CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
H.Y. VE HÜ.Y. - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:40262/98)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
6 Ekim 2005  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 40262/98 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk  
vatandaşı H.Y. ve Hü.Y.’nin (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 12 Ocak  
1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları  
başvurudur. Daire Başkanı başvuranların kimliklerinin açığa vurulmaması talebini kabul etmiştir.  
Adli yardımdan faydalanan başvuranlar, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Vefa  
tarafından temsil edilmektedirler.  
Başvuranlar AİHS’nin 2. maddesine gönderme yaparak oğulları Mahmut Y.’nin  
ölümünde Devlet’in sorumluluğu bulunduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda  
AİHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkralarına aykırı olarak Mahmut Y.’nin keyfi olarak  
yakalandığını ve derhal hakim önüne çıkarılmadığını ileri sürmektedirler.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
Sırasıyla 1951 ve 1953 doğumlu H.Y. ve Hü.Y. İstanbul’da ikamet etmektedirler.  
Başvuranların oğlu 21 Aralık 1981 doğumlu Mahmut Y., 21 Kasım 1997 tarihinde  
yakalanmasının ardından nakledildiği Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde 5 Aralık 1997  
tarihinde ölmüştür.  
A. Mahmut Y.’nin yakalanması  
Mahmut Y., PKK militanı N.S.’nin ihbarı üzerine Siirt Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı  
polisler tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde saat 22:45’de Siirt’de yakalanmış ve Emniyet  
Müdürlüğü’nde gözaltına alınmıştır.  
Mahmut Y. 22 Kasım 1997 tarihinde saat 13:05’de Emniyet Müdürlüğü’nde bir doktor  
tarafından muayene edilmiştir. Doktor, Mahmut Y.’nin vücudunda hiçbir şiddet izine  
rastlanılmadığını rapor etmiştir.  
Aynı gün saat 14:45’de Mahmut Y. Siirt İl Bölge Jandarma Komutanlığı  
jandarmalarına teslim edilmiş ve N.S. ile yüzleştirilmek üzere gözaltına alınmıştır.  
Yine aynı gün saat 15:55’de Mahmut Y. bir doktor tarafından muayene edilmiştir.  
Doktor, raporunda hiçbir şiddet veya darp izinin tespit edilmediğini belirtmiştir.  
23 Kasım 1997 tarihinde N.S.’nin Mahmut Y.’yi teşhis ettiğine dair bir yüzleştirme  
tutanağı düzenlenmiştir.  
Aynı gün kendisine sunulan dosyayı temel alarak, Siirt Cumhuriyet Başsavcısı  
Mahmut Y.’nin gözaltı süresinin dört gün uzatılmasına karar vermiştir.  
Dosyada başvuranın Siirt İl Jandarma Komutanlığı’ndaki gözaltı koşulları hakkında  
çok az detay yer almaktadır. Dosyada bulunan unsurlara göre başvuranın tutuklu  
bulundurulduğu nezarethane odasının boyutları 9,70x2,20 m’dir. 36 cm genişliğinde tahtadan  
iki bank bulunmaktadır. Odada tutuklular için ne bir tuvalet ne de bir yatak bulunmaktadır.  
B. Mahmut Y.’nin ölümü  
Aynı gün jandarmalar tarafından düzenlenen tutanağa göre 24 Kasım 1997 tarihinde  
saat 6’ya doğru Mahmut Y. nezarethanede yürürken düşüp kafasını yere çarpmıştır.  
Aynı gün Mahmut Y. ile aynı nezarethane odasında bulunan A. Satık ve L. Arslan’ın  
tanıklıklarına dair tutanak düzenlenmiştir.  
Yine aynı gün, olay günü gözaltı bölgesinde nöbetçi olan iki jandarma Y. Aras ve K.  
Tonguç’un beyanları Jandarma Komutanı tarafından kayda geçirilmiştir.  
İddia edilen düşmenin ardından Dr. Kayacı olay yerine gelip Mahmut Y.’yi muayene  
etmiş ve Mahmut Y. daha sonra ambulansla Siirt Askeri Hastanesi’ne gönderilmiştir.  
Askeri Hastane’de saat 8’e doğru, anestezi ve reanimasyon uzmanı Dr. Yosunkaya  
Mahmut Y.’yi muayene etmiş ve Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne sevk edilmesi emri vermiştir.  
Mahmut Y. hastaneye helikopterle götürülmüştür.  
Diyarbakır Askeri Hastanesi’ndeki kayıtlara göre 24 Kasım 1997 tarihinde, Mahmut Y.  
Diyarbakır Üniversite Hastanesi biyokimya servisine sevk edilmiştir.  
Aynı gün, Mahmut Y. Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde nöroloji cerrahı Dr. Özer  
tarafından ameliyat edilmiştir.  
25 Kasım 1997 tarihli bir yazıyla Diyarbakır İl Jandarma Bölük Komutanı, köy  
korucusu Mahmut Y.’nin bir operasyon sırasında düştüğü yönünde Diyarbakır Askeri  
Hastanesi’ne bilgi vermiş ve nöroşirürji bölümünde muayene edilmesini istemiştir.  
Dosyadan Mahmut Y.’nin birçok kez Diyarbakır Üniversite Hastanesi’ne tetkikler için  
götürüldüğü ortaya çıkmaktadır.  
Mahmut Y. 5 Aralık 1997 tarihinde saat 4’te Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde  
ölmüştür.  
C. Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen ön soruşturma  
5 Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır ve Siirt Cumhuriyet Savcılıkları tarafından re’sen  
açılan ön soruşturmalar çerçevesinde, Cumhuriyet Başsavcısı ve bir katip eşliğinde bir adli  
tabip ve iki asistan otopsi yapmışlardır.  
Otopsi sırasında cesedin fotoğrafı çekilmemiştir.  
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından aynı gün düzenlenen defin ruhsatına göre, yapılan  
otopsi sonucunda, Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde 5 Aralık 1997 tarihinde ölen maktulun  
(künt travmaya bağlı kanama) nedeniyle hayatını kaybettiği rapor edilmiştir.  
Yine 5 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı A. Satık’ı dinlemiştir.  
A. Satık, 22 Kasım 1997 tarihinde maktul ile beraber gözaltına alındığını belirtmiştir.  
Sorgulamalar ve tuvalete gidip-gelmeler dışında Mahmut Y. ile devamlı beraber kalmıştır.  
8 Aralık 1997 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı L. Arslan’ın ifadesini  
almıştır.  
12 Aralık 1997 tarihinde, dava konusu olayların Siirt ilinde meydana gelmiş  
olmasından dolayı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkisizlik kararı vermiştir. Bununla  
birlikte dosyayı Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermeden önce soruşturmasını  
sürdürmüştür.  
12 Aralık 1997 tarihinde, Dr. Yosunkaya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı  
tarafından dinlenmiştir. Dr. Yosunkaya, Mahmut Y.’yi, 24 Kasım günü saat 8’de Siirt Askeri  
Hastanesi’ne kaldırılmasından sonra gördüğünü, Mahmut Y.’nin beyninde ödem teşhis  
ettiğini ve vücudunda hiçbir şiddet izine rastlamadığını belirtmiştir. Hasta Diyarbakır Askeri  
Hastanesi’ne helikopterle getirilmiştir.  
