyin Koku’nun  
polis tarafından gözaltına alındığının reddedildiğine dair bir söyleminin, 31 Ekim 1994  
tarihinde yerel gazetede yayınlanması, yetkili makamların 30 Ekim 1994 gibi erken bir tarihte  
Hüseyin Koku’nun ortadan kaybolduğundan haberdar olduklarını göstermektedir.  
134. Son olarak, 1 Kasım 1994 tarihinde Fatma Koku tarafından Valiliğe sunulan ve  
aynı gün Vali tarafından imzalanan bir dilekçe (bkz. paragraf 90) Hükümet’in iddiasının  
aksine, yetkili makamların 3 Kasım 1994 tarihinden önce ortadan kaybolmadan haberdar  
olduğunun göstergesidir. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, soruşturma yapmakla  
görevli yerel makamların, Hüseyin Koku’nun 20 Ekim 1994 tarihinde kaçırılmasından  
haberdar oldukları sonucuna varmıştır. AİHM’nin, aynı makamların, problemli bir zamanda  
ortadan kaybolmasını müteakiben bu tür aktif siyasi bir kişiliğin karşılaşmış olduğu risklerden  
de haberdar oldukları hususunda şüphesi bulunmamaktadır.  
135. Sözkonusu durum AİHM’nin, risk altına bulunan kişiye karşı suç işlenmesini  
engelleyecek etkin ceza hukuku hükümleri olup olmadığı ve yetkili makamların, makul olarak  
değerlendirildiğinde, Hüseyin Koku’nun yaşamının tehdit altına girmesini engelleyebilecek  
şekilde etki alanlarının kapsamı dahilinde önlem alıp almadıkları sorusunu değerlendirmesine  
neden olmuştur.  
136. Hükümet, etkin ceza hukuk hükümleri olup olmadığı hususu ile açıkça  
ilgilenmese de AİHM, daha önce vermiş olduğu kararlardan, sözkonusu tarihte güney-doğu  
bölgesinde kamu düzenini korumayı amaçlayan fazla sayıda güvenlik gücü bulunduğunu  
belirtmiştir. PKK ve diğer gruplarca yapılan silahlı saldırılara karşı koymak gibi zor bir görevi  
üstlenmişlerdir. AİHM ayrıca, yaşamı koruma amacını güden kanun çerçevesi olduğunu  
belirtmiştir. Türk Ceza Kanunu, adam öldürmeyi yasaklamıştır ve suç işlenmesini önleme ve  
Cumhuriyet Savcılarının adli denetimi altında suçu soruşturma görevini üstlenmiş polis ve  
jandarma güçleri bulunmaktadır. Ayrıca, suçluları yargılama, suçlu bulma ve mahkum etmede  
ceza hukuku hükümlerini uygulayan Mahkemeler bulunmaktadır (Akkoç, § 86, ve Tepe, § §  
115-122).  
137. Yerel bir soruşturmada görevleri belirlemeye ilişkin AİHM, CMK’nın 153.  
maddesi bağlamında, bir suç işlendiğine dair şüphe duymaya yol açan herhangi bir durumdan,  
herhangi bir vasıta ile haberdar edilen bir Cumhuriyet Savcısı, cezai takibat başlatılmasına  
karar vermek için olayları soruşturmakla yükümlüdür. Ayrıca, CMK’nın 151. maddesi  
bağlamında, suçlar, ilgili adli makamlara yönlendirmek amacıyla bölge Valilerine  
bildirilebilir. Son olarak, CMK’nın 235. maddesi bağlamında, Polise ya da herhangi bir  
Cumhuriyet Savcılığına, görevini ifa etmekte olduğu sırada haberdar olduğu bir suçu  
bildirmeyen bir kamu görevlisi, hapsedilmeye mahkumdur.  
138. Ortadan kaybolmasını müteakiben Hüseyin Koku’nun yaşamını koruması  
beklenecek adımlara ilişkin AİHM, kendisine 1 Kasım 1994 tarihinde Fatma Koku tarafından  
eşinin ortadan kaybolduğu bildirilen Elbistan Cumhuriyet Savcısı için başlama noktasının,  
Fatma Koku’dan daha çok bilgi almak ve iddiaların doğruluğunu tasdik etmek için polis  
memurlarını sorgulamak olduğu kanaatindedir. Ayrıca, bölgedeki gözaltı kayıtlarının  
incelenmesi ve muhtemel görgü tanıklarının sorgulanması, Cumhuriyet Savcısı’nın izlemesi  
için açık soruşturma yollarıdır.  
139. Hükümet tarafından, aslında sözkonusu hayati günlerde, Elbistan Cumhuriyet  
Savcısı tarafından Hüseyin Koku’yu kimin kaçırdığını bulmak için çalışmalar yapıldığını  
gösterecek hiçbir bilgi sunulmamıştır. Ayrıca, sözkonusu Savcı’nın, Fatma Koku’dan, kızının  
kimliğini bilmediği bir kişi tarafından telefonla arandığına ilişkin aldığı bilgi üzerine yine  
hiçbir girişimde bulunmadığı görülmektedir (bkz. paragraf 28). Yetkili makamların 3 Kasım  
1994 tarihinden sonra gerçekleştirdiği çalışmalara ilişkin Hükümet’in kendi raporuna göre  
Elbistan Cumhuriyet Savcısı tarafından atılan ilk adım, Cumhuriyet Savcısı’na ortadan  
kaybolmanın bildirilmesinden yaklaşık yedi ay sonraki tarih olan 26 Haziran 1995’de  
Müdürlüğe bir mektup göndermek olmuştur ve sözkonusu mektup, Müdürlüğe yalnızca  
Hüseyin Koku’nun evlilik dışı ilişki yaşadığına dair iddiaları bildirmektedir (bkz. paragraf  
49).  
