CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
KALENDER -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 4314/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
15 Aralık 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (4314/02) no’lu davanın nedeni (T.C.  
vatandaları) Sevim Kalender ve çocukları, Adnan Kalender ve Aysun Kalender’in  
(bavuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 24 Eylül 2001 tarihinde Đnsan Hakları ve  
Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi -  
AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 36/2 maddesi uyarınca (in fine) kendi savunmalarını  
kendileri üstlenmitir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar, sırasıyla, 1940, 1964 ve 1966 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.  
Bavuranlar, 4 Mayıs 1997 tarihinde meydana gelen bir tren kazasında hayatlarını kaybeden,  
Kadir Kalender’in ei ve çocukları ile ükriye Kalender’in gelini ve torunlarıdır.  
TCDD (Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları) demiryolu taımacılığında Devlet tekelini  
elinde bulunduran bir kamu kuruluudur.  
4 Mayıs 1997 tarihinde, bavuranların yakınları Haydarpaa (Đstanbul) garından bir TCDD  
trenine binmilerdir. Saat 21:15 sıralarında Pamukova istasyonuna vardıklarında, vagondan  
inerken, bitiik tren rayı üzerinde seyreden bir yük treni onlara ölümcül bir ekilde çarpmıtır.  
1. Ceza soruturma ve yargılaması  
Kazadan hemen sonra, Pamukova Cumhuriyet Savcısı (“savcı”) olay yerine gelmive re’sen  
bir soruturma balatmıtır.  
5 Mayıs 1997 tarihinde düzenlenen bilirkii raporunda, kazanın TCDD ile maktullerin  
ortaklaa sorumluğu dahilinde meydana geldiği sonucuna varılmıtır. Bilirkii raporu,  
bavuranların yakınlarının vagonun ters tarafından indiklerini ve yanlılıkla yük treninin  
seyrettiği bitiik raylardan geçmeye çalıtıklarını kaydetmektedir. Bilirkii ayrıca, istasyonda  
yeteri kadar güvenlik önlemi bulunmadığını not etmektedir. Bilirkii raporuna eklenen  
krokiye göre, garda üç ayrı demiryolu bulunmaktadır. Maktullerin seyahat ettikleri tren,  
istasyon binasına bitiik olan (1.) demiryolu üzerinde bir yük treni bulunduğundan ortadaki  
(2.) demiryolunda durmutur. Kaza yeri istasyon binasına yaklaık 100 metre mesafededir.  
Bilirkii, bavuranların yakınlarına çarpan trenin kondüktöründe sorumluluk olmadığı  
sonucuna varmıtır.  
14 Mayıs 1997 tarihinde, savcı yine de eski Türk Ceza Kanunu’nun 455. maddesine  
dayanarak, bavuranların yakınlarına çarpan trenin kondüktörünü, tedbirsizlik ve dikkatsizlik  
sonucu ölüme sebebiyet vermekle suçlamıtır.  
16 Eylül 1997 tarihinde düzenlenen bilirkii raporunda, yine maktullere çarpan trenin  
kondüktörünün kazada sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varılmıtır. Ayrıca raporda,  
kazanın TCDD ile maktullerin ortaklaa sorumluğu dahilinde meydana geldiği sonucuna  
2
varıltır. Bilirkii, garın aydınlatmasının yeterli olmadığını ve demiryolları arasında peron  
ve güvenlik önlemlerinin bulunmadığını kaydetmitir.  
21 Kasım 1997 tarihinde düzenlenen bir raporda, Adli Tıp Kurumu bilirkiileri de yine kazada  
kondüktörün sorumluluğu bulunmadığı sonucuna varmıtır. Adli Tıp Kurumu bilirkiileri,  
maktuller ile TCDD’nin sorumlulukları konusunda ise, maktullerin 4/8 ve TCDD’nin 4/8  
sorumlu olduğu kanaatine varmı; ayrıca TCDD’nin yolcu güvenliğini sağlamak için gerekli  
önlemleri almadığını kaydetmitir (peronun olmayıı, aydınlatmanın yetersizliği ve yolcuları  
uyaracak personelin bulunmaması gibi).  
4 ubat 1998 tarihinde, Pamukova Ceza Mahkemesi kondüktörün beraatine hükmetmitir.  
Mahkeme, bu kararında sanık ve tanıkların ifadelerini ve bilirkii raporlarını gerekçe  
göstermitir. Mahkeme, Adli Tıp raporunda güvenlik kurallarının yerine getirilmediği  
sonucuna varılmasının ıığında, TCDD sorumluluğunun söz konusu olduğunu belirterek  
davayı Pamukova savcılığına sevk etme kararı almıtır.  
Dosyadaki unsurlara göre, mahkemenin bu son talebi üzerinde herhangi bir ilem  
yapılmamıtır.  
2. Đdari soruturma  
3 Haziran 1997 tarihinde idari soruturma sonunda düzenlenen rapora göre, kondüktör  
bavuranların yakınlarını 100 metre mesafede farketmive uyarı düdüğünü çalarak trenin  
hızını saatte 50 km’de tutmutur. 20 m. mesafede, maktul ükriye Kalender demiryolu  
üzerinden geçerken tökezlemitir. O sırada trenin biçtiği maktule yardım etmek isteyen oğlu  
Kadir Kalender de kafasına trenin çarpmasına engel olamamıtır. Tren frenleme sonrasında  
ancak 500 metre ileride durabilmitir. Tren savcının emriyle duraklama konumunda 75 dakika  
bekletilmitir.  
