CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
DÖRDÜNCÜ DAĐRE  
KUTLULAR - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 73715/01 )  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
29 Nisan 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup bazı  
ekli düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (73715/01) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaı  
Mehmet Kutlular’ın (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 13 Haziran  
2001 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözlemesi’nin  
(AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuran, AĐHM önünde Ankara Barosu avukatlarından M. A. Aslan tarafından temsil  
edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1938 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir. Gazetecilikle itigal eden  
bavuran Yeni Asya Gazetesi’nin imtiyaz sahibidir.  
Yeni Asya Gazetesi ‘Nurcu’ adı verilen Đslami bir tarikat –yahut ekolün- kurucusu olan Said-i  
Nursi’nin vefatının 39. yılı münasebetiyle 10 Ekim 1999 tarihinde Ankara Kocatepe  
Camiinde dini bir anma töreni düzenlemitir. Törenin balangıcında, camide bulunanlara,  
‘ilahi ikaz deprem’ balıklı bir broür Yeni Asya Gazetesi’nin ilavesi olarak dağıtılmıtır.  
Broürün önsözünde Türkiye’nin kuzey-batısını vuran ve binlerce insanın ölümüne yol açan  
17 Ağustos 1999 depreminden dersler çıkarılmasına yardımcı olmanın amaçlandığı  
belirtilmitir. Bu broürde, Saidi Nursi tarafından yazılan Risale-i Nur’dan yapılan alıntılara  
yer verilerek bazı siyasi olaylara ve deprem felaketine dair yorumlarda bulunulmutur. Bu  
broürde ‘musibet neden umumileir?’, ‘zelzele tesadüfi ve maksatsız bir hadise değildir’,  
‘zelzele tesettür iarına (hicap) açık ihanetin bir cezasıdır’, ‘deprem suistimalın neticesidir ’  
‘kanuna namına kanunsuzluk umumi tokada sebep olur’ vb. alt balıklar yer almaktaydı.  
Broürde, depremden en çok etkilenen bölgede tesettür iarına uyulmadığı ve bu nedenle de  
Risale-i Nur’un bu bölgenin yardımına komadığı belirtilmitir.  
Bavuran tören yapıldığı sırada ve törenin sonunda gazetecilerle soru-cevap tarzında bir  
mülakat gerçekletirmitir. Soruların ekseriyeti siyasi olaylarla, bilhassa da ’28 ubat süreci’  
ile deprem arasındaki muhtemel bağlantıya ilikindi.  
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 26 Ekim 1999 tarihli bir  
iddianameyle bavuranı 312. maddenin 2. fıkrası anlamında halkı din farklılığı gözeterek kin  
ve dümanlığa tahrik etmekle suçlamıtır. Savcı iddianamesinde,  
konumalarından ve sözkonusu broürden alıntılara yer vermitir.  
bavuranın  
Savcı iddianamesinde, inanan bir kiinin depremi ‘Allah’ın takdiri’ olarak görmesinin son  
derece tabii olduğunu, ancak bavuranın halkın bir kısmını depreme neden olmakla  
suçlayarak halkı inananlar ve günahkarlar ya da inananlar ve inananlara zulmedenler olmak  
üzere iki gruba bölmeye çalığını; hatta halkın bir bölümünü inananlara uygulanan zulme  
karı sessiz kalmakla suçlamak suretiyle bu iki grup arasında dümanlık yaratmayı  
amaçlağını değerlendirmitir.  