16 Aralık 1997 tarihinde, Dr. Kayacı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı’na verdiği  
ifadesinde, saat 6:00 - 6:30 civarında acil olarak çağırıldığını ifade etmiştir. Hemen olay  
yerine gitmiş ve Mahmut Y.’yi yerde uzanmış ve bilinçsiz bir halde yatarken bulmuştur.  
Kendisine, ağzından beyaz bir köpük akan Mahmut Y.’nin düştüğü söylenmiştir. Doktor  
Mahmut Y.’nin vücudunda işkence izine rastlamadığını söylemiş, ayrıca Diyarbakır’a  
nakledildiği sırada yanında olduğunu ifade etmiştir.  
8 Ocak 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Başsavcısı, Mahmut Y.’nin ölüm  
nedenlerinin belirlenebilmesi için tıbbi bir inceleme başlatmaya karar vermiş ve dosyayı  
İstanbul Adli Tıp Kurumu’na göndermiştir.  
4 Şubat 1998 tarihinde başvuranlar, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na, oğullarının  
gözaltından sorumlu olan jandarmalar hakkında işkence yapıldığı gerekçesiyle şikayette  
bulunmuşlardır.  
4 Mart 1998 tarihinde, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan ekspertiz  
raporu soruşturma dosyasına eklenmiştir. Üç sayfa olan bu raporun büyük bir kısmı olayların  
tespitine ilişkindir.  
29 Nisan 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı, başvuranların işkence yapıldığına  
ilişkin şikayetini, sürdürülmekte olan soruşturmayla birleştirmeye karar vermiştir.  
11 Mayıs 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı ek soruşturma raporu hazırlamış,  
bu raporda başvuranların oğullarının ifadesinin ölümünden önce alınmadığı belirtilmiştir.  
29 Aralık 1998 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı, maktulün vücudunda gözaltı süresi  
boyunca, işkence ya da kötü muamele mağduru olup olmadığının tespit edilmesini sağlayacak  
izlerin bulunup bulunmadığını öğrenebilmek amacıyla, bir kez daha Adli Tıp Kurumu’na  
başvurmuştur. Ayrıca bu tür davranışların maktulün düşmesine ya da ölmesine sebep olup  
olamayacağını ortaya koyacak bir raporun düzenlenmesini talep etmiştir.  
4 Ocak 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı jandarma çavuş C. Demir’in ifadesini  
almıştır.  
27 Nisan 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcısı, bir uzmanın da katıldığı olay  
tatbikatı gerçekleştirmiştir. Tanık C. Demir’in olay yerinde alınan ifadesi aynı zamanda  
Cumhuriyet Savcısı tarafından kaydedilmiştir.  
Uzman, olay yerlerinin fotoğraflarını çekmiş, bir rapor ve kroki hazırlamış, bunları üç  
gün sonra Cumhuriyet Savcılığı’na teslim etmiştir.  
Bu rapor ve krokide, genişliği 2,20 m. uzunluğu 9,70 m. ve yüksekliği 3,50 m. olan bir  
yerden bahsedilmektedir. Karşılıklı iki cephe demir parmaklıklarla kapatılmıştı. İçeride, 36  
cm. genişliğinde ve 7,50 m. uzunluğunda iki ahşap bank bulunuyordu. Zemin, mozaik  
döşenmiş betonla kaplıydı ve kaygandı.  
3 Mayıs 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı yeni bir bilirkişi tayin edilmesine karar  
vermiştir. Adli Tıp Kurumu uzmanlarına bir kere daha, maktulün vücudunda işkenceye ya da  
kötü muameleye maruz kaldığını doğrulayacak izlerin bulunup bulunmadığı konusunu, bunun  
doğrulandığı takdirde ise bunların ölüme ya da düşmeye sebep olup olamayacağını sormuştur.  
30 Haziran 1999 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’nun yedi adli tabipten oluşan İhtisas  
Kurulu, bir bilirkişi raporu hazırlamış,, bu rapor soruşturma dosyasına eklenmiştir.  
Soruşturma dosyasında yer alan belgelerin incelenmesi neticesinde, bu kurul ölümün  
kaza sonucu düşme sonrasında oluşabilecek travmatik bir şok nedeniyle ya da bir başkası  
tarafından düşürülmek suretiyle meydana gelmiş olabileceğine karar vermiştir. Bununla  
birlikte bu varsayımlardan birinin olası olduğunu kabul etmek mümkün değildir.  
D. 9 Kasım 1999 tarihli muhakemenin men’i kararı  
9 Kasım 1999 tarihinde, Siirt Cumhuriyet Savcılığı jandarmalar hakkında  
muhakemenin men’i kararı vermiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, Adli Tıp Kurumu tarafından 30 Haziran 1999 tarihinde  
hazırlanan rapor sonuçlarına gönderme bulunmuş ve aynı zamanda A. Satık ve L. Arslan adlı  
tanıkların 8 Aralık 1997 tarihinde alınan ifadelerini temel almıştır.  
Cumhuriyet Savcısı, maktulün diğer iki görgü tanığı ile aynı nezarethanede  
bulunduğunu saptamıştır. Adıgeçenlerin ifadeleri ve Adli Tıp Kurumu’nun raporu ışığında,  
Mahmut Y.’nin düşerek başını beton zemine çarpması ile meydana gelen beyin kanaması  
sonucu hayatını kaybettiğinin belirlendiği kanaatine varmıştır. Bu düşmenin ardından yapılan  
tıbbi müdahalede geç kalınmadığı veya ihmalkâr davranılmadığı ve maktulün gözaltında  
bulunduğu sırada şiddete maruz kaldığı hususunda her türlü şüphenin ötesinde herhangi bir  
kanıt bulunmadığı dikkate alındığında, Cumhuriyet Savcısı, bir soruşturma yapılmasına gerek  
olmadığı neticesine varmıştır.  
E. Jandarma görevlileri hakkında yapılan itham  
24 Kasım 1999 tarihinde başvuranlar, Cumhuriyet Savcılığı’nın men’i muhakeme  
kararına karşı Batman Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulunmuşlardır. Başvuranlar Adli  
Tıp Kurumu’nun raporlarında oğullarının kafasını çarpması sonucu yaşamını yitirdiği  
yönünde düzenlenen raporlara değinmişlerdir. Başvuranlar bu durumun açık ve hakkaniyete  
uygun bir yargılama usulünü gerektirdiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca, Cumhuriyet Savcılığı  
tarafından yaklaşık iki yıl boyunca hiçbir işlem yapılmamasını eleştirmişlerdir. Son olarak  
başvuranlar, ölüme neden olan darp izlerinin küçük bir bölgede olduğunu ve düşme  
sözkonusu olsaydı yaranın daha geniş bir alana yayılacağını öne sürerek bu hipotezin açıkça  
çürütüldüğünü iddia etmektedirler.  
5 Ocak 2000 tarihinde Batman Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı men’i muhakeme  
kararını kaldırmış ve jandarma görevlileri hakkında yürütülen cezai soruşturmanın  
derinleştirilmesini kararlaştırmıştır. Mahkeme Başkanı, özellikle dava dosyasında yer alan  
deliller ışığında ölüm nedeninin kesin olarak belirlenemediğini ve ölümün gözaltı sırasında  
meydana geldiğini ifade etmiştir.  
