CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
KONDU- TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:75694/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
23 Ocak 2007  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 75694/01 bavuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaı olan Mahfuz Kondu’nun (bavuran), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(AĐHM) 17 Eylül 2001 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin Temel Đnsan Haklarını  
güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, AĐHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Mesut Betave Meral  
Betatarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOULLARI  
Bavuran 1977 doğumlu olup Batman’da ikamet etmektedir.  
27 Ocak 1994 tarihinde yapılan bir arama sırasında bavuran, Emniyet Müdürlüğü  
görevlilerince PKK üyesi olduğundan üphe edilen Y.Y. isimli ahsın evinde sorguya  
çekilmitir. Bavuranın üzerinde ruhsatsız bir tabanca ve iki adet arjör bulunmutur.  
Bavuran aynı gün gözaltına alınmıtır. Bavuranın üzerinde bulunan belgelerden 3 Eylül  
1980 doğumlu olduğu anlaılmıtır. Bununla birlikte görevliler bavuranın fiziksel görünüü  
ile yaı arasında bir fark olduğunu gözlemlemilerdir.  
Bavuran, 2 ubat 1994 tarihinde Batman Cumhuriyet Savcısı ve Sulh Hakimi  
tarafından dinlenmitir. Bavuran, Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadesinde sivil insanların  
evlerine düzenlenen üç bomba saldırısına katıldığını beyan etmitir. Sulh Hakimi’ne verdiği  
ifadesinde ise örgüt bünyesinde Bağlar Mahallesi sorumlusu olduğunu ifade etmifakat bazı  
eylemlere katıldığı iddiasını reddetmitir. Sulh Hakimi bavuranın tutuklanmasına karar  
vermive bavuranın nüfus kayıt örneğinin gönderilmesini talep etmitir.  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 18 ubat 1994  
tarihinde, bavuranı, Y.Y. isimli ahsı ve üçüncü bir ahsı, yasadıı bir örgüt bünyesinde  
devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak  
amacıyla terörist eylemlerde bulunmakla itham etmive Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125.  
maddesi uyarınca ceza davası açmıtır. Ayrıca bavuranın, 1993 yılının Kasım ayında  
gerçekletirilen bombalı saldırı eylemlerinde yer aldığı tespit edilmitir. DGM Cumhuriyet  
Savcısı, bavuranın yaının küçük olması sebebiyle TCK’nın 55. maddesi uyarınca cezanın  
yirmi yıl hapis cezasına çevrilmesini talep etmitir.  
DGM önündeki ilk duruma 13 Nisan 1994 tarihinde bavuranın yokluğunda  
gerçekletirilmitir. DGM, bavuran aleyhindeki suçlamaların ciddiyeti, dosyanın kapsamı ve  
delil durumunu dikkate alarak bavuranın avukatı tarafından dile getirilen serbest bırakma  
talebini reddetmitir.  
Bavuranın fiziksel görünümü ile belgelerde yer alan yaı arasında bir fark  
bulunduğunu tespit eden DGM, bavuranın yaının tespit edilmesi amacıyla 1 ubat 1995  
tarihinde sağlık muayenesi yapılmasını talep etmitir.  
Bavuran tarafından dile getirilen serbest bırakma talepleri, sağlık raporunun  
düzenlenme tarihine kadar reddedilmitir.  
2
Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen ve bavuranın fotoğrafının  
bulunduğu 6 Ekim 1995 tarihli sağlık kurulu raporunda, Klinik ve Radyolojik muayeneler  
sonucunda bavuranın on sekiz-on dokuz yalarında olduğu belirtilmitir.  
Bavuranın yatahsis raporuna itiraz etmesi üzerine DGM 22 Kasım 1995 tarihinde,  
derinlemesine bir inceleme yapılması amacıyla sağlık dosyasının Adli Tıp Kurumu’na sevk  
edilmesine karar vermitir.  
Adli Tıp Kurumu derinlemesine bir inceleme yaptıktan sonra 5 Mayıs 1997 tarihinde,  
6 Aralık 1996 tarihinde çekilen film grafilerinden bavuranın on dokuz yaında olduğu  
belirtmitir. Ayrıca, kafatası ve iskelet muayenesinden bavuranın olayların meydana geldiği  
1993 yılında on altı yalarında olduğu ifade edilmitir.  
