CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
KÜÇÜK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 63353/00 )  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
14 Ekim 2008  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı  
şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (63353/00) no’lu davanın nedeni on iki T.C.  
vatandaşı Zelha Küçük, Kıymet Aydoğdu, Filiz Küçük, Yıldız Küçük, Nimet Gültakur, Güllü  
Derman, İmam Küçük, Celal Küçük, Veli Küçük, Ali Küçük, Hıdır Küçük ve Cemal  
Küçük’ün (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 2 Ocak 1999 tarihinde  
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (AİHS) 34.  
maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuranlar, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından E. Demir tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Yukarıda adları yer alan başvuranlar sırasıyla 1942, 1967, 1989, 1982, 1981, 1964, 1960,  
1975, 1984, 1983, 1962 ve 1970 doğumludur. İlk başvuran 4 Haziran 1998 tarihinde ölen  
Yusuf Küçük’ün eşi, diğer başvuranlar ise çocuklarıdır.  
Başvuranlar olayların meydana geldiği dönemde Olağanüstü Hal Bölgesi kapsamında bulunan  
ve PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmaların yaşandığı Tunceli ili Ovacık  
ilçesinde oturmaktaydılar.  
4 Haziran 1998 tarihinde saat 23.45 sularında Yusuf Küçük beraberindeki üç köylü ile birlikte  
sürüden ayrılan koyunlarını aramaya çıkmış ve Tatuşağı köyü civarında iken köyün birkaç  
kilometre dışında mevzilenmiş bir tanktan atılan bir merminin isabet etmesiyle ölmüştür.  
A. Ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruşturma  
Meydana gelen kazanın ardından 5 Haziran 1998 tarihinde civardaki evlerin yerini gösterir  
olay yeri topografisi hazırlanmış, maktulün yatış pozisyonu çizilmiş, olay yeri tutanağı  
düzenlenmiştir. Bu krokiye göre atış yapıldığı sırada tank maktulden 2.800 metre ötede  
komşu köyün yakınlarında bulunmaktaydı.  
Hazırlanan tutanağa göre altı kişilik jandarma ekibi olayları anlatmışlardır.  
Aynı gün Ovacık Cumhuriyet Savcısı ve iki adli tıp uzmanı Yusuf Küçük’ün otopsisini  
yapmışlardır. Meydana gelen patlamadan maktulün vücudunun bazı organları parçalanmış,  
kafatası kemiği ve bel kemiği kırılmıştır. Yapılan otopsiden ölümün hayati organların  
parçalanması sonucu gerçekleştiği anlaşılmıştır.  
Ovacık Cumhuriyet Savcısı Yusuf Küçük’ün ölümü ile ilgili bir soruşturma başlatmıştır.  
8 Haziran 1998 tarihinde olayın meydana geldiği gün Yusuf Küçük’ün yanında bulunan üç  
kişinin ifadelerine başvurulmuştur.  
10 Haziran 1998 tarihinde, Savcı, Ovacık Kaymakamlığından, Valilik tarafından Olağanüstü  
Hal Yasası uyarınca Ovacık civarı köylerine özellikle Tatuşağı köyüne ilişkin olarak hava  
karardıktan sonra köyü tek etme yasağı getirilip getirilmediğinin şayet böyle bir yasak kararı  
2
var ise sözkonusu kararın zamanında köylülere tebliğ edilip edilmediğini ortaya koymasını  
talep etmiştir. Sözkonusu talebe cevaben, 20 Mart 1997, 5 Kasım 1997 ve 28 Mayıs 1998  
tarihlerinde aralarında maktulün de bulunduğu köylüler tarafından imzalanan tebligatlar  
Savcıya iletilmiştir.  
30 Haziran 1998 tarihinde, Savcı, ölüm olayının askeri bir görev sırasında meydana geldiğini  
saptamasının ardından 285 sayılı Olağanüstü Hal kararnamesinin 4. maddesi uyarınca  
kendisinin yetkisinin bulunmadığını belirtmiş ve dosyayı yetkili organ olan Tunceli Valiliği İl  
İdare Kurulu’na göndermiştir.  
