CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
KARATAŞ-TÜRKİYE DAVASI  
(23168/94)  
Strazburg  
8 Temmuz 1999  
USULİ İŞLEMLER  
1. Dava, Sözleşme’nin 32. Maddesi’nin 1. fıkrası ve 47. Maddesinde öngörülen  
üç aylık süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu  
(“Komisyon”) tarafından, Sözleşme’nin3 eski 19. maddesi gereğince kurulan  
Mahkememize sunulmuştur. Dava, bir Türk vatandaşı olan Bay Hüseyin Karataş  
tarafından Sözleşme’nin eski 25. Maddesi uyarınca 27 Ağustos 1993 tarihinde  
Türkiye aleyhine Komisyona yapılan bir başvurudan (no. 23168/94)  
kaynaklanmıştır.  
Komisyon’un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski  
Mahkeme A İçtüzüğü1’nün 32. Madde 2. fıkrasına dayanmaktadır. Talebin amacı,  
dava esaslarının, davalı Devlet tarafından Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve  
10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına  
ilişkin bir kararın verilmesidir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler  
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam  
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı  
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan  
amaçlarla alıntılanabilir.  
2. Eski Mahkeme A İçtüzüğünün 33. Madde, 3. fıkrası uyarınca yapılmış olan  
soruşturmaya cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve  
kendisini temsil edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski İçtüzük 30. Maddesi).  
Bunun sonucunda, zamanın Mahkeme Başkanı olan Sn. R. Bernhardt avukata yazılı  
takibatlarda Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (eski İçtüzük 27. Maddesi, 3.  
Madde). İleri bir aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber başvuran  
avukatına sözlü takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir (36. Madde, 5.  
Fıkra).  
3. 11 no’lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle  
usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla  
(Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Maddesi) ve Sekreter aracılığıyla  
hareket eden Sn. Bernhardt, Türk hükümeti (“Hükümet”) temsilcisi, başvuran  
avukatı ve Komisyon Delegesi ile yargılama sürecinin organizasyonu konusunda  
temasa geçmiştir (Eski İçtüzük 37. Maddesi, 1. ve 38. Fıkra). Bunun sonucunda  
gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter Hükümetin ve başvuranın görüşlerini  
sırasıyla 17 ve 25 Temmuz 1998 tarihlerinde almıştır. 8 Eylül tarihinde Hükümet  
görüşüne eklenecek evrakları göndermiştir.  
4. 11. no’lu Protokol’ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra  
ve anılan Protokol’ün 5. Maddesi 5. Fıkrası uyarınca, dava Büyük Daireye  
sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber bu dava ve Arslan - Türkiye  
(başvuru No. 23462/94); Polat - Türkiye (No. 23500/94); Ceylan - Türkiye (No.  
23556/94), Okçuoğlu - Türkiye (No. 24146/94); Gerger - Türkiye (No. 24919/94);  
Erdoğdu ve İnce - Türkiye (No. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu -  
Türkiye (No. 23536/94 ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (No. 23927/94 ve  
24277/94); Sürek - Türkiye, No. 1 (No. 26682/95), Sürek - Türkiye No. 2 (No.  
24122/94); Sürek - Türkiye No. 3 (No. 24735/94) ve Sürek- Türkiye No. 4 (No.  
24762) olmak üzere, Türkiye’ye karşı açılan on iki dava için adaletin doğru şekilde  
uygulanmasına yönelik olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar vermiştir.  
5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet Türkiye için res’en, seçilmiş  
bulunan hakim Sn. R. Türmen (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 2. Fıkrası ve Mahkeme  
İçtüzüğü 24. Madde, 4. Fıkra), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan  
Yardımcısı Sn. E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J.P. Costa ile Sn. M.  
Fischbach’tan oluşmuştur (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 3. Fıkrası ve İçtüzük 24.  
Maddesi 3 ve 5(a) Fıkrası). Heyet için atanan diğer üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo,  
Sn. G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn. F. Tulkens, Sn. V. Straznicka,  
Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H. S. Gereve, Sn. A. Baka, Sn. R. Maruste  
ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzük 24. Maddesi, 3. ve 5.(a) Fıkrası ve İçtüzük 100.  
Maddesi, 4. Fıkra).  
19 Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzük 28. Maddesi, 4. Fıkrasına  
uygun olarak Oğur - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak davadan  
çekilmesinden sonra Sn. Türmen’i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  
tarihinde Hükümet Sn. F. Gölcüklü’nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ  
etmiştir (İçtüzük 29. Maddesi, 1. Fıkra).  
Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Sn.  
Botoucharova’nın yerine Sn. K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Maddesi, 5 (b)  
Fıkrası).  
6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Maddesi, 1. Fıkra), Komisyon  
üyelerinden biri olan Sn. H. Danelius’u Heyet huzurunda takibatlara katılmak üzere  
atamıştır.  
7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma halka açık olarak 5 Mart 1999  
tarihinde Polat - Türkiye davası ile eş zamanlı olarak Strazburg’daki İnsan Hakları  
Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.  
Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:  
(a)  
Hükümet adına  
Sn. D. TEZCAN  
Sn. ÖZMEN  
Ortak Ajanlar,  
Sn. B. ÇALIŞKAN  
Sn. G. AKYÜZ  
Sn. A. GÜNYAKTI  
Sn. F.POLAT  
Sn. A.EMÜLER  
Sn. I.BATMAZ KEREMOĞLU  
Sn. B.YILDIZ  
Danışmanlar  
Sn. Y.ÖZBEK  
(b)  
Komisyon adına  
Sn. H.DANELIUS  
Başvuran adına  
Delege  
Avukat  
(c)  
İstanbul  
TUNCER  
Barosu’ndan  
Sn.  
G.  
Mahkeme, Sn. Danelius’un, Sn. Tuncer’in, Sn. Tezcan’ın ve Sn. Özmen’in  
beyanlarını dinlemiştir.  
DAVA ESASLARI  
I. DAVA KONUSU OLAYLAR  
8. Sn. Hüzeyin Karataş Kürt kökenli Türk olup 1963 yılında doğmuştur.  
İstanbul’da yaşamaktadır ve psikolog olarak çalışmaktadır.  
9. Kasım 1991 tarihinde İstanbul’da “Dersim - Bir İsyanın Türküsü1” başlıklı  
bir şiir antolojisi yayınlamıştır.  
10. 8 Ocak 1992 tarihinde, 1 no’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”, “Devlet Güvenlik Mahkemesi”)  
başvuranı ve yayıncısını “Devletin bölünmez bütünlüğü” aleyhine propaganda  
yapmakla suçlamıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nun (3713 sayılı kanun - aşağıdaki  
paragraf 18’e bakınız) 8. maddesinin uygulanmasını ve ilgili eserin nüshalarının  
toplatılmasını talep etmiştir (bkz. Aşağıdaki 16. paragraf). Talebini desteklemek  
amacıyla antolojiden yapılan ve aşağıda sunulan alıntıları sunmuştur.  
“.....  
[Özgürlük klanın yasasıdır]  
... kutsal ellerimizde  
büyük bir tutku büyüyor  
- eski Kürdistanın ışığı  
Gün ışığında Munzursuyu2 kanımızla ala bulanmadıkça  
Osmanlı fahişesinin eniklerinin ezmesine izin vermeyeceğiz  
Ötesi  
Binlerce yıldır kanuna uyduk  
Özgürlük klan yasasıdır.  
[Yalnızlık içinde, mezar taşlarına baktılar]  
Dersimin yüreği parçalandı  
Kıyılan gibi kıvrılan sokakları  
Dinamitin patlaması  
Kepçelerin gürültüsü  
Askerlerin botları...  
Bir elde ilaç şişesi  
Diğerinde zehir  
Diğerlerinde Babil kuleleri  
Türkler geliyor  
Okullarıyla  
Sadece zulüm kelimesini  
Çok iyi bildiğimiz  
Dilleriyle......  
Meclisin koridorlarında  
Galerilerde  
Garnizonlarda  
Soykırım hazırlıyorlar  
Sınır bilmeyenler gibi...  
Hızır’ın1 başında, yiğidim  
Ne gördük  
Ne de duyduk böyle şey  
Sorarım kardeşim,  
Hangi kutsal kitap kabul eder böyle bir zalimliği?  
..  
[Sessizce Deşt köyüne doğru baktılar]  
... ve şimdi  
zulüm adım adım yayılıyor  
kanımız akan kana karışacak.  
Direniş ve ihanet  
Özgürlük ve esaret  
Yan yana...  
Bir kanun olarak kabul etmedik mi  
Binlerce yıldır  
Kan kanla yıkanır diye?  
....  