Bavuran 7 Aralık 1999 ve 9 Mayıs 2000 tarihlerinde Ankara DGM’ye sunduğu layihalarda  
Türk Ceza Kanununun 312. maddesinde öngörülen suç unsurlarının mevcut davada  
olumadığını ve anılan pasajların sözlerinin anlamını ve maksadını yansıtmaktan uzak  
2
olduğunu belirtmitir. Bavuran, öncelikle, savcının gazetecilerin sorularını zikretmeyerek  
konumanın asıl yönünü gizlediğini ileri sürmütür. Bavurana göre savcı, kes-yapıtır  
yöntemi kullanarak, konumasında sarf ettiği dini konulara ilikin genel ifadeleri yalnızca  
deprem konusuna ilikinmigibi yansıtmıtır. Bavuran iddialarını kanıtlamak için bir  
televizyon kanalı tarafından yapılan ses kaseti çözümlerinden örnekler vermitir. Bavuran,  
haklarında eletiride bulunduğu askeri yetkililerin faaliyetleriyle deprem arasında bir bağlantı  
olduğu düüncesini kendisinin ileri sürmediğini, kendisine deniz üssünün bulunduğu yerin  
depremin merkez üssü olduğu konusunda halk arasında yaygın söylentiler olduğu eklinde bir  
soru yöneltildiğini özellikle vurgulamıtır. Bavuran kendisinin bu türden söylentiler  
bulunduğunu teyit etmekle yetindiğini ifade etmitir.  
Broürün muhtevasına ilikin olarak ise bavuran, müspet bilimlere atıfta bulunduğu bazı  
pasajların savcı tarafından kasten görmezden gelindiğini iddia etmitir.  
Bavuran, Yeni Asır Gazetesi’nin bedava eki olan bu broürü yazanın ya da dağıtımını  
yapanın kendisi olmadığını ilave etmitir. Bavurana göre savcı TCK’nın 312. maddesinde  
öngörülen suç unsurlarını suni bir ekilde oluturmak maksadıyla broürün ve sözlerinin  
anlamını tamamen çarpıtmıtır.  
Bavuran ayrıca, bir demokraside hiçbir kurum, fikir ya da düüncenin ne kadar iddetli  
olursa olsun eletiriden kaçamayacağına ve bir gazeteci olarak kamuoyunu ilgilendiren  
konularda yorumda bulunmasının son derece doğal olduğuna dikkat çekmitir. Bavuran,  
evrensel anlayıa göre, doğal felaketlerin yalnızca bilimsel ve maddi bir boyutu değil aynı  
zamanda dersler çıkarmayı gerektiren manevi bir boyutu da olduğunu ve 17 Ağustos  
depremine ilikin yorumunun bu manevi boyuta vurgu yaptığını, dini bilgilere dayalı  
açıklamaları müspet bilimlerin ıığında değerlendirmenin teknik bir hata olduğunu, sözkonusu  
beyanatlarda deprem ile baörtüsü yasağı ya da 28 ubat süreci arasında bir illiyet bağı  
kurulmuolsa dahi, bunun hiçbir ekilde TCK’nın 312. maddesi anlamında kine ya da  
manlığa tahrik tekil etmeyeceğini ve tüm bu eletirilerin toplumun belirli bir kesimini  
değil yöneticileri hedef aldığını belirtmitir.  
Bavuran AĐHS’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkına atıfta  
bulunmutur.  
DGM 9 Mayıs 2000 tarihinde aldığı bir kararla, 26 Ekim 1999 tarihli iddianame temelinde  
bavuranı iki yıl bir gün hapis ve 352.000 TL para cezasına çarptırmıtır. Sözkonusu broürler  
toplatıltır.  
13 Aralık 2000 tarihinde Yargıtay bavuran tarafından yapılan temyiz bavurusunu  
reddederek 9 Mayıs 2000 tarihli kararı onamıtır. Karar gerekçesinde Yargıtay bavuranın  
söylemlerinin ve sözkonusu broürün TCK’nın 312. maddesi anlamında kine tahrik edici  
unsurlar ihtiva ettiğini değerlendirmitir. Bu karar 15 ubat 2001 tarihinde tarafların dikkatine  
sunulmutur.  
Bavuran karar düzeltme talebinde bulunmuancak bavuranın bu talebi 29 Ocak 2001  
tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmitir.  
Bavuran 22 Mayıs 2001 tarihinde tutuklanarak hapse konulmutur.  
