CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
KAMĐL UZUN - TÜRKĐYE DAVASI  
(Başvuru no:37410/97)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
10 Mayıs 2007  
Đşbu karar AĐHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37410/97) başvuru no’lu davanın nedeni, bu ülke  
vatandaşı olan Kamil Uzun’un (başvuran) 15 Mart 1995 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları  
Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne  
(Mahkeme) yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuran, AĐHM önünde Londra Barosu avukatlarından Lucy Claridge, Mark Muller, Tim  
Otty, Paul Troop ve Kerim Yıldız tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
1964 doğumlu olan başvuran hal i hazırda Frankfurt’ta (Almanya) ikamet etmektedir.  
Olayların meydana geldiği dönemde başvuranın anne-babası Bingöl’e bağlı Yaylıdere Đlçesi  
şehir merkezine 5 km. mesafede bulunan Hasköy Mahallesi’nde yaşamaktaydılar. Sözkonusu  
dönemde adıgeçen il olağanüstü hal bölgesine dahildi. Yine aynı dönemde güvenlik güçleri ile  
PKK mensupları arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktaydı.  
16 Eylül 1994 tarihinde gece saat 24 sularında A.E.’nin Hasköy’de bulunan evine bir havan  
mermisi isabet etmiştir. Çatıdan giren mermi duvara çarparak infilak etmiştir. Başvuranın  
anne-babasının yaşadığı eve sıçrayan şarapnel parçaları Pakize Uzun’un başına ve boynuna  
isabet etmiştir. Karısının yüzünü kanlar içinde gören Hasan Uzun hemen balkona koşarak  
olaydan yara almadan kurtulan komşusu A.E.’yi yardıma çağırmıştır.  
Pakize Uzun aldığı yaralar sonucu yarım saat içinde hayatını kaybetmiştir.  
17 Eylül 1994 tarihinde yaşanan gelişmeler şu şekildedir:  
A.E., Hasan Uzun, aynı köyde yaşayan T.K. ve T.D. Yayladere ve Hasköy muhtarlarıyla  
birlikte Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’na (‘komutanlık’) gitmişlerdir. Adıgeçenler  
Pakize Uzun’un ölümünden ve mülklerinin zarar görmesinden şikayetçi olmuşlar ve  
sorumluların tespit edilerek zararlarının tazmin edilmesini talep etmişlerdir.  
Başvuranın ifadesine göre, jandarma komutanlığı çıkışında Hasköy’e doğru çevrilmiş 70 mm.  
Çapında bir havan topu farkeden babası ‘Biliyorum karımı bununla öldürdünüz’ diye  
bağırmıştır. Bunun üzerine komutan ‘Boşver (arkadaşım) bir hataydı oldu. Kimse kasten  
karını nişan almadı. Her gün onlarca asker ölüyor vatan için. Đhtiyar bir kadın ölmüş çok mu?’  
diye cevap vermiştir.  
Köylüler köye döndükten sonra Đlçe Jandarma Komutanının izniyle ölüyü defnetmişlerdir.  
Başvurana göre Đlçe Jandarma Komutanı ‘Bir hata oldu ama bunu büyütmeyin, yoksa canınıza  
okurum, biz biliyoruz, hepiniz teröriste yataklık yapıyorsunuz, bu vatanın evlatları her gün  
ölüyor, ona göre aklınızı başınıza alın’ şeklinde sözlerle babasını tehdit etmiştir.  
Đlçe jandarma’ya bağlı bir jandarma ekibi, soruşturma yapmak maksadıyla cenaze defnedildiği  
esnada Hasköy’e gelmiştir. Sökonusu ekip olay yerinin bir krokisini çıkararak A.E. ve Hasan  
2
Uzun’a ait velerde hasar tespiti yapmışlardır. Bu hususta düzenlenen tutanakta şarapnel  
parçalarının yol açtığı etkilerden söz edilmiş ancak toplanan mermi parçaları hakkında  
herhangi bir bilgi verilmemiştir.  
Bu arada Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapan Fındık soyadlı bir subay ‘Kaynağı  
bilinmeyen bir patlama konusunda araştırmalar başlatılmıştır’ şeklinde bir yazı geçmiştir.  
Fındık ayrıca Yayladere Đlçesi’nde konuşlu komando ve topçu garnizonlarına birer yazı  
yazarak, bu birliklerden 16 Eylül gecesi havan atışı yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi  
istemiştir. Fındık son olarak, Kiğı Savcılığı’na gönderilmek üzere bir mesaj hazırlamış ve bu  
mesajda savcıdan, medfun Pakize Uzun’un cesedine otopsi yapılması yönünde bir talebi olup  
olmadığını sormuştur. Ancak daha sonradan mu mesajların hiç gönderilmediği ortaya  
çıkmıştır. Sözkonusu iki garnizonun komutanları yazdıkları cevabi yazıda, kendi  
garnizonlarından 21 ve 24 saatleri arasında hiçbir havan topu atışı yapılmadığını beyan  
etmişlerdir.  