[Sessizlik içinde, gözyaşları yere düşer]  
.... binlerce yıldır felaketler hayatımızı değiştirmedi  
Kürdistanımız için  
Dersimimiz için  
İsyan ateşiyle sarhoş kellemizi veririz  
....  
[Sessizlik içinde, silahlarını ve tüfeklerini yağladılar]  
.. haydi gidelim  
güçlülerin çocukları  
duyduk  
dağlarda isyan varmış  
duyup bir şey yapabiliyor muyuz?  
Düğün dernek başlasın  
Damlar kadar yüksek alevler göğe yükselsin  
Gün bitmeden toplar sessizce düşer  
Kutsal Kürdistan  
Güzel Kürdistan  
Kürdistan dostumuz  
...  
[Kardeş olmak için polislere doğru yürüdüler]  
...  
Binlerce yıl, yoldaş,  
Yakından tanırız  
En barbar zulümleri  
Yaşadığınçağın aşkına sorarım sana  
Bu zülme ne kadar daha dayanacağız?  
...bizi özgürlüğe  
götürecek yüce dağlar...  
[Karlıdır dağlar]  
..Osmanlı fahişesinin enikleri  
defalarca yumrukladı dağlarımızı  
akan suları  
baharımızı  
...  
katliama hazırlanıyorlar  
sınır tanımayanlar gibi.  
... Binlerce yıldır, klanımız  
dört bir yanı sarılı vatanımızda kuşatma altında.  
[Önümüzdeki dağlarda kar sesi var]  
...  
Yüreğimde sınırsız bir öfke  
Dilsiz bir nefret  
(...)  
Kanunlar geçit vermiyor  
İsyan dağlardan gelir  
Kimisi tarih için öldü  
Kimisi ölümlerine yürüdü.  
[Yalnızlığa doğru yürüdüler]  
... bir avuç cesur adam  
kutsal gövdelerinin umut ve direnişi ile  
parça parça özgürlüü süslediler  
önümüzde,  
Ölümlerine yürüyenler...  
Genç Kürtler  
“Ben yirmi beş” yaşındayım  
Şehit ölürüm  
Kürdistan şehitlerine katılırım  
Dersim yenildi  
Ama Kürtçülük  
Ve Kürdistan yaşayacak  
Genç Kürtler intikam alacak  
Can bedenden çıkınca  
Yüreğim ağlamayacak  
Bu günü yaşamak  
Kürdistan şehitlerine katılmak  
Ne mutlu...  
[Alişer de ölmüştür]  
...  
Asırlaca devletsiz yaşadık,  
sürgünde, katliamlarda  
asırlarca  
yollarda  
Arkamızda bir kılıç taşıdık  
Ama kılıca yenilmedik asla  
...  
Muhterem Hasanan1Şeyhi Alişer  
Nasıl öceleğini bilecek kadar cesurdu  
Şerefi, vatanı ve  
Özgürlüğü için...  
Bizden sonrakilere  
Nasıl anlatırım  
Tüm bunların cesur ve kahramanca olduğunu  
Tüm bedenime mertlik doldurduğunu  
...  
Sizi çağırıyorum özgürlüğe,  
ölüme  
bu dağlarda  
bu kutsal baharda  
ölümle yürüyoruz  
özgürlük ölümle kutsal  
Sizi çağırıyorum ölmeye;  
-zaman yürek atışı gibi yaralı.  
...  
[Sürgün]  
...  
Garnizonlar  
Garnizon okulları  
Çocuklar  
Kadınlar...  
İntikam şarkıları  
Çocukların anaları  
El ele  
Yan yana  
Teslim olma ve direniş  
Ve ağırbaşlılık  
Ve şeref  
Ve Kürtün gururu  
Mazlum Doğanların1  
Alı Haydar Yıldızeslerin  
Hayri Durmuşeslerin  
Delil Doğanların  
Yeminleriyle  
Yavaş yavaş  
Damla damla  
Gizli isyanına döndü.”  
11. Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda özellikle tırnak içinde  
gösterilen bölümlerin (bkz. Yukarıdaki 10. paragraf) hiçbir şekilde kendi görüşlerini  
yansıtmadığını ileri sürerek aleyhine yapılan suçlamaları ret etmiştir.  
12. 22 Şubat 1993 tarihinde birisi askeri hakim olmak üzere üç hakimden  
oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı belirtilen suçlamalardan suçlu bulmuş  
ve 3713 sayılı kanunun 8(1) Maddesi uyarınca bir yıl, sekiz aylık hapis cezasına ve  
on aylık taksit halinde ödenecek olan 41.666.666 Türk Lirası (TRL) tutarında para  
cezasına çarptırmıştır. Mahkeme aynı zamanda ilgili yayınların toplatılması emrini  
vermiştir.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının sunumlarının tamamını  
kabul etmiştir ve söz konusu şiirlerin Türkiye’nin belli bir bölgesini “Kürdistan”  
olarak adlandırdığını ve bu bölgedeki isyan hareketlerini Kürtlerin ulusal  
bağımsızlık mücadelesi olarak adlandırarak bu hareketleri övdüğünü tespit etmiştir.  
Devlet Güvenlik mahkemesinin görüşünde, eserde belirgin bir şekilde yer alan  
övgü ifadesinin Türk uluslunun bütünlüğüne ve Türk Devletinin toprak bütünlüğüne  
zarar veren bölücü propaganda teşkil etmektedir ve Bay Karataş’ın mahkumiyetini  
haklı kılmaktadır.  
13. 1 Temmuz 1993 tarihinde Yargıtay başvuranın temyiz başvurusunu ret  
etmiştir. Kararın düzeltilmesine ilişkin olarak başvuran tarafından daha sonra aynı  
mahkemeye yapılan başvurusu da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.  
14. 30 Ekim 1995 tarihinde, 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı kanun yürürlüğe  
girmiştir. Bu kanun 3713 sayılı kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanabilecek hapis  
cezası sürelerini azaltırken para cezalarını artırmıştır (bkz. Aşağıdaki 18. paragraf).  
2. maddeye ilişkin geçiş hükmünde, 4126 sayılı kanun 3713 sayılı kanunun 8.  
maddesi uyarınca uygulanan cezaların otomatik olarak gözden geçirileceği hükmünü  
getirmiştir (bkz. Yukarıdaki 19. paragraf).  
15. Sonuç olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın davasını dava  
esaslarına dayalı olarak yeniden incelemiştir. 19 Nisan 1996 tarihli kararında,  
mahkeme Bay Karataş’ın hapis cezasını bir yıldan, bir ay on güne indirmiş ancak  
para cezasını 111.111.110 TL tutarına çıkartmıştır.  
Başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine, Yargıtay 1 Aralık 1997  
tarihli kararı onaylamıştır.  
Bu tarihte Bay Karataş halen Ümraniye Hapishanesinde (İstanbul) hapis  
cezasını çekmekteydi.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALARI  
A. Ceza Kanunu  
1. Ceza Kanunu  
16. Ceza Kanununun ilgili hükümleri şu şekildedir:  
Madde 2, 2. fıkra  
“Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir  
olunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik  
ve infaz olunur.”  
Madde 36, 1. fıkra  
“Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak  
üzere hazırlanan veya fiilin irtikabından husule gelen eşya fiilde methali olmayan  
kimselere ait olmamak şartıyla mahkemece zabıt ve müsadere olunur.”  
2. Basın Kanunu (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)  
17. Basın Kanunun 3. Maddesi (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)  
aşağıdaki şekildedir:  
Madde 3  
“Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla yayınlanan  
diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.  
Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde  
gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması veya  
satışa arzı "neşir" sayılır.  
Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu neşir  
ile vücut bulur.”  
3. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun)  
18. 3713 sayılı ve 12 Nisan 1991 tarihli terör eylemlerinin önlenmesine ilişkin  
kanun 30 Ekim 1995 tarihinde yürürlüğe giren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı  
kanun ile değişiktir (aşağıdaki paragraf 19’a bakınız). 8. ve 13. Maddeler şu  
şekildedir:  
Eski 8. Madde, 1. fıkra  
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  
bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  
kullanılan yöntem ve niyet dikkate alınmaksızın yapılamaz. Yapanlar hakkında  
iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır  
para cezası hükmolunur. Bu suçun mükerreren işlenmesi halinde, verilecek  
cezalar paraya çevrilemez.”  
Yeni 8. Madde, 1. ve 3. fıkra  
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  
bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  
yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon  
liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun  
mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.  
....  
Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı  
mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi  
halinde,sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan  
iki yıla kadar hapis, yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası  
hükmolunur.”  
Eski 13. Madde  
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  
veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”  
Yeni 13. Madde  
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  
veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.  
