CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
KOLU - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:35811/97)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
2 AĞUSTOS 2005  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 35811/97 başvuru no’lu davanın nedeni,  
Türk vatandaşı Mustafa Kolu’nun (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM)  
31 Mart 1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS)  
eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Ankara Barosu  
avukatlarından Y. Alataş tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1971 doğumlu Başvuran Mustafa Kolu, olayların geçtiği dönemde kuaför çırağı olup  
Adıyaman’da ikamet etmekteydi.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
A. Davanın Kaynağı  
Aynı evi paylaşan iki öğretmen Ş.U. (1970 doğumlu) ve Z.Y. (1967 doğumlu) 22  
Ekim 1994 tarihinde, gece hırsızlık için apartmanlarına giren bir kişi hakkında şikayette  
bulunmak için Adıyaman Polis Karakolu’na gitmişlerdir.  
Z.Y. ifadesinde, bir elin boynunu sıkarken sessiz kalmasını söyleyen bir sesin  
kendisini sabah saat 2:30’da uyandırdığını belirtmiştir. Saldırgan, Z.Y.’nin ve de Z.Y.’nin  
ellerini bağlamayı reddeden ev arkadaşı Ş.U.’nun ağzını bantlamıştır. Ş.U. bütün ısrarlara  
rağmen altın bileziklerini vermeyi reddetmiştir. Z.Y. saldırganın kendisinde başka takıların  
bulunup bulunmadığına bakarken karanlıktan dolayı yüzünü göremediğini bildirmiştir.  
Sonunda hırsız, anahtarların nerede olduğunu sorduktan sonra apartmanı terk etmiştir. Daha  
sonra hırsız giriş kapısından dışarı çıkmıştır. Ardından Ş.U. pencereyi açarak yardım  
istemiştir. Böylece polisler kendilerini kurtarmaya gelmiştir.  
Ş.U. ise kendilerini tehdit eden sözkonusu kişinin elinde bir silah bulunduğunu  
belirtmiştir. Bu nedenle Ş.U. kendi çantasının ve ev arkadaşına ait çantanın yerini söylemiştir.  
Ş.U. ya göre Z.Y. ilgili kişiyi gördüğünü ve 1.60 boyunda ve 25 yaşlarında genç bir adam  
olduğunu belirtmiştir. Z.Y. ayrıca bu kişiye ait kıyafetleri ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Aynı  
gün düzenlenen ek ifadede Ş.U. saldırganın kafasına siyah naylon çorap geçirdiğini ve elinde  
bulunan büyük bir silahla kendilerini etkisiz kılarak toplam 3.750.000 TL çaldıklarını  
yinelemiştir.  
B. Başvuranın yakalanarak gözaltına alınması  
Başvuran, 27 Şubat 1995 tarihinde, 23:30 sularında Eskisaray mahallesinde devriye  
gezen polisler tarafından “hırsızlığa teşebbüs”’ten tutuklanmıştır. Üzerinde şüpheli hiçbir şey  
bulunamamıştır. Başvuran bahsi geçen “teşebbüs” hakkında sorguya çekildikten sonra  
Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş ve derhal gözaltına alınmıştır.  
Başvuran, polislerin kendisini zorla tutukladıktan sonra dövmeye başladığını  
bildirmiştir. Emniyete getirilen başvuran yine tartaklanarak hapisten hiçbir zaman  
çıkmamasını sağlayacak yeterli hırsızlık suçlamalarının yapılabileceği konusunda tehdit  
edilmiş ve değişik şekilde işkenceye maruz kalmıştır. Başvuran ayrıca boş bir kağıdı  
imzalamaya zorlanmıştır. Ertesi gün başvuranın evinde yapılan aramalar sonucunda polisler  
ev arkadaşının işyerine giderek ev arkadaşından kendilerine 22 Ekim 1994 gecesinde  
kullanıldığı öne sürülen cinayet silahı çakıyı vermesi için zorlamışlardır.  
Oysa 28 Şubat 1995 tarihli arama tutanağına göre 10:30’da başvuran itirafta bulunarak  
dört ay önce hırsızlık yaptığını kabul etmiştir. Aynı şekilde polisler kendisini evine  
götürdüklerinde evinde bir naylon çorap ve bıçak bulmuşlardır.  
Başvuran aramanın ardından sorguya çekilmiş ve kendisine avukat isteyip istemediği  
sorulmuş, ancak soruşturma tutanağına göre avukat istememiştir. Daha sonra Komiser Selim  
kendisine 27 Şubat 1995 tarihinde hırsızlık teşebbüsünde bulunup bulunmadığı ve Ş.U. ve  
Z.Y.’ye karşı hırsızlık eyleminde bulunup bulunmadığı konusunda beyanda bulunması  
yönünde sorular sormuştur.  
Başvuran, bunun ardından iki öğretmen Z.Y. ve Ş.U.’nun dairesine girerek hırsızlık  
olayını nasıl planladığını ve gerçekleştirdiğini detaylı olarak açıklamıştır. Başvuran naylon  
çorapla kurbanlarını etkisiz hale getirdiğini ve sözkonusu bıçakla tehdit ederek 3.750.000  
TL’lerini çaldığını belirtmiştir. Buna rağmen başvuran ateşli silah kullanmadığını belirtmiştir.  