4 Nisan 2000’de Cumhuriyet Savcısı, Mahmut Y.’nin gözaltından sorumlu yedi  
jandarmayı (D. Şenel, B. Gebelek, C. Evgi, Y. Gürlek, H. Küçük, A. Bozkuş ve C. Demir)  
itham etmiş ve TCK’nın 452. (kasıtsız adam öldürme ) ve 243. (işkence) maddelerine dayalı  
olarak mahkumiyetlerini talep etmiştir.  
5 Nisan 2000 tarihinde Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nin (Ağır Ceza Mahkemesi), ilk  
duruşmasını, dava dosyasının oluşumu için yapmıştır.  
2 Haziran 2000’de başvuranlar oğullarının gözaltında bulunduğu sırada maruz kaldığı  
kötü muamele sonucu hayatını kaybettiğini ve yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın  
AİHS’nin 2.,5.,6. ve 13. maddesinde öngörülen zorunluluklara uygun olarak  
gerçekleştirilmediğini öne sürerek ceza davasına müdahil taraf olarak katılma talebinde  
bulunmuşlardır.  
6 Haziran 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi bir duruşma yapmıştır.  
Eşzamanlı olarak 6 Haziran 2000 tarihinde istinabe yoluyla K.Tonguç’un ifadesi  
alınmıştır. Adıgeçen olay günü arkadaşı Y.Aras’la birlikte çıkarken Mahmut Y.’yi yere  
düşerken gördüğünü, daha sonra gelen ambulansın yaralıyı hastaneye götürdüğünü ifade  
etmiştir.  
20 Haziran 2000 tarihinde Dr. Yosunkaya istinabe yoluyla dinlenmiştir.  
28 Eylül 2000 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranları “müdahil taraf”  
olarak kabul etmiştir. Mahkeme ayrıca sanıklardan biri olan A. Bozkuş’u dinlemiştir.  
Adıgeçen, hakkında yapılan suçlamaları reddederek bir tutuklunun ifadesini aldığı sırada  
Mahmut Y.’nin düştüğü haberini aldığını beyan etmiştir.  
9 Kasım 2000 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi, Mahmut Y.’nin annesini  
“müdahil taraf” olarak dinlemiştir. Adıgeçen kişi oğlunun Siirt’e gittiğini, üç gün boyunca  
kendisinden haber alamadığını, yaptığı aramalar sonucunda oğlunun askeri hastanede  
olduğunu öğrendiğini, oğlunu ziyaret etmek istediğinde çabalarının sonuçsuz kaldığını ve  
daha sonra hastaneye yatışından on bir gün sonra ölüm haberini aldığını dile getirmiş,  
sorumluların mahkum edilmesini talep etmiştir.  
Aynı duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, A. Satık adlı tutukluyu dinlemiştir. A. Satık,  
Mahmut Y. ve L. Aslan ile aynı hücrede üç dört saat boyunca kaldığını, sonra aniden Mahmut  
Y.’nin yere düşüp bayıldığını, ardından jandarmalara haber verildiğini, sözkonusu olayın  
ardından yaşanan olaylarla ilgili ifade vermediğini, gözaltı sırasında hiçbir kötü muamelenin  
sözkonusu olmadığını ifade etmiştir.  
Mahmut Y.’nin erkek kardeşi Ha.Y.’nin ifadesi de aynı duruşmada alınmıştır.  
3 Kasım 2000 tarihinde istinabe yoluyla Jandarma Çavuş B.Gebelek’in ifadesi  
alınmıştır.  
17 Kasım 2000’de Jandarma Astsubayın ifadesi istinabe aracılığıyla alınmıştır.  
C.Demir 29 Kasım 2000 tarihinde istinabe yoluyla alınan ifadesinde 4 Ocak 1999  
tarihli beyanlarını teyit etmiştir.  
19 Aralık 2000 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi yapmış olduğu duruşmada istinabe  
yoluyla alınan beyanların dava dosyasına eklenmesine karar vermiştir.  
13 Şubat, 15 Mart, 31 Mayıs ve 19 Temmuz 2001 tarihli duruşmalarda Ağır Ceza  
Mahkemesi dava dosyasını tamamlamıştır.  
Bu sırada, 21 Mart 2001 tarihinde sanık H. Küçük istinabe yoluyla dinlenmiş, adı  
geçen ifadesinde Mahmut Y.’nin düştüğünü gördüğünü beyan etmiştir.  
26 Nisan 2001 tarihinde sanık Y. Gürlek’in ifadesinin alınmasında istinabe yoluna  
gidilmiştir. Adıgeçen kişi tüm suçlamaları reddetmiştir.  
29 Haziran 2001 tarihinde Dr. Kayacı istinabe yoluyla dinlenmiş, adıgeçen kişi  
Cumhuriyet Savcılığı’ndaki beyanlarını reddetmiştir.  
2 Ekim 2001 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, Ha.Y.’nin kardeşinin vücudunda tespit  
ettiği morlukların nedeninin belirlenmesi amacıyla Adli Tıp Enstitüsü’nden ek rapor  
hazırlanmasını talep etmiştir.  
2 Kasım 2001 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü tarafından hazırlanan rapor dosyaya  
eklenmiştir. Buna göre Mahmut Y.’nin vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmamış,  
morluklar ise ölümden sonra vücutta meydana gelen değişimlerle açıklanmıştır.  
Bu arada 31 Ekim 2001 tarihinde istinabe yoluyla Y. Aras’ın ifadesi alınmıştır.  
29 Ocak 2002 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, Mahmut Y.’nin gözaltında  
tutulmasından sorumlu olan jandarmalar hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı  
vermiştir. Mahkeme bu hükmünü, görgü tanıklarının ifadelerinin birbirini tuttuğu gerçeğine  
ve Adli Tıp Enstitüsü tarafından hazırlanan rapora dayandırmıştır.  
11 Mart 2002 tarihinde başvuranlar 29 Ocak 2002 tarihli kararı temyiz etmişlerdir.  
Başvuranlar dilekçelerinde sanıkların beraat etmelerine itiraz etmiş ve soruşturmayı  
yürütmekle yetkili mercilerin iki yıl boyunca hiçbir işlem yapmadıklarını belirtmişlerdir.  
Diğer yandan başvuranlar Cumhuriyet Savcılığı tarafından olay yeri incelemesinin  
yapılmamasını eleştirmişlerdir. Son olarak başvuranlar Adli Tıp Enstitüsü tarafından  
düzenlenen raporlarda, Mahmut Y.’nin başına aldığı bir darbe sonucunda öldüğünün  
belirtildiğini, oysa herhangi bir düşme durumunda yaranın daha büyük ve yaygın olacağını  
fakat mevcut durumda ölüme neden olan darp izlerinin dar bir bölgede yoğunlaştığını, bunun  
da ölümün düşmeye bağlı olduğu hipotezini açıkça geçersiz kıldığını ileri sürmektedirler.  
Şu anda ceza davası halen Yargıtay’da görülmektedir.  