“Ancak, bu madde hükmü, 8’inci madde uyarınca verilen mahkumiyet  
kararları için uygulanmaz.”  
4.  
3713 sayılı Kanunu değiştiren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126  
sayılı Kanun  
19. 27 Ekim 1995 tarihli Kanun bu kanunun 3713 sayılı kanunun 8. maddesinin  
ceza hükümlerine (bkz. Yukarıdaki 18. paragraf) yaptığı değişiklikler için geçerli  
olan “2. maddeye ilişkin geçici hükmü” içermektedir. Bu geçici hüküm şu  
şekildedir:  
“Mevcut kanunun yürürlüğe girmesini takip eden ay içinde, kararı veren  
mahkeme Terörle Mücadele kanunun 8. maddesi uyarınca (3713 sayılı kanun) ve  
3713 sayılı Kanunun 8. Maddesine .... yapılan değişikliğe uygun olarak mahkum  
edilen kişinin davasını yeniden inceleyecek, kişiye uygulanan hapis cezası  
süresini yeniden ele alacak ve kişinin 13 Temmuz 1965 tarihli ve 647 sayılı  
kanunun 4 ve 6. maddelerinden faydalanıp faydalanamayacağına dair bir karara  
varacaktır.”  
5. Cezanın İnfazına İlişkin Kanun (13 Temmuz 1965 tarih ve 647  
sayılı kanun)  
20. Cezanın infazına ilişkin kanunun 5. bölümünün ilgili bölümleri (647 sayılı  
kanun) şu şekildedir:  
“Para cezası kanunda yazılı hadler arasında tayin olunacak bir miktar paranın  
Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.  
.....  
Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içerisinde para  
cezasını ödemezse, Cumhuriyet Savcısının kararıyla bir gün on bin lira sayılmak  
üzere hapsedilir.  
...  
Para cezası yerine çektirilen hapis cezası 3 yılı geçemez.”  
6. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu  
21. Asliye kararları aleyhine kanun açısından temyiz ile ilgili kabul edilebilir  
gerekçelerle ilişkin Ceza Muhakemeleri Usul Kanunun ilgili hükümleri şu  
şekildedir:  
Madde 307  
“Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.  
Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna  
muhalefettir.”  
Madde 308  
“Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır:  
Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması,  
1-  
2 - Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin hükme  
iştirak etmesi,  
....”  
B. Hükümet Tarafından Sunulan İçtihatlar  
22. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı  
tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten (Ceza  
Kanunun 312. maddesi) sanık şahısların aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ve  
Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmaktan sanık (3713 sayılı  
Kanunun 8. Maddesi - yukarıdaki 18. paragrafa bakınız) şahısın aleyhine  
suçlamaların geri çekilmesine ilişkin diğer beş kararın bazı suretlerini temin etmiştir.  
Suçların neşir yoluyla işlendiği davaların çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının  
kararına yönelik sebeplerin takibatların zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden  
unsurlardan bazılarının tespit edilememesi yada yetersiz delil olması gibi hususları  
içermektedir. Diğer gerekçeler yayınlanan neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir  
amacın olmadığı ya da suç işlenmediği ya da sorumlu şahısların tespit edilememesi  
gibi hususları içermiştir.  
Ayrıca, Hükümet yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu  
bulunmadığı içtihatlarda Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen birkaç  
kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100; 1992/33, 62,  
73, 89, 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94, 114; 1994/3, 6, 12, 14, 68, 108, 131, 141,  
155, 171, 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88, 92, 96, 101, 120, 124, 134,135;  
1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54, 73, 86, 91, 103, 119, 353; 1997/11, 19, 32,  
33, 82, 89, 113, 118, 130, 140, 148, 152, 153, 154, 187, 191, 200, 606; 1998/6, 8,  
50, 51, 56, 85, 162.  
Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar açısından, bu  
davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan biri olan  
“propagandanın” yapılmadığı gerekçesine dayanarak yada kullanılan kelimelerin  
tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu kararları vermişlerdir.  
23. Başvuran verilen cezalara ilişkin bilgiler ile birlikte Devlet Güvenlik  
Mahkemesinde dava ile sonuçlanan eserlerin listesini ve çok sayıda yazar ve  
yayıncının aleyhine takibatları sunmuştur. Örnek olarak suç işlemeye teşvik  
etmekten ve Kürt lehtarı propaganda yapmaktan suçlu bulunan yazar İ.B. ve editör  
A.N.Z aleyhine verilen bazı kararların nüshalarını sunmuştur. Bunlar 1991/149;  
1993/ 109- 148- 169- 229- 223; 1994/ 28- 143- 249- 257-; 1995/ 10- 32- 84- 225-  
283- 319- 327- 436; 1996/ 87- 136- 175- 213- 214- 252; 1997/ 49- 50- 53- 63- 120-  
274- 571-; 1998/ 22- 23 sayılı kararlardır.  
C. Devlet Güvenlik Mahkemeleri  
24. Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1961 Anayasası’nın 136. Maddesine uygun  
olarak 11 Temmuz 1973 tarih ve 1773 sayılı Kanun ile oluşturulmuştur. Bu kanun  
15 Haziran 1976 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlükten  
kaldırılmıştır. Söz konusu mahkemeler daha sonra 1982 Anayasası ile Türk yargı  
sistemine yeniden dahil edilmiştir. Gerekçenin ilgili bölümü aşağıdaki metni  
içermektedir:  
“İşlendiği zaman uygun kararın verilebilmesi için özel bir yargı gerektiren ve  
Devletin mevcudiyeti ve istikrarını etkileyen eylemler olabilir. Bu tür davalar için  
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması gereklidir. Anayasamızın doğasında  
bulunan ilkeye uygun şekilde, işlendikten sonra belli bir eyleme ilişkin karar  
verilmesi amacıyla öze bir mahkemenin kurulması yasaklanmıştır. Bu sebeple  
Devlet Güvenlik Mahkemeleri yukarıda belirtilen suçları içeren davaları yargılamak  
için Anayasamızda Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştur. Yetkilerini  
belirleyen özek hükümlerin önceden yürürlüğe sokulduğu ve herhangi bir suç  
işlenmeden mahkemelerin kurulduğu göz önünde bulundurularak...., anılan türden  
suçlar işlendikten sonra bu suçların ele alınması için kurulmuş olan mahkemeler  
olarak tanımlanamazlar.”  
Devlet Güvenlik Mahkemesinin yapısı ve işlevi aşağıdaki kurallara tabidir.  
1. Anayasa  
25. Yargı organlarına ilişkin anayasal hükümler şu şekildedir:  
138.Madde, 1 ve 2. fıkra  
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka  
uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.  
Hiçbir organ, makam, ....veya....... kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında  
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez;  
tavsiye ve telkinde bulunamaz.”  
139. Madde, 1. fıkra  
Hakimler... azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen  
yaştan önce emekliye ayrılamaz...”  
143. Madde, 1-5. fıkraları  
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve  
nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan  
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlara bakmak üzere Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri kurulacaktır.  
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir başkan, iki asil ve iki yedek üye ile  
savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.  
Başkan, bir asil ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve  
Cumhuriyet savcıları arasından; bir asil ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri  
hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri  
hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.  
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, üye ve yedek üyeleriyle savcı ve savcı  
yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.  
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.  
…”  
145. Madde, 4. Fıkra  
“Askeri yargı  
Askeri hakimlerin özlük isleri ve yükümlülükleri … mahkemelerin  
bağımsızlığı, hakimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla  
düzenlenir. Kanun, ayrıca askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri  
hizmetler yönünden askeri hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli  
bulundukları komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir…”  
2. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri  
Hakkındaki 2845 Sayılı Kanun  
26. Anayasa’nın 143. Maddesine dayalı olarak, 2845 Sayılı Kanunun Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili hükümleri şu şekildedir:  
1. Madde  
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen  
ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan  
doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara  
bakmak üzere … il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik  
mahkemeleri kurulmuştur.”  
3. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan ile iki üyeden oluşur ve ayrıca iki  
yedek üye bulunur.”  
5. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemesinin başkan ve bir asıl bir yedek üyesi … adli  
yargı hakimler arasından; bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış askeri  
hakimler arasından … tanır.”  
6. Madde, (2), (3) ve (6) Fıkraları  
“Askeri hakimler arasından üye,yedek üye ve Cumhuriyet savcı  
yardımcılarının atanmaları, Askeri Hakimler Kanununda gösterilen usule göre  
yapılır.  
Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklı olmak üzere Devlet  
Güvenlik Mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri … muvafakatları  
alınmadıkça dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar.  
Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye,  
Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına  
göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili  
kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hakimin … görev yeri veya  
görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir.”  
9. Madde, (1). Fıkrası  
“Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla  
görevlidir.  