3
4744 sayılı kanunla 19 ubat 2002 tarihinde yapılan değiiklikle 312. maddenin 2. fıkrası  
yürürlükten kaldırılmıtır.  
Bavuran 21 ubat 2002 tarihinde serbest bırakılmıtır.  
Bavuran kanun değiikliğine istinaden mahkumiyet kararının gözden geçirilmesi talebinde  
bulunmutur. Bavuranın bu talebi kabul edilmitir  
Kararı gözden geçiren DGM 11 Nisan 2002 tarihinde bir önceki kararını iptal ederek  
bavuranın beraatına karar vermitir.  
Yargıtay, 4744 sayılı kanunla getirilen değiikliğin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun  
327. maddesi bakımından bir kararın gözden geçirilmesine yönelik ‘yeni vakıa’ tekil  
etmediği gerekçesiyle 11 Haziran 2002 tarihinde DGM tarafından verilen son kararı  
bozmutur.  
Ankara DGM dosyayı yeniden inceleyerek 9 Mayıs 2000 tarihli kararında olduğu gibi  
bavuranı iki yıl bir gün hapis ve 352.000 TL para cezasına çarptırmıtır.  
Yargıtay bavuranın temyiz talebini 29 Eylül 2004 tarihinde reddederek ilk derece mahkemesi  
tarafından verilen kararın esasını onamıtır. Yargıtay ayrıca para cezasının belirlenmesinde  
yapılan bir ilem hatasının düzeltilmesini istemitir.  
Bavuran, 5190 sayılı kanunla getirilen değiiklik uyarınca dosyasının Ankara Ağır Ceza  
Mahkemesine havale edilmesi ve geriye kalan on begünlük hapis cezasının infazının tehiri  
talebiyle 2 Ocak 2005 tarihinde Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne bavurmutur.  
1 ubat 2005 tarihinde verilen bir kararla, bavuranın kalan cezasının yürürlüğe girecek yasal  
reformdan sonra hesaplanması maksadıyla eski Ceza Muhakemeleri Kanununun 402. maddesi  
uyarınca bavuranın cezasının infazı tehir edilmitir.  
Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (5271 sayılı kanun) 1 Haziran 2005 tarihinde  
yürürğe girmitir.  
Dosyanın havale edildiği Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 24 ubat 2006 tarihinde yeni  
CMUK’un 216/1 ve 218/1 maddeleri uyarınca aldığı ek kararla bavuranı bir yıl altı ay hapis  
cezasına çarptırmıtır.  
Bavuran 20 Mart 2006 tarihinde bu kararı temyize götürmütür.  
Dosyada bulunan bilgilere göre mevcut kararın alındığı sırada sözkonusu dava Yargıtay  
önünde halen devam etmekteydi.  
HUKUK  
I. ĐHTĐLAF KONUSU  
Bavuran ceza mahkumiyetinin AĐHS’nin 9. ve 10. maddelerinde öngörülen düünce ve ifade  
özgürğü haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Bavuran bu çerçevede özellikle TCK’nın  
4
312. maddesinin karmaık yazıldığını ve bu yazım karmaıklığının keyfi kararlara yol açtığını  
ileri sürmektedir.  
Bavuran ayrıca mahkumiyet kararı nedeniyle ‘devletin insan hakları ihlali oluturan  
uygulamalarına karı muhalif kimliğ(in)e’ dayalı bir ayrımcılığa maruz kaldığından  
yakınmaktadır. Bavuran 9. ve 10. maddelere bağlantılı olarak AĐHS’nin 14. maddesine atıfta  
bulunmaktadır. Bavuran, bakaları tarafından dile getirildiğinde aynı fikirlerin herhangi bir  
takibata konu olmadığını belirtmektedir.  
AĐHS’nin 6. maddesine atıfta bulunan bavuran ulusal mahkemelerin kanıtları doğru bir  
biçimde değerlendirmediğinden ve kararlarını yeterince gerekçelendirmediğinden  
yakınmaktadır.  