22 Haziran 1999 tarihinde, 4390 sayılı Kanun yürürlüğe girmive askeri hakim  
DGM’nin bünyesinden çıkarılmıtır.  
DGM 8 Aralık 1999 tarihinde, sağlık raporlarından ve bavuranın fiziksel  
görünüünden yola çıkarak nüfus kayıtlarında ilginin doğum tarihinin 3 Eylül 1977 olarak  
düzeltilmesine ve ölüm cezasına mahkum edilmesine karar vermitir. Olayların meydana  
geldiği dönemde bavuranın on sekiz yaından küçük olması sebebiyle verilen ceza, TCK’nın  
55. maddesi uyarınca yirmi yıl hapis cezasına çevrilmitir.  
Yargıtay, 6 Nisan 2000 tarihinde Nüfus Đdare Temsilcisi bulundurulmadan yatahsisi  
yapıldığı gerekçesiyle usule aykırılıktan verilen kararı bozmutur.  
DGM, 19 Ocak 2001 tarihinde bavuranı ve avukatını dinledikten sonra Nüfus Đdare  
Temsilcisi de bulundurularak bozmadan önceki kararın aynısını vermitir. Kararda aleyhteki  
delillere ve bavuranın Sulh Hakimi ve DGM önünde verdiği ifadelere yer verilmitir. Karar,  
diğer sanıkların ifadelerine ve S.K. isimli kiinin yazılı ifadesine ve olay yeri incelemelerine  
dayanmaktadır. Duruma tutanaklarından, bavuranın DGM’ye PKK’nın savunulduğu ve bu  
örgüt bünyesinde yer aldığının belirtildiği bir savunma sunduğu tespit edilmektedir.  
Yargıtay, 4 Haziran 2001 tarihinde düzenlenen bir duruma ile verilen kararı  
onamıtır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA  
Hükümet, bavuranın AĐHS’nin 5 § 3. maddesi uyarınca tutuklu yargılama süresine  
ilikin ikayetiyle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir.  
Hükümet, Kanun Dıı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki  
466 sayılı Kanun uyarınca ilgili kiinin tazminat talebinde bulunma hakkına sahip olduğunu  
belirtmektedir.  
AĐHM, bavuranın tutukluluk süresinin yakalandığı tarih olan 27 Ocak 1994 tarihinde  
baladığını ve mahkum edildiği 8 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir.  
Yargıtay’ın 6 Nisan 2000 tarihinde kararı bozması üzerine dava DGM’de tekrar görülmeye  
balamıve AĐHS’nin 5 § 1. maddesinin c) bendi uyarınca ikinci bir tutukluluk dönemi  
balamıtır. Tutukluluk süresi, DGM’nin aynı kararı vermesi ile 19 Ocak 2001 tarihinde son  
3
bulmutur. Bununla birlikte, tutuklu yargılama süresi ile ilgili ikayet, nihai tutuklama  
kararından altı ay sonra 17 Eylül 2001 tarihinde yapılmıtır (Graban-Polonya (karar), no:  
13851/02, 5 Temmuz 2005).  
Bu nedenle AĐHS’nin 35 § 1. maddesi uyarınca altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle  
bavurunun bu kısmının kabuledilemez ilan edilmesi ve 35 § 4. maddesi bakımından  
reddedilmesi uygun olacaktır.  
AĐHM tarafların sunduğu argümanların tümü ıığında, bavurunun geri kalan kısmının  
bu aamada çözüme kavuturulamayacak ancak esastan incelemeyi gerektiren ciddi ve hukuki  
sorunlara neden olduğu kanaatindedir. Bu nedenle bu ikayetlerin AĐHS’nin 35 § 3. maddesi  
uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ilan edilemez. Bavuruda ayrıca baka hiçbir  
kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilmemitir.  
II. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, olayların meydana geldiği dönemde yaının küçük olmasından dolayı cezai  
sorumluluğunun bulunmadığını belirtmektedir. Bavuran, yargılama süresince talep edilen  
mahkumiyet cezası ve tutuklu olarak yargılandığı sırada kendisinden yaça büyük kiilerle  
aynı cezaevinde kalması nedeniyle sıkıntı yaadığını ileri sürmektedir. Bavuran ayrıca  
mahkemeye 100 kilometrelik mesafede bulunan bir cezaevine konulduğundan ikayetçi  
olmaktadır. Bu nedenle tutuklu kaldığı süre içerisinde insanlık dıı koullarda elleri bağlı  
olarak tamamen kapalı bir aracın içerisinde mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını iddia  
etmekte ve AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, ayrıca Türk Hukuku’nda cezai sorumluluk yaının on beolarak tespit  
edildiğini belirtmektedir. Hükümet, 6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporuna atıfta bulunarak  
bavuranın yargılandığı sırada on dokuz yaında olduğunu ve 5 Mayıs 1997 tarihli sağlık  
raporundan, olayların meydana geldiği dönemde bavuranın on altı yaında olduğunun  
anlaıldığını ifade etmektedir. Hükümet’e göre, cezai sorumluluğun bavurana yüklenmesi ve  
yaça büyük kiilerle aynı cezaevine konulması, AĐHS’nin 3. maddesi ile güvence altına  
alınan hakları ihlal etmemektedir.  
AĐHM, 3. maddenin sınırları içerisinde kalabilmesi için kötü muamelenin en az ağrılık  
düzeyinde olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu düzeyin değerlendirilmesi görecelidir;  
özellikle muamelenin ya da cezanın cinsi ve bağlamı, süresi, fiziksel ya da ruhsal etkileri ve  
bazı durumlarda da kurbanın cinsiyeti, yaı ve sağlık durumu gibi davanın bütün koullarına  
bağlıdır (Bkz., diğerleri arasında, Soering-Birleik Krallık, 7 Temmuz 1989 tarihli karar).  
AĐHM, cezai sorumluluk yaı ile ilgili olarak, Avrupa Konseyi üyesi Devlet’ler  
bünyesinde asgari cezai sorumluluk yaı hususunda kesin bir kuralın olmadığını  
hatırlatmaktadır (T.-Birleik Krallık, no: 24724/94, 16 Aralık 1999).AĐHM hazırlanan sağlık  
raporlarında, olayların meydana geldiği sırada bavuranın on altı yaında olduğunun  
belirtildiğini ifade etmektedir.6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporunda bulunan fotoğrafla  
belgelerde belirtilen yaarasında bir fark bulunmaktadır. Sonuç olarak cezai sorumluluğun  
bavurana yüklenmesi, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlalini tekil etmemektedir.  
Bavuran aynı zamanda ölüm cezasına mahkum edilmesi nedeniyle sıkıntı  
yaadığından ikayetçi olmaktadır. Hiç kukusuz AĐHM, adıgeçen Soering davasında,  
özellikle de bavuranın yaı ile suçun ilendiği tarihteki zihinsel durumu dikkate alındığında  
4
ölüm cezasının infazı nedeniyle oluan ve artıgösteren tedirginliğin, bavuranı AĐHS’nin 3.  
maddesi ile tespit edilen düzeyi aan bir risk ile karı karıya bırakacağına kanaat getirmitir;  
bununla birlikte mevcut dava kesin olarak bu davadan ayrılmaktadır. Esasında AĐHM, Ceza  
Kanunu’nun 55. maddesinin on sekiz yaından küçük çocuklar için verilen her türlü ölüm  
cezasının yirmi yıllık hapis cezasına çevrilmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Bu nedenle,  
doğrudan uygulanabilir niteliği bulunan bir hüküm sözkonusu olduğundan, AĐHM bavuranın  
hiçbir zaman ölüm cezasının infazı nedeniyle gerçek anlamda tehdit altında olmadığı  
kanaatindedir.  
