CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
KAMİL ÖCALAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:20648/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
12 ARALIK 2006  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 20648/02 başvuru no’lu davanın nedeni bu  
ülke vatandaşı Kamil Öcalan’ın (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 1 Mayıs  
2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış  
olduğu başvurudur. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul  
Barosu avukatlarından E. Kanar tarafından temsil edilmektedir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
OLAYLAR  
1966 doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir.  
Başvuran 27 Temmuz 1995 tarihinde, sahte kimlik ve ateşli silahın yanısıra aşırı sol  
örgüt THKP/C-DEVSOL örgütüne ait el yazması belgeler bulundurmaktan İstanbul Emniyet  
Müdürlüğü polisleri tarafından yakalanmıştır.  
Başvuran aynı gün gözaltına alınmıştır.  
Başvuran, 9 Ağustos 1995 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)  
yedek hakimi önüne çıkarılmıştır. Hakim, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.  
DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Eylül 1995 tarihinde Anayasa düzenine karşı  
işlenmiş suçları öngören Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 146§1 maddesi ve 3713 sayılı Terörle  
Mücadele Kanunu’nun 5. maddesine dayanarak başvuranı itham etmiştir.  
DGM 10 Kasım 1995-12 Mart 2003 tarihleri arasında kırk bir duruşma yapmıştır.  
Bunlardan on dördünde ya sağlık nedeniyle ya da duruşmalara katılmak istemediğinden  
başvuran mahkemede hazır bulunmamıştır.  
Başvuran bu duruşmalar sırasında birçok kez serbest bırakılmasını istemiştir. Bu  
taleplerinin her biri DGM tarafından izleyen genel ifade ile reddedilmiştir: “suçun niteliği,  
delillerin durumu, tutukluluk süresini gözönüne alarak DGM, sanığın tutuklu yargılanmasına  
devam edilmesine hükmetmiştir”. DGM, bu duruşmaların bazılarında başvuranın tutuklu  
yargılanmasına devam edilmesine re’sen karar vermiştir.  
Başvuranın avukatı, 11 Temmuz 2001 tarihinde tutuklu yargılanma süresini ileri  
sürerek, 4 Temmuz 2001 tarihli duruşmada verilen tutuklu yargılanmaya devam edilmesi  
kararına karşı DGM’nin bir başka dairesinde itirazda bulunmuştur. Talebi, daha önceki diğer  
tutuksuz yargılanma talepleri ile aynı gerekçelerden dolayı reddedilmiştir.  
Başvuranın avukatı, 15 Mart 2002 tarihinde tekrar aynı talepte bulunmuş ve sözkonusu  
talep istenen ceza ve kanıtların durumu gözönüne alınarak bir kez daha reddedilmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı 8 Mart 2002 tarihinde iddianamesini sunmuştur.  
Başvuranın avukatı iki kez savunmasını hazırlamak için süre istemiştir.  
Üç hakimden oluşan DGM, 12 Mart 2003 tarihinde başvuranı aleyhindeki  
suçlamalardan suçlu bulmuş ve TCK’nın 168§2 ve 264§6 maddelerinin yanısıra 3713 sayılı  
Kanun’un 5. maddesine dayanarak toplam on dört yıl yedi ay ağır hapis cezasına çarptırmıştır.  
DGM, 12 Mart 2003 tarihinde daha önceki tutukluluk süresini gözönüne alarak  
başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.  
Yargıtay 21 Ekim 2003 tarihinde kanunun yanlış uygulandığı gerekçesiyle DGM  
kararını bozmuştur.  
2
Bozma kararından ve DGM’lerin kaldırılmasını öngören 16 Haziran 2004 tarihli 5190  
sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından, dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından  
görülmüştür.  
Başvuran, bu mahkeme önündeki duruşmalara katılmamıştır.  
Ağır Ceza Mahkemesi 8 Aralık 2004 tarihli duruşmada başvuran aleyhinde gıyabi  
tutuklama kararı vermiştir.  
Yargılama hala Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam etmektedir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran tutuklu yargılanma süresinden şikayetçi olmaktadır. Bu bağlamda başvuran  
AİHS’nin 5§3 maddesini ileri sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik hakkında  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda tutuklu  
yargılanmadan doğan durumu telafi etmek için, 466 sayılı Kanun tarafından öngörülen  
yasadışı tutuklu bulundurulma gerekçesiyle tazminat davası açma olanağının başvurana  
sunulduğunu savunmaktadır.  