Adıgeçen raporda, kazanın meydana gelmesinde bütün sorumluluğun bavuranların  
yakınlarında olduğu sonucuna varılmıtır. Maktul ükriye Kalender, yalnızca vagonun ters  
tarafından inmekle kalmamı, aynı zamanda farları yanan ve uyarı düdüğünü çalan bir trenin  
yaklağı sırada bitiik demiryolunu geçmeye çalımak suretiyle ihtiyatsız davranmıtır.  
Diğer maktule gelince, Kadir Kalender, annesine yardım etmeye çalıtır. Bilirkii, kazanın  
bütün sorumluluğunun iki maktulde olması bakımından hatlarda meydana gelen gecikmeler  
nedeniyle TCDD’nin uğradığı zararın ilgili ahsılardan talep edilebileceğini belirtmitir.  
Maktuller ana-oğul olduğu halde bu rapor onları karı-koca olarak tanıtmaktadır.  
TCDD Bölge Müdürlüğü yayınladığı 16 Haziran 1997 tarihli genelgede kazanın neden olduğu  
aksamalar sonucu uğranan zararın Genel Müdürlüğün 24 Aralık 1996 tarihli talimatı  
doğrultusunda talep edilmeyeceğini açıklamıtır.  
3. Hukuk yargılaması  
22 Ekim 1997 tarihinde, bavuranlar yakınlarını kaybettikleri kaza nedeniyle uğradıkları  
maddi ve manevi zarar karılığında tazminat elde etmek amacıyla TCDD aleyhine Pamukova  
Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”) önünde dava açmıtır. Bavuranlar, beraberce 1 milyar  
Türk Lirası (“TRL“) maddi tazminat ve herbiri için ayrı ayrı 500 milyon TRL manevi  
tazminat talep etmilerdir. Bavuranlar, fazlaya ilikin haklarını saklı tutmulardır.  
Belirtilmeyen bir tarihte, TCDD karı dava açmıve kaza sonrasında hatlarda meydana gelen  
gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı maddi zararın tazminini talep etmitir.  
3
4 Aralık 1997 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi ilk durumasını gerçekletirmive bu  
tarihle 4 Nisan 2000 tarihi arasında on sekiz duruma gerçekletirmitir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Nisan 1998 tarihli duruma sırasında, gar efini dinlemi, o da  
kaza anında olay yerinde olmadığını ifade etmitir. Gar efi genelde yolcular inip-binerken  
gar çalıanlarının orada olduğunu, ancak kaza günü personelin orada bulunmadığını  
belirtmitir. Gar efi, uygulamada trenin sağ tarafından inildiğini ve demiryolu üzerinden  
geçildikten sonra istasyon binasına ulaıldığını ifade etmitir. Bavuranların avukatının  
sorusuna cevap olarak gar efi, istasyonların birbirine çok yakın olması ve tren kapılarının  
kilitli olmaması dolayısıyla yolcuların, varılan garın durumuna göre, sağ ya da sol taraftan  
inebildiklerini açıklamıtır.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, 30 Haziran 1998 tarihinde kazanın meydana gelmesinde tarafların  
sorumluluklarını belirlemesi ve hatlardaki gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı kaybı  
hesaplaması amacıyla dosyayı bilirkiiye sevk etmitir.  
Bilirkii, raporunu 3 Ağustos 1998 tarihinde sunmutur. Bilirkii, bavuranların yakınlarının  
vagonun ters tarafından inmek suretiyle yeteri kadar dikkat göstermedikleri kanaatine varmıꢀ  
ve kazanın meydana gelmesinde % 60 sorumlulukları olduğuna kanaat getirmitir. TCDD’nin  
sorumluluğuna gelince, bilirkii Pamukova istasyonunun fiziki yapısı yanında yönetiminin de  
güvenlik gereksinimlerine cevap vermediğini kaydetmitir. Bu konuda bilirkii, peronların  
kendi aralarında alt geçitlerle bağlantılı olması gerektiğini hatırlatmıtır. Bilirkii, 1 No.lu ve  
2 No.lu diye adlandırılan demiryollarının yolcu trenleri için ayrılmıolması, mutlaka  
peronlarla donatılması ve istasyon binasına bitiik olması gerektiğini not etmitir. Pamukova  
garında 1 No.lu demiryolunun kullanılmaması bir yönetim hatasıdır. Bilirkii ayrıca, istasyona  
gelmeden önce yolcuları bilgilendirmediği ve hangi taraftan inmeleri gerektiğini belirtmediği  
için tren personelinin ihmali olduğunu da vurgulamıtır. Bilirkii, son olarak garın yeteri  
kadar aydınlatılmadığını kaydetmitir. Bu tespitler ıığında, bilirkii, TCDD’nin  
sorumluluğunun % 40 olduğu kanaatine varmıtır.  
TCDD’nin uğradığı zarar ise 432 901 350 TL olarak belirlenmitir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, TCDD’nin bavurusu üzerine 23 Mart 1999 tarihinde, hatlardaki  
gecikmeler nedeniyle TCDD’nin uğradığı maddi zararın belirlenmesi için yeni bir bilirkii  
raporu hazırlanması talimatı vermitir. Bu duruma sırasında, bavuranların avukatı  
TCDD’nin 3 Ağustos 1998 tarihli rapor üzerindeki itirazlarına karı çıkmıve yeni bir  
bilirkii raporu hazırlanmasına gerek olmadığını savunmutur.  
