CONSEIL  
DE LEUROPE  
COUNCIL  
OF EUROPE  
COUR EUROPÉENNE DES DROITS DE LHOMME  
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS  
İKİNCİ DAİRE  
İBRAHİM ÖZTÜRK - TURQUIE  
(Başvuru no : 16500/04)  
KARAR  
STRAZBURG  
17 Şubat 2009  
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
1
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (16500/04) no’lu davanın  
nedeni (T.C. vatandaşı) İbrahim Aksoy’un (başvuran) Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne 14 Nisan 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel  
Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları  
Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.  
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından M.A. Kırdök ve M. Kırdök  
tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1977 doğumludur ve Kocaelinde ikamet etmektedir.  
29 Nisan 1996 tarihinde polis, bombalı saldırı girişiminde bulunan iki kişiyi  
yakalamıştır. Bu olay sonrası yapılan polis operasyonlarında TKEP-L üyesi  
olduğu sanılan birçok kişi daha gözaltına alınmıştır. Zanlılardan birçoğu  
gözaltı sırasında suçlarını itiraf etmiş ve yasadışı örgüt bünyesindeki  
faaliyetleriyle birlikte gerçekleştirdikleri silahlı eylemleri detaylı bir şekilde  
anlatmışlardır. Bu dönemde yapılan baskınlarda polis birçok maddi kanıt ele  
geçirmiştir. Polis ayrıca, görgü tanıkları yardımıyla ve fotoğrafla kimlik  
tespiti seansları gerçekleştirmiş ve olay yeri incelemeleri yapmıştır.  
Polis, gözaltında bulunan kişilerin verdiği bilgilere dayanarak 6 Haziran  
1996 tarihinde başvuranı tutuklamıştır.  
Başvuran, polise verdiği ifadede suçunu itiraf etmiş ve örgüt bünyesindeki  
faaliyetleriyle birlikte gerçekleştirdiği silahlı eylemleri anlatmıştır.  
Başvuran, gözaltı sırasında fotoğrafla kimlik tespiti seanslarına katılmış ve  
olay yerini tarif etmiştir. Bu konuyla ilgili tutanaklarda, başvuranın gözaltı  
sırasında kendisine isnad edilen suçu kabul ettiği belirtilmiştir. Tutanaklarda  
ayrıca, başvuranın arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü faaliyetler hakkında  
yaptığı ıklamalar bulunmaktadır. Başvuran, gözaltı süresinde bir avukat  
desteği almamıştır.  
13 Haziran 1996 tarihinde gerçekleştirilen doktor muayenesinde başvuranın  
vücudunda hiçbir yara ve darp izi bulunmadığı tespit edilmiştir.  
13 Haziran 1996 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı  
(« Cumhuriyet Savcısı ») tarafından dinlenen başvuran, kendisine isnad  
edilen suçlara karşı savunmasını yapmıştır. Savunmasında, işkence altında  
2
İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI  
alındığını ileri sürerek polise verdiği ifadeye, olay yeri tarifiyle ilgili  
tutanaklara ve fotoğrafla kimlik tespitine itiraz etmiştir.  
Aynı gün DGM nöbetçi hakimi (« nöbetçi hakim») önüne çıkarılan  
başvuran, tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Başvuran, hakim önünde de  
Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadeyi tekrarlamıştır.  
12 Ağustos 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvuranın da içinde  
bulunduğu on dört kişiyi, silahlı eylem yaparak anayasal rejimi yıkmaya  
çalışmak, yasadışı silahlı örgüte üye olmak, yardım ve yataklık etmek,  
patlayıcı madde üretmek ve kullanmakla suçlamıştır. Sanıkların otuz yedi  
olaya karıştıkları iddia edilmektedir.  
17 Ekim ile 22 Kasım 1996 tarihlerinde görülen ilk iki duruşmada Devlet  
Güvenlik Mahkemesi, içlerinde başvuranın da bulunduğu on üç sanığı  
dinlemiştir. Başvuran, mahkeme önünde, polise verdiği ifadeyi yalanlamış  
ve işkence altında alındığını ileri sürerek gözaltı sırasında yapılan bütün  
soruşturmalara itiraz etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi 22 Kasım 1996  
tarihinde yapılan duruşmada beş tanığın ve gözaltı sırasında tutulan polis  
tutanaklarını imzalayan polis memurlarının mahkemeye çağırılmasına karar  
vermiştir. DGM diğer taraftan dava dosyasını tamamlamak üzere usuli  
işlemlerin yapılmasını ve A.A. isimli şahıs aleyhine açılan ceza davasının  
bakmakta olduğu davayla birleştirilmesini istemiş ve üç sanığın tahliye  
edilmesine hükmetmiştir.  