II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐꢀKĐN  
1. AĐHS’nin 6. maddesi  
AĐHS’nin 6. maddesi yönünden gündeme getirilen ikayetleri inceleyen AĐHM, halihazırda,  
benzer ikayetleri gündeme getiren davalarda birçok kez verdiği karardan ayrılmasını  
gerektirecek özellikte dava olayı tespit etmemitir. Konuyla ilgili içtihadını esas alan AĐHM  
bu ikayetleri açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle AĐHS’nin 35. maddesinin 3.  
ve 4. fıkraları uyarınca kabuledilemez ilan eder (delillerin değerlendirilmesine dair ikayete  
ilikin olarak, bkz., diğer birçokları arasında, Omar Kérétchachvili – Gürcistan, no: 5667/02,  
2 Mayıs 2006, ve gerekçe yetersizliğine ilikin olarak, bkz. Garcia Ruiz – Đspanya, no:  
30544/96, prg. 26-29).  
2. AĐHS’nin 9. ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. madde  
9. ve 10. maddelerle bağlantılı olarak AĐHS’nin 14. maddesine ilikin olarak Hükümet,  
mevzuatta yapılan muhtelif değiikliklerin ardından bavuranın mahkumiyetinin  
kesinlemediğine ve yargılamanın Yargıtay önünde halen devam ettiğine dikkat çekmektedir.  
Bu nedenle Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır.  
Bavuran buna cevaben Ankara DGM tarafından hakkında verilen mahkumiyet kararının  
ardından 276 gün hapis cezası çektiğini belirtmektedir. Bavuran davanın gözden geçirilmesi  
konusunun AĐHM’ye bavuru yapmasından çok sonra gündeme geldiğini ve AĐHS’nin 10.  
maddesinin ihlaline yol açan durumda herhangi bir değiikliğe yol açmayacağını ileri  
sürmektedir.  
AĐHM bu meselenin AĐHS’nin 10. maddesi çerçevesinde gündeme getirilen ikayetin esasıyla  
sıkı sıkıya bağlı olduğuna kanaat getirmektedir. Dolayısıyla AĐHM meseleyi bu ikayetin  
esasıyla birlikte inceleyecektir.  
III. AĐHS’NĐN 9. VE 10. MADDELERĐNĐN 14. MADDEYLE BAĞLANTILI OLARAK  
ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran AĐHS’nin 9. ve 10. maddelerinde öngörülen düünce ve ifade özgürlüğünün ihlal  
edildiğinden yakınmaktadır. Buna ilaveten bavuran, AĐHS’nin 14. maddesi bağlamında daha  
fazla bir açıklama getirmeksizin ‘muhalif kimliği’ nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulduğundan  
yakınmaktadır. Dava olaylarını ve bavuran tarafından dile getirildiği haliyle AĐHS’nin 9. ve  
5
10. maddeleri çerçevesinde yapılan ikayetleri göz önünde bulunduran AĐHM, bu ikayetleri  
AĐHS’nin 10. maddesi açısından incelemenin yerinde olacağı kanaatindedir.  
Hükümet Yargıtay önünde yargılamanın devam ettiğine dikkat çekmekle yetinmektedir.  
Hükümet ikayetin esasına ilikin baka bir gözlemde bulunmamıtır.  
Bavuran sözlerinin açıkça dini yorumlara dayalı olduğunu ve ifade özgürlüğü hakkı  
korumasından yararlanması gerektiğini iddia etmektedir. Bavurana göre evrende hiçbir ey  
yalnızca doğal nedenlerle oluamayacağı için depremlerin de hem manevi hem tabii nedenleri  
vardır. Bavurana göre 14 Ağustos 1999 depreminin manevi nedenlerinden biri de Türk  
Halkının çoğunluğunun devlet tarafından uygulanan haksızlıklara 28 ubat 1997 süreci adı  
verilen süreçte seyirci kalması olabilir. Kuran gibi dini kaynaklarda bu meyanda referanslar  
bulunmaktadır. Bavuran devletin eylemlerini eletirdiğini ve bu eylemlerin depremin manevi  
nedeni olduğunu kabul ettiğini teyit etmektedir. Bavurana göre bu olaylar dini gerekçelere  
dayalı olarak halkın bir bölümüne karı kine asla tahrik etmemektedir.  