Son olarak yine 3. madde bakımında, bavuran ceza davası süresince kendisinden  
yaça büyük kiilerin bulunduğu bir cezaevine konulduğundan ikayetçi olmaktadır. Üstelik  
bavuran, elleri kelepçeli olarak bir aracın içerisinde cezaevinden yüz kilometre uzaklıktaki  
mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını ileri sürmütür.  
AĐHM öncelikle bir muamele ya da cezanın “insanlık dıı ya da “küçük düürücü”  
olarak değerlendirilebilmesi için, yaanan acının ve utancın, yasal ceza ya da muamelenin  
uygulanması nedeniyle kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek acı ve utançtan daha fazla olması  
gerekmektedir. Yapılan muamelenin, mağduru küçük düürme ya da aağılama amacının  
bulunup bulunmadığı konusu dikkate alınması gereken baka bir unsurdur (Bkz., diğerleri  
arasında, Raninen-Finlandiya, 16 Aralık 1997, Derleme Kararlar ve Hükümler). Bununla  
birlikte bu türden bir tespitin olmaması 3. maddenin ihlal edildiği tespitini de kesin olarak  
ortadan kaldırmamaktadır.  
Bununla ilgili olarak, sunduğu görülerde bavuranın, örneğin Ceza Kanunu’nun 55 §  
2. maddesi ile öngörüldüğü üzere özel bir bölümde tutulup tutulmadığı gibi, cezaevinde içinde  
bulunduğu koullar hakkında herhangi bir ey söylemediği ve birinci bavurusunda dile  
getirdiği ikayetlerini desteleyecek hiçbir unsur sunmadığını tespit etmektedir. Bununla  
birlikte, bavuranın yaı ile ilgili olarak ortaya çıkan üphelerin yerinde olduğu ve ilk defa  
durumaya geldiğinde bavuranın yaının tespit edilmesi amacıyla DGM’nin sağlık  
muayenesi yapılmasını talep ettiğini not etmektedir. Zaten 6 Ekim 1995 tarihli sağlık  
raporunda bulunan fotoğraftaki fiziksel görünüünden, olayların meydana geldiği dönemdeki  
yaının on dört yaından daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, cezanın infaz edildiği  
tarihte bavuran on sekiz yaını doldurmutur.  
Kelepçelerin kullanılması hususunda ise AĐHM, adıgeçen Raninen kararında, bir  
kiinin bakalarının gözü önünde kelepçelenmesinin balı baına AĐHS’nin 3. maddesinin  
ihlalini tekil edemeyeceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır. AĐHM aynı zamanda  
bavuranın mahkeme ile cezaevi arasındaki yol boyunca ne ekilde kelepçelendiğini  
belirtmediğini not etmektedir. Bu durumda AĐHM, bu kelepçelerin AĐHS’nin 3. maddesi  
alanına girmesini gerektirecek bir sıkıntıya neden olduğu hususunu kabul edememektedir  
(Bkz., D.G.-Đrlanda, no: 39474/98).  
Yaam koullarına ilikin hiçbir açıklamanın yapılmaması nedeniyle AĐHM,  
yetikinlerin bulunduğu cezaevinde kalmanın ve cezaevinden mahkemenin bulunduğu yere  
kadar kelepçeli olarak intikal etmenin 3. madde alanında değerlendirilebileceği hususunda  
ikna olmamıtır.  
Sonuç olarak AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediği kanaatindedir.  
III. AĐHS’NĐN 6 § 1. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
5
Bavuran, kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, bünyesinde  
askeri hakim bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliği taımadığını  
iddia etmektedir. Bavuran aynı zamanda aleyhinde ciddi delillerin bulunmadığından ve ceza  
davasının süresinden ikayetçi olmaktadır. Bavuran, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal  
edildiğini ileri sürmektedir.  
A. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında  
DGM bünyesinde askeri hakim bulunması ile ilgili olarak AĐHM, Öcalan-Türkiye  
davasında bir sivilin kısmen de olsa askeri hakimden oluan bir mahkeme önüne çıkmak  
zorunda kalması hususuna büyük önem verdiğini ve böyle bir durumun, demokratik bir  
toplumda mahkemelerin telkin etmesi gereken güveni ciddi biçimde etkilediği kanaatine  
vardığını hatırlatmaktadır. Daha sonra ise, itiraz konusu mahkemenin, soruturma, duruma  
ve karardan oluan üç aamada da yürütme ve yasamadan bağımsız olması gerektiğinin altını  
çizerek, askeri hakimin ilgili ceza mahkemesinde geçerli olan bir ya da birden fazla usulü  
muamelede yer alması durumunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde izlenen usul endieyi  
kafi derecede bertaraf edecek ekilde tesis edilmedikçe, sanığın yargılamanın tamamının  
geçerliliğinden endie duyabileceğine kanaat getirmitir.  
Mevcut davada askeri hakim, Anayasa’nın değitirildiği 22 Haziran 1999 tarihinden  
önce usulü muamelelerde yer almıtır; bununla birlikte karar askeri hakimin bulunmadığı 8  
Aralık 1999 tarihli duruma sırasında verilmitir. Bu karar, usulüne uygun olarak yatahsisi  
yapılmadığı gerekçesiyle 6 Nisan 2000 tarihinde Yargıtay tarafından bozulmutur. Bu nedenle  
DGM dosyayı yeniden incelemek durumunda kalmıtır. DGM kararını vermeden önce, tekrar  
bavuranı dinlemive karar gerekçelerinde bavuranın DGM ve sulh hakimi karısındaki  
beyanlarına atıfta bulunmutur (Ceylan-Türkiye (karar), no: 68953/01, 30 Ağustos 2005).  
Üstelik AĐHM, verilen bu son mahkumiyet kararının onanmasından önce bavuranın Yargıtay  
önünde durumaya katılma hakkından faydalandığını tespit etmektedir.  
Yukarıda yer alan nedenlerden dolayı mevcut dava Öcalan-Türkiye davasından  
ayrılmaktadır ve AĐHM, davanın sona ermesinden önce askeri hakimin DGM bünyesinden  
çıkarılolmasının, bavuranın kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM’nin tarafsızlığı  
ve bağımsızlığı hakkındaki üphelerini bertaraf ettiğini kabul etmektedir.  
Bu nedenle AĐHS’nin 6 § 1. maddesi bu noktada ihlal edilmemitir.  
B. Cezai Yargılama Sürecinin Adilliği Hakkında  
Bavuran aleyhinde ciddi kanıtların bulunmamasından dolayı ikayetçi olmakta ve  
bunun adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin delillerin toplanması da dahil olmak üzere adil  
yargılanma hakkını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında,  
Ferrantelli ve Santangelo-Đtalya, 7 Ağustos 1996 tarihli karar, ve Pélissier ve Sassi-Fransa,  
no: 25444/94).  
AĐHS ile güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmeleri sözkonusu olduğu  
durumlar hariç, ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen hukuka ve olaylara ilikin  
hataları yorumlama yetkisi AĐHM’ye dümemektedir. Ayrıca, AĐHS 6. maddesi ile adil  
6
yargılanma hakkını güvence altına alıyorsa da, delillerin kabuledilebilirliği ve  
değerlendirilmesi hususunu düzenlememektedir. Bu husus ilk aamada iç hukuk ve ulusal  
mahkemelerin yetkisi dahilindedir (Garcia Ruiz-Đspanya, no: 30544/96).  
Mevcut davada AĐHM bavuranın Diyarbakır DGM önünde olduğu kadar Yargıtay  
önünde de bir avukat tarafından temsil edildiğini ve gözaltında bulunduğu sırada verdiği  
ifadesine itiraz etme imkanına sahip olduğunu tespit etmektedir. AĐHM, bavuranın  
suçluluğunu ortaya koyabilmek amacıyla DGM’nin her halükarda davanın çeitli  
aamalarında alınan bavuranın, diğer sanıkların, tanıkların ve ikayetçilerin ifadelerine ve  
bavuranın evinde yapılan aramalara, olay tespit ve tehis tutanaklarına ve olay tutanaklarına  
dayanğını not etmektedir. AĐHM, dosyada AĐHS’nin ihlaline ilikin hiçbir delilin yer  
almağına kanaat getirmektedir.  