DGM, 4 Şubat 1997 ile 8 Temmuz 1997 tarihleri arasında dört duruşma  
gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda üç tanıkla birlikte gözaltı sırasında  
tutulan polis tutanaklarını imzalayan polis memurlarını dinlemiştir. Bu  
duruşmalar sırasında Devlet Güvenlik Mahkemesi, dava dosyasını  
tamamlamak üzere bazı yargı işlemleri gerçekleştirmiş, bir kaçak sanık  
hakkında yürütülen davanın bu davadan ayrılmasına ve üç suçortağının  
tahliyesine hükmetmiştir. 4 Şubat 1997 tarihli duruşmada mahkeme,  
başvuranın tahliyesine karar vermiştir. 8 Temmuz 1997 tarihli duruşmada  
Cumhuriyet Savcısı, davanın esasına ilişkin taleplerini sunmuştur.  
11 Eylül 1997 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, savunma  
avukatlarının 23 Ekim 1997 tarihli duruşmada iki tanığın dinlenmesi  
yönündeki taleplerini kabul etmiştir. 9 Aralık 1997 tarihli duruşmada  
mahkeme, savunmanın bazı belgelerin düzenlenmesi için ek süre talebini  
haklı bulmuş ve verilen süreyi uzatmıştır. DGM, 12 Şubat 1998 tarihinde  
polisin grafolojik ve fotoğrafik bilirkişi raporunu ve diğer soruşturma  
belgelerini teslim almış ve bir sanığın savunmasını dinlemiştir. Bu  
duruşmalardan sonra mahkeme, sanıklar ile avukatlarına savunmalarını  
hazırlamaları için ek süre vermiştir.  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
3
Devlet Güvenlik Mahkemesi 28 Nisan 1998 tarihli duruşmada altı sanık ve  
avukatlarının savunmalarını dinlemiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme  
sekiz davacıyı dinleme kararı alarak, iddianamede yeralan ve sanıklara isnad  
edilen suçlarla ilgili diğer belgelerin temin edilmesini istemiştir.  
30 Haziran 1998 ile 28 Ocak 1999 tarihleri arasında görülen dört duruşmada  
mahkeme, davacıları dinlemiş, istediği belgeleri teslim aldığını kaydetmiş,  
başka belgelerin teminini istemiş ve polis memurları hakkında yürütülen  
yargılamanın gidişatı üzerine bilgi almıştır. 28 Ocak 1999 tarihli duruşmada  
mahkeme, bir davacıyı dinlemiştir. Cumhuriyet Savcısı 8 Nisan 1999 tarihli  
duruşmada davayla ilgili taleplerini sunmuştur.  
10 Haziran 1999 ile 12 Kasım 1999 tarihleri arasında görülen beş  
duruşmada sanıklar savunmalarını sunmuşlardır.  
12 Kasım 1999 tarihinde DGM, eski ceza kanununun 168. maddesinin 2.  
fıkrası uyarınca başvuranı yasadışı örgüte üye olmak suçundan on iki yıl altı  
ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, özellikle sanıkların polise  
verdikleri ifadelerde suçlarını itiraf etmelerini ve birbirlerinin aleyhine ifade  
vermelerini bu kararın gerekçeleri arasında göstermiştir. Mahkeme, zorla  
alındığı iddia edilen ifadelerin diğer maddi kanıtları desteklediğini,  
sorgulamaya katılan polis memurlarının mahkeme önünde ifade verdiğini ve  
kötü muamele iddialarını reddettiklerini kaydetmiştir. Bütün bunlara  
ilaveten mağdurlar da sanıkların aleyhine tanıklık etmişlerdir.  
Yargıtay, 26 Mart 2001 tarihinde pişmanlık yasasının bir suçortağı için  
uygulanıp uygulanamayacağı konusunun incelenmediğini ve gerekçenin  
yetersiz olduğunu açıklayarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını  
bozmuştur.  
