yedi duruşmanın gerçekleştiğini, suçun yeniden nitelendirilmesi konusunda on iki sanığın
görüşlerinin alındığını ve Banka’nın zararının hesaplanması için inceleme yapılmasının
önerildiğini gözlemlemektedir. Diğer usul sorunları da bu dönemde ele alınmıştır. AİHM, bu
boyuttaki bir davanın tarihinin tespit edilmesinin sadece dava için başvurulan mahkemeye
bağlı olmadığını da gözönünde bulundurmaktadır; ayrıca avukatları ve ajandalarını da
gözönünde bulundurmak gerekir (sözüedilen Wejrup).
Eckle davasının aksine, AİHM, davada sürenin uzun olduğu yönünde nitelendirmeye
götürecek, adli mercilerin davayı yürütme şeklinde hiçbir temel neden ortaya koymamaktadır.
Böylece, böylesi çok geniş olan ve on iki sanığı ilgilendiren bir usul işlemi
çerçevesinde, ele alınması gereken kaçınılmaz zorlukları gözönünde bulundurulduğunda,
AİHM, böyle bir sürenin mantık dışı olmadığına kanaatine getirmektedir.
d) Davanın taraflar açısından taşıdığı risk
Taraflardan hiçbiri, davanın taşıdığı risk konusunda görüş bildirmemiştir. AİHM için
davayı iki açıdan incelemek uygundur.
Birincisi, başvuranın tutulu bulundurulmasıyla ilgilidir. Gerçekten de AİHM daha
önce, bir sanığın tutulu bulundurulmasının, suçlamanın haksızlığı üzerinde makul sürede
karar verildiğini tespit etmek için gözönünde bulundurulması gereken bir unsuru
oluşturduğunu söylemiştir (Abdoella-İngiltere, 25 Kasım 1992 tarihli karar, seri A no: 248-A,
s.17, § 24). Bu durumda, AİHM, 21 Şubat 1990 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi’nin,
AİHM’nin anlayamadığı nedenlerden dolayı izhar müzekkeresi çıkardığını, ki bu da hiçbir
zaman uygulanmamıştır, gözlemlemektedir. Bu izhar müzekkeresi, 11 Mayıs 1990 tarihinde
kefaletle kaldırılmıştır. Başvuran hakkında ikinci bir izhar müzekkeresi, mahkum edilmesinin
ardından 30 Nisan 1997 tarihinde çıkarılmıştır. Ancak, başvuran dava sırasında tutulu
bulundurulmamıştır.
İkincisi ise mali yönü ile ilgilidir. AİHM, başvuranın ekonomik faaliyetlerinin
engellenmediğini gözlemlemektedir. Bu nedenledir ki başvuran, birçok duruşmaya
katılmamıştır. Dava çerçevesinde başvuranın mallarına da hiçbir ipotek yapılmamıştır. Ancak,
usul işlemlerinin uzun sürmesi başvuranın ekonomik faaliyetlerine (Bkz. a contrario,
Doustaly-Fransa, 23 Nisan 1998 tarihli karar, 1998-II, s. 859, § 48 (idari usul işlemi)) veya
kişisel mallarından faydalanmasına hiçbir engel oluşturmamıştır. AİHM, başvuran birçok
gayrimenkulüne el konulmasından duyduğu üzüntüyü dile getirse de, burada, dava sırasında
değil de başvuranın nihaileşen mahkumiyetinin infazı sırasında meydana gelen bir tedbirin
sözkonusu olduğunu tespit etmiştir.
AİHM’nin kanaatine göre, davanın temel niteliği çok karmaşık olmasıdır. Başvuran ve
on bir sanık hakkında duyulan şüpheler, “beyaz yaka” suç alanına, yani çok sayıda şirketi
kapsayan büyük boyutta bir yolsuzluğa girmektedir. Bu tip suçlar genellikle, bu davada
olduğu gibi, soruşturma organlarının gözünden kaçacak nitelikte karmaşık işlemler yoluyla
işlenmektedir (sözüedilen C.P. ve diğerleri, §30). Böylece, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevi,
kendi aralarında birbirine bağlı şirket şebekesini ortaya çıkarmak ve her biri arasında ve
Banka ile olan kurumsal, idari ve mali ilişkilerinin gerçek niteliğini tanımlamaktır.
AİHM, bu bakımdan, AİHS’nin 6. maddesinin, adli usul işlemlerinin ivediliğini
gerektirdiğini, ve de ayrıca genel olarak adaletin en iyi şekilde yönetilmesine yer verdiğini
hatırlatmaktadır (Bkz. 12 Ekim 1992 tarihli Boddaert-Belçika kararı, seri A, no: 235-D, s. 82,
§ 39). Bu nedenle, olaya karışan sanıkların sayısını, başvuranın tutumunu, başvuran açısından
davanın taşıdığı riski, mahkemelerin derecelerinin sayısını gözönünde bulundurarak ve adli
merciler değişmeyen bir ritimde usul işlemlerini yürüttüğünden dolayı, yargılamanın süresini
genel olarak değerlendiren AİHM, usul işleminin, davanın çok özel olan koşullarında makul
olarak ele alınmasının ilerisine gitmediği kanaatindedir.