22 Haziran 1999 tarihinde düzenlenen raporda, TCDD’nin yeniden hesaplanan zararı  
447 792 954 TL olarak belirlenmitir.  
7 Eylül 1999 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi bu raporu dosyaya eklemive 12 Ekim  
1999 tarihinde bavuranların uğradığı maddi zararın belirlenmesi için bilirkii raporu  
hazırlanması talimatı vermitir.  
13 Aralık 1999 tarihinde, bir bilirkii, bavuran Sevim Kalender’in maddi kaybını  
875 110 325 TL ve bavuran Aysun Kalender’in maddi kaybını ise 242 533 098 TL olarak  
belirlemitir. Bilirkii, bavuran Adnan Kalender’in reit olduğu için bu balık altında  
tazminat talep edemeyeceğini belirtmitir.  
4
4 Nisan 2000 tarihinde, bavuranların avukatı bir yazım hatası dıında bu raporu kabul  
ettiklerini beyan etmitir. Duruma sonunda, Asliye Hukuk Mahkemesi bavuranlar Sevim ve  
Aysun Kalender’e uğradıkları maddi zarar karılığında sırasıyla 333 333 333 TL ve  
262 533 098 TRL ödenmesine hükmetmitir. Manevi tazminatla ilgili olarak ise, mahkeme  
ilgili ahsıların istedikleri tutarı % 60 oranında indirerek sonuçta herbirine 200 000 000 TL  
ödenmesine ve bu tutarlara 22 Ekim 1997 tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına karar  
vermitir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi, TCDD’nin açtığı karı davayla ilgili olarak bavuranların  
TCDD’ye 268 675 733 TL ödemesine ve bu tutara kaza tarihinden itibaren yasal faiz  
uygulanmasına hükmetmitir.  
9 Mayıs 2000 tarihinde, bavuranlar kararı temyiz etmiler ve TCDD’nin demiryolu  
taımacılığında yolcuların güvenliğine yönelik kurallara uymadığını ileri sürmülerdir.  
Bavuranlar, birçok bilirkii raporunun güvenlik kurallarına uyulmadığı yönündeki  
tespitlerine atıfta bulunarak, yakınlarının ters taraftan inmekle suçlanamayacağını savunmu;  
içinde bulundukları tren orta eritte durduğu için her halükârda indikten sonra rayların  
üzerinden geçmek zorunda olduklarını belirtmilerdir. Bavuranlar, güvenlik kurallarına  
uymağı yönündeki bütün tespitlere rağmen TCDD’nin kazadaki sorumluluğunun % 40  
olarak belirlenmesi sonucunda Đdare’nin tüm somut yükümlülüklerden arındırıldığını  
savunmulardır. Bavuranlar, ceza yargılaması kapsamında yakınlarının sorumluluğu 4/8  
olarak belirlenmiken, tazminat davasında, görünür bir neden olmaksızın, bu sorumluluğun %  
60’a çıkarıldığını eklemilerdir. Son olarak bavuranlar, faizlerin davanın açıldığı tarihten  
itibaren değil, kaza tarihinden itibaren uygulanması gerektiğini kaydetmilerdir.  
16 Nisan 2001 tarihinde, Yargıtay destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanma tarzıyla  
ilgili itiraz dıında tarafların sunduğu tüm argumanları reddetmitir. Gerçekten, yüksek  
mahkeme destekten yoksun kalma nedeniyle uğranılan maddi zararın yerleik içtihatla  
kurulmubir yönteme göre hesaplanmadığını kaydetmitir.  
Yeniden dosyaya bakmakla görevlendirilen Asliye Hukuk Mahkemesi, 22 Ocak 2002 tarihli  
durumada, ihtilaflı tutarların belirlenmesi amacıyla yeniden bilirkii raporu hazırlanması  
talimatı vermitir. Mahkeme, ayrıca bavuran Sevim Kalender’in uğradığı maddi zararın  
geriye kalan kısmı için saklı tuttuğu haklar doğrultusunda ek talepte bulunduğunu ve bu  
talebin 25 Aralık 2001 tarihinde mahkemede görülmekte olan davayla birletirildiğini  
kaydetmitir.  
1 ubat 2002 tarihinde, bilirkii bavuranların maddi zararını yeniden hesaplamıtır. 19 Mart  
2002 tarihli durumada, Asliye Hukuk Mahkemesi bu bilirkii raporunun Đdare’ye tebliğ  
edilmesine karar vermitir.  
28 Mayıs 2002 tarihinde ilk kararında ısrar eden Asliye Hukuk Mahkemesi, bavuran Sevim  
Kalender’in ek talebi karılığında kendisine ayrıca 541 776 992 TL ödenmesine ve bu  
tutarlara kaza tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına hükmetmitir.  
15 Nisan 2003 tarihinde bu kararı onayan Yargıtay, 14 Ekim 2003 tarihinde karar düzeltme  
talebini reddetmitir.  
Bavuranlar, cebri icra ilemleri balatmılardır.  
5
16 ubat 2005 tarihinde, TCDD cebri icra ilemlerinin ertelenmesini ve iptal edilmesini talep  
etmitir. Đcra hakimi bu talepleri sırayla 3 Mart ve 19 Nisan 2005 tarihlerinde reddetmitir.  