(d) Anayasanın 120'nci maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen  
Bölgelerde, Olağanüstü Halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.  
(e) “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen  
ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan  
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlar.  
…”  
27. Madde, 1. Fıkra  
“Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.”  
34. Madde, 1. ve 2. Fıkra  
“Devlet güvenlik mahkemelerinde göreve atanan askeri hakimlerin … özlük  
işlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin  
cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve  
kovuşturulmasında bu … kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri  
uygulanır. …  
Askeri yargıya mensup hakimler hakkında verilecek Yargıtay notları ve  
adalet müfettişlerince … yapılacak soruşturmalara ilişkin evrak Adalet  
Bakanlığına gönderilir.”  
38. Madde  
“Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresinin tamamını veya bir kısmını  
kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde birden  
fazla Devlet güvenlik mahkemesi olmak kaydıyla, Devlet güvenlik mahkemesi  
aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine dönüştürülebilir…”  
3. Askeri Hakimler Kanunu (357 Sayılı Kanun)  
27. Askeri Hakimler Kanununun ilgili hükümleri aşağıda şekildedir:  
Ek Madde 7  
“Devlet güvenlik mahkemesi üyeliği veya yedek üyeliği … görevlerine  
atanan askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi  
yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, bu Kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı  
Kuvvetleri Personel Kanununun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda  
belirtilen şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.  
(a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimlere subay sicil  
belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil amiri Milli Savunma  
Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.”  
…”  
Ek Madde 8  
“Devlet güvenlik mahkemelerinin askeri yargıya mensup; mahkeme üyeleri  
…, Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup  
olduğu Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli  
Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan Kurul tarafından  
seçilir ve usulüne uygun olarak atanırlar…”  
16. Madde, 1. ve 3. Fıkra  
“Askeri hakimlerin … atanmaları bu kanun hükümleri saklı kalmak şartıyla  
Silahlı Kuvvetler mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki hükümler esas  
alınarak Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile  
Cumhurbaşkanın onayına sunulur ve Resmi Gazete ile yayınlanır.”  
......  
“Askeri hakimlik kadrolarına yapılacak atamalarda … Askeri Yargıtay  
notları, müfettiş raporları ve idari üstlerce düzenlenen siciller göz önünde  
tutularak işlem yapılır.”  
18. Madde, 1. Fıkra  
“Askeri hakimler … maaş dereceleri, maaş yükselmeleri ve diğer özlük  
hakları subaylar hakkındaki kanun hükümlerine tabidir.”  
29. Madde  
“Askeri Hakim subaylar hakkında Milli Savunma Bakanı tarafından,  
savunmaları aldırılarak, aşağıda açıklanan disiplin cezaları verilebilir:  
A. Uyarma: Görevde daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile  
bildirilmesidir.  
.........  
B. Kınama: Belli bir eylem veya davranışın kusurlu sayıldığının yazı ile  
bildirilmesidir.  
.........  
Bu cezalar kesin olup, ilgilinin kuvvet komutanlığındaki dosyası ile kıta  
şahsi dosyasına konur, siciline işlenir.”  
38. Madde  
“Askeri hakimler … görevlerini yaparlarken eşiti adliye hakimlerinin ve  
savcılarının özel kıyafetini taşırlar…”  
4. Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi (22 Mayıs 1930)  
28. 22 Mayıs 1930 tarihli Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi aşağıdaki  
hükümleri öngörmektedir:  
“Memuriyetinin nüfuzunu suiistimal ile askeri mahkemeler üzerinde tesir  
yapanlar beş seneye kadar hapsolunur.”  
5. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 Sayılı Yüksek Askeri İdari  
Mahkemesi Kanunu  
29. Madde kapsamında Askeri Yargıtay’ın Birinci Dairesi adli kararlara ilişkin  
başvurular ve başta mesleki terfi olmak üzere subayların kişisel durumu ile ilgili  
ihtilaflara dayalı zarar taleplerini inceleme yetkisine sahiptir.  
KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT  
30. Bay Karataş 27 Ağustos 1993 tarihinde Komisyon’a başvuruda  
bulunmuştur. Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız  
bir mahkeme olarak kabul edilemeyeceğinden Devlet Güvenlik Mahkemesinde adil  
bir yargı olduğunu ret ettiğini belirtmiştir. Şiirlerinin yayınlanmasına dayalı olarak  
mahkum edilmesinin 14. Madde ile birlikte ya da ayrı ayrı ele alınan Sözleşme’nin  
9. ve 10. Maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.  
31. Komisyon başvuruyu kabul etmiştir (23168/94 sayılı). 11 Aralık 1997  
tarihli raporunda (Sözleşme’nin eski 31. Maddesi), Madde 9 ile birlikte ele alınan  
10. Maddenin (26’ya karşı 6 oyla) ve 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği  
yönünde (31’e karşı 1 oyla) görüş bildirmiştir.  
Komisyon görüşünün ve raporda bulunan kısmi muhalefet şerhinin tam metni  
bu kararın ekinde sunulmuştur.1  
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR  
32. Görüşlerinde ve duruşmada Hükümet Mahkemeden Sözleşme’nin 6.  
maddesinin 1.fıkrası ile 9 ve 10. maddelerin ihlal edilmediği gerekçesine dayanarak  
Bay Karataş’ın başvurusunun reddini talep etmiştir.  
33. Başvuran Mahkemeyi Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. fıkrası ile 9 ve 10.  
maddelerinin ihlalin kabulünü talep etmiş ve davanın özü itibariyle 7. Maddenin  
ihlalinden şikayetçi olmuştur. Aynı zamanda başvuran 41. Madde uyarınca adil  
tazmin talebinde bulunmuştur.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. DAVA KAPSAMI  
34. Mahkeme huzurunda, başvuran Sözleşme’nin 7. Maddesinin ihlalinden  
şikayetçi olmuştur. Ancak Mahkeme Bay Karataş’ın bu şikayetlerini Komisyon  
başvurunun kabul edilebilirliğini incelediği aşamada sunmadığından (bkz.  
Yukarıdaki paragraf 30) bu şikayetleri göz önünde bulundurmayacağını bildirmiştir  
( bkz.,mutatis mutandis, 25 Şubat 1997 tarihi Findlay- Birleşik Kraliyet davası  
kararı, 1997-I sayılı Karar ve Hüküm Raporları, sayfa 277, 63. fıkra).  
II. SÖZLEŞME’NİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI  
35. Bay Karataş başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun)  
8. maddesi uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme’nin 9 ve 10. Maddesini ihlal ettiğini  
bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin  
Mahkeme tarafından Komisyon ile aynı şekilde (yukarıdaki paragraf 31’e bakınız.)  
sadece Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik öneriye itirazda bulunmamıştır.  
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, dava esaslarına yönelik olarak kanuni açıdan  
nitelik tespitine hakim olduğundan, başvuranlar, hükümetler ya da Komisyon  
tarafından sunulan nitelik tespitinin kendisi açısından bağlayıcı olduğunu kabul  
etmediğini belirtmiştir (19 Şubat 1998 tarihli Guerra ve Diğerleri- İtalya davası  
kararı, Raporlar, 1998-I, sayfa 223, 44. fıkra).  
Sözleşme’nin 10. Maddesi şu şekildedir:  
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,  
kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu  
olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde,  
devletlerin radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı  
tutmalarına engel değildir.  
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik  
bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak  
bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  
işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  
korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya  
yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  
formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”  
36. Mahkeme huzurunda bulunanlar, başvuranın mahkumiyetinin ifade  
özgürlüğü hakkının kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata  
varmışlardır. Bu tür bir müdahale Madde 10’un ikinci paragrafın gereklerini yerine  
getirmediği sürece Madde 10’u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı Mahkeme  
“kanun tarafından öngörülen şekilde” anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla  
meşru amaca yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için  
“demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.  
1. “Kanunlar tarafından öngörülme”  
37. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.  
38. Hükümet, değişiklik ile birlikte 4126 sayılı kanunun 8. maddesinin  
metninin ilgili hükümde belirtilen suçu teşkil eden unsurları açıklığa  
kavuşturduğunu, 8. Maddenin yeterince açık bir hale geldiğini ve başvuranın 4126  
sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra davası yeniden incelendiği için bu  
değişiklikten faydalandığı yönünde görüş bildirmiştir (yukarıdaki paragraf 19’a  
bakınız).  
39. Mahkeme huzurunda yapılan sözlü duruşmada, Komisyon Delegesi 8.  
maddenin metninin belirsiz olduğu ve “kanun” teriminin doğasında bulunan açıklık  
ve öngörülebilirlik gereklerinin yerine getirilip getirilmediği konusunun  
sorgulanabileceği hususunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon’un 8. maddenin  
başvuranın mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele  
aldığını belirterek delege ihlalin “kanun tarafından öngörüldüğü” yönünde görüş  
bildirmiştir.  