Başvuran 20 Aralık 1994 tarihinde Đnsan Hakları derneği Đstanbul Şubesi’ne başvurmuştur.  
Başvuran yaptığı başvuruda annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu askerlerden şikayetçi  
olmuştur. Adıgeçen dernek bu iddiaları TBMM Đnsan Hakları Komisyonu’na iletmiş,  
Komisyon ise bu şikayetleri Bingöl Cumhuriyet Savcılığı’na bildirmiştir. Ancak Bingöl  
Savcılığı 18 ocak 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik kararı vererek Yayladere’de adli  
teşkilat bulunmadığından dosyayı Kiğı Cumhuriyet Savcılığı’na havale etmiştir.  
Kiğı Cumhuriyet Savcılığı konuyla ilgili soruşturma başlatmıştır. Savcı, Yayladere Đlçe  
Jandarma Komutanlığı yetkililerinden öncelikle, aylar önce meydana gelen bu olay hakkında  
kendisine bilgi verilmemesinin gerekçelerini sormuştur.  
Bunun üzerine adıgeçen jandarma komutanlığında görevli olan bir başka subay Dilbaz Bingöl  
Đl Jandarma Komutanlığı’na izahat vermek durumunda kalmıştır. Adıgeçen Pakize Uzun’un  
ölümü ve defni ile ilgili olarak 17 Eylül 1994 tarihinde Kiğı Savcılığı’na bilgi verildiğini  
savunmuştur. Ayrıca, kendi komutanlıklarınca yürütülen soruşturma sonucunda bölgedeki  
birlikler tarafından hiç bir havan atışı yapılmadığının anlaşıldığını beyan etmiştir. Adıgeçen  
ayrıca, Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda iki adet havan topu mevcut olduğunu ancak  
bunlardan bir tanesinin ateşleme mekanizmasının uzun süredir arızalı olduğunu, diğerinin ise  
26 Ağustos 1994 tarihinde yapılan bir atıştan sonra seviye ayarının kırıldığını ve bunun tamiri  
için resmi talepte bulunduklarını ifade etmiştir. Adıgeçen özetle, iddia edilenin aksine  
jandarma birliklerinin sözkonusu ölümden sorumlu tutulamayacağını, ölümün ‘bilinmeyen  
tipte’ bir patlayıcı kullanılması sonucu meydana geldiğini ileri sürmüştür.  
Subay Dilbaz 24 Şubat 1995 tarihinde Kiğı Savcılığı’nın sorularına cevap vermiştir. Dilbaz  
savcıya, Fındık tarafından kendisine olayla ilgili bilgi verilmesi maksadıyla gönderilen  
mesajdan söz etmiştir. Savcı ise hiç bir zaman böyle bir mesaj almadığını belirtmiştir.  
16 Eylül 1994 tarihli olaydan hiçbir adli makamın haberdar edilmediği 29 Nisan 1995  
tarihinde ortaya çıkmıştır.  
Kiğı Savcısı 22 Mayıs 1995 tarihinde A.E.’nin ifadesine başvurmuştur.  
10 Ağustos 1995 tarihinde Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı bir başka  
soruşturucu grubu olay yerini incelemek maksadıyla Hasköy’e gitmiştir. Elde edilen sonuçlar  
dosyada yer almamaktadır.  
3
Kiğı Savcılığı 27 Ekim 1995 tarihinde ratione loci yetkisizlik kararı vererek, dosyayı  
Yayladere’de adli teşkilat kurulmuş olması sebebiyle Yayladere Cumhuriyet Savcılığı’na  
sevketmiştir.  
Savcı dosyayı 1995/6 sayısıyla kayda geçirmiştir. Savcı 17 Ocak ila 22 Mayıs 1995  
tarihlerinde Kiğı Savcılığı ile askeri makamlar arasında yapılan yazışmalarda ciddi ihmallere  
rastlaştır. Savcı, subay Fındık’ın gerçekten de adıgeçen savcılığa gönderilmek üzere bir  
takım mesajlar hazırlamış olabileceğini ama bunları göndermeyi ihmal ettiğini tespit etmiştir.  
Savcı 21 Aralık 1995 tarihinde olay yeri tespit tutanağında imzası bulunanlardan Astsubay  
K.Ç.’yi dinlemiştir. K.Ç., Yayladere Đlçe Jandarma Komutanı’nın çürüme riskini ve Kiğı  
Savcısının olay yerine gelemeyeceğini bildirmesini göz önünde bulundurarak cenazenin  
defnedilmesine izin verdiğini belirtmiştir. K.Ç. ayrıca patlayıcının özellikleriyle ilgili  
bilgilerin Alaçatı Merkez Đlçe Jandarma Komutanı F.G. tarafından verilebileceğini  
belirtmiştir.  