Emniyet Müdürlüğü 1 Mart 1995 tarihinde Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’na gönderdiği bir yazıyla, başvuranın yakalanması ve yaptığı itiraflar  
hakkında bilgi vermiştir.  
Aynı gün başvuran, sağlık kontrolü için Adıyaman sağlık ocağına gönderilmiş ve  
hakkında 3248 numaralı sağlık raporu düzenlenerek başvuranın vücudunda hiçbir darp izine  
rastlanılmadığı belirtilmiştir.  
Kuşkusuz başvuranın “tutuklanması için” sulh hakimi önüne çıkarılmasını isteyen  
Savcı, başvuranı dinlemiştir.  
Yine 1 Mart 1995 tarihinde başvuran Adıyaman Sulh Hakimi önüne çıkarılmış ve  
düzenlenen tutanağa göre başvuran itiraflarını yinelemiştir. Başvuran kendisini suçlamaları  
reddederse işkence yapmakla tehdit eden polislerin salonda bulunduğu sürece sulh hakimi  
önünde ifade vermeyeceğini bildirmiştir. Oysa hakim kaybedecek zamanının olmadığını  
belirterek başvuranın polise verdiği ilk ifadesine dayanan bir tutanağın hazırlanması kararı  
almıştır.  
Hakim “başvuran aleyhinde yapılan suçlamaların niteliği ve toplanan kanıtları”  
gözönünde bulundurarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.  
C. Başvuranın suçlanması ve yargılanması  
Savcı, 6 Mart 1995 tarihinde Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranı Türk  
Ceza Kanunu’nun “TCK” sırasıyla 193§2 ve 497§2 maddeleri gereğince haneye tecavüz ve  
hırsızlıkla suçlamıştır.  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde gerçekleşen oturumlar 8 Mart 1995 tarihinde  
başlamıştır. Esasa bakan hakimler, başvuranın önden ve yandan fotoğraflarının çekilmesini ve  
ele geçirilen bıçağın gönderilmesini emrederek, İstanbul ve Ankara Ceza Mahkemeleri’nden  
Ş.U. ve Z.Y.’yi ifade vermeye davet etmeyi ve de sözüedilen fotoğraflardan teşhis etmelerini  
istemişlerdir.  
Başvuran 6 Nisan 1995 tarihinde avukatıyla beraber oturuma katılmıştır. Başvuran  
arkadaşlarıyla beraber olmasına rağmen hiç neden yokken tutuklandığını söyleyerek yapılan  
suçlamaları reddetmiştir. Hakimlerden birinin bıçağı göstermesi üzerine başvuran, tutuklama  
sırasında üzerinde hiçbir kesici alet bulunmadığını ve de sözkonusu bıçakla hiçbir ilgisinin  
bulunmadığını hatırlatmıştır.  
Hakim, başvuranın sulh hakimi ve polisler önünde yaptığı itiraflarla çelişkili beyanda  
bulunduğuna dikkati çekmiştir. Bu konuda başvuran, polislerin kendisini içeriğini bilmediği  
belgeleri imzalamadan önce zorla “kendinden geçmesine neden olan sigarayı içirdiklerini”  
belirtmiştir. Başvuran, sorgu hakimi tarafından dinlenmeden önce eğer ifadesini değiştirecek  
olursa, polislerin “daha ağır kötü muamelede” bulunacakları yönünde kendisini tehdit  
ettiklerini eklemiştir.  
Başvuran da hakkında yapılan suçlamaların tamamen uydurma olduğunu belirttiği  
bütün beyanlara ve ilgili sağlık raporuna itiraz etmiştir. Bu bakımdan, başvuran, Emniyet  
Müdürlüğü’nde “dövüldüğünü” iddia etmiş ve bunun sonucunda sağlık ocağı doktorunun  
kendisini muayene etmeden rapor hazırladığını savunmuştur.  
Başvuranın avukatı, sözde suç aletleri olan bıçak, naylon çorap ve yapıştırıcı bant  
hakkında şikayetçiler tarafından yapılan iddiaların çelişkili durumunu vurgulamıştır.  
Şikayetçilerin de hazır bulunacağı olay tatbikatını istemiş ve bıçağın gerçek sahibi olan  
başvuranın arkadaşı Z.P.’yi de tanık olarak mahkemeye çağırmıştır.  
Esasa bakan hakimler, Ş.U. ve Z.Y.’nin istinabe tarafından ifadelerinin alınmasını  
beklerken olay tatbikatı kararını saklı tutmuşlardır. Hakimler başvuranın kötü muameleye  
ilişkin iddiaları hakkında görüş bildirmemişlerdir.  
4 Mayıs 1995 tarihli oturumda hakimler öncelikle Z.P.’yi dinlemişlerdir. Daha sonra  
başvuranın oturduğu mahallenin muhtarı Z.A.B. sorgulanmıştır.  
