nitelikte bir ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir
ve ulusal merciler din ve ahlak ile ilgili kiꢀisel mahrem inançlar alanında ifade özgürlüğü
sözkonusu olduğunda ‘daha geniꢀ’ bir takdir payına sahiptir. (bkz. Otto-Preminger-Enstitüsü –
Avusturya, 20 Eylül 1994 tarihli karar, prg. 50 ve Aydın Tatlav, adıgeçen, prg. 24). Ancak bu
takdir hakkı, AĐHM’nin hem yasa hem de yasanın uygulanmasına iliꢀkin kararlar üzerinde
uyguladığı denetime tabidir.
Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu
ifadelerin muhtevası ve yayınlandığı ortam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.
Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meꢀru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi
haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup
olmadığını belirlemek AĐHM’nin görevidir. Bu maksatla AĐHM, ulusal makamların sözkonusu
olayları makul bir ꢀekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun
kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.
Bunu yaparken AĐHM, AĐHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri
kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiꢀ olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır .
Dini inanç ve görüꢀler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına baꢀkalarına karꢀı gereksiz
tarzda hakaretamiz, dolayısıyla baꢀkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün
olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).
Bununla birlikte hoꢀgörüsüzlüğe dayalı nefreti (dini hoꢀgörüsüzlük de dahil olmak üzere) haklı
göstermeye, desteklemeye, teꢀvik etmeye ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini
cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse
dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koꢀul’ ‘kısıtlama’ ya da ‘yaptırımların’ izlenen meꢀru amaçla
orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).
Halihazırda AĐHM baꢀvuranın, imtiyaz sahibi olduğu gazete tarafından dağıtılan bir broꢀürde
yer alan metinlerden ve dini bir tören sırasında gazeteciler tarafından sorulara cevap verirken
sarf ettiği sözlerden dolayı mahkum edildiğini tespit etmektedir. AĐHM baꢀvuranın, deprem ve
28 ꢁubat süreci olarak adlandırılan dönemde yetkili makamlarca alınan tedbirler gibi bütün
toplumu ve kamu menfaatini ilgilendiren iki konuya değindiğini tespit etmektedir. Đhtilaf
konusu konuꢀmanın hususiyeti bu konuların muhtevasıyla değil bu konular arasında sebep
sonuç iliꢀkisi kurulmasıyla ilgilidir. Baꢀvuran, bilhassa camideki anma törenine katılan
topluluk olmak üzere Türk toplumunun bir bölümü gibi inançları gereği depremi manevi bir
fenomen olarak değerlendirmiꢀtir. AĐHM, doğal bir felakete dini bir anlam yüklemek ve
bilhassa da felaketle Hükümetin kimi eylemlerine karꢀı halkın çoğunluğunun sessiz kalması
arasında bir illiyet bağı kurmak suretiyle bu konuꢀmanın batıl inançları, hoꢀgörüsüzlüğü ve
gericiliği (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem) telkin ettiğini tespit etmektedir. Belli
bir inancı yaymaya çalıꢀan bu konuꢀma bütününde ‘inanmayanları’ ve Hükümeti hedef alan
hakaretamiz bir ton barındırmaktadır.
AĐHM, bu görüꢀ ve inançların muhatap aldığı topluluğun görüꢀ ve inançlarını paylaꢀmayanlar
için her ne kadar ꢀok edici ve hakaretamiz olursa olsun, baꢀvuranın sözlerinin ꢀiddete teꢀvik
etmediğini ve kendi dini topluluğuna mensup olmayan insanlara karꢀı kine kıꢀkırtmadığını
değerlendirmektedir (Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı, ibidem). AĐHM ayrıca,
müdahalenin orantılılığı tespit edilirken verilen cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate
alınması gerektiğine dikkat çekmektedir. AĐHM mevcut davada, mahkumiyet kararının gözden
geçirilmesinin ardından Yargıtay önündeki yargılamanın devam ettiğini gözlemlemektedir.
Bununla beraber AĐHM bu yargılama nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın baꢀvuranın yaklaꢀık dokuz
7