25. Savcı 15 Şubat 1996 tarihli bir yazıyla olay günü kendi mahallerinden havan topu atışı  
yapılıp yapılmadığı hususunda ilçe jandarma komutanlığından derhal bilgi verilmesinin  
istemiştir. Đlçe Jandarma Komutanlığı tarafından verilen bilgide olay günü kendi  
mahallerinden bir havan topu atışı yapılmadığı ifade edilmiştir.  
26. Savcı 26 Şubat 1996 tarihinde Yayladere muhtarı H.A.’nın ifadesine başvurmuştur.  
Muhtar, olayın ertesi günü kendisinin de Đlçe Jandarma Komutanlığı’na gittiğini ve ilçe  
jandarma komutanı F.G.’nin orada olduğunu beyan etmiştir. Muhtar F.G.’yi olayın adli bir  
olay olduğu ve savcının bu olaydan haberdar edilmesi gerektiği hususlarında uyardığını  
belirtmiştir. F.G., Kiğı Savcısının olaydan haberdar edildiğini ancak olay yerine gelebilmesi  
için için bir helikopter olmaması nedeniyle gelmesinin mümkün olmadığını ve mevtanın  
defnedilmesi emrinin Olağanüstü Hal Bölge Valisi tarafından verildiğini ifade etmiştir. H.A.  
isabet alan evlerde dağınık halde şarapnel parçaları bulunduğunu farkederek A.E. ve Hasan  
Uzun’u bu delilleri muhafaza etmeleri gerektiği hususunda uyarmıştır. Muhtar ayrıca, köye  
teröristlerin indiği bilgisini alan jandarmaların Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’ndan  
havan topu atışı yaptıkları duyumunu aldığını beyan etmiştir.  
27. Köylülerden T.D. 8 Mayıs 1996 tarihinde savcı tarafından sorgulanmıştır. Adıgeçen  
soruşturma yapmak maksadıyla köye gelen jandarmaların top mermisi parçalarını aldıklarını  
duyduğunu beyan etmiştir. Adıgeçen yıkıntılar arasında, ucunda küçük bir pervane olan boru  
şeklinde bir metal parçası gördüğünü beyan etmiştir.  
Daha sonra A.E. Yayladere Ağır ceza mahkemesi önünde verdiği ifadede ölüme sebebiyet  
veren top mermisinin üzerinde M.K.E. (Türkiye Makine ve Kimya Endüstrisi) damgasını  
gördüğünü beyan etmiştir.  
11 Haziran 1996 tarihinde Pakize Uzun’un cesedi mezarından çıkarılarak Yayladere  
Dispanseri’nde görevli bir doktor tarafından savcının huzurunda otopsi yapılmıştır. Kafatası  
incelemesinde oksipital düzeyde 0.5 x 5 cm. çapında sert bir nesnenin yol açtığı şoka bağlı  
olarak meydana gelen bir travma sonucunda solunumun durduğu ve ölümün gerçekleştiği  
tespit edilmiştir.  
4
Savcı ertesi gün olay yerine gitmiş ve hasar tespiti yapmıştır. A.E., muhafaza ettiği herbiri 5  
gr. ağırlığında beş küçük şarapnel parçasını savcıya teslim etmiştir.  
Savcı, 8 kasım 1996 tarihinde Astsubay K.Ç. ve Đlçe Jandarma Komutanı F.G.’yi Türk Ceza  
Kanununun 240. maddesi temelinde görevi kötüye kullanmak suçuyla itham etmiştir. Savcı,  
F.G.’nin görevi olduğu halde ihtilaflı olaydan savcılığı haberdar etmediğini, mağdurlar  
tarafından yapılan resmi şikayetleri kendisine iletmediğini, cesedin bir otopsi yapılmadan  
hızla defnedilmesine izin verdiğini ve jandarmalar tarafından kendi bilgisi dahilinde toplanan  
mermi parçalarını ortadan kaldırdığını belirtmiştir. K.Ç.’nin ise 17 Eylül 1994 tarihli olay yeri  
tespit tutanağında toplanan delilleri belirtmeyerek bu delilleri gizlediğini belirtmiştir.  
K.Ç. ve F.G. Yayladere Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevkedilmişlerdir. Mahkeme 7 temmuz  
1999 tarihinde sanıkların görevi kötüye kullandıklarını sabit görerek mahkumiyetlerine karar  
vermiştir.Müteakiben esas hakimleri verilen cezada indirime gitderek hükmedilen cezaları  
önce para cezasına çevirmiş sonra da cezaların ertelenmesine karar vermiştir. 13 Eylül 1999  
tarihinde bu hüküm temyiz yolu kapalı olmak üzere kesinleşmiştir.  