Davaya yeniden bakması istenen Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilk  
duruşmasını 24 Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirmiştir. Mahkeme, 13  
Eylül 2001 tarihinde görülen ikinci duruşmada başvuranın da aralarında  
bulunduğu sekiz sanığın savunmalarını dinlemeye devam etmiştir. 20 Kasım  
2001 tarihli duruşmada mahkeme, iki suçortağının Yargıtay kararıyla  
bağlantılı ifadelerinin hâlâ alınamadığını kaydederek, onlarla ilgili davanın  
dosyadan çıkarılmasına karar vermiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme,  
ayrıca pişmanlık yasasının bir suçortağına uygulanıp uygulanamayacağı  
konusunu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne danışma kararı almıştır.  
19 Şubat 2002 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların  
gözaltına alınmasından sorumlu polislere karşı yürütülen ceza  
yargılamasının sonucu hakkında bilgi edinme kararı almıştır. Mahkeme,  
4
İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI  
suçlarla ilgili belgelerin temin edilmesini isteyerek, savunma avukatının iki  
davanın görülmekte olan davayla birleştirilme talebini reddetmiş ve iki  
suçortağının tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarına karar  
vermiştir.  
7 Mayıs 2002 tarihli duruşmada mahkeme, ağır ceza mahkemesinde görülen  
ceza davasının halen devam ettiğini kaydetmiştir. Savunma avukatlarından  
birinin görülmekte olan davanın diğer iki davayla birleştirilme talebi üzerine  
mahkeme, bu davalarla ilgili dosyaların temin edilmesini istemiştir.  
Mahkeme, bir kez daha suçlarla ilgili belgelerin sunulmasını istemiştir. Son  
olarak mahkeme, iki suç ortağının Yargıtay kararıyla ilgili ifadelerinin Ceza  
Muhakemesi Kanunu hükümleriyle çelişkili olarak tek hakim tarafından  
alındığını kaydetmiş ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesinin bu iki  
suçortağını dinlemesini talep etmiştir.  
16 Temmuz 2002 tarihinde mahkeme, iki dava dosyasını teslim aldığını  
bildirmiştir. Mahkeme dosyaları inceledikten sonra, gerekli belgelerin  
kopyalarını dosyaya ekleyerek, bu davaların görülmekte olan davayla  
birleştirilmesine gerek olmadığına hükmetmiştir.  
26 Eylül 2002 tarihinde mahkeme, ilgili suçortakları bulunamadığı için  
istinabe yoluyla ifadelerinin alınamadığını kaydetmiştir. Emniyet Genel  
Müdürlüğü’nün suçortağının pişmanlık yasasından yararlanamayacağını  
ıklayan cevabını kaydeden mahkeme ayrıca, polis memurları hakkında  
ağır ceza mahkemesinde görülen ceza davasının zamanaşımı dolayısıyla  
düşğünü not etmiştir.  
17 Aralık 2002 tarihinde mahkeme, istenilen belgelerin teslim alındığını  
kaydetmiştir. Bu duruşmada Cumhuriyet Savcısı mütalaasını sunmuştur. Bir  
savunma avukatı, 4 ve 5 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülen iki  
davanın bu dosyayla birleştirilme talebini tekrarlamıştır. Bu iki davayla  
mevcut dava arasında bir bağlantı olup olmadığını inceleyen Devlet  
Güvenlik Mahkemesi birleştirilmelerine gerek olmadığına hükmetmiştir. Bu  
konuyla ilgili olarak mahkeme, AİHM’nin içtihadına atıfta bulunarak,  
davanın makul bir süre içinde görülme hakkını gerekçe göstermiştir.  
13 Mart 2003 tarihli duruşmada mahkeme, sanıklar ile avukatlarının  
savunmalarını dinlemiştir.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 6 Mayıs 2003 tarihli duruşmada bulunamayan  
iki suçortağı ile ilgili davayı diğerlerinden ayırmıştır. Bu duruşma  
sonrasında mahkeme, başvuranı, hakkında verilen ilk cezaya mahkûm  
etmiştir. Sanıkların duruşmalarda yaptıkları savunmaları inceleyen DGM  
başvuranın da aralarında bulunduğu bazı sanıkların Emniyet Müdürlüğünde  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
5
yapılan sorgulamada kendilerine isnad edilen suçları itiraf ettikleri halde,  
Cumhuriyet Savcısı ve Nöbetçi Hakim önünde bunları reddettiklerini  
kaydetmiştir.  