AĐHM, ihtilaf konusu tedbirin bavuranın 10/1 maddesiyle güvence altına alınan ifade  
özgürğü hakkına yönelik bir müdahale tekil ettiği hususunda tarafların hemfikir olduklarını  
kaydeder.  
AĐHM, suçun ilendiği dönemde yürürlükte olduğu haliyle TCK’nın 312. maddesinin  
bavuranın, gerektiği takdirde hukuki danımanlık da almak suretiyle, bu konudaki  
davraını düzenlemesine imkan tanıyacak yeterlikte açık olduğunu ve böylelikle  
öngörülebilirlik koulunun yerine geldiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AĐHM, AĐHS’nin  
10. maddesiyle bavurana tanınan hakka yönelik müdahalenin yasayla öngörülmüolduğu  
sonucuna varmaktadır.  
AĐHM ayrıca, sözkonusu müdahalenin, düzenin ve/bakalarının haklarının korunması olmak  
üzere AĐHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen meru amaçlardan en az birini  
izlediğini gözlemlemektedir.  
Dolayısıyla AĐHM, ihtilafın, müdahalenin ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ olup olmadığı  
meselesine dayandığı kanaatindedir (aynı bağlamda, bkz. Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı  
A.. – Türkiye, no: 6587/03, prg. 23, 27 Kasım 2007).  
AĐHM konuyla ilgili içtihadından doğan genel ilkeleri esas almaktadır (bkz., diğerleri  
arasında, Handyside – Birleik Krallık, 7 Aralık 1976 tarihli karar, prg. 49 ; Nur Radyo  
Televizyon Yayıncılığı adıgeçen, prg. 25-29, Gündüz – Türkiye, no: 35071/97, prg. 40,  
Giniewski – Fransa, no: 64016/00, prg. 44 ve 52).  
Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her  
bireyin gelimesinin balıca koullarından birini oluturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.  
fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karılanan ya da zararsız veya  
önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ok edici, zedeleyici yahut kaygı verici  
bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,  
hogörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.  
AĐHS’nin 10.maddesinin 2. fıkrası bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’  
varlığı kastedilmektedir. Đfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin  
‘zorunluluğu’ inandırıcı bir ekilde ortaya konulmalıdır. Kukusuz, müdahaleyi haklı kılacak  
6
nitelikte bir ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir  
ve ulusal merciler din ve ahlak ile ilgili kiisel mahrem inançlar alanında ifade özgürlüğü  
sözkonusu olduğunda ‘daha geni’ bir takdir payına sahiptir. (bkz. Otto-Preminger-Enstitüsü –  
Avusturya, 20 Eylül 1994 tarihli karar, prg. 50 ve Aydın Tatlav, adıgeçen, prg. 24). Ancak bu  
takdir hakkı, AĐHM’nin hem yasa hem de yasanın uygulanmasına ilikin kararlar üzerinde  
uygulağı denetime tabidir.  
Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu  
ifadelerin muhtevası ve yayınlandığı ortam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.  
Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi  
haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup  
olmadığını belirlemek AĐHM’nin görevidir. Bu maksatla AĐHM, ulusal makamların sözkonusu  
olayları makul bir ekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun  
kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.  
Bunu yaparken AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri  
kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiolduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır .  
Dini inanç ve görüler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına bakalarına karı gereksiz  
tarzda hakaretamiz, dolayısıyla bakalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün  
olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).  