140. Fatma Koku’nun 3 Kasım 1994 tarihli dilekçesinin kabulü ardından  
Kahramanmaraş Valisi’nce atılan ilk adıma ilişkin AİHM ilk olarak, Hükümet’in AİHM  
huzurunda, Vali’nin, CMK’nın 151. maddesince ve Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesince  
(bkz. paragraf 137) öngörüldüğü gibi, bölge Cumhuriyet Savcısı’na, kendisinin haberdar  
edilmiş olduğu iddiaları bildirdiğini gösteren hiçbir bilgi sunmadığını gözlemlemiştir.  
141. Hükümet, Vali tarafından yürütülen soruşturmada, Hüseyin Koku’nun polis (bkz.  
paragraf 45) ya da jandarma (paragraf 44) tarafından gözaltına alınmamış olduğunun tespit  
edildiğini belirtmiştir. Ayrıca, Malatya Sokağı’nda dükkanları olan kişiler, Hüseyin Koku’nun  
götürülmüş olduğundan haberdar olmamıştır (bkz. paragraf 48). Hükümet, Vali tarafından  
yürütülen soruşturmada, Hüseyin Koku’nun ülkesini yasadışı yollarla PKK’ya katılmak ya da  
PKK adına eylemler gerçekleştirmek (bkz. paragraf 46) üzere terk etmiş olduğunun ve  
ortadan kaybolduğuna ilişkin iddiaların, politik amaçlarla ve güvenlik güçlerinin adını  
lekelemek amacıyla yapıldığının tespit edilmiş olduğunu belirtmiştir (bkz. paragraf 48 ve 56).  
142. Ancak AİHM, Hükümet’in, Sözleşme organlarına bir takım dokümanları  
sunmaması ve dolayısıyla, AİHM’yi, hangi adımların ne şekilde atıldığını saptamak için  
sözkonusu dokümanları ilk elden incelemekten alıkoyması (bkz. paragraf 104) nedeniyle  
AİHM’nin, bu dokümanların iddia edilen içeriklerini değerlendiremediği sonucuna varmıştır.  
Sonuç olarak, güvenlik güçlerinin, adam kaçırma ile suçlanmasından sorumlu olan  
Kahramanmaraş Valisi’nce yürütülen soruşturma, bir soruşturmanın bağımsız ve tarafsız  
olması gereğine uymamaktadır (bkz., mutatis mutandis, Akkoç, § 88, ve orada kaydedilen  
olaylar).  
143. AİHM, ortadan kaybolmaya ilişkin bir soruşturma başlatmak ve denetlemekle  
yükümlü olan Elbistan Cumhuriyet Savcısı’nın, birçok kişinin, Türkiye’nin güney-doğu  
bölgesinde öldürülmekte olduğu önemli günlerde tamamen pasif kaldığı sonucuna varmıştır.  
Gerekli adımları atmamış olarak, ne Cumhuriyet Savcısı ne de genel olarak Türk yetkili  
makamları, başvuranın erkek kardeşinin, ortadan kaybolması ardından öldürülmesini  
engellemek için yetkileri dahilindeki herşeyi yapmış sayılırlar.  
144. AİHM, daha önce, güvenlik güçlerinin dahil olması ile bulunulduğu iddia edilen  
yasa dışı faaliyetlere ilişkin ceza hukuku uygulamasının, sözkonusu tarihlerde güney-doğu  
bölgesinde görülen belirli özellikleri açığa çıkardığına karar vermiştir. Bu özelliklerden biri,  
Cumhuriyet Savcılarının, güvenlik güçlerinin, örneğin, olaylarda adı geçen güvenlik  
görevlilerini sorgulamamak ya da onların ifadesini almamak ve bu güçlerce verilen olay  
raporlarını oldukları gibi kabul etmek suretiyle kanunsuz bir işe karıştıklarını iddia eden  
kişilerce yapılan şikayetleri takip etmemeleri idi (ibid, § 89 ve burada anılan diğer davalar).  
Aynı aksaklık bu davada da meydana gelmiştir. Yukarıda anlatılanlar temelinde, AİHM, ceza  
kanunu hükümlerinin mevcudiyetine rağmen, yukarıda değinilen eksikliklerin, bu davayla  
ilgili tarihte güneydoğu bölgesinde, ceza yasasının sağladığı korunmanın etkinliğine zarar  
verdiği sonucuna varmıştır.  
145. Sonuç olarak, bu eksiklikler, Hüseyin Koku’nun kanunen yararlanabileceği  
korunmayı ortadan kaldırmıştır.  
146. AİHM, yetkililerin, Hüseyin Koku’nun hayatına yönelik gerçek ve yakın  
tehlikelerin gerçekleşmesini önlemede, alabilecekleri makul önlemleri almadıkları sonucuna  
varmıştır. Dolayısıyla, AİHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
C.Soruşturmanın yetersizliği iddiası  
147. Başvuran, Devlet’in, kardeşinin kaybolması ve bunu müteakip öldürülmesine  
yönelik yeterli ve etkili soruşturma yapmamasına ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesinin ihlal  
edildiğini iddia etmiştir.  
148. Hükümet, Hüseyin Koku’nun kaybolması ve ölümüne yönelik kapsamlı  
soruşturmalar yapıldığını belirtmiştir.  