Mahkeme, daha sonra yasadışı örgüte ait belgeleri, silahları ve sanıkların  
evinde veya tarif ettikleri yerlerde ele geçirilen diğer eşyaları, bilirkişi  
raporlarını ve diğer davalarda yargılanan kişilerin ifadelerini dosyada  
bulunan kanıtlar arasında sıralamıştır. Mahkeme ayrıca, gözaltı sırasında  
yapılan soruşturmaları ve bu soruşturmalarla ilgili tutanakları da kanıt  
olarak açıklamıştır. Sanıkların gözaltı sırasında verdikleri ifadeler bu kanıt  
belgeleri arasında yer almamıştır.  
Mahkeme, dosyada bulunan unsurlar ışığında başvuranın yasadışı örgüte  
üye olduğu sonucuna ulaşmıştır.  
1 Aralık 2003 tarihinde Yargıtay, bu ikinci kararı onamıştır.  
Başvuran hakkında yürütülen ceza davasına paralel olarak, bir ceza davası  
da başvuran haricinde bazı suçortaklarının gözaltına alınmasından sorumlu  
polis memurları hakkında yürürtülmüştür. 9 Temmuz 2002 tarihinde Ağır  
Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğraması dolayısıyla ceza davasının  
düşürülmesine karar vermiştir. 21 Ekim 2004 tarihinde Yargıtay, ilk derece  
mahkemesinin kararını onamıştır.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1, 2 VE 3c) PARAGRAFLARININ  
İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, gözaltı sırasında ifadesinin işkence altında alındığını, kendisine  
avukat tahsis edilmediğini ve dolayısıyla savunmasının adil bir şekilde  
dinlenmediğini iddia etmektedir. Ayrıca başvuran, diğer suçortaklarının  
ifadelerinin de aynı zorlayıcı yöntemler uygulanarak alındığını ve  
kendisinin bu ifadelere bakılarak mahkûm edildiğini ileri sürmektedir.  
Başvuran, yasal olmayan yollardan elde edilen kanıtlar kullanılmak  
suretiyle masumiyet karinesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir. Son olarak  
başvuran, savunması için makul bir süre tanınmadığından şikâyetçi olmakta  
ve AİHS’nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c paragraflarına atıfta bulunmaktadır.  
AİHS’nin 6. maddesinin 2. ve 3. paragrafları, 1. paragraf ile güvence altına  
alınan adil yargılanma hakkının özel yönleri ile ilgili olduğu için AİHM,  
6
İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI  
mevcut davada ortaya çıkan sorunları 1 ve 3 c) paragraflarındaki hükümleri  
birlikte değerlendirerek inceleyecektir (bakınız, diğerleri arasından,  
Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997,  
prg. 49, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-III).  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
1. Yargılama süresi  
Hükümet, önce davanın karmakşıklığına ve sanıklara isnad edilen suçların  
ağırlığına dikkat çekmektedir. Hükümetin kanaatine göre, iç hukukta hiçbir  
aksama olmadığı halde ilgili şahısların birçok duruşmaya gelmemesi  
yargılamanın uzamasına neden olmuştur. Ayrıca hükümet, davanın iki defa  
DGM ve iki defa da Yargıtay olmak üzere dört kez görüldüğünü  
kaydetmektedir. Hükümete göre, dava koşulları göz önüne alındığında,  
yargılama süresinin AİHS ile AİHM’nin içtihadı ısından makul olmadığı  
söylenemez.  
Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmektedir.  
AİHM, mevcut davada önce değerlendirilmesi gerken sürenin 6 Haziran  
1996 tarihinde başvuranın tutuklanmasıyla başladığını ve 1 Aralık 2003  
tarihinde Yargıtay’ın verdiği kararla sona erdiğini tespit etmektedir.  
Dolayısıyla söz konusu süre, dört mahkemede görülen iki derece yargılama  
sonunda yaklaşık yedi yıl altı ayda tamamlanmıştır.  
Ayrıca AİHM, bir yargılama süresinin makul olarak nitelenmesinin kendi  
içtihadındaki kıstaslara, özellikle davanın karmaşıklığına ve başvuran ile  
yetkili mercilerin tutumuna bağlı olduğunu kaydetmektedir (bakınız,  
diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası [GC], no  
25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II). Bununla birlikte AİHM, ancak  
yargılamasının uzamasından devletin sorumlu olduğu durumlarda « makul  
süre »nin aşılıp aşılmadığının tespit edileceğini hatırlatır (Yunanistan  
aleyhine Papachelas davası, [GC], no 31423/96, prg. 40, CEDH 1999-II).  