TCDD’nin temyiz bavurusu da 30 Haziran’da reddedilmitir. 13 Haziran 2006 tarihinde,  
karı davası kapsamında TCDD’ye ödenen 1 752 YTL tutarının düülmesinden sonra  
bavuranlar 7 624 Yeni Türk Lirası (“YTL”, yaklaık 3 900 Euro) tazminat elde etmilerdir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, yakınlarının yaam haklarının AĐHS’nin 2. maddesinde öngörüldüğü ekilde  
korunmadığını iddia etmektedirler.  
AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
Bavuranlar, TCDD’nin güvenlik kurallarında görülen büyük eksiklikler dolayısıyla  
yakınlarının ölümünden sorumlu olduğunu savunmaktadırlar. Bavuranlar, yetkililerin  
yolcuların can güvenliğine yönelik gerekli önlemleri almadığını ve böylece pozitif  
yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia etmektedirler. Bavuranlar ayrıca, bilirkii  
raporunda kazanın meydana gelmesinde taraflara yüklenen sorumluluklara itiraz etmektedir.  
Bu konuda, bavuranlar TCDD’nin güvenlikle ilgili büyük eksikliklerinin tespit edilmesine  
rağmen, bilirkii raporunda maktullerin % 60 sorumlu oldukları sonucuna varıldığını  
hatırlatmaktadırlar. Bavuranlar, son olarak ancak bebuçuk yıl süren bir yargılama sonunda  
davalarını kazandıklarından ve bir de cebri icra ilemleri balatmak zorunda kaldıklarından  
ikâyetçi olmaktadırlar. Bavuranlar, sonuç olarak kazadan ancak dokuz yıl sonra gülünç bir  
tazminat elde edebildiklerini belirtmektedirler.  
Hükümet, bavuranların yakınlarının ters taraftan indikleri için sorumluluğu paylamaları  
gerektiğini ve karıdan gelen trene dikkat etmediklerini hatırlatmaktadır. Hükümete göre,  
maktullerin ihtiyatsız davranıı kazaya neden olmutur. Bu bağlamda Hükümet, AĐHS’nin 2.  
maddesinin, her bireyin bedensel bütünlüğüne zarar verme riski taıyan tüm yaam  
faaliyetlerinde mutlak düzeyde bir güvenliği garanti ettiği eklinde yorumlanamayacağını  
eklemektedir. Hükümet, tazminat davası süresinin uzunluğunu ise, davanın iki dereceli yargı  
tarafından dört mahkemede görülmesiyle açıklamaktadır.  
1. Esas bakımından  
AĐHM, 2. maddenin ilk cümlesinin, Devlet’in yalnızca kasti ve hukuka aykırı ölüme sebebiyet  
vermekten kaçınmasını değil, aynı zamanda görev alanı dahilindeki kiilerin yaamlarının  
korunması için gerekli tedbirleri almasını da zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Birleik  
Krallık aleyhine L.C.B. dava, 9 Haziran 1998, prg. 36, Karar ve hükümlerin derlemesi  
1998-III). Yukarıda belirtilen pozitif yükümlülük, bir yandan, Devleti, kurallar çerçevesinde  
yaamı korumaya yönelik önlemler almaya icbar etmekte ve diğer yandan, etkili ve bağımsız  
bir hukuk sistemi kurmak suretiyle ölüm koullarını ortaya koyma ve gerektiğinde  
sorumluların hesap vermesini sağlama zorunluluğu getirmektedir.  
6
AĐHM, bu pozitif yükümlülüğün, sözkonusu etkinliğin kendine özgü niteliklerine ve insan  
hayatı açısından oluturduğu potansiyel riske uygun olarak hazırlanan yönetmeliklere bilhassa  
önem verilmesi gereken tehlikeli etkinlikler için de geçerli olduğu kanaatindedir (Öneryıldız,  
ilgili bölüm, prg. 89-90, 30 Kasım 2004). AĐHM ayrıca ulusal makamların bu tip etkinliklerde  
uygulağı güvenlik normlarıyla ilgili ikâyetlerin dile getirildiği davalar gördüğünü  
kaydetmektedir (Öneryıldız, ilgili bölüm, ve, bir gemideki güvenlikle ilgili, Fransa aleyhine  
Leray ve diğerleri davası (karar), no 44617/98, 16 Ocak 2001, veya bir inaat antiyesindeki  
güvenlikle ilgili, Lüksemburg aleyhine Cecilia Pereira Henriques ve diğerleri davası (karar),  
no 60255/00, 26 Ağustos 2003 veya yine bir trendeki güvenlikle ilgili, Fransa aleyhine Bone  
davası (karar), no 69869/01, 1 Mart 2005).  
Dosyadaki unsurlardan ve özellikle 3 Ağustos 1998 tarihli bilirkii raporundan, yolcuların  
güvenliğine yönelik bir yönetmeliğin mevcut olduğu anlaılmaktadır. Hükümetin bu  
yönetmeliğin kesin içeriği hakkında hiçbir açıklama getirmediği doğruysa da, AĐHM, zaten  
bavuranların bir yönetmeliğin mevcut olmadığından değil, güvenlik talimatlarına  
uyulmağından ikâyetçi olmaları dolayısıyla, bu hususun daha ileri safhada incelenmesine  
gerek olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, AĐHM’nin incelemesi, konuyla ilgili  
yönetmeliğe uyulup uyulmadığı ve mevcut davada riskli devlet faaliyetlerinde, yani  
demiryolu taımacılığında, yaamların gereksiz yere tehlikeye atılmaması için uygun  
tedbirlerin alınıp alınmadığı sorunuyla sınırlı kalacaktır.  