Savcılık 5 Mayıs 2000 tarihinde, zamanaşımı süresi sonuna kadar faillerin bulunması için 16  
Eylül 2009 tarihine kadar geçerli olan bir daimi arama kararı vermiştir.  
Başvuran 25 Temmuz 2000 tarihinde ilk kez Hasköy’e gitmiştir. Muhtar başvurana, Kiğı  
Savcısı’nın askerler lehinde ifade vermesi için kendisini iki kez makamına çağırdığını  
anlatştır. Ayrıca savcı kendisine bu olayı unutmasını tavsiye etmiştir.  
Pakize Uzun’un ölümü konusundaki soruşturmalar 16 Eylül 2009 tarihine kadar  
sürdürülecektir. Ancak şu güne kadar elle tutulur herhangi bir netice elde edilememiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. ĐHTĐLAFIN KONUSU  
Başvuran AĐHM önünde AĐHS’nin 2. maddesinin birden fazla bakımdan ihlal edildiğinden  
yakınmaktadır. Pakize Uzun’a ilişkin olarak başvuran, aslen, askeri yetkilileri adıgeçeni  
kasten öldürmekle suçlamaktadır. Đkincil olarak ise başvuran, dava nın 2 § 2 maddesi  
bakımından incelenmesi gerekse dahi başvurulan öldürücü gücün gerekli ve orantılı olmadığı  
kanaatindedir.  
Başvuran, askeri operasyonlara yönelik olarak içhukukta etkili bir adli denetim mekanizması  
bulunmaması ve bu türden operasyonlara katılan güvenlik güçlerine uygun eğitim  
verilmemesi nedeniyle anne-babasına ilişkin olarak yaşamın korunması hakkının  
çiğnendiğinden şikayetçi olmaktadır.  
Bu bağlamda ilgili, annesinin ölümünü çevreleyen koşullar hakkında gereği gibi bir ceza  
soruşturması yapılmamış olması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden de ihlal  
edildiğinden yakınmaktadır. Başvurana göre bu durum, mevcut davada uğranılan zararların  
ulusal mahkemeler önünde tazmin imkanından yoksun bırakılmaları nedeniyle AĐHS’nin 6 §  
1 maddesinin de ihlaline yol açmıştır.  
5
Başvurana göre anne-babasına uygulanan şiddet AĐHS’nin 8. maddesi hilafına aile  
hayatlarının ve evlerinin yıkımıyla sonuçlanmıştır.  
Bu hususta başvuran olaydan sonra Hasköy’de uygulanan giriş çıkış yasağının, ailesiyle  
görüşme ve annesinin cenazesine katılmasının mümkün olamaması nedeniyle aile yaşamına  
saygı hakkına bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.  
1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesine atıfta bulunan başvuran ihtilaflı havan topu atışı  
sebebiyle maruz kalınan maddi hasarın ailesinin mülkiyet dokunulmazlığı hakkına ilişkin  
olarak bir ihlal teşkil ettiğini savunmaktadır.  
Yukarıdaki şikayetlerine ek olarak başvuran, ulusal makamların, anne-babasının da aralarında  
bulunduğu mağdurların etnik kökenleri nedeniyle mevcut davada olayları karşısındaki pasif  
ve ayrımcı tutumlarından şikayetçi olmaktadır.  
Hükümet bu savlara itiraz etmektedir.  
Yukarıda dile getirilen şikayetlerin ve ilgili olayların tümünü göz önünde bulunduran AĐHM,  
AĐHS’nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayetlere öncelik vermek gerektiği kanaatine  
varmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Kabuledilebilirliğe dair  
Hükümet, içhukuk yollarının bir çok bakımdan tüketilmediği itirazında bulunmaktadır.  
Hükümet öncelikle, başvuranın, ihtilaflı ölümle ilgili halen devam etmekte olan ceza  
soruşturmalarının tamamlanmasından önce başvuruda bulunduğuna dikkat çekmektedir.  
Hükümet ayrıca, başvuranın ya da başvuranın babasının sözkonusu olayla ilgili olarak  
savcığa resmi başvuruda bulunmadığına dikkat çekmektedir. Son olarak Hükümet başvuranı  
medeni (Borçlar Kanunun 41, 46, ve 47. maddeleri) ve idari (Anayasanın 125. maddesi ve  
2577 sayılı kanunun 13. maddesi) tazmin yollarını kullanmamakla suçlamaktadır.  
Başvuran, AĐHS’nin 35. maddesinin gereklerine uygun hareket etmek için elinden geleni  
yaptığını belirtmektedir.  