149. AİHM, AİHS’in 2. maddesi kapsamında, yaşam hakkının korunması  
yükümlülüğünün, Devlet’in, AİHS’nin 1. maddesi kapsamındaki “[kendi] yargı yetkisinde  
bulunan herkese AİHS’de ifade bulan hakları ve özgürlükleri tanıma” şeklindeki genel  
yükümlülüğü ile birlikte ele alındığında, bireylerin güç kullanımı sonucunda öldürülmeleri  
durumunda, etkili bir resmi soruşturma yürütülmesi gerektiği anlamına geldiğini tekrarlar  
(bkz. McCann ve Diğerleri – İngiltere, 27 Eylül 1995, Seri A, no. 324, s. 49, § 161 ve  
yukarıda anılan Kaya, § 105). Bu bağlamda, AİHM, bu yükümlülüğün, öldürmenin, bir  
Devlet görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin görüldüğü davalarla sınırlı olmadığına dikkat  
çeker (bkz. Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-VII).  
150. Soruşturma aynı zamanda, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasına  
imkan sağlayacak şekilde etkili olmalıdır (bkz Oğur – Türkiye [BD], no. 21954/93, § 88,  
AİHM 1999-III). Bu, sonuca değil, yönteme dair bir yükümlülüktür. Yetkililerin, olaya ilişkin  
olarak, inter alia, görgü tanığı ifadeleri dahil olmak üzere, kanıtları sağlamlaştırmak için,  
imkanları dahilinde olan uygun adımları atmaları gerekli idi (bkz. yukarıda anılan Tanrıkulu,  
§ 109). Soruşturmada, soruşturmanın ölüm sebebini veya sorumluyu belirleme kabiliyetine  
zarar verecek herhangi bir eksiklik, bu standardın yerine getirilememesi riskini doğuracaktır.  
151. Bu bağlamda, bir süratlilik ve makul ivedilik gereği de bulunmaktadır (bkz. Yaşa  
– Türkiye, 2 Eylül 1998 kararı, Reports 1998-IV, §§ 102-104; Çakıcı – Türkiye [BD], no.  
23657/94, § 80, 87, 106, AİHM 1999-IV; yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109). Belirli bir  
durumda, bir soruşturmada, ilerlemeyi engelleyen durumlar veya zorluklar olabileceği kabul  
edilmelidir. Ancak, yetkililerin, ölümcül güç kullanımını soruşturmada süratli davranmaları,  
hukukun üstünlüğüne dair kamu güvenini muhafaza etmede ve kanunsuz işlere karışmış olma  
veya bu tür işlere müsamaha gösterme görüntüsünü önlemede esastır (bkz McKerr – İngiltere,  
no. 25657/94, § 390-395, AİHM, 2001-VII (bölümler)).  
152. Davanın kendine özgü şartlarını göz önüne alarak, AİHM, ulusal yetkililerin – ve  
özellikle Hüseyin Koku’nu kaçırıldığı yer olan Elbistan’da görev yapan Cumhuriyet  
Savcısının – Hüseyin Koku’nun hayatına yönelik tehlikeyi önlemek için yetkileri dahilindeki  
önlemleri alıp almadığını halihazırda incelemiştir. Bu bağlamda, AİHM, yetkililerin, Hüseyin  
Koku’nun kaybolmasına yönelik bir soruşturma yapmadığı sonucuna varmıştır (bkz  
yukarıdaki 143.-146. paragraflar). AİHM’ye göre, bu, - cesedin kendi yetki alanlarına girdiği -  
Pötürge ilçesindeki yetkililerin, cinayetin fail(ler)ini belirleme olasılığına zarar vermiştir. Her  
halükarda, aşağıda (153.-159. paragraflarda) ortaya konulmuş olan gerekçelerden ötürü,  
Pötürge’deki yetkililerce yürütülen soruşturma da noksan idi.  
153. AİHM, başlangıçta Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanan raporda Hüseyin Koku’nun  
ne zaman öldüğüne dair hiçbir bilgi bulunmadığını; aslında, bu rapordan, Adli Tıp  
Kurumu’nun ölümün ne zaman gerçekleştiğini belirlemeye yönelik herhangi bir çabanın  
olduğunun görülmediğini gözlemler (bkz yukarıdaki 78. paragraf). Bu bağlamda, AİHM,  
Pötürge Cumhuriyet Savcısı Zeki Polat’ın 26 Mayıs 1995 tarihli yazısında, Hüseyin  
Koku’nun ölüm tarihini neden “Ekim 1994” olarak belirttiğine dair AİHM’ye hiçbir bilginin  
iletilmediğini vurgular (bkz. yukarıdaki 74. paragraf).  
154. AİHM’ye göre, Adli Tıp Kurumu’nun ölüm tarihini belirleyememesi ve  
soruşturma savcılarının bu konuyu araştırmaması veya takip etmemesi, soruşturma  
makamlarının, en başından, soruşturmaları için gerekli itina ve ciddiyeti sarf etmediğinin  
göstergesidir.  
155. Akabinde soruşturma makamları tarafından atılan adımlara ilişkin olarak, AİHM,  
bu adımların, daha çok, Hüseyin Koku’nun C.E. ile olan evlilik dışı ilişkisi ile ilgili olduğunu  
gözlemler.  
156. Cumhuriyet Savcısı tarafından, Dalkılıç’ın, Hüseyin Koku’nun cesedinin  
bulunduğu yere çok yakın bir bölgede, bir cesetle birlikte gördüğünü söylediği kişileri  
belirlemek ve sorgulamak için hiçbir adım atılmadığı görülmektedir. Dalkılıç’ın, iki kişinin,  
askeri üniforma (bkz 82. paragraf), veya komando üniforması ve beresine (bkz. 85. paragraf)  
benzer kıyafetler giydiği yönünde verdiği bilgiye rağmen hiçbir ordu mensubu, Cumhuriyet  
Savcıları tarafından sorgulanmamıştır. Aynı şekilde, Dalkılıç’ın, askerlerin üç kişiyi aramak  
için bölgeye gittiğini ancak onları bulamadıklarını duyduğuna dair ifadesinin doğruluğuna ve  
kesinliğine ilişkin olarak AİHM’ye bilgi verilmemiştir (bkz 83. paragraf).  