F. Başvuranlar tarafından sunulan belgeler  
Başvuranlar özellikle L. Arslan’ın beyanlarına itiraz etmekte ve adıgeçen kişinin  
güvenlik güçlerinin baskısı altında ifade verdiğini ileri sürmektedirler. Bu amaçla başvuranlar  
Dr. İ. Öz tarafından 23 Kasım 1997 tarihinde saat 11’de düzenlenen ve L. Arslan’ın genel  
sağlık durumunun iyi olduğunu belirten sağlık raporunu sunmaktadırlar.  
Başvuranlar ayrıca L. Arslan tarafından 3 Aralık 1997 tarihinde salıverilmesine ilişkin  
yaptığı talebin bir kopyasını AİHM’ye sunmuşlardır. Adıgeçen kişi gözaltında baskılara  
maruz kaldığını ve birçok belgeyi okumadan imzaladığını belirtmiştir. Aynı şekilde aralarında  
L. Arslan’ın da bulunduğu dört tutuklu tarafından 16 Aralık 1997 tarihinde yapılan bir diğer  
salıverilme talebinde, ilgili kişiler masum olduklarını iddia etmişler ve sekiz-on gün boyunca  
kendilerine işkence edildiğini ileri sürmüşlerdir. Öte yandan L. Arslan, aleyhindeki  
suçlamaları reddetmiş ve ifadesini imzalaması için kendisine işkence yapıldığını ileri  
sürmüştür.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet ihtilaf konusu yargılama usulünün halen Yargıtay tarafından görülmekte  
olduğunu belirterek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.  
Başvuranlar, Hükümet’in argümanlarına itiraz etmektedir.  
AİHM, 13 Mayıs 2004 tarihli kabul edilebilirlik kararında, suçlanan jandarmalar  
aleyhinde başlatılan usul işlemlerinin halen ulusal mahkemeler tarafından görülmekte  
olduğunu gözönüne alarak bu itirazı esasla birleştirmeye karar verdiğini hatırlatmaktadır.  
AİHM, Hükümet’in itirazının başvuranların şikayetlerinin esasına yakından bağlı  
olduğundan dolayı, hukuki ve cezai başvuru yollarının etkin olmasıyla alakalı olduğu  
kadarıyla bu yaklaşımı kabul etmektedir ( Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 81-88, 2000-VII  
ve Batı ve diğerleri-Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, § 104, 3 Haziran 2004).  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
A. Mahmut Y.’nin ölümü hakkında  
1. Tarafların Argümanları  
Başvuranlar oğullarının gözaltı sırasında maruz kaldığı kötü muamele sonucu  
öldüğünü iddia etmektedirler. Başvuranlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları ve  
İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporlarına dayanarak, özellikle Türkiye’de işkencenin  
sistematik sorgulama yöntemi olduğunu savunmaktadırlar. Ayrıca AİHM içtihatlarına atıfta  
bulunarak, benzeri uygulamalarda bulunan memurların cezalandırılmadığını belirtmektedirler.  
Başvuranlar diğer yandan, oğullarıyla aynı yerde ve dönemde gözaltında tutulan sanıkların  
yargı önünde kötü muameleye maruz kaldıklarını dile getirdiklerini ve bunun da sağlık  
raporlarıyla kanıtlandığını belirtmektedirler. Bunlar arasında, oğullarının ölümünden sorumlu  
jandarmaların beraat kararını vermede Ağır Ceza Mahkemesi’nin dayanak aldığı L.Arslan’ın  
tanık ifadesine dayanmıştır.  
Hükümet, soruşturmayı yapan yetkililerin ortaya koyduğu şekliyle olaylara atıfta  
bulunmakta ve başvuranların oğullarının gözaltına alınmasından sorumlu jandarmalar  
aleyhinde başlatılan cezai yargılamanın halen devam ettiğini hatırlatmakla yetinmektedir.  
2. AİHM’nin Takdiri  
AİHM, olayların geçtiği dönemde on beş yaşında olan Mahmut Y.’nin 21 Kasım 1997  
tarihinde bir PKK militanından elde edilen bilgilerden yola çıkarak yakalandığını  
gözlemlemiştir. Mahmut Y. öncelikle Emniyet Müdürlüğü’nde tutuklu bulundurulmuş,  
ardından Siirt İl Jandarma Komutanlığı’na sevk edilerek, 24 Kasım 1997 tarihinde hastaneye  
kaldırılmasına kadar burada gözaltında tutulmuştur.  
5 Aralık 1997 tarihinde, bu genç adam Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde künt travmaya  
bağlı kanamaya neden olan kafa travması sonucu ölmüştür. Bu tutuklama süresi boyunca,  
Mahmut Y. güvenlik güçlerinin sıkı denetimi altında bulunmuştur. Kimse Mahmut Y.’nin  
yakalanmasından önceki bir dönemde ölümcül travmanın oluşabileceğini iddia etmemektedir.  
AİHM, kanıtları değerlendirmek için genellikle “her türlü makul şüphenin ötesinde”  
kriterini benimsemektedir (Bkz. Salman kararı, § 100). “Makul şüphe” yalnızca teorik bir  
olasılığa dayanan veya hoş olmayan bir sonucun ortaya çıkmasını engelleyecek nitelikte bir  
şüphe değil, nedenleri, sunulan olaylardan çıkarılan şüphedir (Chamaiev ve diğerleri-  
Gürcistan ve Rusya, no: 6378/02, § 338, 12 Nisan 2005). Kanıt, bir dizi ipucu veya yeterince  
ciddi, kesin ve uygun çürütülemez karinelerden ileri gelebilir. Kanıtların değerlendirilmesi  
konusunda AİHM’nin ikincil bir rolü olup, dava koşulları gerektirmediği durumda, olayları  
inceleyen ilk derece mahkemesinin rolünü üstlenmeden önce temkinli olmak durumundadır  
(Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95, § 216, 8 Nisan 2004).  
Bir kimse gözaltına alınırken sağlıklı olduğu halde daha sonra öldüğünde, Devlet  
ölüme sebebiyet veren olaylar hakkında makul bir açıklama getirmelidir. Bu bakımdan,  
tutukluluk döneminde meydana gelen her türlü yaralanma veya ölüm güçlü maddi karinelere  
yol açmaktadır. Gerçekte kanıt sunma yükümlülüğünün yetkililere ait olması uygun olup,  
yetkililer yeterli ve inandırıcı açıklama getirmelidirler (Bkz. Salman kararı, § 100 ve mutatis  
mutandis, Selmouni-Fransa, no: 25803/94, § 87, 1999-V, Velikova-Bulgaristan, no: 41488/98,  
§70, 2000-VI ve Anguelova-Bulgaristan, no: 38361/97, § 110, 2002-IV).  
Gözaltındaki kişiler hassas bir durumdadır ve yetkililerin bu kişilere yapılan  
muameleyi haklı kılma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrıca, AİHS’nin 3. maddesinin  
Devlet’e özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin sağlığını ve fiziksel bütünlüğünü,  
özellikle gerekli sağlık hizmetlerini sağlayarak koruma yükümlülüğü getirdiği (Bkz. Slimani-  
Fransa, no: 57671/00, § 27, 27 Temmuz 2004) kanaatinde olan AİHM, bir tutuklunun sağlık  
problemi sonucunda ölmesi durumda, Devlet’in bu ölümün nedenleri ve ölmeden önce ilgiliye  
yapılan tedavi konusunda açıklama getirmesi gerektiğine kanaat getirmektedir.  