10 Temmuz 1998 tarihinde, Tunceli Valililiği, Jandarma Komutanlığından gerektiği takdirde  
Memurin Muhakematı Kanununun hükümlerine uygun olarak soruşturma açılması talebinde  
bulunmuştur.  
13 Ocak 1999 tarihinde, Tunceli Valiliği İl İdare Kurulu, Jandarma Komutanlığı tarafından  
düzenlenen ve “cezai soruşturma açılmasına gerek olmadığına ve davanın işlemden  
kaldırılmasına” karar veren rapora atıfta bulunarak kararını vermiştir.  
19 Temmuz 2000 tarihli bir mektup ile Vali, başvuranların avukatlarına davanın işlemden  
kaldırılması hakkındaki kararı bildirmiştir.  
4 Ağustos 2000 tarihinde, başvuranlar Malatya Bölge İdare Mahkemesi’nde Tunceli Valiliği  
İl İdare Kurulu kararı hakkında iptal davası açmışlardır.  
Başvuranların ifadelerine göre, İdare Mahkemesi itiraz hakkında karar verilmesine yer  
olmadığına karar vermiştir.  
B. Hükümet tarafından iletilen bilgiler  
20 Mart 1997 tarihinde, Ovacık Kaymakamlığı Olağanüstü Hal Bürosu, terör örgütü üyeleri  
ve güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların artması nedeniyle ve vatandaşların can ve  
mallarının korunması amacıyla Ovacık civarındaki köylerde hava karardıktan sonra meskun  
mahallerin terk edilmesini yasaklayan valilik kararı çıkarmıştır.  
5 Kasım 1997, 28 Mayıs 1998, 6 Temmuz 1998 tarihlerinde aynı karar tekrarlanmıştır.  
Sözkonusu kararlar muhtara ve köylülere bildirilmiştir. Ayrıca sözkonusu kararlar, aralarında  
Yusuf Küçük’ün de bulunduğu Tatuşağı köyünün yirmi dört oturanı tarafından da  
imzalanmıştır.  
16 Haziran 1998 tarihinde, Jandarma Komutanlığı Genel Karargahına, Tunceli Jandarma  
Komutanlığına, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne ve Tunceli’nin yedi ilçesinin  
kaymakamlılarına dağıtılan Tunceli Kaymakamlığı Olağanüstü Hal Bürosunun tebligatı,  
önceki tebligatları tekarlayarak “operasyonlar döneminde vatandaşlarımızın hayatlarını ve  
mallarını korumak amacıyla, hava karardıktan sonra evden çıkılmamasına, evden çıkmak  
zorunda kalanların en yakın güvenlik güçlerini bundan haberdar etmeleri gerektiğini”  
belirtmiştir.  
6 Temmuz 1998 tarihinde, her türlü iletişim araçları vasıtasıyla halkın bilgilendirilmesi  
amacıyla sözkonusu görüş, Tunceli Emniyet Müdürlüğü’nden Tunceli Belediyesi’ne  
iletilmiştir.  
3
HUKUK  
I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA  
Başvuranlar Yusuf Küçük’ün güvenlik güçleri tarafından bilerek öldürüldüğünden ve  
soruşturma yapılmamasından, ayrıca gerekçelendirmeden bölgede yıllardır süren güvensizlik  
ortamından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 2.  
maddesi ile 3. ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini öne sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca  
Yusuf Küçük’ün kaybolan hayvanlarını aradığı sırada öldürülmesi nedeniyle AİHS’ye Ek 1  
no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
Hükümet başvuran tarafın İl İdare Kurulu’nun kararına itiraz ettiğini, oysa idarenin yanıt  
vermemesi durumunda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun öngördüğü başvuru  
yoluna gitmediğini gözlemlemektedir. Hükümet ayrıca başvuranların maddi ve manevi  
zararları için cezai, hukuki ve idari başvuru yollarını kullanmadıklarını savunmaktadır.  
AİHM olayların meydana geldiği dönemde Türk Hukuku’nun Olağanüstü Hal Bölge Valisi  
tarafından alınan idari bir fiile veya karara karşı herhangi bir hukuki başvuru yolunu  
sunmadığını not etmektedir.  