157. AİHM, bir ölüme yönelik soruşturmanın, AİHM’nin içtihadı kapsamında etkili  
olarak görülebilmesi için, maktulün en yakın akrabasının, meşru haklarını olabildiğince  
korumak için süreçte yer alması gerektiğini tekrarlar (yukarıda anılan McCerr, § 148). Dava  
dosyasında, yetkililere kaybolma olayını (bkz 22., 23., 25. ve 27. paragraflar) ve müteakip  
olayları (bkz. 28., 29., 31. ve 34. paragraflar) derhal bildirmek suretiyle aktif rol oynayan  
Hüseyin Koku’nun eşi ve diğer yakın akrabalarına, Hüseyin Koku’nun ölümüne ilişkin  
soruşturma hakkında bilgi verildiğini belirten hiçbir ifade bulunmamaktadır.  
158. Yetkililerin 1 Eylül 1995 ve 1 Mart 1996 tarihleri arasında attığı edilen adımlara  
ilişkin olarak, AİHM, bu adımların kaydedildiği belgelerin kendisine sunulmadığını gözlemler  
(bkz 86. paragraf); dolayısıyla, bu önlemlerin etkinliğini değerlendiremeyecektir.  
159. Son olarak, Hükümet’in, AİHM’nin soruşturmaya ilişkin 27 Temmuz 2000 tarihli  
talebine yanıt vermemesi nedeniyle (bkz 108. paragraf), AİHM, yetkililerin 24 Eylül  
1996’dan sonra attığı adımlardan haberdar olmamıştır (bkz 87. paragraf).  
160. Yukarıda anlatılanlar temelinde ve Hükümet’in soruşturmanın sonucunu  
AİHM’ye bildirmemesini göz önüne alarak (bkz 108. paragraf), AİHM, Hükümet’in iç hukuk  
yollarının tüketilmesine dayalı ön itirazını reddeder (bkz 95., 96. paragraflar) ve yetkililerin,  
AİHS’nin 2. maddesinin gerektirdiği gibi, başvuranın kardeşinin ölümüne yönelik etkili  
soruşturma yapmadığı sonucuna varmıştır.  
161. Dolayısıyla, AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin, usuli kolu bağlamında ihlal  
edildiğini tespit etmiştir.  
IV.AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI  
162.Başvuran, AİHS’nin 3. maddesinin aşağıdaki sebeplerden dolayı, ayrı ayrı ihlal  
edildiğini öne sürmüştür:  
(a)kardeşinin kaçırılması ve Devlet’in kaybolmaya ilişkin herhangi bir yeterli ve etkili  
soruşturma yürütmemesi, AİHS’nin 3. maddesi kapsamındaki işkenceye ve insanlık dışı ve  
küçük düşürücü muameleye karşı koruma ilkesine zarar vermiştir ve bu ilke ile  
bağdaşmamaktadır;  
(b)Hüseyin Koku’nun güvenlik güçlerince gözaltında tutulduğu sürede, ikinci defa, 20  
Ekim 1994 tarihinde tutuklanmasının ardından işkence gördüğüne dair yeterli kanıt  
bulunmaktadır ve son olarak,  
(c) başvuran, yetkililerin, kardeşinin kaybolmasına ilişkin kayıtsızlığı karşısında acı ve  
sıkıntı yaşamıştır.  
163. AİHS’nin 3. maddesi şöyledir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi  
tutulamaz.”  
164. Argümanlarına destek olarak, başvuran ve kendisine ait sağlık belgeleri Dr. Tricia  
Bohn tarafından incelendikten sonra, başvuran, AİHM’ye, adı geçen doktor tarafından 2 Ekim  
2001 tarihinde hazırlanmış bir rapor iletmiştir. Bu rapora göre, 12 Haziran 1995 tarihinde,  
başvuranın, kardeşinin kaybolması ve akabinde parçalanmış cesedinin bulunmasından ötürü  
depresyona girdiğini teşhis edilmiştir. Semptomlarının giderilmesinde beş ayrı antidepresan  
kullanılmış, ancak fayda sağlanamamıştır ve başvuran çalışamamıştır.  
165.Hükümet, bu madde kapsamında yapılan şikayetleri hususi olarak incelememiştir.  
166. AİHM, başvuranın, AİHS’nin 13. maddesi kapsamında yaptığı şikayetin ilk  
kolunu incelemenin uygun olduğu kanısındadır (bkz 177.- 183. paragraflar).  
167.3. madde kapsamındaki şikayetin ikinci koluna ilişkin olarak, AİHM, başvuranın  
kardeşinin öldürülmesinde herhangi bir Devlet görevlisinin adının geçtiğinin belirlenmediğine  
dair yukarıdaki tespitini hatırlatır (bkz. 115. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın iddia ettiği  
gibi, bu maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak için herhangi bir olgusal temel  
bulunmamaktadır.  