40. Mahkeme Delege’nin 1991 Yasasının 8. maddesinin metninin belirsizliğine  
ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme de başvuranın  
mahkumiyetinin 3713 sayılı kanunun 8. maddesine dayalı olmasından dolayı (3713  
sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına müdahalenin “kanun tarafından  
öngörülen” olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir.  
2. Meşru amaç  
41. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon’nun belirttiği  
gibi “devlet güvenliğini” korumak ve “kamu düzenini” sağlamak değil aynı  
zamanda “devlet bütünlüğünü” ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş  
bildirmiştir.  
42. Komisyon kendi adına başvuranın mahkumiyetinin yetkililerin 10.  
Madde’nin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlar olan yasadışı terör faaliyetlerine  
karşı mücadele etme ve ulusal güvenlik ve kamu güvenliğini koruma amacına  
yönelik çabalarının bir kısmı olduğunu kabul etmiştir.  
43. Başvuran, müdahalenin amacının “asayişsizliği” engellemek olabileceğini  
kabul etmiştir.  
44. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini  
(Bakınız 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,  
10. fıkra) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte  
olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal  
güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi  
olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu  
kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına  
dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki  
Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.  
3. “Demokratik Toplum için Zaruriyet”  
(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları  
(i) Başvuran  
45. Başvuran mahkum edilmesinin esas nedeninin şiirlerinde Kürtlerden ve  
“Kürdistan”dan bahsetmesi olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim, yetkililerin gözünde,  
kendisinin tek suçu resmi çizgiyi izlememesidir.  
Ancak, söz konusu eserin yazarın abartı içeren renkli bir dille görüş, kızgınlık,  
duygu ve mutluluklarını ifade ettiği şiirlerin antolojisi olduğu göz önünde  
bulundurulmalıdır. Bu yüzden kitap ilk olarak edebi eserdir ve bu şekilde ele  
alınmalıdır.  
(ii) Hükümet  
46. Hükümet başvuranın şiirlerinin bölücü propagandaya katkıda bulunduğunu  
belirtmiştir. Madde 10 toprak bütünlüklerinin terörizm tehdidi altında bulunduğu  
durumlarda Akit Devletlere geniş bir takdir marjı sağlamaktadır ve bu davada,  
müdahale sadece bazı bireylerin haklarını etkilemiştir. Bu ruha uygun olarak,  
örneğin, Fransa’daki Yeni Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu 410.1 Maddesinde  
ulusun ana çıkarlarını bağımsızlık, toprak bütünlüğü, güvenlik, kurumlarının  
cumhuriyetçi özelliği, savunma, diplomasi ve Fransa ve denizaşırı ülkelerde bulunan  
halkının korunmasını içerecek şekilde tanımlanmıştır. Devletlerin takdir marjının  
geleneksel olarak daha geniş olduğu alanlar bu belirtilen alanlardır. Ayrıca, -  
PKK’nın sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve askerleri  
katlettiği- Türkiye’deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk yetkilileri  
toplumun çeşitli kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik edebilecek ve insan  
hakları ve demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı propagandaları yasaklama  
görevine sahiptir.  
(iii) Komisyon  
47. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren  
insanlar tarafından “yasadışı siyasi şiddetin” mazur gösterilmemesini önemli kılan  
10. maddenin “görev ve sorumluluklarına” katılmaktadır. İfade özgürlüğü örneğin  
durumun altında yatan sebepleri inceleme yada olası çözümlere ilişkin fikir bildirme  
açısından Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer sorunların aleni  
tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.  
Komisyon mevcut davaya ilişkin bir özelliğin başvuranın kendisini şiir yoluyla  
ifade etmeyi tercih etmesi olduğu kanaatindedir. Ancak, şiirin imtiyazları göz  
önünde bulundurulduğunda, Komisyon başvuranın şiirlerinin bir bölümünün Türk  
Devleti aleyhine silahlı ayaklanmayı ve bu mücadelede şehitliği övdüğünü tespit  
etmiştir. Bağlama dayalı olarak okunduğu zaman, kullanılan bazı ifadeler  
okuyucularda başvuranın Türk Devleti aleyhine silahlı mücadeleyi teşvik ettiği yada  
buna davet ettiği ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği izlenimi yaratma  
kapasitesine sahiptir. Bu koşullar altında, başvuranın mahkumiyeti ve kendisine  
uygulanan ceza acil bir sosyal ihtiyaca cevap verme ve sonuç olarak, demokratik bir  
topluluk için gereklilik olarak kabul edilebilir.  
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi  
48. Mahkeme, örneğin Zana – Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s. 2547-  
48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa Kararında (1999-  
… Raporları, s. …, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri  
vurgulamaktadır.  
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  
toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini  
teşkil etmektedir. 10. Madde’nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız  
veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil aynı zamanda kırıcı, şok  
edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik  
toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.  
Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna  
edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.  
(ii) 10. Madde’nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil  
bir sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  
olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir  
mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları  
kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir  
“sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile  
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.  
(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  
ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün  
olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”  
ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen  
gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de  
Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun  
standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine  
dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.  
49. Söz konusu eser sık sık dokunaklılık ve istiare kullanımı ile “Kürdistan”  
için fedakarlığa davet eden ve Türk makamlarına yönelik bazı belirli agresif  
bölümler içeren şiirlerden oluşmaktadır. Edebi olarak ele alındığında, şiirler  
okuyucuları nefret, isyan ve şiddet kullanmaya teşvik ediyor şeklinde  
yorumlanabilir. Gerçekten böyle bir amaca yönelik olup olmadıklarına ilişkin bir  
karar verirken, başvuran tarafından kullanılan aracın sadece okuyucuların azınlığına  
hitap eden bir sanatsal ifade türü olan şiir olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.  
Bununla bağlantılı olarak, Mahkeme Madde 10’un - özellikle bilgi ve fikir alma  
ve verme özgürlüğü dahilinde - kamuda kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve her türlü  
fikir alışverişine katılma olanağını sağlayan sanatsal ifade özgürlüğünü kapsadığını  
belirtmiştir (bkz. mutatis mutandis, 24 Mayıs 1988 tarihli Müllers ve Diğerleri -  
İsviçre davası kararı, A Serisi no. 133, sayfa 19, 27. fıkra). Sanat eseri yaratanlar,  
gerçekleştirenler, dağıtanlar ya da sergileyenler demokratik bir toplum için  
gereklilik olan fikir ve görüş alış verişine katkıda bulunmaktadırlar. Bundan dolayı,  
Devletin yükümlülüğü anılan kişilerin ifade özgürlüklerine aşırı derece tecavüz  
etmemektir (ibid., sayfa 22, 33. fıkra). Bu davada – mahkemenin onaylamadığı-  
şiirlerin tonuna ilişkin olarak Madde 10’un sadece ifade edilen fikir ve bilgilerin  
özünü değil aynı zamanda ifade ediliş şekillerini de koruma altına aldığı göz önünde  
bulundurulmalıdır (Bkz, mutadis mutandis, the De Haes ve Gijsels - Belçika davası  
24 Şubat 1997 tarihli kararı, Raporlar, 1997-I, Sayfa 236, 48. fıkra).  
50. Mevcut davada, şiirler açık siyasi bir boyuta sahiptir. Renkli bir hayal gücü  
kullanılarak, Türkiye’deki Kürt kökenli nüfusun tümünün köklü hoşnutsuzluğunu  
ifade etmişlerdir. Bununla bağlantılı olarak Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin  
2. fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin  
tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir  
(bakınız 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove  
- Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde). Ayrıca, izin  
verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili hususlarda, özel vatandaşlar veya  
siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki hareketler veya  
hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil aynı zamanda  
kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen  
konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının eleştirilerine cevap verilmesine  
ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere başvurulması  
konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte,  
kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da  
dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin  
benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli  
Incal - Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan  
sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir  
şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin  
müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.  
51. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere  
kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır (yukarıda belirtilen Incal  
kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık on beş yıldır  
Türkiye’de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini düşündükleri  
fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki  
paragraf 44’e bakınız).  