İdari mahkemeler önünde idarenin objektif sorumluluğuna dayalı olarak tam yargı davası  
açılması yoluyla sunulan hukuk yolu konusunda ise AİHM, yaşam hakkının korunması  
hakkındaki şikayetlerine ilişkin bir başvurana, sonunda sadece bir miktar tazminat alabileceği  
idari hukuk davası açma zorunluluğu getiriliyor ise, bu durumun idarenin objektif  
sorumluluğuna dayalı ölüm olayının faillerinin tespiti ve cezalandırılması amacıyla bir  
soruşturma yürütülmesi yükümlülüğünü aldatıcı hale getirdiğini ifade etmektedir (Bkz Yaşa-  
Türkiye kararı, 2 Eylül 1998). Gerçekten de basit bir tazminata hükmedilmesi bu  
yükümlülüğü karşılamamaktadır (Bkz.diğerleri arasında Kaya-Türkiye kararı, 19 Şubat 1998).  
Sonuç olarak AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddetmektedir. AİHM, ayrıca, başka açılardan  
bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru  
kabuledilebilir niteliktedir.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, jandarmaların maktule kasıtlı olarak ateş edip, onu öldürdüklerini iddia  
etmektedirler. Ayrıca olası sorumluların kimlikleri tespit edilmesine rağmen, bu kişiler  
yargıya sevk edilmemiştir. Başvuranlar, AİHS’nin 14. maddesi ile birlikte AİHS’nin 2.  
maddesine atıfta bulunmaktadırlar. AİHM, sözkonusu şikayeti yalnızca AİHS’nin 2. maddesi  
kapsamında inceleyecektir.  
Hükümet, sözkonusu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
A. AİHS’nin 2. maddesinin esası bakımından  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin yalnızca Devlet görevlilerinin güç kullanımı sonucu  
meydana gelen ölüm olaylarını kapsamadığını, aynı zamanda 1. paragrafının ilk cümlesinde,  
hukukuna tabi olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik olarak Devletlerin gerekli  
4
tedbirleri alma zorunluluğunu belirttiğini de hatırlatmaktadır (L.C.B.-Birleşik Krallık, 9  
Haziran 1998 tarihli karar; Paul ve Audrey Edwards – Birleşik Krallık, başvuru no:  
46477/99).  
Sözkonusu hükmün önemini kabul eden AİHM, bir görüşe varmak amacıyla, özellikle  
öldürücü güce başvurulduğunda ölüme yol açan olayları dikkatle incelemeli ve yalnızca güce  
başvuran Devlet görevlilerinin eylemlerini değil aynı zamanda dava koşullarının tamamını,  
özellikle kazara her türlü can kaybının önlemesi amacıyla sözkonusu eylemlerin hazırlanışını  
ve kontrolünü de göz önüne almalıdır (Kamer Demir ve diğerleri- Türkiye, no 41335/98, 19  
Ekim 2006; McCann ve diğerleri- Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Bubbins –  
Birleşik Krallık, no 50196/99; Güleç- Türkiye 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Oğur –Türkiye,  
no 21594/93).  
Hükümet kazanın olduğu dönemde bilhassa başvuranların ikamet ettiği bölgenin lojistik  
ihtiyaçlarını karşılamak için köylere girmeye başlayan teroristlerin eylemleri nedeniyle  
özellikle hassaslaştığını belirtmektedir. Terörist gruplar sık sık saldırılar düzenlemekteydi.  
Hükümet ayrıca köylülerin gün batımından sonra evlerinden dışarıya çıkmalarının yasak  
olduğu konusunda uyarıldıklarını ifade etmektedir.  
AİHM bu başvuruda başvuranların yakınlarının ölümüne yol açan top mermisinin, toplanan  
istihbaratları değerlendiren ve Tatuşağı köyü civarında mevzilenen jandarma birliği tarafından  
atıldığı hususunda herhangi bir itirazın olmadığını gözlemlemektedir. Olay yeri tutanağına  
göre top mermisi uyarı atışlarına uymayarak kaçan bir kişiyi hedef almıştır.  