Genel olarak, bir kimsenin, özgürlüğünden yoksun olduğu halde şüphe uyandıran  
koşullarda ölmesi bile, tek başına, Devlet’in bu kişinin yaşam hakkını koruma zorunluluğuna  
riayet edip etmediği sorusunu ortaya çıkarır.  
Bu bakımdan AİHM, ulusal düzeyde başlatılan yargılamanın sonucu ne olursa olsun,  
devlet memurlarının suçlu olduğu veya olmadığına dair bir tespitin, Savunmacı Devlet’in  
AİHS bakımından sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını hatırlatmaktadır (Bkz. mutatis  
mutandis, Selmouni kararı, § 87).  
2. maddenin sağladığı korumanın önemi ve tutuklu bulundurulan reşit olmayan bir  
kimsenin ölümünün sözkonusu olduğu gözönüne alındığında, AİHM, uygun koşulların  
tümünü değerlendirerek elinde bulunan bütün unsurlar ışığında davaya ilişkin olayları büyük  
bir dikkatle incelemelidir.  
Başvuranlara göre oğulları, gözaltı sırasında maruz kaldığı işkence sonucu ölmüştür.  
Hükümet ise, Mahmut Y.’nin ölümünün güvenlik güçlerince uygulandığı iddia edilen  
kötü muameleden kaynaklanmasının mümkün olmayacağını ileri sürmektedir. Zira ölümün,  
kurbanın kazara düşüp yere kafasını çarpma sonucunda meydana gelen travmaya bağlı  
kanamadan ileri geldiği ortaya konmuştur.  
AİHM, 4 Mart 1998 tarihli adli tıp raporuna göre, Mahmut Y.’nin ölümünün, ölümcül  
travmadan kaynaklanan “künt travmaya bağlı kanama” sonucunda meydana gelen  
komplikasyonlardan ileri geldiğini kaydeder. Sonuç itibariyle, sağ tarafta meydana gelen  
travmanın kafanın sol tarafında kanamaya neden olması sözkonusudur. Kanıt belgelerine ve  
otopsi rapor sonuçlarına dayanan bu tespit, 30 Haziran 1999 tarihli ve 2 Kasım 2001 tarihli  
adli tıp raporları gibi birçok bilirkişi raporu tarafından onaylanmıştır.  
Sözkonusu travmanın kaynağı, bütün raporların onayladığı gibi, kafaya doğrudan  
uygulanan travma (darp) veya kazara veya başkası tarafından itilerek düşme olabilir. Adli tıp  
bilirkişilerinin savındaki hata, bu travmanın kaynağı konusunda şüphe uyandırmaktadır.  
Ancak, hiç kuşku yok ki, “maktulun kafanın diğer kısımlarında veya vücudunda başka  
travmalara maruz kaldığını düşündürecek tıbbi kanıt” olmadığını vurgulayan bilirkişiler,  
maktulun vücudunda hiçbir şiddet izini ortaya çıkarmamıştır. Bu bakımdan, davalarına ilişkin  
ayrıntılı açıklamanın olmamasına karşın, sol parietal bölgede tespit edilen ekimozun ve  
vücutta bulunan diğer izlerin şiddetten ileri geldikleri düşünülmemiştir. Diğer yandan olayın  
hemen ardından müdahalede bulunan doktor, Mahmut Y.’nin vücudunda ve başında hiçbir  
şiddet izine rastlamadığını ifade etmiştir. Ayrıca maktulün yakınları tarafından görülen  
morlukların, ölüm sonrası değişimler olduğu ortaya konmuştur.  
AİHM, dört görgü tanığının Mahmut Y.’nin kaza eseri düştüğünü doğruladıklarını  
gözlemlemektedir. Özellikle de, olayların meydana geldiği sırada nöbet tutan iki jandarmanın  
da doğruladığı gibi, nezarethanede bulunan tutuklulardan biri olan A. Satık, olayın meydana  
geldiği gün alınan ve Cumhuriyet Savcılığı ile Ağır Ceza Mahkemesi’nde de yinelediği  
beyanlarında, maktulün yere düştüğünü gördüğünü ifade etmiştir.  
Aynı zamanda, nezarethanede bulunan diğer tutuklulardan biri olan L. Arslan da  
soruşturma sırasında verdiği ifadesinde sözkonusu olayın bir düşme olduğunu açıklamıştır.  
AİHM, başvuranların, işkence gördüğünü ve belgeleri okumadan imzaladığını daha  
sonradan ifade ettiği için L. Arslan’ın beyanlarının inandırıcı olarak kabuledilemeyeceği  
yönündeki savlarını kabul etmemektedir. Kuşkusuz bu tanığın Ağır Ceza Mahkemesi  
hakimleri tarafından dinlenmesi tercih edilirdi, bununla birlikte AİHM bu tanığın 8 Aralık  
1997 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı’nda beyanlarını tekrarladığını, hiçbir şekilde ilk  
ifadesini inkar etmediğini ve ifadeyi baskı altında imzaladığını söylemediğini  
gözlemlemektedir. Bu nedenle, tanık L. Arslan’nın ifadesinin inandırıcı olup olmadığı  
konusunu yeniden tartışmaya açmak için AİHM’nin elinde yeterli unsur bulunmamaktadır.  
AİHM elindeki mevcut unsurlardan hareketle, başvuranların, Mahmut Y.’nin güvenlik  
güçleri tarafından yapılan işkence sonucu öldüğüne ilişkin iddialarının, kanıtlanabilir ve  
somut olaylara dayanmadığını ve hiçbir tıbbi kanıt veya tanık ifadesi ya da başka bir kanıt  
unsuruyla inandırıcı bir şekilde desteklenmediklerini düşünmektedir. Bu durumda AİHM,  
böyle bir sonucun, elbette haklı şüpheler üzerine temellenen fakat elle tutulur kanıtlarla  
desteklenmeyen varsayımlara dayanacağı kanaatindedir.  
Bu nedenle mevcut koşullar ışığında, özellikle de sağlık raporlarının birbirleriyle  
uyumluluğu ve bu tezi doğrulayan iki görgü tanığına ait tekrarlanan ve tutarlı beyanlar göz  
önüne alındığında, Mahmut Y.’nin düşerek başından yaralandığına ilişkin açıklama, şüpheli  
olarak değerlendirilemez (Karşılaştırınız, Anguelova kararı, § 119).  
Bu koşullarda AİHM, Mahmut Y.’nin ölümünden Savunmacı Devlet’in sorumlu  
olduğunun, her türlü makul şüphenin ötesinde ortaya konulamayacağını ve olayların  
AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği yönünde karar alınması için yeterli olmadığını  
gözlemlemiştir.  