Bu bağlamda, hem kazayla ve hem de Pamukova istasyonunun fiziki yapısıyla ilgili olarak  
düzenlenen 3 Ağustos 1998 tarihli ve diğer bilirkii raporlarına bakıldığında, gar yönetiminin  
asgari güvenlik gereksinimlerine cevap vermediği anlaılmaktadır. Kuruluun mevcut  
kuralları uyarınca ve doğru bir gar yönetimi için yer altından birbirleriyle bağlantılı peronların  
bulunması zorunlu olduğu halde, adı geçen garda peron bulunmamaktadır.  
Üstelik, maktullerin bindiği tren, yolun üzerinde durmutur çünkü istasyon binasının  
bitiiğindeki yol yasalara aykırı olarak hareketsiz bir yük treni tarafından engellendiği için,  
yolcular rayların üzerinden geçmek zorunda kalmılardır. Bu bağlamda, bilirkiiler 1 No.lu ve  
2 No.lu diye adlandırılan demiryollarının yolcu trenleri için ayrılmıolması, mutlaka  
peronlarla donatılması ve istasyon binasına bitiik olması gerektiğini belirtmitir. Pamukova  
istasyonunda 1 No.lu demiryolunun kullanılmaması bir yönetim hatasıdır. Bilirkiiler ayrıca,  
istasyona gelmeden önce yolcuları bilgilendirmediği ve hangi taraftan inmeleri gerektiği  
yönünde uyarmadığı için tren personelinin ihmali olduğunu da vurgulamıtır. Bilirkii, son  
olarak istasyonun yeteri kadar aydınlatılmadığını kaydetmitir. Ayrıca dosyada, bavuranların  
yakınlarının, öyle ya da böyle, istasyon binasının bulunduğu taraftan inmediklerini fark  
edecekleri bir konumda olduklarını gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.  
AĐHM, ayrıca gar efinin de kabul ettiği gibi orada yardımcı personelin bulunmadığını  
kaydetmektedir.  
Bu artlar altında, kendilerini ölüme götüren bu üzücü olayın belirleyici sebebinin onların  
ihtiyatsız davranıı olduğunu söylemek mümkün değildir (bakınız, a contrario, Bone, ilgili  
bölüm).  
AĐHM, çeitli bilirkii raporlarının ve tazminat davasına bakan ulusal mahkemelerin, güvenlik  
talimatlarına uyulmaması ile kazanın meydana gelmesi arasında bir nedensellik bağı  
kurduğunu not etmektedir.  
7
AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin, bireyin bedensel bütünlüğüne zarar verme riski taıyan tüm  
yaam faaliyetlerinde mutlak düzeyde bir güvenliği garanti ettiği eklinde  
yorumlanamayacağını hatırlatmaktadır. Özellikle, ihtiyatsız yolculara karı Devlet’e yaamı  
korumayla ilgili sınırsız bir pozitif yükümlülük yüklenemez (Bone, ilgili bölüm). Bununla  
birlikte, mevcut davada güvenlik talimatlarıyla ilgili gözlemlenen birçok önemli eksikliği göz  
önüne alan AĐHM, ulusal makamların meru bir ekilde maktullerin ihtiyatsızlığı arkasına  
ğınamayacağı kanaatine varmaktadır. Ulusal makamlar, bavuranların yakınlarının hayatını  
korumak için gerekli en temel güvenlik önlemlerini almamılardır. Dolayısıyla, Devlet,  
yolcuların hayatını koruyacak bir yönetmeliği uygulama bağlamında pozitif yükümlülüğünü  
yerine getirmemitir.  
Bu itibarla, AĐHS’nin 2. maddesi esas bakımından ihlal edilmitir.  
2. Usul bakımından  
AĐHM, bir kimsenin Devlet’in sorumluluğunu kapsayan artlar altında ölmesi durumunda,  
Devlet’in, AĐHS’nin 2. maddesindeki hükümler çerçevesinde elindeki tüm olanakları  
kullanarak - adli veya baka- uygun bir yöntemle yaamın korunmasına yönelik yasal ve idari  
düzenin kurulmasını öngörme ve gerektiğinde hak ihlallerinin engellenmesini ve bunu  
yapanların cezalandırılmasını sağlama yükümlülüğü olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız,  
mutatis mutandis, Birleik Krallık aleyhine Osman davası, 28 Ekim 1998, prg. 115, Derleme  
1998-VIII ve Birleik Krallık aleyhine Paul ve Audrey Edwards davası, no 46477/99, prg. 54,  
CEDH 2002-II).  
Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının, mevcut davadaki demiryolu taımacılığı gibi,  
potansiyel olarak tehlikeli etkinliklerde muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aan bir ihmali  
olduğu, yani olası sonuçların farkında olmalarına rağmen sözkonusu makamların kendilerine  
verilen yetkileri göz ardı ederek demiryolu taımacılığı gibi tehlikeli bir etkinlik nedeniyle  
oluan riskleri bertaraf etmek için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda, bireyler  
kendi inisiyatifleriyle hangi hukuk yollarına bavurmuolursa olsun, insan hayatının tehlikeye  
girmesine neden olan kiiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kiilerin  
yargılanmaması, 2. maddenin ihlal edildiği anlamına gelebilir (bakınız, mutatis mutandis,  
Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 93 in fine).  