AİHM, mevcut davada ihtilaflı yargılamanın büyük bir karmaşıklık  
içerdiğini kaydetmekte ve mahkemelerin başvuranın da aralarında  
bulunduğu ve birçok suçtan yargılanan on dört sanıklı bir davaya  
baktıklarını hatırlatmaktadır. Sanıklar otuzdan fazla eyleme karışmakla  
suçlanmışlardır. Bu karmaşık durum ve suçların türü nedeniyle herbir sanığa  
isnad edilen suç için olayların açığa çıkarılması, delillerin toplanması ve  
belirlenmesi uzun zaman gerektirmiştir.  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
7
AİHM, adli makamların önemli bir gecikmeye neden olmadıkları  
kanaatindedir. AİHM’ne göre, mahkemeler tüm yargılama süresince gerekli  
özeni göstermişler ve ‘iyi bir adli yönetim’ ilkesine uygun davranmışlardır.  
AİHM, başvuranın 12 Ağustos 1996 tarihinde, yani tutuklanmasından iki ay  
sonra suçlandığını, davaya ilk önce Devlet Güvenlik Mahkemesinin  
baktığını, iddianamenin sunulmasından üç yıl üç ay sonra hüküm verdiğini,  
düzenli aralıklarla duruşmalar gerçekleştirdiğini, sanıkları, mağdurları,  
şahitleri dinlediğini ve birçok usuli işlem gerkçekleştirdiğini ve Devlet  
Güvenlik Mahkemesinin davaya ikinci kez baktığında yaklaşık iki yıl bir  
ayda karar verdiğini, mahkemenin bu yargılama sırasında bazıları istinabe  
yoluyla olmak üzere sanıkların ifadelerine başvurduğunu ve savunmanın  
tekrarladığı davaları birleştirme talebi hakkında hüküm verdiğini, sanıkların  
makul sürede yargılanma haklarını gözönünde bulundurarak birleştirme  
talebini reddettiğini ve iki suçortağının bulunamaması dolayısıyla onlarla  
ilgili davaları görülmekte olan davadan ayırma kararı aldığını  
gözlemlemektedir.  
Yargıtay, ilk temyiz başvurusu ile ilgili kararını bir yıl, dört ay ve on üç  
günde ve ikinci temyiz başvurusu ile ilgili kararını ise altı ay yirmi dokuz  
günde vermiştir.  
Buraya kadar elde edilen bilgiler ışığında AİHM, mevcut dava koşullarında  
yargılama süresinin, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen «  
makul süre » ilkesine uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu  
şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS’nin 35. maddesinin 3.  
ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.  
2. Adil yargılama  
AİHM, yargılamanın adil olmasıyla ilgili şikâyetin AİHS’nin 35.  
maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını  
tespit etmektedir. AİHM, diğer taraftan şikâyetin başka bir kabuledilemezlik  
gerekçesi  
bulunmadığını  
kaydetmektedir.  
Dolayısıyla  
şikayetin  
kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilişkin  
Başvuran, olayın meydana geldiği dönemde Devlet Güvenlik  
Mahkemelerinin bu tür suçlara karşı aldığı özel önlemler çerçevesinde  
günlerce kimseyle görüştürülmeden polis karakollarında kapalı tutulduğunu  
ve bir avukat desteğinden yararlanamadığını iddia etmektedir. Başvuran,  
Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dikkate alınan sorgulamaların  
gözaltı sırasında yapıldığını ve bu sorgulamalara Cumhuriyet Savcısı,  
Nöbetçi Hakim ve Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde itiraz ettiklerini  
hatırlatmaktadır.  
8
İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI  
Başvuran ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi son kararını verirken,  
kendisinin polis önünde suçunu itiraf ettiği ifadeler ile sanıkların birbirlerini  
suçladığı ifadeleri dikkate aldığını ileri sürmektedir. Başvurana göre, gözaltı  
sırasında verilen ifadelerin karar metninde yer almıyor olması bu gerçeği  
değiştirmemektedir.  
Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir. Hükümet önce, gözaltı sonrasında  
alınan doktor raporunu gerekçe göstererek, başvuranın ifadesini baskı  
altında verdiği yönündeki iddiasının doğru olmadığını savunmaktadır.  
Hükümet ayrıca, ulusal mahkemelerin başvuranı sadece gözaltı sırasında  
verdiği ifadelere göre değil, aynı zamanda dosyada bulunan ve bu ifadeleri  
destekleyen diğer kanıt unsurlarını da dikkate alarak mahkûm ettiklerini  
ileri sürmektedir.  
Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önünde gerçekleştirilen tüm  
yargılama boyunca bir avukat tarafından temsil edildiğini ve bu süreçte  
hakkında yapılan suçlamalara cevap verme fırsatı bulduğunu bildirmektedir.  
Hükümet, dava dosyasında başvuranın gözaltı sırasında bir avukat yardımı  
istediğini kanıtlayan hiçbir unsur bulunmadığını kaydetmektedir.  
AİHM, bu anlatılanlara dayanarak, adil yargılanma hakkının yeterince  
“uygulanabilir ve etkili” olabilmesi için, 6. maddenin 1. paragrafı uyarınca,  
kural olarak, her davanın kendine has koşulları ışığında bu hakkın  
kısıtlanması için zorunlu sebepler olmadıkça, şüpheliye, polis tarafından ilk  
kez sorgulanmasından itibaren avukata erişim hakkı sağlanmasının gerekli  
olduğu görüşündedir. Avukat erişiminin sağlanmamasına istisnai olarak  
zorunlu sebeplerin gerekçe gösterilmesi durumunda bile, böylesi bir  
kısıtlama, gerekçesi ne olursa olsun, sanığın 6. madde tarafından teminat  
altına alınan haklarına zarar vermemelidir (bakınız, mutatis mutandis,  
Birleşik Krallık aleyhine Magee davası, no 28135/95, prg. 44,  
CEDH 2000-VI). Avukat erişimi sağlanmayan sanığın polis sorgulaması  
sırasında verdiği kendini suçlayıcı ifadelerin mahkumiyeti için kullanılması  
durumunda, genel olarak, sanığın haklarına telafi edilemeyecek şekilde  
zarar gelir (Salduz ilgili bölüm, prg.55).  
AİHM, mevcut davada başvuranın yedi gün süren gözaltı sırasında  
sorgulandığını gözlemlemektedir. Bu süre içerisinde avukat yardımı  
almaksızın soruşturmaya ait birçok işleme katılan ilgili şahıs kendisini  
suçlayan ifadeler vermiştir.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeleri  
dava dosyasından kesin olarak çıkardığı anlaşılmamakla birlikte, başvuranın  
suçluluğu tespit edilirken gözaltı sırasında verilen ifadelerin dikkate alınıp  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
9
alınmadığı hakkında bir belirsizlik oluşmaktadır. Bununla birlikte AİHM,  
bu soru üzerinde daha fazla durmayacaktır.  
AİHM, başvuranın gözaltı sırasında gerçekleştirilen soruşturma işlemlerinin  
Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava dosyasındaki unsurların  
tamamına bakılarak verilen kararın gerekçesinde kanıt belgesi olarak  
geçtiğini gözlemlemektedir. Oysa, söz konusu tutanaklarda başvuranın  
gözaltı sırasında suçunu itiraf ettiği belirtilmekte ve başvuranın faaliyetleri  
hakkında yaptığı ıklamalar bulunmaktadır.  
AİHM, sözkonusu davada, 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi uyarınca,  
başvuran Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren suçlardan  
birini işlemekle itham edildiği için gözaltı sırasında avukata erişim hakkının  
kısıtlandığını tespit etmektedir. Bunun sonucunda, başvuran, polis ve diğer  
yetkililerin sorgulamasında ifade verirken avukata erişim hakkından  
yararlanamamıştır. Dolayısıyla, başvurana, avukata erişim hakkının  
sağlanmamasına gerekçe olarak, yalnızca bu durumun ilgili yasal  
hükümlerce sistematik olarak öngörüldüğü belirtilmiştir. Sadece bu haliyle  
uygulama, AİHM’nin 6. maddede öngörülen şartların yerine getirilmediği  
sonucuna varması için yeterlidir (Salduz, ilgili bölüm, prg. 56 in fine).  
