II. AĐHS’NĐN 5 § 3 MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Başvuran uzun tutuklu yargılanma süresinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu hususta
AĐHS’nin 5 § 3 maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.
AĐHM, AĐHS’nin 5 § 3 maddesinde hedeflenen dönemin son süresinin ‘ilk etapta, iddianın
yerindeliğine hükmedildiği tarih’ olduğunu hatırlatmaktadır (bkz. Wemhoff – Almanya, 27
Haziran 1968 tarihli karar, § 9, ve Labita – Đtalya, no: 26772/95, § 147).
Mevcut davada AĐHM başvuranın 29 haziran 2001 tarihinde tutuklu yargılanmasına karar
verilerek 21 Ocak 2003 tarihinde salıverildiğini tespit etmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi 21
Ocak 2003 tarihinde başvuranı bir hapis cezasına çarptırmıştır. Bu itibarla AĐHS’nin 5 § 3
maddesi uyarınca dikkate alınması gereken tutuklu yargılanma süresi bir yıl yedi aydır.
AĐHM, bir sanığın bir davadaki tutuklu yargılanma süresinin makul sınırı aşmamasına özen
gösterme görevinin ilk olarak ulusal adli mercilere düştüğünü hatırlatmaktadır. Bu maksatla
adli merciler, masumiyet karinesini göz önünde tutarak, bireysel özgürlük kuralı noktasında
bir istisnaya gidilmesini gerektirir nitelikte gerçek bir kamu menfaati bulunup bulunmadığını
tepit etmek üzere tüm dava koşullarını tetkik ederek salıverme taleplerini reddettikleri
kararlarında bu hususları belirtmelidirler. Bilhassa sözkonusu kararlarda yer verilen
gerekçeler ve ilgilinin başvurusunda belirttiği ihtilafa yol açmayan olaylar temelinde AĐHM,
AĐHS’nin 5 § 3 maddesinin ihlal edilip edilmediği hususunda bir karara varmak
durumundadır (bkz. Assenov ve diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu hususta yakalanan kimsenin bir suç işlediğinden şüphe etmek için makul nedenlerin
süreklilik arz etmesi tutukluluğun devam ettirilmesinin yasallığının olmazsa olmaz koşuludur.
Ancak bir süre sonra bu da yetersiz hale gelir. Bu durumda AĐHM adli mercilerce
benimsenmiş diğer gerekçelerin özgürlük mahrumiyetini meşru kılmaya devam edip
etmediğini ortaya koymalıdır. Şayet sözkonusu gerekçelerin ‘uygun’ ve ‘yeterli’ olduğu
ortaya çıkar ise AĐHM, ulusal makamların yargılamanın devamına özel bir önem atfedip
atfetmediklerini araştırır (bkz. diğerleri arasında, Mansur – Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli
karar, § 52, Ali Hıdır Polat – Türkiye, no: 61446/00, § 26, 5 Nisan 2005, ve Baltacı – Türkiye,
no: 495/02, § 48, 18 Temmuz 2006). Özellikle Smirnova – Rusya davasında (no: 46133/99 ve
48183/99, § 59) AĐHM tutukluluğun devamını meşru kılan makul dört temel neden
belirlemiştir. Sanığın duruşmaya çıkmama tehlikesi, (Stögmüller – Avusturya, 10 Kasım 1969
tarihli karar), sanığın serbest bırakıldıktan sonra adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda
önlemler alabilecek olması tehlikesi (bkz. Wemhoff, adıgeçen, § 14) ya da daha sonra başka
zararlar verebilmesi tehlikesi (bkz. Matznetter – Avusturya, 10 kasım 1969 tarihli karar, § 9)
ya da kamu düzenini bozma tehlikesi (bkz. Letellier – Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, §
51). Kaçma tehlikesi yalnızca bir mahkumiyet kararının ağırlığıyla ilgili olarak
değerlendirilemez. Sanığın kişiliği, alışkanlıkları, varlıkları, yargılandığı ülke ile ilişkileri ve
uluslararası bağlantıları gibi hesaba katılması gereken önemli sayıda başka etkenler de vardır.
Bu etkenler gerçek bir tehlike olup olmadığını ortaya koyucu nitelikte etkenlerdir. Gerçek bir
tehlikenin olmaması durumunda tutukluluğun devamı meşruiyetini kaybeder.
Mevcut davada Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın tutukluluk halinin devamına karar
verirken, hiçbir izahat vermeksizin, isnad edilen suç, delillerin durumu ve başvuranın
5