AĐHM, Türkiye aleyhinde açılan bazı davalarda şikayette bulunmanın yetersizliğine (Sabri  
Oğraş ve diğerleri, ve Kamer Demir ve diğerleri – Türkiye, no:41335/98, § 23, 19 Ekim  
2006) ve ve bir başvurunun zamanından önce yapılmasına ilişkin olarak (bkz., sözgelimi, Ay –  
Türkiye, no:30951/96, 2 Eylül 2003, ve Yılmaz – Türkiye, no: 46732/99, 1 Nisan 2003) benzer  
itirazları reddettiğini anımsatmaktadır.  
Mevcut davada AĐHM, daha önceki kararlarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir  
gerekçe tespit edememiştir. Bu nedenle Hükümet’in tüm itirazlarını reddetmektedir. Herhangi  
bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edemeyen AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesi yönünden  
yapılan şikayetleri kabuledilebilir ilan eder.  
6
B. Esasa dair  
1. Tarafların argümanları  
Hükümet, Pakize Uzun’un ölümüne yol açan patlamadan güvenlik güçlerinin sorumlu  
tutulamayacağını, konuyla ilgili olarak re’sen yürütülen soruşturmada bu yönde bir delil elde  
edilemediğini belirtmektedir. Ayrıca sözkonusu soruşturma hiçbir eleştiriye yer  
bırakmamaktadır. Yetkili makamlar bu konuda gereken özeni göstererek ivedilikle hareket  
etmişlerdir. Soruşturmalar çerçevesinde, gerekli tüm incelemeler yapılmış, başvuranın  
babasının da aralarında bulunduğu tanıkların ifadeleri alınmış ve cesedin otopsisi yapılmıştır.  
Daha da önemlisi, davanın soruşturulmasından sorumlu askerler gibi bölgedeki diğer  
jandarma komutanları da sorgulanmışlardır. Böylelikle iki jandarma görevlisi tespit edilmiş ve  
görevlerini kötüye kullanmak suçundan mahkum olmuşlardır. Sorumlular tespit edilememişse  
de savcılıklar askeri görevlilerin sorumluluğu bulunduğunu ortaya koyacak hiç bir delili  
gözden kaçırmamışlardır.  
Başvuran, annesini öldürenin Devlete dolayısıyla silahlı kuvvetlere ait bir fabrikanın  
markasını taşıyan havan topu mermisi parçası olması ve bu olayı çevreleyen kesin koşulların  
ancak Türk Devleti taraından bilinebileceği gerekçesiyle ihtilaflı ölüme yol açan olayların  
kaynağı hakkında ikna edici bir izahat verme görevinin yine Türk Devletine düşğü  
kanaatindedir.  
Bu hususta başvuran, askeri güçlerin sorumluluğunu ortaya koyan tanıklıklara atıfta  
bulunarak, dikkatleri özellikle olay yerinde inceleme yapmak için gelen jandarmaların üçüncü  
şahısların (sözgelimi PKK) muhtemel sorumluluğuna ilişkin hiç bir araştırma yapmadıkları  
olgusuna çekmektedir. Mevcut davada tek bir havan mermisi atılmıştır. Halbuki 16 Eylül  
1994 tarihinde güvenlik güçleri ile PKK militanları arasında hiç bir çatışma yaşanmaştır.  
Yürütülen soruşturmaya ilişkin olarak ise başvuran bir çok eksiklik tespit etmektedir.  
Başvuran, olay yerinden toplanan delillerin kaybolması, derhal otopsi yapılmasına engel  
olunması, savcının olaydan haberdar edildiğine ilişkin yalan söylenmesi ve olayın meydana  
geldiği dönemde Yayladere’de adli teşkilatın olmaması gibi hususlara özellikle dikkat  
çekmektedir.  
2. AĐHM’nin takdiri  
Başvuranın annesinin 16 Eylül 1994 tarihi gece yarısı atılan top mermisinin patlaması sonucu  
dağılan parçaların yol açtığı yaralar nedeniyle yaşamını yitirdiği konusunda hiç bir ihtilaf  
yoktur. Buna karşın taraflar bu olayın sorumluluğu üzerinde ihtilafa düşmektedirler. Mevcut  
davada, dava konusu edilen askeri makamlar gibi Hükümet de Pakize Uzun’un ölümüne yol  
açan havan topu mermisinin atılmasında askeri makamların sorumluluğu bulunduğu iddiasını  
tümden reddetmektedir. Başvuran ise, Hükümet’in savını ikna edici biçimde kanıtlayamadığı  
çıkarımında ısrar etmektedir.  
Đhtilaflı ölüm, Devletin şiddet eylemlerine son vermek için olağanüstü tedbirler almak  
zorunda kaldığı bir dönemde Türkiye’nin Güneydoğusu’nda meydana gelmiştir. Elbette bu  
tedbirler bazı bölgelerin denetlenmesini, yakından gözetlenmesini, en hassas bölgelere keşif  
devriyeleri ve topçu birliklerinin sevkedilmesini gerekli kılmaktaydı.  