AİHM diğer taraftan, başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesinde  
yargılanırken avukat desteğinden yararlandığını gözlemlemektedir.  
Avukatın savcının iddialarına itiraz etmek, başvuranın polise verdiği  
ifadenin ve soruşturma işlemlerinin içeriğini yalanlamak imkanı  
bulunmaktaydı. Bununla birlikte, başvuranın sorgu hakimi huzuruna  
çıkmasından önce soruşturmanın büyük ölçüde tamamlandığı dava  
dosyasından anlaşılmaktadır. Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın  
esasını incelemeden önce, başvuranın gözaltındayken vermiş olduğu  
ifadelerin kabuledilebilirliği konusunu değerlendirmemiş, aksine,  
başvuranın doğruluğunu inkar etmesine rağmen polise verilen bu ifadeleri  
mahkumiyeti için esas kanıt olarak kullanmıştır.  
Dolayısıyla, sözkonusu davada, başvuranın polise verdiği ifadenin  
mahkumiyetine kullanılması nedeniyle, başvuranın avukata erişim hakkına  
getirilen kısıtlamalardan bizzat etkilendiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ne  
sonradan sağlanan avukat yardımı ne daha sonraki yargılamanın çekişmeli  
niteliği gözaltı sırasında avukatın yokluğunu telafi edebilir. Ancak,  
başvuranın gözaltında tutulduğu sırada avukata erişme imkanı olsaydı,  
bunun davanın sonucu üzerinde nasıl bir etkisi olabileceği hususunda fikir  
üretmek AİHM’nin görevi değildir.  
Sonuç olarak, başvuran yargılama sürecinde aleyhinde kullanılan delillere  
itiraz etme fırsatı bulmuş olsa da, polis tarafından gözaltında tutulduğu  
10  
İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI  
sırada avukat desteği alamaması, savunma haklarını telafi edilemeyecek  
şekilde olumsuz etkilemiştir.  
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, mevcut davada AİHS’nin 6.  
maddesinin 3c) paragrafının 1. paragrafı ile bağlantılı olarak ihlâl edildiği  
sonucuna varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran, 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.  
Hükümet, sözkonusu miktara karşı çıkmaktadır.  
AİHM, mevcut dava koşullarında AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiği  
tespitinin yeterli adil tatmin oluşturduğu kanaatindedir. Bununla birlikte,  
AİHM, mevcut davadakine benzer koşullarda, tespit edilen ihlalin telafi  
edilmesi için prensip olarak en uygun yolun, ilgilinin isteği üzerine, davanın  
yenilenmesi ya da dosyanın yeniden açılması olacağı kanaatindedir  
(Öcalan-Türkiye, başvuru no : 46221/99 ; Gençel-Türkiye, başvuru no :  
53431/99, 23 Ekim 2003, sözü edilen Salduz).  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama  
masraf ve giderleri için 17.280 YTL talep etmektedirler. Sözkonusu talebin  
hesap dökümü şu şekildedir : avukatlık ücreti için 17.000 YTL, çeviri  
masrafları için 150 YTL, kırtasiye ve fotokopi masrafları için 50 YTL ve  
posta marafları için 80 YTL. Başvuran, avukatlık ücreti makbuzunu ve  
masrafların makbuzunu belge olarak sunmaktadır.  
Hükümet, sözkonusu miktarlara karşı çıkmaktadır.  
AİHM içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri  
ödemesini ancak gerçekliği, gerekliği ve oranlarının makul miktarda olduğu  
ortaya konduğu sürece elde edebilir. Sahip olduğu belgeleri ve yukarıda  
sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, tüm yargılama masraf ve  
giderleri için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı  
kanaatindedir.  
İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI  
11  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun, yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğu kapsamındaki  
şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez  
olduğuna ;  
2. Gözaltı sırasında başvuranın yanında avukat bulunmaması nedeniyle  
AİHS’nin 6/1 maddesi ile birlikte AİHS’nin 6/3 c) maddesinin ihlal  
edildiğine ;  
3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren  
üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek  
üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından  
başvurana yargılama masraf ve giderler için 1.000 Euro (bin Euro)  
ödenmesine ;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar  
Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan  
faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına ;  
4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine ;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77.  
maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 17 Şubat 2009 tarihinde  
yazılı olarak bildirilmiştir.