168. Başvuranın son şikayeti ile ilgili olarak, AİHM, geçmişte, başvuranların, yakın  
akrabalarının kaybolması ve bu akrabalarına ne olduğunu bulamamaları ve şikayetlerinin  
yetkililer tarafından ele alınma biçiminin, başvuranlar üzerinde yarattığı sıkıntı ve acının,  
AİHS’nin 3. maddesine aykırı, insanlık dışı ve küçültücü muamele teşkil ettiğini tespit  
etmiştir (bkz inter alia, yukarıda anılan Timurtaş, § 98, ve İpek ve Türkiye, no. 25760/94, §  
183, AİHM 2004 (bölümler)). Karar verme aşamasında, başvuranların maruz kaldıkları uzun  
belirsizlik ve endişe süreçleri, AİHM için belirleyici unsurlar olmuştur (bkz yukarıda anılan  
Timurtaş – Türkiye, § 98; yukarıda anılan İpek, § 183; Orhan – Türkiye, no. 25656/94, § 360,  
18 Haziran 2002).  
169. Başvuran, kendisi açısından bu davada AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine  
dair şikayetine desteklemek bağlamında, AİHM’nin Kurt – Türkiye (25 Mayıs 1998 kararı,  
Reports 1998-III) ve yukarıda anılan Çakıcı davalarına ilişkin içtihatlarına atıfta bulunmuştur.  
Her iki dava da başvuranların – sırası ile oğlu ve erkek kardeşi olmak üzere - yakın  
akrabalarının kaybolması ile ilgilidir; bu kaybolma süreçlerinde, AİHM’nin kararlarını verdiği  
tarihte, kayıtsız tutuklamalar, halihazırda dört buçuk ve beş buçuk yıla ulaşmıştı.  
170. AİHM’nin, Hüseyin Koku’nun kaçırıldığı 20 Ekim 1994 ile cesedinin bulunduğu  
26 Nisan 1995 tarihleri arasında geçen süreyi, bu madde çerçevesinde yapılan şikayeti  
incelemesindeki amaçlar için yeterli olarak görmeye hazır olması ile ilgili olarak, kaybolan  
kişinin aile fertlerinden hangilerinin AİHS’nin 3. maddesine aykırı muamelenin mağduru  
olduğunu iddia edebileceği sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu, AİHM’nin (yukarıda anılan § 98)  
Çakıcı davasındaki kararında açıkça belirttiği gibi, başvuranın sıkıntısına, bir insan hakları  
ihlali mağdurunun akrabalarının kaçınılmaz olarak maruz kaldığının düşünülebileceği  
duygusal acıdan daha farklı bir boyut ve nitelik veren özel unsurların bulunmasına bağlıdır.  
Bununla ilgili olan öğeler, aile bağının yakınlık derecesi – bu bağlamda, ebeveyn-çocuk bağı  
belli bir öncelik arzedecektir -, ilişkinin kendine özgü koşulları, aile bireyinin sözkonusu  
olayları tecrübe etme derecesi, aile bireyinin kaybolan kişi hakkında bilgi elde etme  
çabalarına katılımı ve yetkili mercilerin bu tür istemlere yanıt verme biçimidir. AİHM, ayrıca,  
bu tür bir ihlalin özünün, aile bireyinin “kaybolması”nda değil, daha ziyade, durumun yetkili  
mercilere intikal ettirildiğinde bu mercilerin durumla ilgili tepkileri ve tutumları ile alakalı  
olduğunu vurgular. Özellikle, bu husus bağlamında, bir akraba, yetkililerin davranışlarının  
kurbanı olduğunu doğrudan iddia edebilir.  
171. Bu davada, başvuran, Çakıcı davasındaki başvuran gibi, kaybolan şahsın erkek  
kardeşidir. Başvuran, erkek kardeşi kaçırıldığında yoktu; İngiltere’de yaşamaktaydı. Aynı  
zamanda, başvuranın, kardeşinin durumunu, Avrupa Parlamentosu (bkz 41. paragraf) ve  
Uluslararası Af Örgütü (26. ve 35. paragraflar) de dahil olmak üzere uluslararası kuruluşların  
dikkatine sunmak bağlamında girişimlerde bulunurken, Türkiye’de ulusal makamlar nezdinde  
bilgi istemediği görülmektedir. Ayrıca, yetkililerin yanıtlarından kaynaklanan ve durumu  
kötüleştiren herhangi bir özellik AİHM’nin dikkatine sunulmamıştır. Sonuç olarak, AİHM, bu  
davada, başvuranın kendisi ile ilgili olarak bir 3. madde ihlalini haklı kılacak hiçbir özel husus  
görmemektedir.  
172. Dolayısıyla, AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.  
V. AİHS’NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
173. Başvuran, AİHS’nin 5. maddesine atıfta bulunarak, kardeşinin, özgürlük ve  
güvenlik hakkını teminat altına alan bu maddenin birinci ve beşinci fıkralarında ifade bulan  
güvencelerin tamamen göz ardı edilmesiyle tutuklu bulundurulduğunu iddia etmiştir.  
174. Hükümet, başvuranın, kardeşinin polis tarafından tutuklu bulundurulduğunu  
reddetmekten başka, bu şikayeti hususi olarak değerlendirmemiştir.  
175. AİHM, herhangi bir Devlet görevlisinin, başvuranın kaçırılmasına karıştığının  
kesinleşmediğine dair yukarıdaki tespitini hatırlatır (115. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın  
iddiasını doğrulayacak hiçbir kanıtsal temel bulunmamaktadır.  
176. Sonuç olarak, AİHM, başvuranın erkek kardeşi ile ilgili olarak, herhangi bir 5.  
madde ihlali tespit etmemiştir.  