7
Bu olaylar bağlamında AĐHM, nasıl olup da gecenin sessizliğinde Yayladere’ye 5 km.  
mesafeden atılan bir top mermisinin yerel askeri birliklerin gözünden kaçabildiğini yahut  
bölgedeki durumun hassasiyetine rağmen Yayladere Jandarma Đlçe Jandarma  
Komutanlığı’nda bulunan iki havan topunun bu kadar uzun bir süre boyunca hizmet dışı  
kalabildiğini anlamakta güçlük çekmektedir.  
Mevcut unsurların incelendiğinde, ihtilaflı top atışının kaynağı ve bağlamı meşru şüpheler  
uyandırmaktadır. Ancak 2. maddede istenen kanıt düzeyine, bir karineler demetiyle ya da  
çürütülemez karinelerle ulaşılabileceği doğruysa da (Yaşa, adıgeçen, § 96) bu türden şüpheler  
Pakize Uzun’un kasti bir top atışının ya da yerel jandarmanın sorumlu tutulabileceği bir  
kusurun kurbanı olduğu yönünde bir karinenin varlığını ortaya koymaz.  
Bu nedenle AĐHM, konuyla ilgili kaygılarına rağmen, dosya unsurlarının, başvuranın  
annesinin, her türlü şüphenin ötesinde silahlı kuvvetler mensupları tarafından öldürüldüğü  
sonucuna varmasına müsade etmediği kanaatindedir.  
Bununla birlikte inceleme burada bitmeyecektir. AĐHM, bu hususta olayları nihai olarak tespit  
etmeninin imkansızlığının olayı soruşturmakla görevli makamların etkili bir şekilde harekete  
geçmemelerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmalıdır.  
Sonuç olarak AĐHS’nin 2. maddesinde öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü,  
şüpheli koşullarda insan ölümü olduğu durmlarda, Devlet görevlilerinin suçlanan eylemde  
sorumluluğu bulunmasa dahi, etkili ve uygun bir soruşturma yapılmasını gerektirir ve kapsar  
(ibidem, §§ 98 ve 100).  
Mevcut davada, A.E. ve Hasan Uzun’un şikayeti üzerine ölüm olayının ertesi günü Yayladere  
Jandarma Đlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı askerler tarafından soruşturma başlatılmıştır.  
Ancak soruşturmayı yapan askeri görevlilerin, TBMM Đnsan Hakları Komisyonu aracılığıyla  
başvuranın şikayeti Kiğı Savcığı’na iletilene kadar adli makamları bilgilendrmedikleri dosya  
unsurlarından açıkça anlaşılmaktadır.  
Oysa bir soruşturma ancak soruşturmayı yapmakla görevli kişiler olaylara karışanlardan  
bağımsız olduğu takdirde etkili bir soruşturma olarak nitelenebilir. Bu durum yalnızca hiç bir  
hiyerarşik ve kurumsal bağın olmamasını gerektirmekle kalmaz; aynı zamanda pratik  
bağımsızlığı da gerektirir (Kamer Demir ve diğerleri – Türkiye, no:41335/98, § 44, 19 Ekim  
2006).  
Ancak mevcut davada, soruşturmanın başlangıç evresinde olaydan sorumlu oldukları iddia  
edilenlerle soruşturmayı yapanlar arasında tam bir özdeşlik mevcuttur. Zira hepsi de  
Yayladere Đlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevliydiler.  
Kiğı Savcılığı’na 27 Ocak 1995 tarihinde intikal edene değin dört ay boyunca devam eden bu  
durum yukarıda ifade edilen bağımsızlık gereğine cevap vermemektedir. Bazı subayların  
savcının olay günü olay yerine gelemeyeceği yönündeki şüpheli beyanlarını göz önünde  
bulunduran AĐHM, savcının soruşturmaya dahil edilmemesinin yalnızca askeri makamlarla  
adli makamlar arasında yaşanan koordinasyon eksikliğine bağlanamayacağı kanaatine  
varmıştır.  
8
Netice itibarıyla, soruşturmayı yapmakla görevli jandarmaların tutumları sonucunda hazırlık  
soruşturması ve sonuçları kamu denetiminden ve adli denetimden uzak tutulmuş ve gerçek  
sorumluların tespit edilerek hesap vermelerine engel olunmuştur .  
Sonuç olarak Yayladere Savcısının da tespit ettiği üzere sözkonusu tarihe kadar yürütülen  
soruşturmalar ciddi kusurlar ihtiva etmekteydi. AĐHM bunların hepsini birer birer  
değerlendirme durumunda değildir. 17 Eylül 1994 tarihinde olay yerine intikal eden askeri  
personelin olay yerinde toplanan mermi parçalarını gizlemiş olduğunu tespit etmek kafidir.  