B.Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, 1. madde uyarınca Devlete “kendi yetki alanları içinde bulunan herkese  
Sözleşme’de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” yükümlülüğü getiren genel görevle  
birlikte, Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan yaşama hakkının korunması zorunluluğunun,  
kuvvete başvurmanın ölüme sebebiyet vermesi halinde etkili bir soruşturma yürütülmesini  
zorunlu ve gerekli kıldığını hatırlatır. Soruşturma eksiksiz, tarafsız ve derin olmalıdır (Bkz.  
McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no:324, s. 49, §§  
161-163, Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler 1998-I, s.  
329, § 105, ve Çakıcı-Türkiye [GC], no:23657/94, § 86, CEDH 1999-IV).  
Bu bakımdan AİHM, yukarıda bahsi geçen zorunluluğun, sadece ölümün bir devlet  
görevlisi tarafından gerçekleştirildiğinin ortaya konulduğu hallerde geçerli olmadığının altını  
çizmektedir. Başvuranlar, işkenceden ileri geldiğini iddia ederek, soruşturmayla yetkili  
makamlara ölüm konusunda resmi olarak şikayette bulunmuşlardır. Ayrıca, Mahmut Y.’nin  
gözaltında bulunduğu sırada ölmesi üzerine makamların bilgilendirilmiş olması, ipso facto 2.  
maddeden doğan; ölümün hangi şartlarda meydana geldiği üzerine etkili bir soruşturma  
yürütülmesi zorunluluğunu doğurmaktadır ( Bkz. mutatis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz  
1998 tarihli karar, Derleme 1998-IV, s. 1778, § 82, ve Yaşa-Türkiye, 2 Eylül 1998 tarihli karar,  
Derleme 1998-VI, s. 2438, § 100).  
AİHM, bu konuda çok sayıda soruşturma açılmış olduğunu gözlemlemektedir.  
Soruşturma re’sen ve hızla başlamış ve makamlar etkili bir şekilde çalışmışlardır. Ölümün  
meydana geldiği gün otopsi yapılmış ve soruşturma süresince çok sayıda bilirkişi incelemesi  
yapılmıştır. Cumhuriyet Savcısı, olayların meydana geldiği tarihten iki yıl sonra, 9 Kasım  
1999 tarihinde, jandarma görevlileri hakkında, delil yetersizliğinden muhakemenin men’i  
kararı vermiştir. Batman Ağır Ceza Mahkemesi 5 Ocak 2000 tarihinde muhakemenin men’i  
kararını kaldırmıştır. 4 Nisan 2000 tarihinde Siirt Cumhuriyet Savcılığı maktulün gözaltında  
tutulmasından sorumlu olan yedi jandarma hakkında iddianame sunmuştur. Daha sonra 29  
Ocak 2002 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi dosyadaki unsurları göz önüne alarak sanıkların  
suçsuzluğuna karar vermiştir. Ayrıca, başvuranlar sözkonusu davaya aktif olarak  
katılmışlardır.  
Bununla birlikte AİHM, ardı ardına düzenlenen bilirkişi raporlarına karşın, sözkonusu  
ölüme sebep olan beyin travmasının kaynağının, kesin bir şekilde ortaya konulmasının  
mümkün olmamasının üzücü olduğunu düşünmektedir. Aslında, sağlık belgeleri sadece  
olasılıklara dayanmakta olup, herhangi bir olasılığı öncelikli kılmadığından, ölümcül  
travmanın kaynağına ilişkin bir şüpheye yer vermektedirler.  
AİHM’ye göre, olayın tamamıyla Jandarma’da meydana geldiği gözönüne alındığında,  
soruşturmanın yürütülmesinden sorumlu olan makamlar, adli tıp raporları tarafından ortaya  
konan olasılıkları destekleyecek ya da çürütecek kanıt unsurlarını bir araya getirebilirlerdi  
hatta getirmelilerdi. Bununla birlikte, bu uzmanlar maktulü inceleyememiş ve maktulün  
vücudunun fotoğraflarını görememişlerdir. 4 Mart 1998 ve 30 Haziran 1999 tarihli raporların  
sonuçları kanıt belgelerine ve özellikle de otopsi raporundaki tespitlere dayanmaktadır. Ayrıca,  
bilirkişi raporlarında, sol parietal bölgede tespit edilen ekimozun ve vücutta bulunan diğer  
izlerin kaynağı açıklanmamış, kafa ve vücutta işkence izine rastlanılmadığı genel bir şekilde  
ifade edilmiştir.  
Diğer yandan, olayın üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçtikten sonra, 27 Nisan 1999  
tarihinden yapılan olay yeri tatbikatında, yalnızca olay yerinin betimlenmesine ve bir sanığın  
beyanlarına yer verilmiş olması oldukça önemlidir. Cumhuriyet Savcısı, Mahmut Y.’nin  
nezarethanede gözaltına alınması ile yerde yattığı an arasında geçen zaman dilimi konusunda  
sessiz kalmıştır, oysa L. Arslan’a göre maktul olaydan sadece bir gece önce nezarethaneye  
konmuştur. Cumhuriyet Savcısı, bir kısım varsayımları ortadan kaldırıp, bir diğerinin olma  
olasılığını artırmayı sağlayabilecek bir olay tatbikatı bile yaptırmamıştır.  
Bu boşluk davaya bakan hakimler tarafından doldurulmamıştır.  
Bu bakımdan AİHM, cezai yargılamanın yürütüldüğü usule şaşırmıştır. Başvuranların  
dışında sadece A. Bozkuş adındaki bir sanıkla bir görgü tanığı davanın esasına bakan  
hakimlerin karşısına çıkmışlardır. Diğer iki görgü tanığı, doktorlar ve diğer sanıklar istinabe  
yoluyla dinlenmiştir. Diğer yandan, dosyada, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, olayın meydana  
gelmesinden hemen sonra Cumhuriyet Savcılığı’ndaki beyanlarını tekrarlamasına karşın,  
olayın meydana gelişine ilişkin açıklayıcı bilgiler verebilecek kilit tanık niteliğinde olan L.  
Arslan’ı dinlemek amacıyla, gerekli bütün girişimlerde bulunduğu sonucu çıkmamaktadır.  
AİHM nezdinde, davada bir kronoloji izlenmesi ve olayların yeniden güvenilir bir  
şekilde gözden geçirilmesi bakımından, esasa bakan hakimlerinin bu sanıkların ve şahitlerin  
tanıklık ifadelerinin doğrudan değerlendirmesi büyük önem arz etmektedir.  
AİHM bu doğrultuda, soruşturmanın titizlikle incelenmesinde eksikliklerin  
bulunduğunu ve buna, Mahmut Y.’nin ölümüne neden olan beyin travmasının kaynağının  
daha kesin bir biçimde saptanma olanağının da dahil olduğuna itibar etmektedir.  
Son olarak, jandarmalar hakkında yürütülen cezai soruşturma sürecinin Yargıtay  
önünde halen devam ettiğini hatırlatan AİHM, tutuklu bulunan bir kimsenin ölümüne yönelik  
bir soruşturma sözkonusu olduğunda, yetkililerce hemen verilecek bir yanıtın, yasallık ilkesi  
içinde kamuoyunun güvenini korumak ve yasadışı fiillere ilişkin her türlü işbirliğinden ve  
toleranstan kaçınmak bakımından temel bir unsur sayılacağını belirtmektedir. (Bkz. mutatis  
mutandis, Paul ve Audrey Edwards-Birleşik Krallık kararı, no: 46477/99, § 72, AİHM 2002-  
II).  