Yukarıda sözü edilen pozitif yükümlülük uyarınca, mevcut davanın koşullarında AİHS’nin 2.  
maddesine göre Savunmacı Devletin sorumluluğunu ortaya çıktığını belirtmek gerekir.  
AİHM, olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’nin güneydoğusunda hüküm süren  
duruma karşı bölgeyi kontrol altına almak ve şiddet eylemlerine son vermek amacıyla  
Devletin olağanüstü tedbirleri alma zorunluluğunu daha önce de dikkate aldığını hatırlatır.  
Topçu birliklerinin kullanılması da bu alınan tedbirlerin bir parçasıdır. Hatırı sayılır sayıda  
silahlı kişilerin varlığı ve bunların kanun uygulayıcılarına karşı aktif olarak direnişi AİHS’nin  
2. maddesinin 2. paragrafında yer alan bir duruma işaret etmekte ve Devletin görevlilerinin  
ölümcül güce başvurmalarını meşru kılacak şekilde kanunun uygulanmasını meşru  
kılmaktadır (Bkz. sözü edilen Kamer Demir vd.).  
Bu başvuruda izlenen amaç ile bu amaca ulaşmak için başvurulan yöntem arasında hassas bir  
dengenin kurulması zorunluluğu olmaksızın başvurulan gücün meşruiyet kazanmasından söz  
edilemez. Bu nedenle işlenen fiilin öngörülen amaç doğrultusunda mutlak gerekli olup  
olmadığının incelenmesi gerekmektedir. AİHM bunu yaparken tarafların sunmuş oldukları  
bilgilere dayanarak ve yukarıda sözü edilen ilkeler ışığında operasyonun hazırlanış ve  
yürütülme şeklinin AİHS’nin 2. maddesi ile bağdaşıp bağdaşmadığını saptamak  
durumundadır (Bkz. sözü edilen Issaieva kararı ve Kamer Demir vd. kararı).  
Gerçekten de Devletin sorumluluğu yalnızca görevlilerinin hedefi şaşırıp sivil bir kimsenin  
ölümüne yol açtığını gösterir belirgin delil unsurlarının varlığı ile ortaya çıkmaz, aynı  
zamanda bahse konu görevlilerin terörist bir örgüte karşı yürüttükleri operasyonda  
uygulacakları metod ve yöntemleri belirlerken, kazara sivil ölümlerini engelleyecek, en  
azından bu riski azaltacak her türlü tedbiri almadıkları takdirde de ortaya çıkar. (Bkz. Ergi-  
5
Türkiye kararı 28 Temmuz 1998, Issaïeva-Rusya no 57950/00, 24 Şubat 2005; Mansuroğlu-  
Türkiye kararı, no 43443/98, 26 Şubat 2008).  
AİHM’nin sözkonusu sorunu değerlendirme imkanın, konuya ilişkin olarak tarafların az bilgi  
sunmaları ile engellendiğini belirtmek uygun olacaktır. Özellikle Hükümet, AİHM’ye, ağır  
silahların kullanıldığı bir hipotezde sivillere gelebilecek zararların değerlendirilmesi ve  
önlenmesi için neler yapıldığını açıklayacak hiçbir görüş sunmamıştır (mutatis, mutandis,  
Kamer Demir ve diğerleri-Türkiye).  
AİHM, hava karardıktan sonra evlerinden çıkma yasağından köylülerin yazılı ve sözlü olarak  
uyarıldıklarını gözlemlemektedir. Maktulün davranışını haklı kılmak için, başvuran taraf  
Yusuf Küçük’ün okuma yazma bilmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda AİHM, maktulün  
beraberindeki kişilerin, ifadelerinde, sözkonusu yasaktan haberdar olduklarını ve askerlerin  
kendilerini terörist sanabileceklerini belirterek Yusuf Küçük’ü köyün dışına çıkmamak için  
ikna etmeye çalıştıklarını ifade ettiklerini saptamaktadır. Diğer üç köylünün ifadeleri göz  
önüne alındığında, AİHM, Yusuf Küçük’ün köyü terk etmeye karar verdiği anda hayatını  
tehlikeye atacağını yadsıyamayacağı kanaatindedir.  
