AİHM, bu davada, 28 Şubat 1995 tarihinde sabah veya öğleden sonra daktilo edilen
ifade tutanağının, daha önce, başvuranın iki öğretmenin evinde hırsızlık yaptığını itiraf ettiği
sorgulamaya açıkça atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir.
Aynı belgeye göre başvuran ayrıca kendisini sorguya çeken polislere suç aleti bıçağı
vermiştir. Bu da, ifadenin, sözkonusu bıçağın ele geçirildiği saat 10:30 sularında başvuranın
evine yapılan aramadan sonra alındığını düşündürmektedir. Oysa arama tutanağında da,
“geçmişte yapılan farklı hırsızlık olayları” hakkındaki daha eski itiraflara ve Ş.U. ve Z.Y.
öğretmenlerin evinde “dört ay önce” yapılan hırsızlığa atıfta bulunulmaktadır.
Buradan ilk ifade tutanağının kendisinden daha önce yapılan sorgulama verilerini
gözönünde bulundurduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Varılan bu sonuç, öğleden sonra saat
15:15 sularında temize çekilen ikinci ifade tutanağı için de geçerlidir.
Başvuran ihtilaflı ifadeleri henüz imzalamadan en azından iki kez sorgulanmıştır.
Daha önce gerçekleşen bu sorgulamaların yapıldığı koşullar bilinmese de, başvuranın
kendisini suçlayan birçok beyanlarda bulunduğu açıkça ortadadır ve başvuranın avukatı
varken veya avukat yardımından faydalanma hakkının bulunduğundan haberdar edildikten
sonra bu tutumu sergilediğini düşündüren hiçbir unsur bulunmamaktadır.
6. maddenin sağladığı güvencelerden faydalanmayı her reddedişin açık bir şekilde yer
alması gerektiğinden dolayı, benzeri bir durum yukarıda belirtilen tutanaklardaki başvuranın
avukat yardımından faydalanmayı reddettiğine ilişkin ifadeyi inandırıcı kılmamaktadır (Bkz.
mutatis mutandis, Sadak ve Diğerleri-Türkiye, no: 2990/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, §
67, 2001-VIII ve 12 Şubat 1985 tarihli Colozza ve Rubinat-İtalya kararı, A serisi no: 89, s.
14, § 28).
Başvuranın kendisini zorlayıcı bir ortamda itirafta bulunmasının istenip istenmediği
ikinci temel soru konusunda, AİHM, herşeyden önce başvuranın 3. maddeye göre yaptığı
şikayeti hakkındaki kabul edilemezlik kararının (Kolu-Türkiye (karar), 6 Temmuz 2004) bu
bakımdan 6. madde açısından belirtilen koşulları gözönünde bulundurmasını engellemediğini
açıklamak istemektedir (Bkz. mutatis mutandis, 7 Ağustos 1996 tarihli Ferrantelli ve
Santangelo-İtalya kararı, 1996-III, s. 949-950, § 44-50).
Bu durumda, Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi başvuran kendi isteğiyle itirafta
bulunduğu sonucuna varmış olsa da, yine de sorgulamalar sırasında polislerin sergilediği
tutum konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır. Zira, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 135§4
maddesinin gerektirdiği gibi polislerin başvurana sessiz kalma hakkının bulunduğunu
söyledikleri ortaya konulmamıştır.
İlgilinin sorgulamalar ve soruşturmalar hakkındaki verdiği bilgilere göre, aslında
başvuranın gözaltı süresi boyunca hücreye kapatıldığı düşünülürse, ortada akla sığmayan bir
eksikliğin bulunması sözkonusudur. Oysa benzeri şartlarda yapılan sorgulamalar, sadece sert
olması yönüyle bile sessizliği bozmaya yönelik psikolojik baskı uygulamış ve başvuranın
şüphesiz hiçbir zaman sessiz kalma hakkını kullanmasına olanak tanımamıştır.
6. madde gereğince yetkililerin göstermesi gereken “itina” gözönünde bulundurulursa
(Bkz. sözüedilen Sadak ve diğerleri, ibidem), yetkililer başvuranın sorgulamalar sırasında
avukat yardımından faydalanabilmesi için gerekli tedbirleri almak zorundaydı. İşbu dava
koşullarında, bu türden bir yoksunluk, 6. maddenin ilgiliye tanıdığı savunma hakları üzerinde