Bununla birlikte hogörüsüzğe dayalı nefreti (dini hogörüsüzlük de dahil olmak üzere) haklı  
göstermeye, desteklemeye, tevik etmeye ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini  
cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse  
dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koul’ ‘kısıtlama’ ya da ‘yaptırımların’ izlenen meru amaçla  
orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).  
Halihazırda AĐHM bavuranın, imtiyaz sahibi olduğu gazete tarafından dağıtılan bir broürde  
yer alan metinlerden ve dini bir tören sırasında gazeteciler tarafından sorulara cevap verirken  
sarf ettiği sözlerden dolayı mahkum edildiğini tespit etmektedir. AĐHM bavuranın, deprem ve  
28 ubat süreci olarak adlandırılan dönemde yetkili makamlarca alınan tedbirler gibi bütün  
toplumu ve kamu menfaatini ilgilendiren iki konuya değindiğini tespit etmektedir. Đhtilaf  
konusu konumanın hususiyeti bu konuların muhtevasıyla değil bu konular arasında sebep  
sonuç ilikisi kurulmasıyla ilgilidir. Bavuran, bilhassa camideki anma törenine katılan  
topluluk olmak üzere Türk toplumunun bir bölümü gibi inançları gereği depremi manevi bir  
fenomen olarak değerlendirmitir. AĐHM, doğal bir felakete dini bir anlam yüklemek ve  
bilhassa da felaketle Hükümetin kimi eylemlerine karı halkın çoğunluğunun sessiz kalması  
arasında bir illiyet bağı kurmak suretiyle bu konumanın batıl inançları, hogörüsüzğü ve  
gericiliği (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem) telkin ettiğini tespit etmektedir. Belli  
bir inancı yaymaya çalıan bu konuma bütününde ‘inanmayanları’ ve Hükümeti hedef alan  
hakaretamiz bir ton barındırmaktadır.  
AĐHM, bu görüve inançların muhatap aldığı topluluğun görüve inançlarını paylamayanlar  
için her ne kadar ok edici ve hakaretamiz olursa olsun, bavuranın sözlerinin iddete tevik  
etmediğini ve kendi dini topluluğuna mensup olmayan insanlara karı kine kıkırtmağını  
değerlendirmektedir (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem). AĐHM ayrıca,  
müdahalenin orantılılığı tespit edilirken verilen cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate  
alınması gerektiğine dikkat çekmektedir. AĐHM mevcut davada, mahkumiyet kararının gözden  
geçirilmesinin ardından Yargıtay önündeki yargılamanın devam ettiğini gözlemlemektedir.  
Bununla beraber AĐHM bu yargılama nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bavuranın yaklaık dokuz  
7
ay hapis cezası çekmek suretiyle bu ceza mahkumiyetinin sonuçlarına zaten maruz kaldığını  
kaydetmektedir.  
AĐHM ayrıca, ancak yetkili makamların AĐHS’nin ihlalini açıkça ya da özü itibarıyla kabul  
ederek bu ihlali telafi yoluna gitmeleri durumunda bavuran hakkında verilebilecek lehte bir  
kararın ‘mağdur’ sıfatını ortadan kaldırabileceğini anımsatır (mutatis mutandis Amuur –  
Fransa, 25 Haziran 1996 tarihli karar, prg. 36, Ergin – Türkiye (no:5), no: 63925/00, prg. 24,  
16 Haziran 2005. Hükmün infazının ertelenmesi konusunda bkz. Yaar Kaplan – Türkiye, no:  
56566/00, prg. 32-34, 24 Ocak 2006, ve cezaların infazının ertelenmesi hakkında bkz. Aslı  
Güne– Türkiye, no: 53916/00, prg. 26, 27 Eylül 2005)  
Hükümet devam eden yargılamanın ‘ihlalin varlığını açıkça ya da özü itibarıyla kabul ederek  
AĐHS’nin bu ihlalini telafi etme’ gereklerini yerine getirip getiremeyeceği ya da nasıl yerine  
getireceği hususunda bir izahat vermemektedir.  