Daha sonra hakimler sözkonusu tutanağı imzalayan komiser Selim A. ve diğer iki  
polisi dinlemişlerdir. Komiser, başvuranın “hırsızlık ihbarı üzerine suç üstü yakalandığını”,  
birkaç ay önce hırsızlık yaptığını itiraf ettiğini ve de bu suç için kullanılan bıçak ve naylon  
çorabın evinde bulunduğunu belirtmiştir.  
Diğer iki polis dava konusu bıçağın nasıl ve ne şekilde bulunduğunu bilmediklerini  
belirtmişlerdir. Polisler başvuranın kendi isteğiyle itirafta bulunduğunu ve suçun işlendiği  
yerde detaylı olarak olay gününü anlattığını savunmuşlardır.  
Bu nedenle hakimler Z.P.’nin anlattıklarıyla polislerin anlattıkları arasındaki  
farklılıklar gözönünde bulundurulduğunda, Z.P.’nin dinlenmesine karar vermiştir. Z.P. olaylar  
hakkında anlattıklarını onaylamış, polisler de kendi verdikleri ifadeyi yinelemişlerdir.  
Bir sonraki duruşma ve 27 Temmuz 1995 tarihli duruşmada, suçun işlendiği gecede  
görüş, ışık ve zaman şartlarının değerlendirilmesi için Adli Tıp Kurumu’nun istediği bilirkişi  
raporunun okunması gibi usul sorunları üzerinde durulmuştur.  
24 Ağustos 1995 tarihinde, hakimler görüşleri alınmak üzere Adli Tıp Kurumu  
raporunu Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne göndermeye karar vermiştir.  
Esasa bakan hakimler 21 Eylül 1995 tarihli duruşmada 11 Ekim 1995 tarihinde  
gerçekleştirilmek üzere olay tatbikatı talebini kabul etmiştir.  
Başvuranın avukatı müvekkilinin tutuksuz yargılanmasını talep etmiştir. Talep  
reddedilmiştir.  
14 Aralık 1995 tarihli duruşma tutanağından hakimlerin olay tatbikatı yerine  
başvuranın olay yeri hakkında yaptığı betimlemelerin gerçeğe uyup uymadığını tespit etmek  
için, 22 Aralık 1995 tarihinde saat 9:30’dan itibaren suç mahaline gitmeye karar verdikleri  
ortaya çıkmaktadır.  
Savunmanın isteğine rağmen hakimler soruşturmanın bu aşamasına şikayetçileri  
iştirak ettirmemiştir.  
Bu tarihte Ş.U.’nun ifadesi dosyada bulunurken Z.Y.’nin ki henüz dosyaya  
konulmamıştır.  
Ş.U. başvuranın fotoğrafları kendisine gösterildiğinde, “hiç şüphesiz” başvuranı  
tanıdığını, “yanılmasının mümkün olamayacağını”, zira saldırı esnasında, sokağa bakan  
odasının yeterince aydınlık olduğunu ve sanığı “çok yakından” gördüğünü belirtmiştir. Sağlık  
belgesi ile bileklerinde tespit edilen ekimozlar konusunda sorguya çekilen Ş.U. “iple sıkı  
sıkıya bağlanması” nedeniyle oluşmuş olabileceğini belirtmiştir.  
Başvuranın avukatı, 18 Aralık 1995 tarihli savunmasında, binanın dışarıdan  
incelenmesiyle sınırlı olan 22 Aralık 1995 tarihli olay mahali tespitindeki eksikliği hakkındaki  
görüşlerini dile getirmiştir. Oturumların başlamasından itibaren olay tatbikatı talebinin  
aralıksız olarak yapıldığını vurgulayarak, başvuranın avukatı fotoğrafla yapılan teşhisle  
yetinen ve Ş.U.’nun saldırganın kafasında siyah naylon çorap bulunmasına rağmen başvuranı  
tanıdığına dair iddialarına güvenen hakimlerin bu konudaki itirazlarından üzüntü duyduğunu  
belirtmektedir.  
Ağır Ceza Mahkemesi 28 Aralık 1995 tarihinde, Z.Y.nin yazılı ifadesini ve 22  
Aralık’ta olay mahaline gidilmesinin ardından düzenlenen bilirkişi raporunu almıştır.  
Z.Y., 15 ve 25 Ocak 1996 tarihinde Ankara’da alınan ifadelerinde, “kafasında naylon  
çorap olduğundan” dolayı karanlıkta başvuranın yüzünü görmediğini yinelemiş ancak  
başvuranın sesini hatırladığını belirtmiştir.  
Bu rapora göre şikayetçilerin dairesine çatıdan tırmanarak veya merdiven kullanarak  
iki pencereden girmek mümkündür.  
Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Mart 1996 tarihinde verdiği kararla, başvuranı gasp ve ağır  
hırsızlık suçuyla itham etmiştir. Başvuranı iki şikayetçi aleyhine yapılan her bir hırsızlık  
eylemi için on altı yıl sekiz ay hapis cezasına yani başvuranın yaptığı eylemin iki ayrı suç  
oluşturduğu düşünüldüğünden toplam otuz üç yıl dört ay hapis cezasına çarptırmıştır.  