52. Mahkeme, ancak, başvuranın görüşlerini “devlet güvenliği”, kamu “düzeni”  
ve “toprak bütünlüğü” üzerindeki potansiyel etkilerini önemli ölçüde sınırlayacak  
şekilde kitle iletişim yolu yerine şiir yoluyla açıklayan bir birey olduğunu göz  
önünde bulundurmaktadır. Nitekim, şiirlerin bazı bölümlerinin ton açısından gayet  
agresif olmasına ve şiddet kullanmaya davet etmesine rağmen Mahkeme doğası  
açısından şiirlerin sanatsal olmalarının ve sınırlı bir etkiye sahip olmalarının bir  
ayaklanmaya davetten ziyade zor siyasi konum itibariyle derin bir üzüntü ifadesini  
içerdiklerini göz önünde bulundurmaktadır.  
Ayrıca, Mahkeme Bay Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi  
tarafından şiddete teşvikten ziyade Türkiye’nin belli bir bölgesini “Kürdistan”  
olarak adlandırarak bölücü propaganda yapmak ve bu bölgedeki ayaklanma  
hareketlerini övmek sebebiyle mahkum edildiğini belirtmektedir (yukarıdaki  
paragraf 12’ye bakınız).  
53. Ayrıca ve hepsinden öte, Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı -  
özellikle on üç aydan daha fazla hapis cezasına çarptırılması - ve Cumhuriyet  
Savcısının başvuranın mahkumiyetini güvence altına alma konusundaki ısrarı  
karşısında şaşırmıştır. Bu hususla ilgili olarak, Mahkeme 4126 sayılı kanunun  
yürürlüğe girmesinden sonra başvurana uygulanan para cezasının iki katından daha  
fazla artırıldığını göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki paragraf 19’a bakınız).  
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve  
ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda da  
dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.  
54. Sonuç olarak, Bay Karataş’ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından  
orantısız olup “demokratik bir toplumda gerekli” değildir. Bu sebepten dolayı  
Sözleşme’nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.  
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL  
EDİLDİĞİ İDDİASI  
55. Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik  
Mahkemesinde bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşmenin 6.  
Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi  
olmuştur. 6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:  
“Herkes, … kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması  
konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  
davasının … adil … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”  
56. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş ancak iddia Komisyon tarafından kabul  
edilmiştir.  
57. Başvuranın görüşünde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi Devlet  
Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının onayına tabi  
olmak üzere Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın ortak kararı ile atanmış  
olduklarından yürütmeye bağlı olduklarını belirtilmiştir. Mesleki sicilleri ve terfileri  
ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın amirinin ve dolayısıyla ordunun  
kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimlerin amirine ve orduya karşı  
bağlayan bağlar askeri hakimlerin mahkemedeki işlevlerini bağımsız ve tarafsız  
olarak yerine getirmesini engellediğini öne sürmüştür. Başvuran ayrıca, amirlerinin  
görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin imkansız olduğu gerekçesi ile askeri  
hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları mahkemelerin bağımsızlık ve  
tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır  
Başvuru sahibi, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin  
bağımsızlık ve tarafsızlığını engellediğini ve kendisinin 6. Maddenin 1. Fıkrasına  
aykırı olarak adil yargılama hakkından mahrum bırakıldığını belirtmiştir.  
58. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına  
ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında  
bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli  
işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur. Askeri  
hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuranın iddiasına itiraz  
etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri hakimin adli işlevlerini yerine  
getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri Kanunun 112. maddesi uyarınca bir  
suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bakınız yukarıdaki 28. paragraf). İkinci olarak,  
başvuran tarafından belirtilen değerlendirme raporları sadece askeri hakimlerin adli  
olmayan görevlerinin yürütülmesine ilişkindir. Askeri hakimler sicil raporlarına  
erişim hakkına sahip olup, bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari  
Mahkeme’de dava açma hakkına sahiptirler (yukarıdaki paragraf 29’a bakınız).  
Adli kapasitede hareket ederken, bir askeri hakim tam olarak bir sivil hakim  
şeklinde değerlendirilmektedir.  
59. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimin bulunmasının başvuranın  
yargılanmasının adil olma özelliğine zarar vermediğini eklemiştir. Askeri hakimin  
hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimleri mahkemeye atayan kamu yetkililerinin  
takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye sahip değildir.  
Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143. maddesi  
uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate alınması  
gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle mücadele  
kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve  
Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi için olan gerekli uzmanlık  
ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan mahkemelerin  
güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.  
60. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme’nin 6.  
Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul  
edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat  
1997 tarihinde benimsenen İncal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve  
görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.  
61. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye kararı (1998-IV  
Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998-  
Raporları, s. …) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara benzer  
hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda Mahkeme,  
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun bağımsızlık  
ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bakınız yukarıda  
anılan İncal kararı, s. 1571, madde 65 ve yukarıda anılan 32. paragraf). Diğer  
yandan Mahkeme, bu hakimlerin statüsünün bazı hususlarının bağımsızlık ve  
tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararına varmıştır (aynı yerde, Madde 68):  
örneğin, orduya ait görevliler olduğundan ve dolayısıyla amirinden emirler aldığı;  
veya askeri disipline tabi kaldıkları; ve atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde  
idari yetkililer ve ordu tarafından alındığı gerçekleri (bakınız yukarıdaki 26-29.  
paragraf). Bay Karataş kendi gözlemlerinde bu eksikliklerden bazılarına değinmiştir.  
62. Incal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik  
Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı  
sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Bay Karataş’ın adil yargılanma hakkını  
ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendilerin yargılayan  
mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir korkunun mevcut olup  
olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan İncal Kararı, s. 1572, Madde 70;  
ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. …, Madde 38).  
Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuru sahibi gibi sivil olan Sn.  
İncal ve Sn. Çıraklar’ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir  
neden görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye  
yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan  
başvuranın, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri görevlinin katılımını  
içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır bir  
husustur (bakınız, yukarıdaki 27. paragraf). Bu itibarla, yargılamada İstanbul Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan hususlardan  
gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli sebepleri mevcuttur. Bir  
başka deyişle, başvuranın mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin  
korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir. Yargıtay’daki yargılama da,  
ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu korkuların bertaraf edilmesini  
sağlayamamıştır (bakınız yukarıda anılan İncal kararı, s. 1573, Madde 72 sonu).  
63. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği  
kararına varmıştır.  
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
64. Başvuran aşağıdaki şekildeki Sözleşme’nin 41. Maddesi altında adil  
tazminat talebinde bulunmuştur:  
“Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerinin ihlal edildiğinin tespit  
edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın yerel hukukunun sadece kısmi bir tazminatı  
öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil şekilde  
tazmin edilmesini öngörebilir.”  
A. Maddi zarar  
65. Başvuran maddi zarar için hapis bulunduğu sürede editör olarak kazanacağı  
paranın tazmini için 200.000 Fransız Frankı (FRF) talebinde bulunmuştur.  
66. Hükümet, Bay Karataş’ın gelir kaybını kanıtlamadığını ileri sürmüştür.  
67. Komisyon Delegesi bu konuya ilişkin herhangi bir görüş beyanında  
bulunmamıştır.  
68. Diğer taraftan, Mahkeme ihlal ile başvuran tarafından ileri sürülen diğer  
maddi zarar kalemleri arasındaki ilişki ile ilgili yeterli kanıt olmadığı kanaatindedir.  
Özellikle, Mahkeme Bay Karataş’ın maaşına ilişkin herhangi bir güvenilir bilgiye  
sahip değildir. Sonuç olarak, Mahkeme başvurana bu kalem altında herhangi bir  
tutarın ödenmemesine karar vermiştir (bkz. Mahkeme İçtüzüğü, 60. Madde, 2.  
fıkra).  
B. Manevi Zarar  
69. Bay Karataş, özgürlüğünden mahrum bırakılması ve ailesinden  
ayrılmasından dolayı uğradığı manevi zarar için 100.000 FRF tutarında ödeme  
talebinde bulunmuştur.  
70. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin yeterli adil tazmin teşkil edeceğinin  
Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.  
71. Komisyon Delegesi görüş beyanında bulunmamıştır.  
72. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çektiği  
kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme başvurana tazminat  
olarak bu bağlamda 40.000 FRF ödenmesine karar vermiştir  
C. Masraflar ve Giderler  
73. Başvuran avukat ücreti olarak 60.000 FRF (140 mesai saati, artı  
Strasburg’daki duruşmaya katılma masrafları) ve telefon, faks, fotokopi, çeviri ve  
sekreterlik harcamalarının karşılanması için 40.000 FRF olmak üzere 100.000 FRF  
talebinde bulunmuştur.  
74. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle başvuran  
tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak yansıtmadığını ve talep  
edilen ücretlerin benzer durumlarda Türkiye’de normal olarak uygulanan oranları  
aştığını belirtmiştir.  
75. Mahkeme, elde ettiği bilgilere dayanarak, 20.000 FRF eksi yasal yardım  
olarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446.45 FRF meblağın başvurana  
ödenmesine karar vermiştir.  