Yukarıda ifade olunanlar göz önünde bulunulduğunda, ulusal mevzuatta izlenen amaçla makul  
bir oran ilikisi bulunmadığı cihetle ihtilaf konusu müdahale ‘demokratik bir toplumda  
zorunlu’ olarak addedilemez.  
Bu itibarla AĐHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazını reddederek  
AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği hükmüne varır.  
Bu hükmü göz önünde bulunduran AĐHM AĐHS’nin 14. maddesi yönünden yapılan ikayeti  
ayrıca incelemeye yer olmadığı kanaatindedir.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran maruz kaldığını iddia ettiği manevi zararın tazmini için 250.000 Euro talep  
etmektedir. Đꢀadamı olduğuna dikkat çeken bavuran önemli kayıplar yaadığını ve hapiste  
olması nedeniyle yatırım yapamadığını belirterek 80.000 Euro maddi tazminat talep etmektedir.  
Ancak bavuran uğradığı zarar ve kayıplara ilikin olarak ne bir izahat vermine de herhangi  
bir belge sunmutur.  
Manevi zararlarına ilikin olarak bavuran, kendisinin milyonlarca takipçisi olan bir fikir  
ekolünün liderliğini yapan yalı bir adam olduğunu, iki gün gözaltında tutulduğunu ve ‘bir  
terörist gibi’ dokuz ay hapiste yattığını ve bu durumdan ailesinin zarar gördüğünü belirtmitir.  
Hükümet mesnetsiz gördüğü bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM, bavuranın maddi zarara dair iddiasına ilikin herhangi bir kanıt sunmadığını  
kaydettiğinden bu talebi reddeder. Buna karın AĐHM vardığı kararı göz önünde bulundurarak  
hakkaniyet gereği manevi zararının tazmini için bavurana 5.000 Euro ödenmesine hükmeder.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptığı masraf harcamaların iadesini talep eden  
bavuran tutarın belirlenmesini AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır. Bavuran bu çerçevede  
hakkında açılan davalar için sekiz avukat tuttuğunu belirtmektedir.  
8
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin içtihadı uyarınca yargılama masraf ve giderlerinin iadesi ancak bu masraf ve  
giderlerin gerçekliği, gerekliliği ve de makul oranda olduğu ortaya konulduğu müddetçe  
mümkündür. Bavuranın taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge sunmadığını göz  
önünde bulunduran AĐHM bu talebi reddeder.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Hükümetin esasa eklenen ilk itirazının reddine ;  
2. Bavurunun AĐHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 10. madde yönünden yapılan  
ikayete ilikin kısmının kabuledilebilir, geriye kalanınınsa kabuledilemez ilan edilmesine ;  
3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;  
4. AĐHS’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 14. madde yönünden yapılan ikayetin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına ;  
5. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek  
her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından bavurana 5.000 Euro (beꢀ  
bin Euro) ödenmesine ;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 29 Nisan 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Đꢀbu karara AĐHS’nin 74. maddesinin 2. fıkrası ve AĐHM iç tüzüğünün 45. maddesinin 2.  
fıkrasına uygun olarak Yargıç Türmen’in kısmi mutabakat erhi eklenmitir.  
9
YARGIÇ TÜRMEN’ĐN KISMĐ MUTABAKAT ERHĐ  
Çoğunlukla birlikte AĐHS’nin 10. maddesinin esası bakımından ihlal edildiği sonucuna  
vardım. Zira kararda ifade edilen görüe uygun olarak, bavuranın hakkında verilen iki yıl  
hapis cezasının - ki bavuran bu cezanın dokuz aylık kısmını çekmitir, izlenen amaçla  
orantılı olmadığı kanaatindeyim. Bununla birlikte kararın arka planındaki muhakeme tarzını  
benimsememekteyim.  