Mahkeme bu sonuca varmadan önce, soruşturmanın farklı aşamalarında sanığın  
suçunu itiraf ettiğini ve de şikayetçilerden birinin başvuranı fotoğraflardan teşhis ettiğini  
ortaya koymuştur. Böylece davanın esasına bakan hakimler, Emniyet Müdürlüğü’nde  
başvuranın verdiği ilk ifadenin kamu delili oluşturduğunu belirtmiştir. Hakim başvuranın  
amacının daireye girer girmez hırsızlık yapmak olduğunu belirtmiştir, zira iki şikayetçiyi bir  
bıçak, iki koli bandı, iki “kalın ip” ve siyah bir kumaş parçası ile etkisiz hale getirmiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında, bu bıçağın nerede ve nasıl bulunduğu konusunda  
sessiz kalınırken, ne konuya ilişkin Z.P.’nin tanıklığı ne de şikayetçilerin tabancaya ilişkin  
iddiaları hakkında hiçbir yorum içermemektedir.  
Başvuranın avukatı 2 Ekim 1996 tarihinde verilen bu kararın temyizine gitmiştir.  
Delillerin toplanması ve değerlendirilmesinde bulunan eksiklikleri ve soruşturma aşamasında  
avukatın bulunmayışı gibi gerekçeleri ileri sürmüştür. Başvuranın avukatı, davanın hiçbir  
aşamasında başvuranın suçsuzluk karinesinden yararlanamadığını ve her zaman suçluymuş  
gibi muamele gördüğünü iddia etmiştir. Olay tatbikatının olmayışını eleştiren başvuranın  
avukatı, etkili soruşturma olmadığından dolayı müvekkili hakkında verilen mahkumiyet  
kararının, şikayetçilerin çelişkili beyanlarına ve maskeli bir saldırganın şüpheli olan teşhisine  
dayandığını belirtmiştir.  
Başvuranın avukatı son olarak, bu durumda, sözde çalınan çok düşük miktardaki  
paraya göre orantılı olmayan cezanın ölçüsüz olduğunu belirtmiştir.  
Başvuranın avukatının savunmasında, müvekkilinin gözaltı sırasında kötü muamele  
gördüğüne ilişkin hiçbir iddia bulunmamaktadır.  
Yargıtay 2 Ekim 1996 tarihli kararıyla itiraz edilen kararı onamıştır.  
Başvuranın avukatı 31 Ekim 1996 tarihinde, verilen kararın düzeltilmesi için savcılığa  
müracaatta bulunmuştur. Avukat kararı bozma gerekçelerinin birçoğunun incelenmediğini  
savunarak, şikayetçilerin ifadelerindeki çelişkilerin hiçbir zaman gözönünde  
bulundurulmadığını iddia etmiştir. Avukat ayrıca, şikayetçilerin 22 Aralık 1995 tarihli olay  
yeri incelenmesinde bulunmayışını eleştirmiştir.  
Savcı 27 Kasım 1996 tarihli kararla bu talebi reddetmiştir.  
Başvuranın avukatı, 16 Aralık 2002 tarihli yazıyla müvekkilinin, 22 Aralık 2000  
tarihli ve 4616 sayılı Af Kanunu’nun uygulanmasıyla, cezasının tecil edilmesinden  
faydalanarak 2000 Aralık ayının sonunda serbest bırakıldığı yönünde AİHM’ye bilgi  
vermiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, birçok bakımdan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia ederek,  
AİHS’nin 6§1, 2 ve 3-c, -d maddesini ileri sürmektedir.  
A. Hükümet’in Ön İtirazı Hakkında  
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 135. maddesinin hükümlerini  
hatırlatmaktadır. Hükümet, 1 Mart 1995 tarihinde Sulh Hakimi önünde olduğu gibi 28 Şubat  
1995 tarihli sorgulamasında da, başvuranın susma hakkını kullanmaktan vazgeçip, şimdi  
AİHM önünde itiraz ettiği ifadesini eksiksiz olarak imzaladığını savunmaktadır.  
Hükümet, AİHS’nin 6§3-c maddesine göre yapılan şikayetin, 28 Şubat 1995  
tarihinden itibaren altı ay içinde yapılmadığından dolayı gecikmeli olduğunu belirtmiştir.  
AİHM, 6 Temmuz 2004 tarihli kabul edilebilirlik kararında, Hükümet’in ileri sürdüğü  
argümanın, başvuran tarafından AİHS’nin 6. maddesi alanında dile getirildiği diğer  
şikayetlere bağlı olduğu gerekçesiyle bu itirazı esasla birleştirmiştir.  
AİHM bu anlayışı benimsemiştir.  
B. Esasa Dair  
1. Tarafların Savları  
Başvuran, Adıyaman Asliye Ceza Mahkemesi’ni, yargılama süreci boyunca yanlı  
davranmakla ve masumiyet karinesi prensibine aykırı olarak hareket etmekle isnat etmektedir.  