Sonuç itibariyle AİHM, Mahmut Y.’nin ölümünü çevreleyen koşullarla ilgili olarak  
yetkili merciler tarafından etkili bir soruşturma yürütülmediğini, ve bunun, mevcut davaya ait  
koşullarda, hukuki yolları aynı ölçüde etkisiz kıldığı sonucuna varmıştır (Bkz. aynı yönde,  
Salman kararı, § 109, ve mutatis mutandis, ve Batı ve diğerleri kararı, § 148).  
Yukarıdakilerin ışığı altında, başvuranların bu alandaki ilgili hukuki yolları tüketme  
koşulunu yerine getirdikleri kabul edilmelidir.  
Dolayısıyla, AİHS’nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 5 §§ 1, 3. VE 4. MADDELERİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuranlar, oğullarının keyfi olarak tutuklandığını ve hemen bir hakim veya yargıç  
karşısına çıkarılmadığını iddia etmekte, bu yönde AİHS’nin 5 §§ 1, 3. ve 4. maddelerini öne  
sürmektedirler.  
Başvuranlar, oğullarının gözaltına alınmasının yasal yollardan gerçekleşmediğini,  
bunu 5. madde açısından haklı kılacak hiçbir kanunun bulunmadığını iddia etmektedirler.  
Bununla birlikte başvuranın, AİHS’nin 5 § 3. maddesinde öngörüldüğü gibi derhal bir hakim  
veya yargıç karşısına çıkarılmadığını, 5 § 4. maddesi uyarınca mahkeme önünde bir  
başvuruda bulunma hakkından yoksun olduğunu ileri sürmektedirler.  
Hükümet, güvenlik güçleri tarafından Mahmut Y.’nin PKK’ya ve terörist faaliyetlere  
karışıp karışmadığının belirlenmesine olanak sağlayacak kadar makul şüphe beslediklerini ve  
olağan olduğu üzere başvuranın karakola götürüldüğünü ifade etmekte, ayrıca bu üzücü kaza  
meydana gelmemiş olsaydı, adıgeçenin hakim karşısına çıkarılmış olacağını eklemektedir. Bu  
doğrultuda AİHS’nin 5. maddesi ihlal edilmemiştir.  
AİHM, Mahmut Y.’nin 21 Kasım 1997 tarihinden itibaren hürriyetinden yoksun  
bırakıldığına karşı çıkılmadığını gözlemlemektedir.  
24 Kasım’da hastaneye yatırılışıyla ilgili olarak AİHM, bu işlemin doktor kararı  
üzerine gerçekleştiğini ve yasal olarak ebeveyn izninin alınmadığını gözlemlemiştir. AİHM  
ayrıca gözaltına alındıktan üç gün sonra oğullarının hastaneye kaldırıldığını öğrenen Mahmut  
Y.’nin anne ve babasından izin almak için hiçbir girişiminde bulunulmadığını belirtmektedir.  
Bu dönem için de AİHS’nin 5. maddenin uygulanması gerekmektedir (Bkz. mutatis mutandis,  
Koniarska-Birleşik Krallık kararı, no: 33670/96, 12 Ekim 2000).  
AİHM, mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadı ışığında, AİHS’nin 5. maddesi  
kapsamında, yetkililerin keyfi tutuklama kararı karşısında bireyin haklarının korunması  
açısından sağlanacak güvencelerin temel önemini vurgulamaktadır. Bu bağlamda her türlü  
hürriyetten yoksun bırakma, yalnızca ulusal hukukun hükümlerine esastan ve usulden  
uyulmasını değil, aynı zamanda bireyi keyfi tutuklama işleminden koruyacak 5. maddenin  
sağladığı güvencelerle bağdaşır şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini bir kez daha  
vurgulamaktadır. Keyfi tutuklama risklerini asgari düzeye indirmek amacıyla 5. maddede,  
hürriyetten yoksun bırakma işleminin mahkemelerin bağımsız incelemesine sunulmasına ve  
bu tedbir nedeniyle yetkililere sorumluluk yüklenmesine olanak sağlayan maddi haklar  
bütünü öngörülmüştür (Bkz. Tanlı-Türkiye kararı, no: 26129/95, § 164, AİHM 2001-III).  
AİHM, 5. maddenin 3. fıkrasının ile birlikte 1. fıkrasının c) bendinin keyfi olarak  
özgürlükten yoksun bırakma fiilleri karşısında sağladığı güvencelerin önemini  
hatırlatmaktadır. “İvedilik” zorunluluğu, özellikle yargılananları güvenlik güçlerinin ve idari  
yetkililerin uzun süreli tutuklamalarına karşı güvence sağlamaktadır.  
AİHM, ayrıca AİHS’nin 5 § 3. maddesinin hakimler ile tüm diğer adli görevlilere,  
olay koşullarının tutukluluk halini gerektirip gerektirmediğini inceleme, yargı kriterlerine  
uygun olarak tutukluluk halini haklı kılan nedenler konusunda görüş bildirme ve bunların  
bulunmaması halinde tutuklunun serbest bırakılmasına karar verme yükümlülüğü yüklediğini  
hatırlatır. Aynı zamanda huzuruna çıkan şahsı bireysel olarak dinleme zorunluluğunu  
yüklemektedir (Bkz. Schiesser-İsviçre kararı, 4 Aralık 1979, seri: A no:34, s. 13, § 31).  
Özellikle yukarıda belirtilenlerden, ancak bir hakim ya da adli görevli ilgili kişiyi şahsen  
dinlemiş ve sözkonusu kişinin tutuklanmasını gerektirecek ya da gerektirmeyecek nedenleri  
incelemişse, AİHS’nin 5 § 1 c) maddesine göre özgürlükten yoksun bırakma süresinin,  
“derhal hakim karşısına çıkarılma” kavramına denk düşen sürenin ötesine geçebileceği  
anlaşılmaktadır.  
AİHM bununla birlikte, yetkililerin ivedilik koşuluna riayet edip etmediklerinin  
belirlenmesi bakımından her davanın kendine has özelliklerine göre incelenmesi gerektiğini  
hatırlatmaktadır (bkz., De Jong, Baljet ve Van den Brink-Hollanda kararı, 22 Mayıs 1984,  
seri: A no: 77, s. 24-25, § 52, ve Brogan ve diğerleri- Birleşik Krallık kararı, 28 kasım 1988,  
seri: A no: 145-B, s. 32, § 59). AİHM aynı zamanda, istisnai koşulların, adli bir yetkili  
karşısına çıkarılmadan önceki daha uzun bir süreyi haklı kılabileceğini hatırlatmaktadır (De  
Jong, Baljet ve Van den Brink-Hollanda kararı, no: 8805/79, Komisyon’un 11 Ekim 1982  
tarihli raporu).  