Bavuran konumasında ve dağıtılan broürde 17 Ağustos 1999 tarihinde Đzmir ilini vuran  
ve on binlerce insanın ölümüne yol açan depremin sorumluluğunu inanmayanların eylem ve  
hatalarına bağlamıtır. Bavurana göre bu deprem Đslami baörtüsünün takılması yasağına ve  
baka hatalara karı ‘ilahi bir ikaz’ idi.  
Depremi ilahi bir müdahalenin sonucu olarak takdim etmek AĐHS’nin 10. maddesi  
açısından bir sorun yaratmamaktadır. Bununla birlikte, bir ülkenin halkını inananlar,  
‘inanmayanlar’ ya da ‘günahkarlar’ eklinde bölerek cumhuriyetin laiklik ilkesine ve  
AĐHS’ye aykırılık arz etmeyen bazı eylemlerden dolayı (baörtüsü takma yasağı gibi)  
‘inanmayanlara’ karı dümanlığa tahrik etmek bana göre hogörüsüzlüğe dayalı nefret  
söylemi tanımının içine girer. Olayın, güçlü dini duyguların ifade edildiği ve her zaman büyük  
bir dindar kitlenin akın ettiği Ankara’nın en büyük camiinde meydana gelmiolması bu  
konumayı daha da tehlikeli hale sokmaktadır. Bakanlar Komitesi’nin R (97) 20 sayı ve 30  
Ekim 1997 tarihli tavsiye kararında ‘nefret söylemi’ ifadesi,  
“ırksal nefreti, yabancı dümanlığını, anti-semitizmi veya hogörüsüzlüğe dayalı baka nefret biçimlerini  
yayan, tevik eden, destekleyen ya da haklı çıkarmaya çalıan her türlü ifade tarzı olarak anlaılmalıdır ”  
(cümlenin altını biz çizdik)  
eklinde tanımlanmıtır.  
Irkçılık ve Hogörüsüzğe Karı Avrupa Komisyonu 13 Aralık 2002 tarihli tavsiye kararında,  
üye devletlerin ırkçılık ve hogörüsüzlükle mücadeleye yönelik mevzuatlarındaki ana  
unsurlara ilikin olarak  
“ a) iddet, nefret ya da ayrımcılığa alenen tevik,  
b) alenen hakaret veya iftira  
c) tehdit ”  
gibi davranıların kasti olmaları halinde yasayla cezalandırılması gerektiği belirtilmitir.  
Yukarıda zikredilen metinlerde, nefrete tevikin yanında ayrıca iddete tevikin de  
bulunmasının öngörülmediğini belirtmek gerekir. Bu konu AĐHM içtihadınca teyit edilmitir  
(bkz., sözgelimi, Jersild – Danimarka, 23 Eylül 1994).  
Bunun nedeni ayan beyan ortadadır. Zira nefret söylemi iddeti zaten içinde  
barındırmaktadır.  
Nefrete tevikin hogörüsüzlüğe dayalı olabileceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir.  
Mevcut kararda bavuranın söyleminin “batıl inancı, hogörüsüzlüğü ve gericiliği telkin  
ettiği” ve “ ‘inanmayanları’ hedef alan hakaretamiz bir ton barındırdığı” kabul edilmitir.  
10  
Buna rağmen bir sonraki paragrafta AĐHM bavuranın sözlerinin iddete tevik etmediği ve  
kine kıkırtmağı gerekçesiyle 10. maddenin ihlal edildiği hükmüne varmıtır.  
Oysa daha önce de ifade ettiğimiz üzere nefret söylemi hogörüsüzlükten doğabilmekte ve  
zaten bu söylem içinde iddet barındırdığından açıkça iddete tevik etmesine gerek  
kalmamaktadır.  
Bu nedenle AĐHM içtihadının da teyit ettiği haliyle genel olarak kabul görmünefret  
söylemi tanımına uymayan ve daha önceki paragrafla çeliki arz eden kararın sözkonusu  
paragrafına katılmamaktayım.  
11