Başvuran, mahkumiyet kararının sadece işkence altında yaptığı itiraflara dayandığını  
belirterek, ne sorgulamalar sırasında ne de savcıdan habersiz yürütülen ön soruşturma  
sırasında avukat yardımından faydalanamadığından şikayetçi olmaktadır. Bu bakımdan  
başvuran, 28 Şubat 1995 tarihli ifadenin okunmasının bu belgenin sorgulamalar sırasında  
değil daha sonra yazıldığını ortaya konulması için yeterli olduğunu belirtmektedir.  
Böylece başvuran, şikayetçilerle karşı karşıya gelip bunları sorgulayamadan ve olay  
tatbikatı yapılmadan hakkında mahkumiyet kararının verildiğini savunarak savunma  
haklarının ihlal edildiğini belirtmektedir. Bu konuda, başvuran yargılanma şeklinde gösterilen  
özendeki bazı diğer eksikleri ortaya çıkarmıştır. Bunlar bu davada, esasa bakan hakimlerin,  
suç aleti olan bıçak konusunda Z.P.’nin verdiği tanık ifadesine önem vermemeleri, yüzü açık  
fotoğraflardan maskeli olduğu ileri sürülen hırsızın nasıl teşhis edilebildiğini, hatta ağzı bantlı  
mağdurun nasıl saldırganıyla konuşabildiğini veya yalvarabildiğini araştırmamalarıdır.  
Hakimler, odanın nasıl biri için çok karanlık diğeri için çok aydınlık olabileceği sorusu  
hakkında şikayetçilerin söylemleri arasındaki aşikar olan çelişkileri gözönünde  
bulundurmamışlardır.  
Hükümet bu savlar hakkında görüş bildirmemiştir.  
2. AİHM’nin Takdiri  
a. Ön Değerlendirmeler  
AİHM, başvuranın öncelikle, avukatı olmadan polis tarafından savunma haklarının  
hiçe sayılarak yaptırılan itiraflar ve tanık ifadelerinin aleyhinde yürütülen cezai yargılamada  
kullanılması hakkında şikayetçi olduğunu belirtmektedir. 6. maddenin 3. paragrafının  
getirdiği zorunluluklar, 1. paragrafın güvence altına aldığı adil yargılanma hakkı  
görünümünde olduğundan dolayı, AİHM, bu durumda ortaya çıkan sorunların birlikte bu iki  
metin çerçevesinde inceleyecektir (Bkz. diğer birçokları arasında, 23 Nisan 1997 tarihli Van  
Mechelen ve diğerleri-Hollanda kararı, 1997-III, s. 711, § 49). Sırasıyla ön sorgulamalar  
sırasında ve daha sonra cezai yargılama esnasında 6. maddeye riayet edilip edilmediği  
sorununu ele almak uygun olacaktır.  
b. Ön Sorgulamalar Sırasında 6. Maddeye Riayet Edilip Edilmediği  
Bazı koşullarda, 6§1 maddesinin yer verdiği hakkaniyet kavramı açıkça dile getirmese  
de sanığın polis sorgulamalarının ilk aşamalarından itibaren avukat yardımından (Öcalan-  
Türkiye, no: 46221/99, § 131, 2005-; Magee-Birleşik Krallıklar, no: 28135/95, 2000-VI, s.  
197, § 41; 8 Şubat 1996 tarihli John Murray-Birleşik Krallıklar kararı, 1996-I, s. 54-55, § 63  
ve 24 Kasım 1993 tarihli Imbrioscia-İsviçre kararı, A serisi no: 275, s. 13, § 36), sessiz kalma  
ve kendi suçlanmasına katkıda bulunmama hakkından faydalanmasını zorunlu kılabilir ( 17  
Aralık 1996 tarihli Saunders-Birleşik Krallıklar kararı, 1996-VI, s. 2064, § 68).  
Adil yargılanma kavramında yer alan ve yetkililer tarafından zorlayıcı önlemlerini  
usulsüz olarak kullanılmasına karşı sanığı korumak için var olan ve genel olarak tanınan  
uluslararası kurallar sözkonusudur. Bu da adli hataların yapılmasını engellemekte ve 6.  
maddenin hedeflerine ulaşılmasını sağlamaktadır.  
AİHM, bu davada, 28 Şubat 1995 tarihinde sabah veya öğleden sonra daktilo edilen  
ifade tutanağının, daha önce, başvuranın iki öğretmenin evinde hırsızlık yaptığını itiraf ettiği  
sorgulamaya açıkça atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir.  
Aynı belgeye göre başvuran ayrıca kendisini sorguya çeken polislere suç aleti bıçağı  
vermiştir. Bu da, ifadenin, sözkonusu bıçağın ele geçirildiği saat 10:30 sularında başvuranın  
evine yapılan aramadan sonra alındığını düşündürmektedir. Oysa arama tutanağında da,  
“geçmişte yapılan farklı hırsızlık olayları” hakkındaki daha eski itiraflara ve Ş.U. ve Z.Y.  