VI.AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
177. Başvuran, kendisi ve ailesinin, erkek kardeşinin kaçırılması, tutuklanması ve  
öldürülmesinin ulusal mercilerce tam ve usulüne uygun olarak soruşturulması için mümkün  
olan her türlü makul girişimde bulunduklarını öne sürmüştür. Ancak, mercilerin, şikayetlerine  
ve dilekçelerine verdikleri yanıtları tam anlamıyla yetersiz idi. Gerekli olan hukuk yolları ya  
bulunmamakta idi ya da uygulamada faydasızdı.. AİHS’nin 13. maddesi şöyledir:  
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev  
yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili  
bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”  
178. Hükümet, başvuranın erkek kardeşinin kaybolmasının ve ölümünün yeterince  
araştırıldığını öne sürerek itiraz etmiştir.  
179. AİHM, ulusal hukuk düzeninde her ne şekilde sağlanmış olursa olsun, AİHS hak  
ve özgürlüklerinin özünü uygulamada, AİHS’nin 13. maddesinin ulusal seviyede bir hukuk  
yolunu teminat altına aldığını yineler. Dolayısıyla, Sözleşmeci Devletler’e, bu madde  
bağlamında AİHS yükümlülüklerine uygun hareket etme şekline dair belirli bir takdir yetkisi  
tanınmış olsa da, 13. maddenin maksadı, AİHS çerçevesinde yapılan “savunulabilir bir  
şikayet”in esasını ile ilgilenecek bir hukuk yolunun sağlanmasını şart koşmak ve uygun  
tazmini sağlamaktır. 13. maddedeki yükümlülüğün kapsamı, başvuranın, AİHS çerçevesinde  
yaptığı şikayetinin niteliğine bağlıdır. Ancak, 13. maddenin şart koştuğu hukuk yolunun,  
gerek uygulamada gerekse hukuki açıdan “etkili” olması gereklidir. Dolayısıyla,  
uygulanmasının, sorumlu Devlet görevlilerinin davranışları ve ihmalleri ile haksız bir biçimde  
engellenmemesi gerekmektedir (bkz Aksoy – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 1996-  
VI, s. 2286, § 95; yukarıda anılan Aydın, § 103; yukarıda anılan Kaya, § 106).  
180. Yaşam hakkının korunmasının temel önemi ışığında, 13. madde, uygun olduğu  
hallerde tazminat ödenmesine ek olarak, müştekinin soruşturma sürecine etkili erişimi de  
dahil olmak üzere, ölümden sorumlu olanların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlayacak  
kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılmasını gerektirir (bkz yukarıda anılan Kaya, § 107).  
181.Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, Devlet görevlilerinin, başvuranın  
erkek kardeşinin kaçırıldığının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlandığını tespit  
etmemiştir. Ancak, geçmiş davalarda hükmettiği gibi, bu, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında  
yapılan şikayetin, 13. madde açısından “savunulabilir” bir şikayet olmasını engellemez (bkz  
yukarıda anılan Akkoç, § 104 ve orada anılan davalar). Bu bağlamda, AİHM, başvuranın  
erkek kardeşinin bir kaçırılma ve kanunsuz bir öldürme olayının kurbanı olduğu tartışma  
konusu değildir, dolayısıyla, başvuranın “savunulabilir bir iddiası”nın olduğu düşünülebilir.  
182. Şu halde, yetkililerin, bu suçlara ilişkin koşullara yönelik etkili bir soruşturma  
yapma yükümlülükleri bulunmaktaydı. Yukarıda izah edilen sebeplerden ötürü (bkz 152.-160.  
paragraflar), gerektirdikleri, 2. maddenin şart koştuğu soruşturma yükümlülüğünden daha  
kapsamlı olan 13. maddeye uygun olarak herhangi bir etkili cezai soruşturma yapıldığı  
düşünülemez (bkz yukarıda anılan Kaya, § 107). Dolayısıyla, AİHM, erkek kardeşinin  
kaçırılması ve sonrasında ölümüne ilişkin olarak başvurana etkili bir hukuk yolu  
tanınmadığını ve böylece tazminat talebi de dahil olmak üzere, faydalanabileceği başka hukuk  
yollarının da kendisine tanınmadığını tespit etmiştir.  
183. Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
VII. 2., 3., 5., 6., VE 13. MADDELER BAĞLAMINDA AİHS’NİN 14. MADDESİNİN  
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
184. Başvuran, bu davanın koşullarının, 2., 3., 5., 6. ve 13. maddeler kapsamında bir  
14. madde ihlali ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Erkek kardeşinin kaçırılıp öldürülmesinin,  
kendi siyasi düşünceleri ile HADEP, ve daha geniş kapsamıyla, Türkiye’deki Kürt azınlık  
adına yürüttüğü faaliyetlerinin doğrudan bir sonucu olarak gerçekleştirildiğine dair yeterli  
kanıt bulunduğunu ifade etmiştir. AİHS’nin 14. maddesi şöyledir:  
“Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,  
siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet,  
doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”  
185. Hükümet, bu şikayeti hususi olarak incelememiştir.  
186. AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddeleri bağlamındaki ihlal tespitlerini gözlemlemiş  
ve başvuranın AİHS’nin 14. maddesi kapsamındaki şikayetlerini ayrı olarak incelemenin  
gerekli olmadığı kanısına varmıştır.  
VIII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
187. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek  
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği  
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A.Maddi Tazminat  
188. Başvuran, kaçırıldığı tarihte erkek kardeşinin 1958 doğumlu ve 36 yaşında  
olduğunu ifade etmiştir. Kendisi evli ve yaşları 6 ve 15 arasında değişen altı çocuk babası idi.  