Zira durum böyle olmamış olsaydı Subay Dilbaz‘ın ‘bilinmeyen tipte’ bir patlayıcı cisimin  
ölüme yol açtığını yazıyla bildirmesi mümkün olamazdı.  
Toplanan bu parçaların, fiziksel ve karakteristik özellikleri bakımından balistik incelemeye  
tabi tutulmaları gerekirdi. Zira bu parçalar ölüme yol açan top atışının kaynağının tespit  
edilmesi açısından ikna edici bir delil teşkil etmekteydi. Kuşkusuz Yayladere Savcısının,  
kaybolan bu parçaları köylülerin kendisine 12 Haziran 1996 tarihinde teslim ettiği şarapnel  
parçalarıyla telafi etmesi mümkün olamazdı.  
Mevcut dava koşullarında AĐHM, savcının, jandarma tarafından kendisine verilen muhtelif  
bilgileri kabul ettiği için ya da mevcut havan topları üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmadığı  
için suçlanamayacağını düşünmektedir. Kuşkusuz daha sonra gerçekleştirilen otopsi işlemi  
gibi tedbirler de soruşturmanın ilerleyişi açsından ikna edici sonuçlara ulaşılmasını  
sağlayamazdı. Zira yerel jandarma yetkililerinin kendi aralarında kanaat birliği içinde  
oldukları gözlenmekteydi .  
Mevcut davada, jandarmalar K.Ç. ve F.G. hakkında görevi kötüye kullanmak suçundan bir  
mahkumiyet kararı verildiği ve bu cezanın ertelendiği doğrudur. Ancak Pakize Uzun’un  
ölümünden sorumlu olanlar kişiler halen tespit edilememiştir.  
Eldeki bilgilere göre, ihmal nedeniyle dahi olsa, güvenlik güçlerinin ihtilaflı ölüme ilişkin  
sorumluluğu, 27 Ocak 1995 tarihinden bu yana yürütülen soruşturmalar çerçevesinde pratik  
olarak ihtimal dışı bırakılmıştır.  
Netice itibariyle, bölgede, suçun cezasız kaldığı ve emniyetin bulunmadığı duygusunun hakim  
olduğu bir dönemde Hükümet, bu duyguları pekiştirmek pahasına olayın üzerinden on iki yıl  
geçmiş olmasına karşın soruşturmanın ilerleyişi ile ilgili herhangi somut bir bilgi ya da elle  
tutulur bir sonuç sunamamış ve inandırıcı bir gelişme kaydedememiştir (bkz., Yaşa, adıgeçen,  
§ 104, ve Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, § 91).  
Bu itibarla Pakize Uzun’a ilişkin olarak AĐHS’nin 2. maddesi usul yönünden ihlal edilmiştir.  
Bu sonuç AĐHM’yi, aynı hükme ilişkin olarak başka yönlerden yapılan şikayetleri  
incelemekten muaf tutar.  
III. AĐHS’NĐN 6, 8, 13 VE 14. MADDELERĐNĐN VE 1 NO’LU EK PROTOKOL’ÜN 1.  
MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
AĐHS’nin 2. maddesi bakımından yaptığı ihlal tespitine istinaden AĐHM, mevcut başvuruda  
gündeme getirilen esas soruyu incelediği kanaatindedir.  
9
Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını göz önünde bulunduran AĐHM,  
AĐHS’nin 6, 8, 13 ve 14. maddeleriyle 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi yönünden yapılan  
şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran maddi ve manevi tazminat konusunu AĐHM’nin takdirine bırakmaktadır.  
Başvuran, anne-babasının evlerinin kısmen yıkılması sonucu uğranılan zararın 200.000.000  
TL (yaklaşık 106.000 Euro) tutarında olduğunu belirtmektedir. Manevi tazminat ile ilgili  
olarak ise başvuran, annesinin ölümünün kendisinde ve ailesinde yol açtığı derin acıyı dile  
getirmektedir. Başvuran bu nedenle kendisinin sedef hastalığına yakalandığını ve kızkardeşi  
N.G.’nin ise annesinin kaybının verdiği acıya dayanamayarak öldüğünü ifade etmektedir.  
Hükümet, manevi tazminat başğı altında bir tazminata hükmedilecekse, başvuranın  
iddialarını gereği gibi temellendirmemiş olması sebebiyle bu tazminatın sembolik olması  
gerektiğini savunmaktadır. Maddi tazminata ilişkin olarak ise Hükümet bu yönde bir belge  
sunulmağına dikkat çekmektedir. Genel olarak ise Hükümet adil tazmin sıfatı altında  
hükmedilecek tazminatların sebepsiz bir zenginleşme kaynağı teşkil etmemesi gerektiğini  
savunmaktadır.  