D. Temerrüt Faizi  
76. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre  
tespit edilmiş olan yıllık % 3,47 oranına tekabül eden Fransa’da uygulanan yasal  
faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.  
YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK  
MAHKEME  
1. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğinin on ikiye karşı beş oy ile  
kabulüne;  
2. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinin on altıya karşı bir  
oy ile kabulüne;  
3. On altıya karşı bir oy ile;  
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına  
çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet tarafından başvurana  
ödenmesinin:  
(i) Manevi zarar için 40.000 (kırk bin) Fransız Frankı;  
(ii) Harcama ve masraflar için 20.000 (yirmi bin) Fransız Frankı eksi yasal  
yardımolarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446,45 (on bin dört yüz kırk altı  
Fransız Frankı ve kırk beş Sent);  
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek  
bu tutarlar için yıllık % 3,47 faiz oranı uygulanmasının kabulüne;  
4. Başvuranın adil tazminata ilişkin diğer taleplerinin oybirliği ile reddine;  
ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999  
tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık oturumda  
düzenlemiştir.  
İmza:Luzius  
Wildhaber  
Başkan  
İmza: Paul Mahoney  
Sekreter Yardımcısı  
Sn. Wildhaber’in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.  
Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fırkası uyarınca bu karara  
aşağıda belirtilen şerhler eklenmiştir:  
(a) Sn. Palm, Sn. Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn. Greve’in  
müşterek mutabakat şerhi;  
(b) Sn. Bonello’nun mutabakat şerhi;  
(c) Sn. Wildhaber, Sn. Pastor Ridruejo, Sn. Costa ve Sn. Baka’nın kısmen  
müşterek muhalefet şerhi;  
(d) Sn. Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.  
Paraf:  
L. W.  
Paraf:  
M. de S.  
HAKİM WİLDHABER’İN BİLDİRGESİ  
9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye (1998 Raporları, s. 1547) davada  
Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy  
kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme’nin çoğunluğu tarafından  
ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.  
HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL  
VE GREVE’İN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ  
Hakim Palm’ın Sürek - Türkiye (No. 1) davasındaki muhalefet şerhinde kısmen  
belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı  
sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine  
ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.  
Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait  
değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok fazla  
ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve bunların olası  
etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu dilin ılımlı  
olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz tarafından  
vurgulandığı üzere, bir demokraside “kavga” sözleri bile 10. madde kapsamında  
korunabilecektir.  
Mahkeme’nin içtihatlardaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı korumasına  
yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine daha az ve  
konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık verilmesini  
sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla mı  
kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki bir  
amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının genel  
bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini  
gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum  
içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz konusu  
konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam aracılığıyla  
bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa hemen şiddetin  
eşiğinde mi kullanılmıştır?  
10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki dil  
ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı ayrım  
ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın dikkatli  
şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.  
HAKİM BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ  
Madde 10’un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel  
yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda  
meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana  
ölçütü onaylamadım.  
Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade  
özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan  
ölçüt şu şekilde olmuştur: Başvuran tarafından yayınlanan yazılar şiddeti destekliyor  
yada buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın mahkumiyeti  
demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu değerlendirmeyi  
yetersiz bulmaktayım.  
Sadece teşvik “açık ve mevcut tehlike” yaratması durumunda bu tür şiddete  
teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul  
gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı  
entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından zaman  
ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel olarak  
baskın çıkacaktır.  
Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların  
en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek  
isterim: “Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren  
kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece  
beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol  
etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız.”  
İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma  
taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme yada teşvik  
etmeye yönelik olduğu yada bu tür bir eylemi teşvik etme yada meydana getirme  
eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men etmesine  
izin vermemektedir. Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.  
İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin  
bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya çıkacak  
ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup savunulmadığının ya da  
başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en kısa zamanda ve zarar  
verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili olarak sebep teşkil edip  
etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.  
Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin  
hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma potansiyeline  
sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu ifadelerin  
sindirilmesinin Türkiye’nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu görüşünü de  
onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike  
oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından  
mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını  
desteklemiş olacaktır.  
Özet olarak, “algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat  
kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan  
kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin  
engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve mantıksızlıkların  
bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda uygulanacak çözüm, zorla kabul  
ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak olmalıdır.”  
HAKİMLER WILDHABER, PASTOR RIDRUEJO, COSTA VE  
BAKA’NIN MÜŞTEREK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ  
İfade özgürlüğü davalarında, Mahkeme iddia edilen müdahalenin iç hukukta  
yeterli zemine sahip olup olmadığı, meşru amaca yönelik olup olmadığı ve  
demokratik bir toplumda haklı çıkarılabilir olup olmadığına ilişkin karar vermeye  
davet edilmektedir. Bu durum sadece Madde 10’un ikinci paragrafının açık  
metninden değil aynı zamanda anılan hükmün geniş içtihadından da  
kaynaklanmaktadır. Sözleşme altında ifade özgürlüğü mutlak değildir. Madde10’un  
temin ettiği korumanın “Topluluğun herhangi bir kesitini yada Devlet’i rahatsız  
eden, sarsan veya kaygılandıran bilgi ve görüşleri kapsamasına rağmen (bkz.  
Handyside - Birleşik Kraliyet, 7.12.1976, A Serisi No. 24, 49. fıkra; Castells -  
İspanya, 23.04.1992, A Serisi No. 236, 42. fıkra; Jersild - Danimarka, 23.09.1994, A  
Serisi No. 298, 37. fıkra; Fressoz ve Roire - Fransa, 21.01.1999, 45. fıkra), bu durum  
her zaman 2. paragrafa tabidir. Madde 10’u gerektiren durumlar belirli sınırları  
aşmamalıdır.  
Demokratik bir toplumda kısıtlayıcı önlemlerin gerekli olup olmadığının  
değerlendirilmesinde, Devlet’in takdir marjına gerekli riayet gösterilecektir;  
demokratik olarak seçilmiş Hükümetler tarafından alınan önlemlerin demokratik  
meşruluğu hukuki olarak öz-sınırlama emretmektedir. Takdir marjı değişkenlik  
gösterecektir: müdahale edilen konuşmanın siyasi bir konuşma olması durumunda  
dar kapsamlı olacaktır çünkü bu tür bir ifade demokrasinin gereğidir ve buna  
müdahale etmek demokrasiyi baltalamaktadır. Diğer taraftan, konuşmanın doğasının  
demokrasiyi baltalama tehlikesi yaratması durumunda takdir marjı daha geniş  
olacaktır.  
Sözleşme  
çıkarlarının birbirleriyle rekabet içinde olduğu durumlarda,  
Mahkeme bir çıkarın diğerine kıyasla önceliğini belirlemek için ağırlıklı bir  
uygulama gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Karşı konulan çıkarların yaşam yada  
fiziksel bütünlük hakkı olması durumunda, ölçekler ifade özgürlüğünden sapma  
gösterecektir (örneğin Zana - Türkiye davası, 25.11.1997, 1997-VII, sayfa 2533, 51.,  
55., 61. fıkra).  
Bu sebeple şiddete teşvik içeren konuşmayı kısıtlamak için demokratik bir  
topluma gerekli olanları gerçekleştirmek nispeten daha kolay olacaktır. Şiddet  
demokrasinin antitezi olan siyasi ifade aracıdır ve yönlendirildiği uçlar dikkate  
alınmaksızın buna teşvik demokrasiyi baltalama eğiliminde olacaktır. Türkiye  
Birleşmiş Komünist Partisi - Türkiye davasında (30.01.1998, 1998-I, sayfa 1., 57.  
fıkra), Mahkeme demokrasiye Sözleşme tarafından tasarlanan bir siyasi model  
olarak başvurmuştur ve “demokrasinin esas özelliklerinden birinin şiddete  
başvurmadan diyalog yoluyla bir ülkenin sorunlarını çözmek için önerdiği olasılık”  
olduğunu belirtmiştir. Şiddet esasen Sözleşme aleyhinedir. Fikirlerin serbest Pazar  
yerindeki görüşlerin taraftarlığından farklı olarak, şiddete teşvik diyalogun  
yadsınması, güç ve iktidar çatışması taraftarı olarak farklı düşünce ve teorilerin test  
edilmesinin ret edilmesidir. Madde 10’un kapsamına dahil olmamalıdır.  