189. Hüseyin Koku, kaynakçı ve boru tesisatçısı olarak çalışmaktaydı. Irak, Suudi  
Arabistan ve Güney Afrika’da birkaç uluslararası şirkette çalışmıştı. AİHM’ye iletilen 2001  
tarihli dilekçesinde, başvuran, Hüseyin Koku’nun ailesi adına geçmiş ve gelecek tarihler için  
tazminat talep etmiş ve Hüseyin Koku’nun Türkiye’deki eşi ve ailesine ulaşmanın zor  
olmasından dolayı, detaylı bir talep sunmanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Başvuran,  
AİHM’ye mümkün olduğunca kısa sürede, aktüerya hesabı temelinde detaylı bir talep  
bildirileceğini de ifade etmiş olmasına rağmen, bildirmemiştir.  
190. Başvuran ayrıca, erkek kardeşinin kaçırılması ve öldürülmesinden dolayı 1995  
yılından bu yana depresyondan ötürü çalışamadığını ifade etmiştir. Başvuran, iddiasına destek  
olarak, Dr. Tricia Bohn tarafından hazırlanan rapora işaret etmiştir (164. paragraf). Başvuran,  
1995’ten önce, haftada 294.70 Sterlin kazanan tecrübeli bir kaynakçı olduğunu iddia etmiştir.  
Başvuran, aktüerya cetveli temelinde, tahmini kazanç kaybı için 266,644.56 Sterlin talep  
etmiştir.  
191. Hükümet, başvuranın talep ettiği miktara itiraz etmiş ve kazanç kaybı iddiası ile,  
zaten erkek kardeşinin yetkililere yüklenemeyecek ölümü arasında, hiçbir sebep sonuç  
bağlantısı bulunmadığını öne sürmüştür.  
192. Başvuranın kazanç kaybına ilişkin olarak, AİHM’nin içtihadı, başvuranca iddia  
edilen zarar ile AİHS ihlali arasında açık bir sebep sonuç bağı bulunması gerektiğini ifade  
etmektedir ve bu, uygun durumlarda, kazanç kaybının tazmin edilmesini de kapsar (bkz  
diğerlerinin yanı sıra, Barbera, Messegue ve Jabardo – İspanya (50. madde), 13 Haziran 1994  
kararı, Seri A no. 285-C, ss. 57-58, § 16-20 ve yukarıda anılan Çakıcı, § 127).  
193.Ancak, AİHM, AİHS ihlali teşkil ettiği tespit edilen hususlar ile – başvuranın  
erkek kardeşinin yaşam hakkının korunmaması ve etkili bir soruşturma yapılmaması –  
başvuran tarafından talep edilen maddi tazminat arasında yeterli sebep sonuç bağı  
görmemektedir. Dolayısıyla, başvuranın kendi kazanç kaybına dair iddialarını reddeder.  
194.Başvuranın, merhum erkek kardeşinin kazanç kaybı ile ilgili iddialarına ilişkin  
olarak, AİHM, başvuranın AİHM’ye sözkonusu kaybı ayrıntılı olarak ortaya koyan bir talep  
iletmediğini gözlemler. Ancak, Hüseyin Koku’nun, ailesinin geçimini sağladığı gerçeği  
geçerliliğini korumaktadır ve Hükümet buna ihtilaf etmemiştir. Merhumun ailevi durumunu,  
Hüseyin Koku’yu, yaşını ve ailesinin geçimini sağlayan mesleki faaliyetlerini dikkate alarak,  
AİHM, 2. madde ihlali ile, Hüseyin Koku’nun ailesinin, Hüseyin Koku tarafından sağlanan  
mali desteğin kaybı arasında, kesin olarak doğrudan bir sebep sonuç bağı bulunduğunu tespit  
etmiştir.  
195. AİHM, yukarıda anlatılanlar ve eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme  
sonucunda, Hüseyin Koku’nun eşine ve altı çocuğuna, Hüseyin Koku’nun eşi ve altı  
çocuğunun Türkiye’deki banka hesabına yatırılmak üzere, 60.000 Euro ödenmesine karar  
vermiştir (bkz. mutatis mutandis, Buldan – Türkiye, no. 28298/95, § 116, 20 Nisan 2004).  
B.Manevi tazminat  
196. Başvuran, AİHM’yi, bu davadaki AİHS ihlallerinin vahametini dikkate almaya  
davet etmiş ve AİHM’den, erkek kardeşinin kaybolması ve sonrasındaki ölümünden dolayı  
maruz kaldıkları acı dolayısıyla, Hüseyin Koku’nun eşi ve altı çocuğuna 50.000 Sterlin,  
kendisi için ise 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermesi talebinde  
bulunmuştur.  
197.Hükümet, başvuranın davanın esaslarına ilişkin iddialarını kanıtlayamadığını ve  
bu sebeple, Hükümet’in başvurana manevi tazminat olarak herhangi bir tazmin sağlamakla  
yükümlü olmadığını belirtmiştir.  
198. AİHM, tespit ettiği 2. ve 13. madde ihlallerini hatırlatır. Sonuç olarak, AİHM,  
kıyaslanabilecek davalardaki tazminatları dikkate alarak, eşitlik temelinde, Hüseyin Koku’nun  
eşi ve altı çocuğunun banka hesabına yatırılmak üzere, 20.000 Euro manevi tazminat  
ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca, başvurana, bizatihi maruz kaldığı manevi zarar için 3.500  
Euro ödenmesine ve bu meblağın, başvuranın İngiltere’deki banka hesabına yatırılmasına  
karar vermiştir.  