Başvuran bu sava itiraz etmektedir.  
AİHM, başvuranın, tutuklu bulundurulduğu gerekçesiyle tazminat elde etmek  
amacıyla hukuk yollarının bulunmadığından değil, tutuklu yargılanma süresinin uzun  
olmasından şikayetçi olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla şikayet, AİHS’nin 5§3 ve 4  
maddesi alanına girmektedir. Halbuki Hükümet’in ileri sürdüğü hukuk yolu sadece 5§5  
maddesi ile ilgilidir. Buradan ön itirazın hiçbir dayanağının bulunmadığı ortaya çıkmaktadır  
(Bkz. Tekin ve Baltaş-Türkiye, no: 42554/98 ve 42581/98).  
AİHM, şikayetin başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle ters düşmediğini  
belirtmektedir. Dolayısıyla şikayeti kabuledilebilir ilan etmek uygun olacaktır.  
B. Esas Hakkında  
Hükümet, bu durumda karmaşık bir davanın sözkonusu olduğunu ileri sürmektedir.  
Hükümet, başvuranın sahte kimlik ve ateşli silah bulundurmaktan yakalandığına ve yasadışı  
örgüt üyesi olarak terörist faaliyetlerde bulunduğuna dikkat çekmektedir. Bu bağlamda  
Hükümet başvuranın serbest bırakılması halinde kaçma riskinin bulunduğunu savunmaktadır.  
Hükümet buradan başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesinde kamu menfaatinin  
bulunduğu sonucuna varmaktadır. Ayrıca DGM, yargılama süresince başvuranın serbest  
bırakılma taleplerini incelemiştir.  
Başvuran Hükümet’in argümanlarına itiraz etmektedir.  
3
AİHM, 5§3 maddesinde belirtilen sürenin bitiş tarihinin “ilk derece mahkemelerinde  
suçlamanın esası hakkında karar verildiği gün” olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Wemhoff-  
Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, Labita-İtalya, no: 26772/95).  
Böylece AİHM, değerlendirmeye alınacak tutuklu yargılanma döneminin başvuranın  
yakalandığı 27 Temmuz 1995 tarihinde başladığını ve 12 Mart 2003 tarihli DGM kararı ile  
sona erdiğini tespit etmektedir. Aynı tarihte başvuran serbest bırakılmıştır. Bu dönem yedi yıl  
yedi aydan fazla sürmüştür.  
AİHM, belirli bir durumda bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre  
sınırını geçmemesine özen göstermenin, ilk olarak ulusal hukuk mercilerinin üzerine düşen  
bir görev olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi gözönünde  
bulundurularak, kişisel özgürlüğe saygı kuralı istisnasını ve serbest bırakılma taleplerini itiraz  
ettikleri kararlarında gözönünde bulundurmayı haklı gösterecek gerçek bir kamu menfaati  
gerekliliğini ortaya koyacak ve ortadan kaldıracak nitelikteki bütün koşulları incelemeleri  
gerekir. Esas itibariyle sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelere ve başvurularında ilgililerin  
belirttiği reddedilmeyen olaylara dayanarak, AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edilip  
edilmediğini belirlemelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli  
karar).  
Bu bağlamda, yakalanan kişiyi bir suçu işlemekle itham etmenin geçerli nedenlerinin  
var olmaya devam etmesi, tutukluluk halinin devamının uygun olma sine qua non (olmazsa  
olmaz) koşuludur. Ancak bir süre sonra bu da yeterli değildir. Dolayısıyla AİHM, adli  
makamlar tarafından kabul edilen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı  
göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler “uygun” ve “yeterli”  
olduğu takdirde, AİHM bunun üzerine yetkili ulusal makamların “yargılamanın devamına  
özel bir ihtimam gösterip göstermediğini araştırmalıdır (Bkz. diğerleri arasında Ali Hıdır  
Polat-Türkiye, no: 61446/00).  
Dosya unsurlarından DGM’nin başvuranın sürekli olarak yinelediği serbest bırakılma  
taleplerini reddettiği ve “suçun niteliği”, “delillerin durumu” yada “tutuklu yargılanma süresi”  
gibi benzer hatta aynı tip yöntemlere dayanarak tutuklu yargılanmaya devam edilmesine karar  
verdiği ortaya çıkmaktadır.  