Özetlemek gerekirse, 2. maddenin öngördüğü yasal sistem, etkinliğe dair bazı asgari  
standartları karılayan ve tehlikeli bir etkinliğin can kaybına yol açması halinde soruturmanın  
bulguları çerçevesinde adli cezaların uygulanmasını sağlayan bağımsız ve tarafsız bir resmi  
soruturma usulünü hükme bağlamalıdır (bakınız, mutatis mutandis, Birleik Krallık aleyhine  
Hugh Jordan davası, no 24746/94, prg. 105-109, 4 Mayıs 2001, ve Paul ve Audrey Edwards,  
ilgili bölüm, prg. 69-73). Bu gibi davalarda, yetkili makamlar büyük bir gayretle ve ivedilikle  
çalımalı ve ilk olarak olayın meydana gelme artları ile denetim sisteminin ileyiindeki  
aksaklıkları, ikinci olarak da sözkonusu olaylar zincirinde herhangi bir ekilde rol oynayan  
Devlet görevlileri ya da makamlarını tespit etmek için inisiyatifi kendileri alarak soruturma  
açmalıdır (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 94).  
Yukarıda anlatılanlar, hiçbir ekilde, 2. Maddenin, bavurana, üçüncü tarafları adli bir suç  
nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı ya da tüm yargılamaları mahkumiyetle ya da  
belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği anlamına gelmemektedir.  
8
Buna karın, ulusal mahkemeler hiçbir ekilde hayatı tehlikeye atan suçları cezasız  
bırakmamalıdır. Halkın güvenliğini ve hukukun üstünlüğüne uyumu sağlamak, yasadıı  
fiillere hogörü ya da katılımı engellemek için bu arttır. Dolayısıyla AĐHM’nin görevi,  
kullanılan yargı sisteminin caydırıcı etkisinin ve yaama hakkı ihlallerinin önlenmesinde bu  
sistemin oynaması gereken rolün zayıflatılmaması için, mahkemelerin karara varırken 2.  
madde ile öngörülen dikkatli inceleme artını yerine getirip getirmediğini ya da ne kadar  
getirdiğini belirlemekten ibarettir (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 96).  
AĐHM, olayın meydana geldiği dönemde Türkiye’deki ceza hukuku yollarının, kuramsal  
olarak, tehlikeli etkinlikler karısında insan hayatını korumaya yetebilecek nitelikteki sistemin  
bir parçası olduğunu; bu bağlamda Türk Ceza Kanunu’nun 230/1 ve 455 / 1. ve 2.  
maddelerinin Devlet görevlileri veya makamlarının ihmallerine ilikin hükümler içerdiğini  
gözlemlemektedir (Öneryıldız, précité, 112). AĐHM’nin görevi, AĐHS’nin konuyla ilgili  
gereksinimleri dikkate alındığında, bavuranların yakınlarının hayatını kaybettiği demiryolu  
kazası sonrasında Türk ceza hukuku sistemi çerçevesinde alınan önlemlerin uygulamada  
yeterli olup olmadığına karar vermektir.  
Bu konuyla ilgili olarak AĐHM, soruturma makamlarının kazadan sonra hızlı bir ekilde  
hareket ettiklerini kaydetmektedir. Cumhuriyet savcısı, “motu proprio” bir ceza soruturması  
balatmıve tren kondüktörü hakkında istemeden ölüme sebebiyet vermekten dava açılmıtır.  
Yargılama sonunda, ceza mahkemesi kondüktörü beraat ettirmive Adli Tıp Kurumu’nun  
güvenlik kurallarına uyulmadığı yönündeki raporuna istinaden TCDD hakkında cezai  
soruturma balatılması için dosyayı savcılığa sevk etme kararı almıtır. Oysa, dosyadan  
anlaıldığına göre, mahkemenin bu son noktadaki talebi üzerinde ilem yapılmamı; bu yönde  
cezai soruturma ya da yargılama yürütülmemitir. Diğer açıdan bakıldığında, iki kiinin  
hayatını kaybettiği kazanın doğurduğu son derece ciddi sonuçlara yetkililerin beklenildiği  
kadar önem vermedikleri anlaılmaktadır.  
Dolayısıyla, Türkiye’deki ceza hukuku sisteminin üzücü olay karısında Devlet memur ve  
yetkililerinin bu kazadaki sorumluluklarını tam bir ekilde ortaya koyma imkânı sunduğu ve  
iç hukukun yaam hakkını garantilemeye yönelik etkili önlemler aldığı söylenemez.  
Bu itibarla AĐHM, söz konusu davada, tehlikeli bir eylemin yürütülmesinden kaynaklanan  
ölümcül kazayla bağlantılı olarak, yaama hakkının “kanunla” yeterince güvenceye  
alınamaması ve gelecekte insan hayatını tehlikeye atabilecek benzeri davranıları önleyecek  
caydırıcı önlemler bulunmaması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal  
edildiği sonucuna varmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuranlar, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunarak, TCDD’nin güvenlik  
kurallarına uymadığı anlaıldığı halde, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, yakınlarının kazadaki  
sorumluluğunu % 60 olarak belirlediğini ve dolayısıyla davalarının bağımsız ve tarafsız bir  
mahkeme tarafından hakkaniyete uygun bir ekilde görülmediğini savunmaktadır.  