C. Ceza davasının süresi hakkında  
Bavuran son olarak cezai yargılamanın uzunluğundan ikayetçi olmaktadır.  
Hükümet, dava koulları dikkate alındığında yargılama süresinin makul olmadığı  
yönünde bir değerlendirme yapılamayacağını belirtmektedir. Hükümet davanın karmaıklığını  
ve bavurana yüklenen yükümlülüklerin altını çizmektedir. Dava konusu ceza yargılaması  
uzun süren ve zahmetli soruturmaların yapılmasını gerekli kılmıtır. Üstelik mahkeme,  
bavuranın gerçek yaının belirlenebilmesi amacıyla sağlık raporlarının düzenlenmesini  
beklemitir. Sonuç olarak adli makamlara yüklenilebilecek hiçbir ihmal veya gecikmeden söz  
etmek mümkün değildir.  
Bavuran bu iddiaya karı çıkmaktadır. Yatahsisine ilikin sağlık raporunun ancak  
26. durumada mahkeme iletilebildiğini belirtmektedir.  
AĐHM, değerlendirmeye alınacak dönemin bavuranın yakalandığı 27 Ocak 1994  
tarihinde baladığını ve Yargıtay’ın karar tarihi olan 4 Haziran 2001 tarihinde son bulduğunu  
tespit etmektedir. Böylece iki dereceli mahkeme için dava yedi yıl dört ay sürmütür.  
Davanın makul süresi, dava koullarından, Mahkemenin içtihadından doğan  
kriterlerden yola çıkılarak ve özellikle de davanın karmaıklığı, davacı ve yetkili makamların  
tutum ve davranıları göz önüne alınarak değerlendirilmektedir (Bkz., diğerleri arasında,  
Pélissier ve Sassi).  
AĐHM, adaletin en kısa zamanda tecelli etmesi için yetkili mahkemelerden davaya  
özel imtina göstermelerinin gerekli olduğu bir durumda bavuranın bütün yargılama süresi  
boyunca tutulu bulunduğu tespitini yapmaktadır (Bkz., Kalachnikov-Rusya, no: 47095/99, ve  
son olarak, Temel ve Takın-Türkiye, no: 40159/98, 30 Haziran 2005).  
AĐHM, takdirine sunulan bütün delilleri inceledikten sonra ve Mahkemenin bu  
konudaki içtihadı uyarınca mevcut davada yargılama süresinin aırı uzun olduğuna ve “makul  
süre” ilkesine uymadığına kanaat getirmektedir.  
Sonuç olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmitir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
7
A. Tazminat  
Bavuran uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zarar için 71.920 Yeni Türk Lirası  
(Y.T.L.) talep etmektedir.  
Hükümet bu iddialara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, hakkaniyete uygun olarak bavurana tüm masraflarla birlikte 4.000 Euro  
(yaklaık 36.693 Euro) ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Bavuran yerle mahkemeler ve AĐHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için  
11.289 Y.T.L. (yaklaık 5.734 Euro) talep etmektedir. Bavuran bununla ilgili olarak  
avukatlık ücret faturası sunmutur.  
Hükümet bu tutara itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve  
harcamalar geri ödenebilmektedir. Mevcut davada, elindeki unsurlar doğrultusunda ve  
belirtilen kriterler dikkate alındığında AĐHM, tüm masraf ve harcamalar için bavurana 1.000  
Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermitir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE;  
1. AĐHS’nin 5 § 3. maddesine ilikin olarak dile getirilen ikayetin kabuledilemez  
olduğuna, bavurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun  
olduğu ve ceza davasının hakkaniyete uygun olarak görülmediği yönündeki iddialarla  
ilgili olarak AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4. Ceza davasının süresi nedeniyle AĐHS’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere her türlü  
vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından bavurana maddi ve manevi  
tazminat olarak 4.000 Euro (dört bin), masraf ve harcamalar için 1.000 Euro (bin)  
ödenmesine:  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,  
Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan  
fazlasına eit oranda basit faizi uygulamasına;  
8
6. Adil tazmine ilikin diğer taleplerin reddedilmesine;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 23 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
9