Oysa AİHM’nin gözünde, “delillerin durumu” suçluluğun ciddi belirtilerinin var  
olduğunu ve var olmaya devam ettiğini belirttiği düşünülse ve genel olarak bu koşullar uygun  
etkenleri oluşturabilse de, bu davada sözkonusu koşullar, bu kadar uzun bir süre başvuranın  
tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez (Ali Hıdır Polat).  
Son olarak Hükümet’in başvuranın kaçması riski ve kamu düzeninin korunması  
gerekliliğine ilişkin argümanları ulusal adli makamlar tarafından gözönünde  
bulundurulmamıştır (Bkz. Acunbay-Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00).  
AİHM, bu koşullarda ve bu durumda başvuranın tutuklu yargılanma süresinin uzun  
olmasını gözönünde bulundurarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna  
varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
4
Başvuran, yargılama süresinde AİHS’nin 6§1 maddesinde öngörüldüğü gibi “makul  
süre” ilkesinin tanınmadığını iddia etmektedir.  
Hükümet bu sava itiraz etmektedir.  
AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun  
olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca şikayetin başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi ile ters  
düşmediğini belirtmektedir.  
AİHM, değerlendirilmeye alınacak dönemin başvuranın yakalandığı 27 Temmuz 1995  
tarihinde başladığını not etmektedir. Yargılama hala askıda olup, bugün dört defa başvurulan  
iki mahkemede yaklaşık on bir yıl dört aydan bu yana devam etmektedir.  
AİHM, yargılama süresinin makul olma niteliği dava koşullarına göre ve özellikle  
davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi AİHM içtihadının yer  
verdiği kriterler gözönüne alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri  
arasında Pelissier ve Sassi-Fransa, no: 25444/94).  
AİHM, DGM kararının verildiği 12 Mart 2003 tarihine kadar başvuran tutuklu  
yargılanmaya devam ettiğini tespit etmektedir. Bu durum davayı üstlenen mahkemelerin en  
kısa sürede adaleti yerine getirmeye özel bir itina göstermesini gerektirmektedir (Bkz.  
Kalachnikov-Rusya, no: 47095/99 ve yakın zamanda görülen Temel ve Taşkın-Türkiye, no:  
40159/98).  
AİHM, daha önce bu davanınkine benzer soruları gündeme getiren başka davalar da  
incelemiş ve AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bkz. Pelissier ve  
Sassi).  
AİHM, kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra Hükümet’in davayı farklı  
şekilde sonuçlandıracak hiçbir tespit ve delil sunmadığına kanaat getirmektedir. AİHM  
konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak, bu davada dava konusu yargılama süresinin uzun  
olduğuna ve “makul süre” gerekliliğine cevap vermediğine kanaat getirmektedir.  
Dolayısıyla AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran, maddi zarar altında 44.660 Euro ve uğradığı manevi zarar adı altında 25.406  
Euro istemektedir.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında nedensellik bağı  
görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın başvuranın, tutuklu yargılanma  
süresinin uzun olmasından dolayı ihlal tespitinin yetince telafi edemeyeceği bir manevi zarara  
uğrayabileceğini kabul etmektedir (Bkz. özellikle Kudla-Polonya, no: 30210/96 ve Acunbay-  
Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00). Hakkaniyete uygun olarak AİHM, manevi zarar adı  
altında başvurana 9.000 Euro’nun ödenmesinin yerinde olacağına kanaat getirmektedir.  
5
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu masraf ve harcamalar için 5.494  
Euro ve AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar için ise 9.927 Euro istemektedir. Bu  
amaçla başvuran ücret makbuzu sunmuştur.  
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.  
AİHM içtihadına göre bir başvuran gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları  
ortaya konulduğu sürece masraf ve harcamaların ödenmesini sağlayabilmektedir. Bu davada  
ve elinde bulunan unsurları gözönüne alarak, AİHM, yapılan bütün masraflar için başvurana  
1.500 Euro ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz  
oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından  
başvurana manevi tazminat için 9.000 (dokuz bin) Euro ve masraf ve harcamalar için  
1.500 (bin beş yüz) Euro’nun miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak  
ödenmesine,  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 12 Aralık 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir  
6