Bavuranlar ayrıca, ulusal mahkemelerde görülen dava süresinin uzunluğundan da ikâyetçi  
olmaktadır.  
9
ikâyetin birinci bölümüyle ilgili olarak AĐHM, olayların tespitinin ve delillerin  
değerlendirmesinin esas olarak yerel mahkemelerin ii olduğunu ve AĐHM’nin denetleme  
yetkisinin, bavuranların AĐHS haklarının ihlal edilmediğini güvence altına almakla sınırlı  
olduğunu hatırlatmaktadır. Diğer taraftan AĐHS, 6. maddesindeki hükümlerle adil yargılanma  
hakkını garanti altına alıyor ise de, öncelikle iç hukukun ve ulusal yargı organlarının yetki  
alanına giren kanıtların kabul edilebilirlikleri veya bunların değerlendirilmesiyle ilgili  
konularda bir kural koymamaktadır (Đspanya aleyhine García Ruiz davası [GC], no 30544/96,  
prg. 28, CEDH 1999-I).  
Mevcut davada, Asliye Hukuk Mahkemesi, kazanın meydana gelmesinde bavuranların  
yakınlarının % 60 sorumluluğu olduğuna hükmetmitir. Mahkeme, bu kararını 3 Ağustos  
1998 tarihli bilirkii raporuna dayanarak vermitir. Bu konuyla ilgili olarak AĐHM,  
bavuranların tüm yargılama boyunca avukat yardımı almalarına rağmen, bu rapora itiraz  
etmediklerini ya da yeni bir bilirkii raporu talep etmediklerini not etmektedir. Aksine, 23  
Mart 1999 tarihli durumada, bavuranların avukatı bu raporun yeterli olduğunu ve yeni bir  
bilirkii raporu gerekmediğini belirtmitir. Bunun sonucu olarak, bavurunun bu bölümü  
açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AĐHS’nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları  
uyarınca reddedilmelidir.  
Yargılama süresinin uzunluğuna dayalı ikâyetle ilgili olarak ise AĐHM, AĐHS’nin 35.  
maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir  
kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu ikâyetin  
kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
Değerlendirilecek dönem Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davayla 22 Ekim 1997  
tarihinde balamakta ve kararın tam olarak icra edilmesiyle 13 Haziran 2006 tarihinde sona  
ermektedir (bakınız, aynı yönde, Fransa aleyhine Bouilly davası (no 1), no 38952/97, prg. 17,  
7 Aralık 1999). Bu bağlamda, AĐHM yargı ilemlerinin süresine ilikin davalarda, herhangi  
bir mahkeme tarafından verilen bir kararın icrasının yargı ilemlerinin ikinci temel safhasını  
oluturduğunu ve istenilen hukukun ancak bu karar uygulandığı zaman gerçeklemikabul  
edileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Đtalya aleyhine Di Pede davası, 26  
Eylül 1996, prg. 24, Derleme 1996-IV). Dolayısıyla, mevcut davada değerlendirilmesi  
gereken dönem iki dereceli yargı önünde sekiz yıl yedi aydan fazla sürmütür.  
AĐHM, yargılama sürecinin makul yapısının dava koullarını takiben ve mahkeme yerleik  
içtihatları, özellikle davanın karmaıklığı, bavuranın ve yetkili mercilerin tutumu ve ilgililer  
bakımından davanın önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız,  
diğer birçoğu arasında, Fransa aleyhine Frydlender davası [GC], no 30979/96, prg. 43, CEDH  
2000-VII).  
AĐHM, mevcut davanın özel bir karmaıklık içermediğini ve bavuranların yargılamanın  
uzamasına katkıda bulunmadığını gözlemlemektedir. Ulusal makamların tutumuyla ilgili  
olarak AĐHM, bavuranların ancak bebuçuk yıl kadar süren bir yargılama sonunda davayı  
kazanğını not etmektedir. Üstelik ilgili ahıslar cebri icra ilemleri balatmak ve tazminatın  
ödenmesi için yaklaık üç yıl iki ay daha beklemek zorunda kalmıtır. Sonuç olarak, ödeme  
ancak ulusal mahkemeler önünde açılan dava üzerinden sekiz yıl yedi aydan fazla bir süre  
geçtikten sonra gerçeklemitir. Bu bağlamda AĐHM, insanların ölümüne neden olan bir olay  
sonrasında açılan tazminat davasında ulusal mahkemelerin daha çabuk davranması gerektiği  
kanaatindedir (Fransa aleyhine Leray ve diğerleri davası, no 44617/98, prg. 22, 20 Aralık  
2001).  
10  
Tüm bu unsurları göz önüne alan AĐHM, ihtilaflı yargılama süresinin aırı olduğu ve “makul  
süre” gereksinimini karılamağı sonucuna varmaktadır.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmitir.  