öğretmenlerin evinde “dört ay önce” yapılan hırsızlığa atıfta bulunulmaktadır.  
Buradan ilk ifade tutanağının kendisinden daha önce yapılan sorgulama verilerini  
gözönünde bulundurduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Varılan bu sonuç, öğleden sonra saat  
15:15 sularında temize çekilen ikinci ifade tutanağı için de geçerlidir.  
Başvuran ihtilaflı ifadeleri henüz imzalamadan en azından iki kez sorgulanmıştır.  
Daha önce gerçekleşen bu sorgulamaların yapıldığı koşullar bilinmese de, başvuranın  
kendisini suçlayan birçok beyanlarda bulunduğu açıkça ortadadır ve başvuranın avukatı  
varken veya avukat yardımından faydalanma hakkının bulunduğundan haberdar edildikten  
sonra bu tutumu sergilediğini düşündüren hiçbir unsur bulunmamaktadır.  
6. maddenin sağladığı güvencelerden faydalanmayı her reddedişin açık bir şekilde yer  
alması gerektiğinden dolayı, benzeri bir durum yukarıda belirtilen tutanaklardaki başvuranın  
avukat yardımından faydalanmayı reddettiğine ilişkin ifadeyi inandırıcı kılmamaktadır (Bkz.  
mutatis mutandis, Sadak ve Diğerleri-Türkiye, no: 2990/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, §  
67, 2001-VIII ve 12 Şubat 1985 tarihli Colozza ve Rubinat-İtalya kararı, A serisi no: 89, s.  
14, § 28).  
Başvuranın kendisini zorlayıcı bir ortamda itirafta bulunmasının istenip istenmediği  
ikinci temel soru konusunda, AİHM, herşeyden önce başvuranın 3. maddeye göre yaptığı  
şikayeti hakkındaki kabul edilemezlik kararının (Kolu-Türkiye (karar), 6 Temmuz 2004) bu  
bakımdan 6. madde açısından belirtilen koşulları gözönünde bulundurmasını engellemediğini  
açıklamak istemektedir (Bkz. mutatis mutandis, 7 Ağustos 1996 tarihli Ferrantelli ve  
Santangelo-İtalya kararı, 1996-III, s. 949-950, § 44-50).  
Bu durumda, Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi başvuran kendi isteğiyle itirafta  
bulunduğu sonucuna varmış olsa da, yine de sorgulamalar sırasında polislerin sergilediği  
tutum konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır. Zira, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 135§4  
maddesinin gerektirdiği gibi polislerin başvurana sessiz kalma hakkının bulunduğunu  
söyledikleri ortaya konulmamıştır.  
İlgilinin sorgulamalar ve soruşturmalar hakkındaki verdiği bilgilere göre, aslında  
başvuranın gözaltı süresi boyunca hücreye kapatıldığı düşünülürse, ortada akla sığmayan bir  
eksikliğin bulunması sözkonusudur. Oysa benzeri şartlarda yapılan sorgulamalar, sadece sert  
olması yönüyle bile sessizliği bozmaya yönelik psikolojik baskı uygulamış ve başvuranın  
şüphesiz hiçbir zaman sessiz kalma hakkını kullanmasına olanak tanımamıştır.  
6. madde gereğince yetkililerin göstermesi gereken “itina” gözönünde bulundurulursa  
(Bkz. sözüedilen Sadak ve diğerleri, ibidem), yetkililer başvuranın sorgulamalar sırasında  
avukat yardımından faydalanabilmesi için gerekli tedbirleri almak zorundaydı. İşbu dava  
koşullarında, bu türden bir yoksunluk, 6. maddenin ilgiliye tanıdığı savunma hakları üzerinde  
kötü sonuçları olacaktır ki, zaten itiraflarına ilişkin beyanatlar daha sonra iddianamelerin  
anahtar unsurları olmuştur.  
Başvuranın mahkumiyetine ne derece etkili olduğunu ve savunma haklarının erken  
ihlalinin daha sonra telafi edilip edilmediğini saptamak için, geriye sözüedilen beyanatların  
yargılama sırasında kullanımına ilişkin değerlendirme kalmaktadır (sözüedilen Öcalan,  
ibidem).  
c. Cezai Usul İşlemleri Sırasında 6. Maddeye Riayet Edilip Edilmediği  
Bir ceza davasında yapılan suçlamalara yardım etmeme hakkı, suç isnadının zorla  
veya baskıyla sanığın isteğine aykırı olarak elde edilen kanıt unsurlarına başvurmadan kendi  
argümanını oluşturmaya çalışmak olduğunu önceden kabul etmeyi gerektirir. Bu bakımdan  
sözkonusu hak, AİHS’nin 6§2 maddesinin yer verdiği suçsuzluk karinesi ilkesine yakından  
bağlıdır (sözüedilen Saunders, ibidem).  