Mevcut davada, olay yeri tespit tutanağından ve kovuşturmaya yer olmadığı kararından,  
askerlerin, termal kameraları ile ormanda dört kişiyi tespit ettikleri ve terörist olduklarından  
şüphelenilen dört kişiye uyarı ateşi açtıkları, ancak içlerinden birinin kaçtığını belirleyerek,  
sözkonusu kişiye yaklaşık üç kilometrelik bir mesafeden ateş ettikleri sonucuna  
ulaşılmaktadır. Ateş açan askerlerin görüş açısı koşullarını veya gerçekten kullanılan askeri  
yöntemleri ve askerler bakımından içinde bulundukları tehlikeyi belirlemek için AİHM’nin  
takdirine hiçbir unsur sunulmamıştır. AİHM, bu konuda Hükümet tarafından bilgi  
sunulmadığını üzülerek belirtmektedir.  
AİHM, jandarmaların, bir yerleşim alanına ağır silah ekipmanı yerleşmesini öngördüklerinde,  
böyle bir ekipman yerletirmenin kaçınılmaz olarak taşıdığı hata risklerini de göz önüne  
almaları gerektiği kanaatindedir (mutatis, mutandis, Mansuroğlu-Türkiye). Oysa hiçbir şey  
atışların hazırlanmasında ve kontrolünde bu tip bir düşüncenin belirleyici bir rol oynadığı  
sonucuna ulaşma imkanı tanımamaktadır.  
Son olarak, bir tanktan ateş etmenin mutlak bir gereklilik olduğu ispat edilememiştir.  
Sivillerin yaşamlarına kastedecek her türlü riski indirgeyecek araçlara başvurulması  
gerekmekteydi.  
AİHM sürdürülen operasyonun hazırlanıp uygulanmasında yanlışlıkla sivillerin mağdur  
olmasını önlemek üzere gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını tespit edecek durumda  
olmadığını belirtir (Bkz. sözü edilen Issaieva kararı ve Kamer Demir vd. kararı). AİHM,  
kişilerin teslim olmasını sağlamak için üç km’lik bir mesafeden yapılan uyarı atışlarının, top  
atışlarını duyan kişilerin insiyaki olarak kaçmaya çalışma ihtimalleri bulunduğundan, amaca  
hizmet edeceğine ikna olmamıştır. AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edildiğine  
karar vermiştir.  
B. AİHS’nin 2. maddesi’nin usulü bakımından  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, 1.  
madde uyarınca “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de belirtilen hak ve  
özgürlükleri tanıma[sı]” şeklinde Devlete düşen genel görevle birlikte değerlendirildiğinde,  
6
güç kullanmaya başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin bir soruşturma  
yürütülmesi anlamına geldiğini ve bunu şart koştuğunu hatırlatmaktadır (Bkz. sözü edilen  
McCann vd. kararı).  
Devletin görevlilerinin karıştığı ve ölümle sonuçlanan bir olayla ilgili yürütülen  
soruşturmanın etkili olduğunun kabul edilebilmesi için soruşturmadan sorumlu olan kişilerin  
ve araştırmaları yapanların olaylara karışlanlardan bağımsız kişiler olmaları gerekmektedir.  
(Bkz. örneğin Avşar-Türkiye kararı no: 25657/94 ve sözü edilen Oğur kararı). Bu ise her türlü  
hiyerarşik ve kurumsal bağın yokluğunun yanısıra uygulamada da bağımsız hareket etmeyi  
gerektirir (Bkz. Hugh Jordan-Birleşik Krallık no: 24746/94, Kelly vd.-Birleşik Krallık no:  
30054/96, 4 Mayıs 2001).  
AİHM mevcut başvuruda meydana gelen olayın hemen ertesinde Savcılığın soruşturma  
başlattığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda olay yeri krokileri çizilmiş ve otopsi işlemi  
gerçekleştirilmiştir: ölüm nedeninin ne olduğu hususuna tarafların itirazı olmamıştır. Dava  
dosyasına yalnızca maktulün beraberindeki kişilerin tanıklıkları konmuştur. AİHM adli  
soruşturmanın, Savcılığın yetkisizlik kararı vermesi ile olağanüstü hal bölgesinde yer alan  
Tunceli İl İdari Kurulu’na iletildiğini saptamaktadır.  