III. DĐĞER ĐHLAL ĐDDĐALARI HAKKINDA  
Bavuranlar, AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunmakta ve bariz güvenlik ihmalleri yüzünden  
kazada yakınlarını kaybetmelerine rağmen, TCDD’nin kendileri aleyhine tazminat davası  
açmasının ve yargılamanın bu kadar uzun sürmesinin insanlık dıı ve aağılayıcı bir uygulama  
olduğunu savunmaktadır. Bavuranlar, bu davanın kendileri üzerindeki fiziki ve psiik  
sonuçlarına ve özellikle bavuran Sevim Kalender’in sağlık durumunun ne denli bozulduğuna  
dikkat çekmektedirler.  
Bavuranlar, ayrıca AĐHS’nin 7. maddesine atıfta bulunmakta ve haklarında hiçbir suçlama  
olmadığı halde tazminat ödemeye mahkûm edilmelerinden ikâyetçi olmaktadırlar.  
Son olarak, bavuranlar iç hukukta AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili bir itiraz yolunun  
bulunmamasından ikâyetçi olmaktadırlar.  
AĐHM, mevcut dava koullarını ve kendisini AĐHS’nin 2 ve 6. maddelerinin ihlal edildiği  
sonucuna ulatıran muhakeme tarzını göz önüne almakta ve mevcut davayı bu maddeler  
açısından ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar, uğradıkları maddi zarar karılığında 419 000 Euro talep etmektedir. Bu tutarın  
açılımı aağıdaki gibidir :  
– babanın vefat etmesi üzerine son verilen ticari faaliyet dolayısıyla 264 000 Euro;  
– kazadan sonra ruh halinin bozulması nedeniyle mesleki faaliyet gösteremediğini  
açıklayan bavuran Adnan Kalender için uğradığı gelir kaybı dolayısıyla 120 000 Euro;  
– Kadir Kalender’e ilikin olarak bavuranlara ödenen emekli ve malul maaının kesilmesi  
üzerine bavuranlar Sevim Kalender ve Aysun Kalender’in uğradığı mali destek kaybı  
dolayısıyla 25 000 Euro, ve son olarak,  
– cenaze masrafları için 10 000 Euro.  
Bavuranlar, ayrıca manevi tazminat olarak 3 Milyon Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.  
Ticari faaliyetlerinin sona ermesiyle uğranılan zarar ve bavuran Adnan Kalender tarafından  
iddia edilen gelir kaybıyla ilgili olarak, AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar  
arasında nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir.  
Maddi zarar bağı altında sunulan diğer talepler için AĐHM, sözkonusu ihlallerden dolayı  
bavuranların üphesiz bir mağduriyet yaadığını ve bu ihlaller ile talep edilen - gelir  
11  
kaynağının yitirilmesini de kapsayabilecek - maddi tazminat arasında nedensel bir bağ  
olduğunu gözlemlemektedir (Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 166). Bununla birlikte,  
bavuranların bu balık altındaki talepleri gerektiği gibi belgelenmemitir. Dolayısıyla AĐHM,  
hakkaniyete uygun bir değerlendirmeyle bavuranların manevi tazminat talebini ele alacaktır.  
AĐHM, uğradıkları tüm zararlar karılığında Sevim Kalender’e 35 000 Euro ve Adnan  
Kalender ve Aysun Kalender’in her biri için ise 25 000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranlar, ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önündeki yargılama masraf ve giderleri için  
8 830 Euro, avukat ücretleri için 1 300 Euro, Đdareye ödedikleri tazminat için 1 400 Euro,  
tercüme masrafları için 80 Euro, tazminat davası vesilesiyle ödedikleri yol ve yiyecek  
masrafları için 1 050 Euro ve son olarak mevcut bavuru dolayısıyla yaptıkları harcamalar  
için 5 000 Euro talep etmektedir. Bu taleplerin kanıt belgesi olarak, bavuranlar avukat  
ücretleri ve tercüme bedeli için birermakbuz sunmaktadırlar.  
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.  
Elindeki belgeler ile yukarıdaki kıstasları dikkate alan AĐHM, yaptıkları tüm harcamalar  
karılığında bavuranlara beraberce 1 500 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı  
kanaatine varmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı  
orana üç puanlık bir artıeklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yapılan yargılamanın hakkaniyetten yoksun olması  
kapsamında yapılan ikayet (AĐHS’nin 6. maddesi) dıında bavurunun kabuledilebilir  
olduğuna;  
2. Bavuranların yakınlarının ölümlerine neden olan kazayı önlemede güvenlik kurallarına  
riayet edilmemesi nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;  
3. Yaam hakkının korunması kapsamında yasa ile etkili bir koruma sağlanmaması nedeniyle  
AĐHS’nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;  
4. Tazminat davasının süresi nedeniyle AĐHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AĐHS’nin 3, 7 ve 13. maddeleri kapsamında ayrı hiçbir sorunun bulunmağına;  
12  
6. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından aağıdaki miktarların ödenmesine:  
(i) her türlü vergiden muaf tutularak tüm tazminatlar için bavuran Sevim Kalender’e 35.000  
Euro (otuz bebin Euro), bavuranlar Aysun Kalender ve Adnan Kalender’in her birine  
25.000 Euro (yirmi bebin Euro);  
(ii) her türlü vergiden muaf tutularak bavuranlara ortaklaa olarak 1.500 Euro (bin beyüz  
Euro) yargılama masraf ve gideri;  
b)sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,  
Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eit  
oranda basit faiz uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 15 Aralık 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45/2 ve Đçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Ireneu  
Cabral Barreto’nun mutabık oy görüü yer almaktadır.  
13