AİHM, yüzyüze görüşme olması amacıyla, delil unsurlarının açık duruşmada sanığın  
önünde mahkemeye sunulmasının gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu prensibin uygulanmasında  
istisnalar olabileceği gibi, mahkumiyet kararı sadece veya belirgin bir şekilde sanığın ne  
soruşturma aşamasında ne de duruşmalar sırasında sorgulayamadığı veya sorgulatamadığı bir  
kimse tarafından yapılan beyanlara dayandığında, savunma hakları 6. maddenin  
güvenceleriyle çelişkili bir şekilde sınırlandırılmıştır (Kok-Hollanda (karar), no: 43149/98,  
2000-VI, s. 654-655; A.M.-İtalya, no: 37019/97, § 55-56, 1999-IX; 24 Kasım 1986 tarihli  
Unterpertinger-Avusturya kararı, A serisi no: 110, s. 14-15, § 31-33; 20 Eylül 1993 tarihli  
Saidi-Fransa kararı, A serisi no: 261-C, s. 56-57, § 43-44 ve sözüedilen Van Mechelen ve  
diğerleri, s. 712, § 55).  
Bu davada, yargılama süresince, savunma 6 Nisan 1995 tarihli duruşma sırasında  
okunan ihtilaflı itirafların gerçekliğine boşuna itiraz etmeye çalışmıştır. Son olarak,  
sözüedilen itiraflar delil olarak kabul edildiğinden dolayı iddianame, esasa bakan hakimlerin  
sonuçlarıyla karşı karşıya durumdadır. Türk mevzuatı, bir sonraki usul işlemleri sırasında  
savunma aleyhindeki sonuçları, daha sonradan itiraz edilen benzeri delillere bağlanmasını  
sağlamamaktadır ( sözüedilen kararlarla karşılaştırın, Magee, s. 197, § 39 ve John Murray, s.  
54-55, § 63 ve 66).  
Hakimler başvuranın itiraflarıyla ve 22 Aralık 1995 tarihli olay yeri tespitini  
desteklendiğini düşündükleri aylar önce meydana gelen olaylar hakkında iki şikayetçinin  
verdiği tanık ifadeleriyle yetinmiştir.  
Buna karşın iki şikayetçi Ş.U ve Z.Y., önce suç günü 22 Ekim 1994 tarihinde polis  
komiserliğine ifade vermişler ve daha sonra da Ankara ve İstanbul’da istinabe çerçevesinde  
dinlenmişlerdir.  
Esasa bakan hakimler şikayetçileri dinlemeden sözkonusu kişilerin duruşmada  
verdikleri beyanatları okumakla yetinmişlerdir. Böylece hakimler itham eden kişilerin  
tutumlarını incelememiş ve inandırıcılıkları hakkında sağlam bir görüş oluşturmamışlardır.  
Halbuki başvuranı açıkça teşhis ettiren tek kanıt unsuru, şikayetçilerden biri tarafından verilen  
beyanatla oluşturulmuştur.  
Başvuran ve avukatının duruşmalar sırasında savunma araçlarını sunsalar da, hırsızın  
görünümü ve hareketleri hakkında şikayetçilerin yaptıkları çelişkili açıklamalarına ve suçun  
işlendiği sırada var olan maddi koşullara rağmen kendilerine etkin bir şekilde şikayetçilerin  
olaylara ilişkin söylemlerini çürütmeyi sağlayacak bütün kanıt olanakları reddedilmiştir. Oysa  
esasa bakan hakimler bu tanık ifadelerini, ne başvuranın itham eden kişiler tarafından  
doğrudan teşhis edilmesine ne de şikayetçilerin olay tatbikatına katılmasına izin vermeden –  
kendileri bile şüpheli olan- başvuranın itiraflarının kesin kanıtı olarak değerlendirmişlerdir.  
Hal böyleyken hakimler, savunma hakları yerine, koruma şekli lehinde şikayetleri  
kabul etmiştir (konuya ilişkin ilkeler için Bkz. sözüedilen Van Mechelen ve diğerleri, 711-  
712, § 49-55). Halbuki dosya, hakimlerin iki şikayetçinin çıkarlarının, otuz üç yıl dört ay  
hapis cezasına çarptırılan başvuranın çıkarlarından önce gelmesi gerektiğine kanaat  
getirmelerine yol açacak herhangi bir unsurun bulunduğunu ortaya konulmasını  
sağlamamaktadır.  
d. Sonuç  
Yukarıda belirtilenleri gözönüne alarak AİHM, sorgulamalar sırasında başvuranın adli  
yardımdan yoksun bırakılmasının – neden ne olursa olsun- daha sonra telafi edilemeyen  
savunma haklarının ihlalinden dolayı mağdur edildiğine kanaat getirmektedir. Zira bu davada  
sunulan yargılama güvenceleri, ne itiraf etmeme hakkının tanınmayarak elde edilen itirafların  
kullanılmasını engelleyecek şekilde ne de şikayetçilerin tanık ifadelerine karşı koymayı  
sağlayacak şekilde rol oynamamıştır. Böylece başvuran, uygulamada kendisini ele verenlerin  
iddialarının yanısıra –bu arada- avukatı olmadan ve şüpheli olan gizli gözaltı sırasında elde  
edilen itirafların kullanılmasının yeniden tartışılması olasılığının reddedildiğini görmüştür.  