Tunceli İl İdari Kurulu ise Savcılığın yetkisizlik kararı ile gönderdiği dosyayı bir iç  
soruşturma başlatılması istemiyle Tunceli Jandarma Komutanlığı’na iletmiştir. AİHM’ye  
iletilmeyen Tunceli Jandarma Komutanlığı tarafından hazırlanan raporun ardından, Tunceli  
Valiliği İl İdare Kurulu, dosyanın işlemden kaldırılmasına karar vererek soruşturmayı  
kapatmıştır.  
Bu bağlamda AİHM, valiliklere bağlı il idare kurullarının yürütmeden bağımsız  
olmamalarından dolayı birçok davada sözkonusu kurullar tarafından yürütülen  
soruşturmaların ciddi tereddüt uyandırdığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (sözü edilen,  
Oğur; Kılıç-Türkiye, başvuru no: 22492/93; Satık ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 31866/96,  
10 Ekim 2000; İhsan Bilgin-Türkiye, başvuru no: 40073/98, 27 Temmuz 2006; Kamer Demir  
ve diğerleri).  
AİHM’ye göre, böyle bir soruşturma, AİHS’nin 2. maddesinin usule ilişkin gereklilikleri ile  
bağdaşmamaktadır. Bu durumda, mevcut davada, AİHS’nin 2. maddesi usul bakımından ihlal  
edilmiştir.  
III. DİĞER İHLALLERE İLİŞKİN  
Başvuranlar, şikayetlerini gerekçelendirmeden, yıllardan beri bölgede hüküm süren  
güvensizlik ortamından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, AİHS’nin 3., 6. ve 13.  
maddesine atıfta bulunmaktadır. Son olarak başvuranlar, Yusuf Küçük’ün sürüden ayrılan  
hayvanlarını aradığı sırada öldürülmesinden dolayı, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin  
ihlal edildiğini iddia etmektedirler.  
AİHS’nin 2. maddesi bakımından ulaştığı ihlal tespitini göz önüne alarak, AİHM, sunulan  
sorunların hiçbirinin, atıfta bulunulan diğer maddelerin kapsamında yer almadığı  
kanaatindedir.  
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
7
A. Tazminat  
Başvuran taraf, maddi zarar için 20.000 Euro talep etmektedir.  
Manevi tazminata ilişkin olarak, eşleri ve babalarının kaybetmelerinin neden olduğu  
sarsıntıdan dolayı başvuranların her biri 30.000 Euro olmak üzere toplam 360.000 Euro  
manevi tazminat talep etmektedirler.  
Hükümet, adil tatminin aşırı bir zenginleşmeye yol açacağı dikkate alındığında bu taleplerin  
dayanaksız ve aşırı olduğunu savunmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun başvuranlara uğradıkları tüm  
zararları için 50.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuranlar 100 Euro’su posta masrafı olmak üzere AİHM önünde yapmış oldukları yargı  
giderleri için 6.000 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar bu taleplerini destekleyici herhangi  
bir belge sunmamışlardır.  
Hükümet AİHM’den ilgili belgeleri sunmayan başvuran tarafın talebini reddetmesini  
istemektedir.  
AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM başvuranların yargı giderleri ve  
harcamalarına ve avukatlık ücretine ilişkin herhangi bir belge sunmadığını gözlemlemektedir.  
AİHM sonuç itibariyle bu talebi reddetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç  
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. 1’e karşı 6 oyla AİHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;  
3. Oybirliğiyle, AİHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;  
4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 3., 6., 13. ve Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi hakkındaki diğer  
şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;  
5. 1’e karşı 6 oyla,  
a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
8
tarafından uğradıkları tüm zararlar için başvuranlara toplam 50.000 (elli bin) Euro  
ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 14 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
Mevcut karar ekinde AİHS’nin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesine uygun olarak yargıç M.  
Sajo’nun karşı oy görüşü yer almaktadır.  
9