Söz konusu davada Mahkeme Sözleşme’nin 10. Madde’sinin ihlal edildiğini  
kabul etmiştir. Biz çoğunluğunun görüşüne katılmıyoruz. Başvuranın şiirlerinin  
belirgin bir şekilde aşağılayıcı (“Osmanlı Fahişesnin enikleri” gibi), korku verici  
(“bir soykırım hazırlanıyor”) yada ayaklanmaya davet eden (“sizi ......... ölüme davet  
ediyorum; “Kan kanla yıkanacaktır”; “Asilik ateşiyle sarhoş kellerimizi kurban  
edeceğiz”; “Bir şehit olarak öleceğim... genç Kürtler öç alacaktır”; “Bu zulme ne  
kadar dayanacağız) içeren ifadelerin kullanılması ile okuyucuları silahlı şiddete  
teşvik ettiği kanaatindeyiz.  
Mahkeme çoğunluğu şiirin “sadece okuyucuların azınlığına hitap eden” ve  
“sınırlı bir etkiye sahip” sanatsal ifade biçimi olduğunu belirtmektedir (kararın 49 ve  
52. fıkraları). Bu değerlendirmeye katılmamaktayız. Bizim görüşümüze göre  
Mahkeme şiirsel şekli özünden yani ton ve içeriğinden daha önemli olarak  
görmüştür. Mahkemenin sırça bir fanus yaklaşımını benimsemekten kaçınması  
gerektiği kanaatindeyiz. Silahlara şairane bir çağrı örneği için “Marsaillase”nin  
sözlerini düşünülmesi yeterli olacaktır.  
Şiirlerin metaforlar ve diğer üslup araçlarının kullanabilmesi bu davada olduğu  
gibi bu şiir koleksiyonun kin veya silahlı direnişe teşvikte herhangi bir azalma  
olması için yeteri değildir. Metaforik olmasından öte, yazarın dili dolaysızdır ve  
anlamı kesin bir şekilde açıktır. Anlaşılabilir bir şekilde kültürel bir seçkin sınıfa  
özgü değildir. Aksine, itibari kıymeti anlamaya eğilimli halkın büyük bir bölümü  
tarafından ulaşılabilir.  
Huzurumuzda dava esaslarına ilişkin bu değerlendirme yapıldıktan sonra,  
Mahkeme’nin çoğunluğunun “Anılan sözlerin ... şiddeti teşvik ettiği durumlarda  
Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde  
daha geniş bir marja sahiptir.” şeklinde açıklamanın bulunduğu kararın 50. fıkrasını  
takip etmeleri gerektiği kanaatindeyiz. Mahkemenin kararı esasen 50. fıkradaki açık  
ifadeyi büyük ölçüde tanımamaktadır. Bu açıdan çoğunluğun görüşüne  
katılmamaktayız. Buna dayanarak Bay Karataş’ın ifade özgürlüğüne yapılan  
müdahalenin, davanın koşulları altında Hükümet tarafından güvenilen ve Mahkeme  
tarafından kabul edilen meşru amaçlar ile orantılı olduğunu düşünmekteyiz.  
Mevcut davada, buna uygun olarak, Mahkeme çoğunluğunun Sözleşme’nin 10.  
Maddesinin ihlal edildiğine yönelik görüşüne katılmamaktayız.  
HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ  
(Geçici çeviri)  
Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiğine yönelik Mahkeme’nin çoğunluk  
görüşüne katılmadığımı üzüntü içinde belirtmek isterim. Benim görüşüme göre, bu  
davadaki müdahalenin demokratik bir toplum için zaruret olmadığı ve özellikle  
ulusal güvenlik ve kamu düzeninin korunması amacı ile orantılı olmadığını tespit  
etmek için herhangi bir geçerli sebep bulunmamaktadır.  
Aynı zamanda Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili  
hüküm kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemesinin “bağımsız ve tarafsız” olmadığı  
gerekçesi ile 6. Maddenin ihlal edildiği yönündeki Mahkeme’nin çoğunluk görüşüne  
katılmamaktayım.  
1. Gerger - Türkiye davasındaki muhalefet şerhimin 1-9. paragraflarında  
belirtilen hususlar Karataş - Türkiye davası açısından eşit derecede geçerli ve  
ilgilidir, bu yüzden bu muhalefet şerhine başvurmuş bulunmaktayım.  
2. Sn. Baka ve Sn. Costa’nın müşterek muhalefet şerhine tamamen  
katılmaktayım.  
3. Ayrıca, bu davada 26’ya karşı 6 oyla 10. Maddenin ihlal edilmediği kararına  
varan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun çoğunluğunun görüşüne başvurmam  
durumunda, bunun Karataş kararının anlaşılmasına yardımcı olacağı görüşündeyim.  
Komisyon raporunun 58 ila 60. paragrafları aşağıdaki şekildedir:  
“Mevcut davada, ancak, Komisyon, şiirin imtiyazlarını da dikkate alarak,  
başvuranın şiirlerinin bölümlerinin Türk Devletine karşı silahlı ayaklanmayı ve bu  
kavgada şehitliği övdüğünü tespit etmiştir. Şiirler, özellikle, şu bölümleri  
içermektedir: “... haydi gidelim! Bel vermeyenlerin çocukları, duyduk ki, dağlarda  
isyan varmış, bunu duyunca kim duyabilir ki?”.... “Silahlar özgürce konuşsun”...”  
Osmanlı fahişesinin enikleri”...” sizi bu dağlarda ölmeye davet ediyorum, özgürlük  
ölümle kutsaldır”...” Kürt gençliği intikam alacaktır”. Komisyon’un görüşünde, bir  
bütün olarak şiirlerin bağlamında ele alınan bu ifadeler, okuyucular arasında  
başvuranın Türk Devletine karşı silahlı direnişi teşvik ettiği hatta buna davet ettiği  
ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği izlenimi yaratma kapasitesine  
sahiptir.  
Sonuç olarak, Komisyon Tür Yetkililerinin şiirlerin ulusan güvenlik ve kamu  
güvenliğine zarar verici nitelikte olduğunu kabul etme yetkisine sahip olduğu  
kanaatindedir. Bu koşullarda, başvuranın mahkumiyeti ve bu şiirlerin yayınlanması  
ile ilgili olarak kendisine uygulanan cezaların makul şekilde acil bir sosyal ihtiyaca  
cevap verme olarak kabul edilebilir.”  
Bu hususların ışığı altında, Komisyon, Devlet’in bu alandaki takdir marjı  
açısından, başvuranın ifade özgürlüğüne uygulanan kısıtlamanın belirtilen meşru  
amaçlar ile orantılı olduğu ve buna dayanarak bu amaçların gerçekleştirilmesi için  
demokratik bir toplumda zorunluluk olara ele alınabileceği görüşündedir.”  
4. Madde 6, 1. fıkranın ihlal edildiğine yönelik tespiti açısından, 9 Haziran 1998  
tarihli İncal - Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn.  
Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn. Wildhaber ve Sn.  
Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında  
münferiden belirtmiş olduğum muhalefet şerhime gönderme yapmaktayım. İkisi  
sivil olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri hakimin mevcudiyetinin,  
askeri olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları Yargıtay’ın incelemesine  
tabi olan Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığını herhangi bir  
şekilde etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.  
5. (1) Çoğunluğun kararının dıştan görünüşler kuramının haklı olmayan bir  
uzantısından kaynaklandığını; (2) kararın 62. paragrafında çoğunluk tarafından  
belirtildiği üzere, “...başvuranların, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri  
görevlinin katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde  
olmaları anlaşılır bir husustur” demesi ve bunu basitçe önceki İncal kararına  
dayandırmasının (Çıraklar kararı, İncal kararında belirtilenin sadece bir tekrarı  
niteliğindedir) yeterli olmadığını (3) çoğunluğun görüşünün soyut olduğu ve bu  
nedenle haklı çıkarılabilmesi için hem gerçekler hem de hukuk açısından daha iyi  
desteklenmiş olması gerektiğini vurgulamak isterim.  
3 19. Maddeyi değiştiren 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren  
Mahkeme sürekli faaliyet göstermiştir.  
1 A Mahkeme İçtüzüğü, 9 no’lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce (1  
Ekim 1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim 1998  
tarihine dek ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar için geçerlidir.  
1 Şu anda Tunceli bölgesini kapsayan ve 1847 ile 1938 yılları arasında Kürt  
klanları ile hükümet güçleri arasında çatışmaları içeren on beş şiddetli isyanın  
meydana geldiği bölgenin eski adı.  
2 Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan bir nehrin adı  
1 Anadolu tanrısı  
1 Bir Kürt klanının adı  
1 Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kökeni olduğuna inanılan kişiler.  
1 Sekreterya Notu. Uygulama sebeplerinden dolayı, bu ek sadece kararın  
basılmış nüshasında (seçilen kararların resmi raporlarında ve Mahkeme kararlarında)  
yer alacaktır ancak Komisyon raporunun bir sureti Sekreterya’dan elde edilebilir.