Yargıtay bu eksiklikleri telafi etmediği sürece (Bkz. 10 Şubat 1983 tarihli Albert ve Le  
Compte-Belçika kararı, A serisi no: 58, s. 16, § 29 ve 19 Aralık 1997 tarihli Helle-Finlandiya  
kararı, 1997-VIII, s. 2926, 2928-2930, § 46, 55 ve 60), bütünüyle ele alındığında ihtilaflı  
yargılama sırasında 6. maddenin gerektirdiği sonuca –adil yargılanma- ulaşılmadığı  
gözlemlenmektedir.  
Buradan yola çıkarak AİHM, Hükümet’in ön itirazı reddetmekte ve 6§1 maddesiyle  
beraber 6§3-c ve –d maddesi hükümlerinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
Böylece yargılamanın adil olması niteliğine ilişkin şikayetlerin esası hakkında görüş  
bildirdiğine kanaat getirerek AİHM, aynı başlık altında dile getirilen diğer şikayetleri  
incelemenin gerekli olmadığını düşünmektedir.  
II. AİHS’NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran aleyhinde iki defa verilen mahkumiyet kararının AİHS’nin 7§1 maddesini  
ihlal ettiğini iddia etmektedir.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.  
2000 yılı Aralık ayında başvuranın serbest bırakıldığını gözönüne alarak ve başvuran  
aleyhinde yapılan suçlamaların adil yargılanma sonucunda ortaya konulup konulmadığına  
yönelik soruya olumsuz cevap verdiğinden dolayı AİHM, AİHS’nin 7. maddesine ilişkin  
şikayet hakkında hüküm vermeye gerek olmadığına kanaat getirmektedir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
A. Tazminat  
Başvuran 6. madde ihlal edilerek mahkum edilip altı yıl boyunca hapsedilmeseydi,  
kuaför olarak çalışmaya devam edebileceğini ve aylık asgari 400 Euro gelir sağlayabileceğini  
savunmaktadır. Başvuran gelir kaybından dolayı 30.000 Euro maddi zararının olduğunu  
belirtmektedir.  
Ayrıca başvuran, mahkumiyetinden ve tutuklu bulundurulmasından dolayı kendisinin  
ve ailesinin uğradığı manevi tazminatın 75.000 Euro olduğuna kanaat getirmektedir.  
AİHM, hakkaniyete uygun tazminatın verilmesi için ele alınması gereken ana unsurun  
bu davada başvuranların 6. maddenin güvencelerinden faydalanamaması olduğunu  
belirtmektedir. AİHM, aksi takdirde kuşkusuz yargılamanın sonucu üzerinde değerlendirme  
yapmayacak ancak, ilgililerin gerçek şans kaybına maruz kaldıklarını düşünmenin makul  
olmadığına kanaat getirmemektedir (sözüedilen Sadak ve diğerleri, § 77 ve Colozza ve  
Rubina, s. 17, § 38; Bkz. ayrıca, Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri-Fransa, no:  
24846/94 ve 34165/96’dan 34173/96’ya kadar, § 79, 1999-VII). Buna ayrıca manevi zarar  
eklenmiş olup, işbu kararda yer alan ihlal tespitleri bunun telafi edilmesi için yeterli değildir.  
41. maddenin gerektirdiği gibi hakkaniyete uygun olarak AİHM, uğranılan her türlü  
zarar için başvurana 8.000 Euro ödenmesine kanaat getirmektedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran, 5.000 Euro tutarındaki avukat ücreti de dahil olmak üzere ulusal  
mahkemeler ve Strazburg organları önünde temsil edilmesine bağlı masraf ve harcamalar adı  
altında toplam 6.000 Euro istemektedir.  
AİHM, başvuranın bu iddialara ilişkin ne bir kanıt ne de bir not sunduğunu  
gözlemlemektedir. Yine de karmaşıklık arzeden işbu davanın hazırlanması amacıyla başvuran  
bazı harcamalarda bulunmuştur. Dolayısıyla Alataş tarafından gösterilen özen gözönüne  
alındığında AİHM, bu açıdan 3.000 Euro’nun verilmesinin makul olduğuna karar  
vermektedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Hükümet’in ön itirazını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;  
2. Başvuranın hakkında kullanılan tanık ifadelerini yeniden tartışma konusu yapma olanağının  
olmadığından ve gizli tutulan gözaltı sırasında avukat olmadan elde edilen itirafların kesin  
kanıt olarak değerlendirilmesinden dolayı 6§ 3-c ve –d maddesiyle beraber 6§1 maddesinin  
ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6 ve 7. maddesine göre yapılan diğer şikayetleri incelemeye gerek olmadığına;  
4. a) AİHS’nin 44§2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından başvurana;  
i. maruz kalınan her türlü zarar için 8.000 Euro (sekiz bin Euro);  
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro (üç bin Euro);  
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak  
ödenmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet’in,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit  
oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77§§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 2 Ağustos 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.