C.Mahkeme masrafları  
199.Başvuran, başvuru için yapılan masraflar ve ücretler için toplam 14.935,66 Sterlin  
talep etmiştir. Bu meblağ şunları kapsamaktadır:  
(a) İngiltere’de Kürt İnsan Hakları Projesi (KHRP) için çalışan avukatlarının ücretleri  
için 10.141,66 Sterlin;  
(b) KHRP Başkanı Kerim Yıldız için 2.500 Sterlin;  
(c) İngiltere’de çalışan avukatların telefon, posta, fotokopi ve kırtasiye gibi idari  
masrafları için 470 Sterlin; ve  
(d) İngiltere’de çalışan avukatların çeviri masrafları için 1.824 Sterlin.  
200. Başvuran, avukatlarının ücretlerine dair iddiasını desteklemek için ayrıntılı bir  
masraf listesi sunmuştur.  
201. Hükümet, yalnızca gerçekten yapılmış masrafların tazmin edilebileceğini ve  
başvuran ile avukatlarının tüm masraf ve ücretleri belgelemeleri gerektiğini ancak bunu  
yapmadıklarını belirtmiştir. Hükümet, ayrıca, AİHM’yi aşırı meblağın ödenmesine karar  
vermemeye davet etmiştir.  
202. AİHM, başvuranın KHRP Başkanı için talep ettiği 2.500 Sterlin için herhangi bir  
açıklama sunmamasını dikkate alarak, bu bağlamda herhangi bir meblağın ödenmesine karar  
veremez.  
203. Masraf ve harcamaların kalan kısmı ile ilgili olarak, elindeki bilgi temelinde  
yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, başvurana – uygulanabilecek her türlü katma değer  
vergisi hariç – hukuki mümessillerinin, başvuranın belirteceği, İngiltere’deki banka hesabına  
yatırılmak üzere, masraf ve harcamalar için 15.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.  
D.Gecikme faizi  
204. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar  
vermiştir.  
YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,  
1.Hükümet’in ön itirazının reddine oybirliğiyle;  
2.Sorumlu Devlet’in AİHS’nin 38. maddesinden kaynaklanan, AİHM’ye olguları belirleme  
görevi kapsamında, tüm gerekli imkanları sağlama yükümlülüğünü ihlal ettiğine oybirliğiyle;  
3.Başvuranın erkek kardeşinin iddia edildiği üzere kaçırılması ve öldürülmesi bağlamında  
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
4. Sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 2. maddesi kapsamında başvuranın erkek kardeşinin yaşam  
hakkını koruyamadığına oybirliğiyle;  
5.Sorumlu Devlet yetkililerinin, başvuranın erkek kardeşinin ölümüne yönelik etkili bir  
soruşturma yapmamasından dolayı AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle;  
6.AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
7.AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliğiyle;  
8.AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle;  
9. Başvuranın AİHS’nin 14. maddesi kapsamında yaptığı şikayetin ayrı olarak incelenmesinin  
gerekli olmadığına bire karşı altı oyla;  
10. Oybirliğiyle,  
(a) Sorumlu Devlet’in Hüseyin Koku’nun dul eşi ve altı çocuğuna, AİHS’nin 44 § 2.  
maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki kur  
üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek ve Hüseyin Koku’nun eşi ve altı çocuğunun banka  
hesabına yatırılmak üzere 60.000 Euro maddi tazminat (altmış bin Euro) ve bu miktara  
uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(b) Sorumlu Devlet’in Hüseyin Koku’nun dul eşi ve altı çocuğuna, aynı üç aylık süre  
içinde, ödeme tarihindeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek ve Hüseyin Koku’nun  
eşi ve altı çocuğunun banka hesabına yatırılmak üzere 20.000 Euro manevi tazminat (yirmi  
bin Euro) ve bu miktara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(c) Sorumlu Devlet’in başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Sterlin’e çevrilmek  
ve başvuranın banka hesabına yatırılmak üzere, 3.500 Euro manevi tazminat (üç bin beş yüz  
Euro) ve bu miktara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;  
(d) Sorumlu Devlet’in, aynı üç aylık süre içinde, İngiltere’deki hukuki mümessillerinin,  
başvuran tarafından belirlenecek olan hesaplarına yatırılmak üzere, masraf ve harcamalar için  
15.000 Euro (on beş bin Euro) ve uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi ile birlikte,  
ödeme tarihinde geçerli kur üzerinden Sterlin’e çevrilerek ödemesine;  
(e) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek  
suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;  
11.Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine oybirliğiyle  
KARAR VERMİŞTİR.  
İngilizce hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 31  
Mayıs 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
S.DOLLE  
Sekreter  
J.-P. COSTA  
Başkan  
AİHS’nin 45 § 2. maddesi ile Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca  
yargıç Mularoni’nin kısmi muhalefet şerhi karara eklenmiştir.  
J.-P.C.  
S.D.  
YARGIÇ MULARONI’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
Çoğunluğun aksine, AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 14. maddesine dayanarak yaptığı  
şikayeti ayrıca incelemesi gerektiğine inanıyorum.  
Kürt kökenli Türk vatandaşları tarafından yaplan onlarca benzer başvuruyu inceledikten ve  
sıklıkla AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiği kararına vardıktan sonra AİHM’nin, en  
azından AİHS’nin 14. maddesi çerçevesinde ciddi bir sorun olabileceğini dikkate alması  
gerektiğini kanısındayım.  
Bu, elbette, sonuçta AİHM’nin kati suretle 14. maddenin ihlal edildiğine karar vereceği  
anlamına gelmemektedir. Ancak, çoğunluğun, bu tür davalarda ayrımcılık yasağının önemli  
bir husus olmadığını düşünmeye eşdeğer gördüğüm yaklaşımına katılmam mümkün değildir.