AĐHM, başvuranın başvurusunu kendisi, ölen annesi ve babası Hasan Uzun adına yaptığını  
anımsatmaktadır. Bu bağlamda başvuran, yalnızca ölene ilişkin olarak bir ihlal tespitinde  
bulunulmuş olsa dahi, 2. maddenin usulü yönünden ihlaline yol açan koşullar nedeniyle  
manevi tazminat talebinde bulunabilir (bkz., bu hususta, Kılınç ve diğerleri – Türkiye,  
no:40145/98, § 63, 7 Haziran 2005).  
Tüm unsurları ve benzer davalarda hükmettiği tazminat tutarlarını göz önünde bulunduran  
AĐHM, hakkaniyete uygun olarak tüm zararları için başvurana toplamda 20.000 Euro  
ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Başvuran bu meblağın 5.000 Euro’luk kısmını  
kendisine kalan 15.000 Euro’yu ise babası Hasan Uzun’un da aralarında bulunduğu hak  
sahiplerine ayıracaktır.  
10  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran davasının hazırlanması ve sunumu için içhukuk düzeyinde AĐHS organları önünde  
yaptığı masraf ve harcamalar için 30.000 Euro talep etmektedir. Başvuran masraf ve  
harcamalara ilişkin taleplerinin ikinci bölümünde ise 11.252,69 Đngiliz Sterlini talep  
etmektedir. Başvuran bu talebini şöyle ayrıntılandırmaktadır:  
-
Kurdish Human Rights Project’e ödenmesi gereken danışmanlık ücretleri : K.  
Yıldız, 1.837,50 Đngiliz Sterlini (12 saat 15 dk. çalışma ücreti) ; P. Leach, 450  
Đngiliz Sterlini (3 saat çalışma ücreti) ; A. Stock, 574,99 Đngiliz Sterlini (3  
saat 50 dk. çalışma ücreti) ; L. Claridge, 1.612, 50 Đngiliz Sterlini (10 saat 45  
dk. çalışma ücreti) ve M. Gündoğdu, 612,50 Đngiliz Sterlini (12 saat 15 dk.  
çalışma ücreti) ;  
-
-
139 sayfa çeviri ücreti, 1.780 Đngiliz Sterlini ;  
sekreterlik masrafları: iletişim bedeli, 1.230 Đngiliz Sterlini, posta masrafları,  
345 Đngiliz Sterlini, fotokopi masrafı, 235 ingiliz Sterlini  
Başvuran, bu meblağlara ilişkin olarak bi r ödeme makbuzu sunabilecek durumda olmadığını  
ve danışmanlarının masraf ve harcamalar başğı altında ödenecek tutarların Đngiltere’de  
bulunan banka hesaplarına yatırılmasını talep ettiklerini beyan etmektedir.  
Hükümet, ödenmesi istenen bu masraf tutarlarının suni olarak şişirildiği itirazında  
bulunmaktadır. Hükümet, basit bir çalışma saati özetinin avukatların bu çalışmaları yaptığını  
kanıtlayamayacağı kanaatindedir. Hükümet, ödeme belgesi, fatura ya da makbuzun  
bulunmaması durumunda AĐHM’nin bu ölçüsüz talebi kabul etmemesi gerektiğini  
değerlendirmektedir.  
AĐHM’nin içtihadına göre bir başvurana masraf ve harcamalarının geri ödemesi ancak,  
gerçekliği, zorunluluğu ve oranlarının makul olduğu ortaya konulduğu sürece yapılmaktadır  
(Nikolova – Bulgaristan, no: 31195/96, § 79).  
Mevcut davada başvuranın sunduğu ayrıntıları göz önünde bulunduran AĐHM, Kurdish  
Human Rights Project danışmanları tarafından çıkarılan masrafların gerektiği gibi sergilendiği  
konusunda ikna olmamıştır. Zira bu hususta herhangi bir belge sunulmamıştır. Buna karşın  
benzer davalarda hükmettiği tutarları ve kendi önünde yapılan çalışmaları göz önünde  
bulunduran AĐHM, her türlü vergiden muaf tutulmak üzere başvurana 5.000 Euro ödenmesine  
hükmetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.  
11  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Başvuranın AĐHS’nin 2. maddesi yönünden yaptığı şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;  
2. Ölen Pakize Uzun’a ilişkin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;  
3. Geriye kalan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından  
başvurana:  
i. maddi ve manevi tazminat olarak toplam 20.000 Euro (yirmi bin) ödenmesine,  
başvuranın bu meblağın 5.000 Euro’luk ( beş bin) kısmını kendisine, geriye kalan  
15.000 Euro’yu (on beş bin) ise babası Hasan Uzun’un da aralarında bulunduğu hak  
sahiplerine ayırmasına;  
ii. masraf ve harcamalar için 5.000 Euro (beş bin) ödenmesine;  
ii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
Karar vermiştir.  
Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 10 Mayıs 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
12