Mevcut davada Mahmut Y. 21 Kasım 1997 tarihinde jandarmalar tarafından  
yakalanarak aynı akşam gözaltına alınmış ve yaklaşık on dört gün sonra 5 Aralık 1997  
tarihinde hayatını kaybetmiştir. Adıgeçen kişi önce Jandarma’da yaklaşık elli beş saat  
boyunca tutuklu kalmış, ardından hastanede on bir gün yatmıştır. Dolayısıyla, bu hürriyetten  
yoksun bırakma fiilinde AİHS’nin 5 §§ 1, 3. ve 4. maddelerinde dile getirilen koşullara riayet  
edilip edilmediğinin sorgulanması gerekmektedir.  
Polislerin vermiş oldukları beyanlardan ve PKK üyesi N.S.’nin Jandarma’da verdiği  
ifadeden edinilen bilgilerden, Mahmut Y.’nin PKK eylemlerine karıştığı ortaya çıkmaktadır.  
AİHM elinde bulunan unsurların tümünü dikkate alarak, güvenlik güçlerinin, Mahmut Y.’nin  
bir suç işlediğinden şüphelenilmesi için ortada makul bir neden yokken harekete geçmiş  
oldukları iddiasını ikna edici bulmamıştır.  
Ayrıca ondört günlük sürenin, AİHS’nin 5§3. maddesinde öngörülen, derhal hakim  
karşısına çıkarılma kavramı ile bağdaşmadığı açıktır ve yalnızca istisnai koşullar böyle bir  
süreyi haklı kılabilir. Dolayısıyla AİHM mevcut davada bu türden istisnai koşulların bulunup  
bulunmadığını inceleyecektir.  
Bu itibarla AİHM, Mahmut Y.’nin, yaklaşık elli beş saat boyunca, hakim veya yasayla  
yetkili kılınmış bir diğer adli görevli karşısına çıkarılmadan gözaltında tutulduğunu kaydeder.  
Bu süre AİHS’nin içtihatları dikkate alındığında aşırı uzun görünmemektedir (Brogan ve  
diğerleri kararı, s. 33, § 62).  
Hastanede yatırılma süresi konusunda ise AİHM, maddi bir olanaksızlığın sözkonusu  
olduğunu gözlemlemiştir: ağır bir ameliyat geçiren Mahmut Y. komadadır (bkz., mutatis  
mutandis, Rigopoulos-İspanya, no: 37388/97, CEDH 1999-II). Bu koşullarda AİHM, mevcut  
davaya ilişkin tamamıyla istisnai olan koşullar gözönünde bulundurulduğunda, geçen sürenin,  
AİHS’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında kabul edilen ivediliği aştığı sonucuna varılamayacağına  
karar vermiştir.  
Bu gerekçelerle AİHM, Mahmut Y.’nin tutukluluk süresinin yasallığına itiraz etme  
olanağından yoksun bırakıldığı sonucuna varılamayacağı kanaatindedir (bkz., aynı yönde,  
Tanlı kararı, §166).  
Sonuç olarak AİHM, mevcut davada, AİHS’nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine karar  
vermiştir.  
IV. AİHS’NİN 6§3. MADDESİ’NİN VE 14. MADDESİ’NİN 2. MADDE İLE  
BİRLİKTE İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar AİHS’nin 6§3. maddesine gönderme yaparak, Mahmut Y. gözaltındayken  
yakınları ve avukatları ile hiçbir temas kuramadığı için adıgeçen kişinin savunma haklarının  
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca başvuranlara göre oğulları etnik kökeni ve kişisel  
görüşleri nedeniyle öldürüldüğünden, AİHS’nin 2. maddesi ile birlikte 14. maddesi ihlal  
edilmiştir.  
AİHM öncelikle, Mahmut Y.’nin ölümünden sonra herhangi bir ceza davası  
açılmadığını gözlemlemektedir. Diğer yandan AİHM mevcut unsurların, Mahmut Y.’nin,  
başvuranların iddia ettiği gibi, politik görüşleri veya etnik kökeni nedeniyle öldürüldüğünü  
desteklemediğini kaydeder.  
Sonuç olarak başvuranlar tarafından atıfta bulunulan maddelerin herhangi bir biçimde  
ihlal edildiği tespit edilmemiştir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranlar gelecekteki gelir kayıplarından ötürü 206.000 Euro talep etmektedirler. 15  
yaşındaki oğullarının ailenin ihtiyaçlarını karşıladığı ve o dönemde Türkiye’deki ortalama  
yaşam beklentisi dikkate alındığında istatistik hesap tabloları, yukarıda belirtilen rakamı  
vermiştir.  
Başvuranlar diğer yandan oğullarının AİHS’de yer alan haklarının ihlalinin neden  
olduğu acı ve sıkıntılar için 20.000 Euro tutarında manevi tazminat talep etmektedirler.  
Adil tazmin verilmesini gerektiren herhangi bir ihlalin varlığını kabul etmeyen  
Hükümet, talep edilen tazminatların fahiş tutarda olduğunu ve Türkiye’nin ekonomik  
gerçeklerinin hiçbir şekilde hesaba katılmadığını ileri sürmektedir.  
AİHM, AİHS’yi ihlal ettiği varsayılan olaylar – etkili bir soruşturmanın yapılmayışı–  
ile başvuranlar tarafından iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı  
görememiştir. Dolayısıyla AİHM başvuranların maddi tazminat talebini reddetmiştir (Tahsin  
Acar kararı, § 260). Manevi zarar konusunda ise AİHM, benzer davalarda vermiş olduğu  
kararları (Velikova kararı, § 98 ve Anguelova kararı, § 173) ve mevcut davanın gözaltında  
ölen bir küçüğün ölümüne ilişkin oluşunu dikkate alarak, başvuranların manevi tazminat  
taleplerinin tamamını kabul etmiş ve 20.000 (yirmi bin) Euro ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuranlar, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptıkları masraf ve harcamalar  
için 3.170 (üç bin yüz yetmiş) Euro talep etmektedirler.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, talep  
edilen tutardan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 685 (altıyüz seksenbeş) Euro tutarındaki  
adli yardım düşülerek, kalan miktarın başvuranlara ödenmesinin makul olduğuna karar  
vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,  
1. Oybirliğiyle Hükümet’in itirazının reddine,  
2. İkiye karşı beş oyla başvuranların oğullarının ölümü konusunda AİHS’nin 2.  
maddesinin ihlal edilmediğine;  
3. Oybirliğiyle, Savunmacı Devlet’in etkili bir soruşturma yürütüme yükümlülüğü  
konusunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine,  
4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkralarına dayanan şikayetlerde ihlal  
olmadığına;  
5. Oybirliğiyle, AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasına ve 2. madde ile birlikte 14.  
maddesine dayanan şikayetlerde ihlal olmadığına;  
6. a) Oybirliğiyle, AİHS’nin 44§2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere  
Savunmacı Hükümet tarafından başvurana,  
i. manevi tazminat için 20.000 (yirmi bin) Euro ödenmesine,  
ii. masraf ve harcamalar için 3.170 (üç bin yüz yetmiş) Euro’dan, 685 (altı yüz seksen  
beş) Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Oybirliğiyle, adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77§§2. ve 3.  
maddesine uygun olarak 6 Ekim 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
Kararın ekinde Sn. Vajic ve Botoucharova’nın ortak muhalefet şerhi yer almaktadır.